• "Bir tren düşün. Başlangıçta tek, büyük, kocaman bir vagon duygu varmış. Uygarlık ilerledikçe, düşüncenin ufku genişledikçe, manevra yeteneğini artırmak için o bir katar duyguyu değişik vagonlara ayırmışız. Çünkü uygarlıkla birlikte utanma ölçütü gelişmiş. Ama lokomotif hep aynı: Tensel ve tinsel aşk!"
  • 574 syf.
    ·6 günde·9/10
    İŞTE KÜÇÜK BİR GERÇEK
    Öleceksiniz.
    İlk sayfayı açıyorsunuz ve karşılaştığınız ilk cümle... Cümlenin sahibi kim? Hepimizin tanışacağı bir şey ya da biri!

    Hikaye Hitler döneminde geçiyor, 2. Dünya Savaşı Almanya'sında, Alman ırkının üstün olduğu, Yahudilere işkence edildiği, acımadan öldürüldüğü dönemde!

    Bir tren yolculuğu ve verilen kayıplar ile başlıyor Kitap Hırsızı Liesel'in hikayesi. İlk kitap hırsızlığını yapıyor, en büyük kayıplarını veriyor o yolculukta. Yolcuğunun sebebi Rosa ve Hans Hubermann'a evlatlık verilmesidir. Hubermannlar savaş ortamında Liesel'in annesi ve babası olacaktır.
    Hubermannların yaşadığı sokağın adı Himmel Sokağı. Himmel sözcüğünün Almanca anlamı CENNET... Savaşta cennet mi olur? Bu nasıl bir ironi?

    Yeni arkadaşları, ailesi ve komşuları var artık Liesel'in. Ama kolay mı uyum sağlamak? Rüyalar, kabuslar... 10 yaşında bir çocuğa al bu senin annen ve baban, burası yeni evin, yeni hayatın demek ve kolaylıkla kabullenmesini beklemek olanaksız.

    Kelimeleri okuyamayan küçük kitap hırsızı Liesel Meminger. Babası (Hans Hubermann) ile büyük uğraşlar verecekler okuyabilmek için. Okumayı bilmeden kitaplara değer veren bu çocuk, okumayı öğrenince neler yapmazdı ki?

    Ara ara arkadaşı Rudy ile ya da tek başına hırsızlıkları devam ediyor. Hırsızlık kötü bir şey ama beni bu hırsızlık hiç rahatsız etmedi. Hitler'in, savaşın, ordunun ondan çaldıkları yanında kitap ya da meyve çalmak zerre kadar rahatsız etmedi beni!

    Bir çocuk Yahudi olmanın kötü olduğunu düşünemez, çocuğun yüreği o diktatörlüğü bilemez. Yahudilerin Dachau Toplama Kamplarına götürüldüğü sırada Liesel'in kalbini gördüm, onlara yardım edemediği için içinin acıdığını hissettim. Bu çocuğun kalbi merhamet doluydu.

    Dachau Toplama Kampı hakkında kitapta detay verilmemiş. Biraz bahsetmek istiyorum. 45.000 kişiye mezar olmuştur. Kapısında "ARBEIT MACHT FREI" yazar, yani "ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR." Kamptaki İNSANLAR, ölene kadar köle gibi çalıştırılır ve ölünce KREMATORYUM odalarında kül olurlar. İNSAN MI? Bu sözcük yanlış oldu galiba...

    Ya Hitler? Önce halkına kelimelerle hükmetmiş, ele geçirmiştir, kelimelerle nasıl oynayacağını çok iyi bilmiş. Evet kabul edelim zekice davranmıştır. Dünyanın görebileceği en büyük diktatörlerdendir.

    Hepimizin bir gün tanışacağı anlatıcı, sürekli gelecek sayfaları sezdirmiş ve spoiler vermiş. Fakat bu rahatsızlık vermiyor açıkçası. Gece gündüz kitap okumaya çalışan biri için zaten kitap ismi ve içerik ziyadesiyle çekici.
    Savaş dönemi hikayelerini okumak, biraz olsun yaşanan acılarını hissetmek bana iyi geliyor galiba. Siz de hissetmek isterseniz tavsiyedir.

    Son olarak sana seslenmek istiyorum canım Liesel. Ah Liesel'im! Şöyle bir düşündüm de yıllar geçmiş, biz hala savaşın içindeyiz, insanlık hala çare bulamamış savaşa. Çocuklar ve suçsuz insanlar savaşın ortasında ve biz sadece izliyoruz...
  • 276 syf.
    ·25 günde·Beğendi
    *İncelemenin paragrafları sırayla kitabın bakış açısıyla(ikincil bakış açısı) ve kitap hakkında bilgi sırasıyla yazılmıştır. Araya kendi okuma anlayışımdan yüzeysel bilgiler de ekledim. Bazı geçişlerdeki hızı, farklı zaman kiplerini, hataları kitabın anlatımına uysun diye bilinçli olarak ben ayarladım. İki farklı formatta paragraf formları olduğu ve paragrafları alıntılarla desteklediğim için yazı uzun oldu. Bir de daha anlaşılır olması için italik ve bold yazı tiplerini kullanmıştım ama siteye yükleyince tek tip yazı çıkıyor. Bunlar için kusura bakmayın. Şimdiden keyifli okumalar*

    DEĞİŞME ÜZERİNE YOLCULUK NOTLARI:

    İçine sadece günlük eşyalarını koyduğun kara valizle girdiğin kompartımanda gidiş yönüne doğru, cam kenarına oturuyorsun. Tren henüz hareket etmiyor. Camdan dışarı baktığında peronların ayrılıklara ve geri dönüş umutlarına sahne olduğunu uzun, sıskaca, kirli sakallı bir adamın, başına kırmızı bir bobble hat geçirmiş, altın sarısı saçları bu şapkanın altından çıkan, gamzeli genç hanıma bir daha kavuşamayacak gibi sarılışından anlıyorsun. Genç hanım bu sarılış esnasında başını adamın omzundan sana döndürüyor. Bakmaktan vazgeçip senden başka kimse olmayan kompartımana çeviriyorsun bakışlarını. Yanında kitap olarak sadece okuyup bitirdiğin, cep boyunun görünüşü çok da hoşuna gitmemiş Değişme var. Uzun sayılacak bir okuma süreci geçirmişsin. Kitap okuma oburluğun daha çok okumaktan sakin ve yüzeysel olmayan bir okumaya doğru evrildi. Bu yüzden artık okurken acele etmiyorsun. Kitap hakkındaki bölük pörçük düşüncelerini bu uzun yolculuk boyunca bir sıraya koymaya çalışacaksın. Bunu yaparken kitabın sonunu söyleyeceksin. İtiraz etseler de bazı kitapların sonunu söyleyince büyüsünün kaçmadığının, kitapta önemli olanın o aşamaya nasıl gelindiğinin farkındasın. Trenin hareket etmesine az kaldı.

    Roman, Paris-Roma seferini yapan üçüncü bir sınıf trende 21 saat 35 dakika süren bir yolculuğu konu alır. Yolculukta, Scabelli şirketinin Fransa şubesinde müdür olarak çalışan Leon Delmont’un karısı Henriette’ten ayrılarak sevgilisi Cecile’e dönme kararını vermesi anlatılır. Romanda her şey çok ince hazırlanmıştır. Şehirlerin simgelediği anlamlardan yola çıkılarak karakterlerin kişilikleri de öyle simgelenmiştir. Cecile ve onun yaşadığı kent olan Roma; ışığın, aydınlığın, özgürlüğün, huzurun temsilcisi iken Henriette’in kendisi ve Paris ise kadavra ve karamsarlığın şehri olarak gösterilmiştir. Özetle Henriette’ten Celile’e, Paris’ten Roma’ya yapılan yolculuk karanlıktan aydınlığa ve iç huzura yapılan bir yolculuktur. Ama yolculuğun sonuna doğru bu kararından döndüğünü söylemiştik karakterin. Bu, romanda çok güzel bir şekilde tahlil ediliyor. Benim aklıma burada iki soru takılıyor: İlişkilerde aradaki bağlılığın kişiye etkisi nedir? Seçim yapma iradesi karakterin kararından dönmesinde ne kadar etkilidir? İlk soruyu kitabı başka birisi okur cevaplar umuduyla geçiyorum. Seçim iradesi ya da özgürlüğüne gelelim. Böyle alıntıları kasıtlı olarak aramıyorum, denk geliyorlar sadece. Cesare Pavese şöyle diyor bu konu hakkında: “İnsanın seçme özgürlüğü olduğu doğru olsaydı, bu konuda bu kadar konuşur muydu? Bunun sadece bir varsayım olmadığını kim söyleyebilir? İnsan, isterse, bazı durumlarda özgür olabilir; bazı durumlarda ise, daha önceki eyleminin sonuçlarıyla sınırlıdır.” Evet, insan bazen daha önceki eylemlerinin boyunduruğu altında yaşar. Seçim yaparken illa ki onları da hesaba katmalıdır. Leon yolculuk boyunca hep Henriette’ye kötü bir gözle bakar. Seçim yaparken sadece kendini düşünür. Bir incelememde ‘insanın kendi özgürlüğünü bulması adına kurmuş olduğu aile düzenini bozması, çocuklarını kendi özgürlüğü için geride bırakması bana özgürlükten ziyade kaçış gibi geliyor’ demiştim hala da aynı düşünüyorum. Leon bu durumdadır. Seçim iradesi sadece kendi için vardır. Butor, roman boyunca Leon’un içinde olduğu bu durumu çok iyi gözlemler ve bize bu konu hakkında konuşma fırsatı verir. Zaten romanın sonunda da bu irade meselesinin nasıl sonuçlandığını görürüz. Bana öyle geliyor ki insan ne kadar özgürlüğüne, huzuruna düşkün olursa olsun arkasına dönüp bakmalıdır. Ne kadar kendisi için ilerisi mümkün olacaksa, arkada kalan için de geri kalmışlık hep olacaktır.

    Tren, başlarını öne eğmiş, üzgün kimselere el sallamadan, üzerine ayrılıkların kasveti çökmüş, rutubetli ve soğuk perondan çoktan kalktı. Camdan baktığında her maddenin çağın hızına uygun olarak akıp gittiğini görüyorsun. Yolculuğun kompartımanda tek başına devam ediyor. Romanın ne anlattığı üzerinde yeterince durduğunu düşünüyorsun. Bir romanın senin için ne anlattığının yanında nasıl anlattığı da önemli. Okuduğunda bunların hepsine bir bütün olarak bakmayınca okumanın eksik olduğunu hissediyorsun. Bazılarının nasıl anlattığıyla fazla ilgilenmediğini, romanın diline, bakış açısına, biçemine değinmenin kitaptan alınan zevki azalttığı yorumlarına denk geldin. Kişinin nasıl rahat hissederse öyle okuması taraftarı olduğundan bu tür yorumların çok doğal olduğunun da farkındasın. Bilhassa roman okurken uzun dizgeli cümlelerin peşinde olmayı daha çok seviyorsun. Kısa cümleler sende okuma randımanını tam sağlayamıyor. Bu kitapta senin istediğin oldu. Cümlelerin sayfalara özenle dokunması, tasvirlerin uzunluğu seni cezbediyor.

    Bir süredir Yeni Roman(Antiroman) akımıyla ilgili kaynaklar topluyorum. Değişme romanı da Yeni Roman akımına uygun yazılmış bir eser(miş). Bitirene kadar bilmiyordum bunu. Bu akımın manifestosu hem üslup hem de teknik olarak geleneksel romana karşı çıkması üzerine kurulu. Kendilerine has gerçeklik, dil, insan ve nesne anlayışları var. Her romancı kendine has bir biçem belirlediği için tam bir birlikten bahsedemiyoruz. Bugün sadece Yeni Roman Michel Butor’un dilini nasıl etkilemiş ona bakmaya çalışacağım. Öncelikle kitapta yukardaki paragrafta bahsettiğim ‘uzun dizgeli cümlelerden’ çokça yer aldığı için dilini çok sevdim. Yoğun bir dili var ve bu da okumanızı ister istemez yavaşlatıyor. Romanda her şey dile hizmet ediyor: nesneler, kronometrik zaman, mekân vs. Yeni Roman akımıyla insanın verdiği anlamdan sıyrılarak, tek başına var olan ve bir ruha sahip olan nesnelerin romanda dilin etkisiyle öne çıktığını görüyoruz. Uzun uzun tasvirleri yapılıyor, sanki insan kişiliğinin önüne geçiyor, kendi egemenliğinin tadını çıkarıyorlar. Yolculuk 21 saat 35 dakika sürüyor. Bu süreyi hissetmeniz ve bir nevi doldurmak için dil nerdeyse kahramanın gördüğü, düşündüğü her şeyi tasvir ediyor. Bu da aşılması gereken bir yükseklik hissi veriyor insana.

    Üçüncü sınıf bir kompartımanda olsan da trenin raylar üzerindeki sarsıntısını çok az hissettiğinden olsa gerek kitap hakkındaki düşüncelerinin biraz uzadığını düşünüyorsun. Romandaki anlatıcının, sanki önüne bir ayna koymuş da seni sana anlattığını düşünüyorsun. Sesi hep kulaklarında yankılandı bu yüzden. Dışardaki akan maddelere çarparak kulaklarında yankılan bir ses daha var. Bunun kendi sesin mi başkasının sesi mi olduğunu seçemiyorsun. Tren hızını kesmeden yoluna devam ediyor.

    Roman pek alışık olmadığımız ikinci kişili bakış açısıyla yazılmıştır. O kadar ki Wikipedia’da 1931-2011 yılları arasında ikinci kişili anlatıcı ve bakış açısıyla yazıldığı belirtilen eser sayısı 79 imiş. Bu bakış açısının en belirgin özelliği olayın, birine sen/siz diye hitap edilerek anlatılmasıdır. Kitabın çevirmeni(çeviri de mükemmel bu arada) Mükerrem Akdeniz şöyle diyor kitabın bakış açısıyla ilgili: “Léon Delmont’a çevrilmiş bakış (yazarın bakışı), bir objektif gibi, onun yaşantısını ona yansıtıyor. Yazar Léon’a seslenirken okura (yani bize) sesleniyor ve bizim gerçeğimizi, şaşırtıcı bir dikkatle, en ince noktasına dek irdeliyor, çözümlüyor. Daha da ilginç yanı, kitabın sonunda yazar Léon’la özdeşleşiyor.” Tıpkı önünüze bir ayna koyuluyor ve sanki kendinizi izliyorsunuz. Yazar da bu bakış açısını seçmesiyle ilgili şunları söylüyor: “(…)Birinci şahıs, başkişiyi bütün ötekiler arasında iyice ortaya çıkarmamı, okuyucuyu adeta onun kafasının içine sokmamı sağlıyordu, ama gerektiği bir anda “ben” zamirini ortaya çıkarmamı, bu kişiye “söz aldırmamı” yasaklıyordu. (…)Bu sorunu uzun süre evirip çevirdikten, bir yığın verimsiz denemeden sonra bu ikinci şahsın varlığının farkına vardım ve bunu kullandığım andan itibaren yazılarım, bana bir yığın ayrıntısal sorun çıkarmakla birlikte, yolunu bulabildi kolayca.” Daha önce bu bakış açısıyla yazılmış birkaç kitap okudum ama Değişme bambaşka bir deneyimdi.

    Yolculuğun sonuna doğru kitaba dair tek hayal kırıklığın sadece önemsediği kişilerin önerdiği kitaplardan başka kitap okumayanların bu kitabı es geçmeleri olacak. Sen bir okurun kendisine önerilen kitaplardan yola çıkarak kendi okuma anlayışını bulma taraftarı olduğundan kopya okumalara karşısın. Ama karışmayacaksın işlerine. Kitapla ilgili düşüncelerinin artık sonuna geldiğini düşünüyorsun. Kitabı yavaşça kapatıp önündeki, derileri artık aşınma derecesinde eskimiş kirli koltuğun baş kısmına dalıyorsun bir süre. Yolculuğun başından beri yanından hızlıca geçip gittiğiniz ağaçların, evlerin, tarlaların görüntülerini net olarak seçemiyordun. Trenin yavaşladığını ağaçların, evlerin, tarlaların birbirlerinin peşini bırakmasından anlıyorsun. Bu yolculukta tren gitmek fiili yerine değişmek fiilinin altını en iyi şekilde çizdi. Tren duruyor.

    İnceleme de bitmek üzere. Okuyan için çok yönden değerlendirilebilecek bir kitabı okuyup yorumlamaktan çok zevk aldım. Kitabın şuan baskısı yok maalesef. Buna rağmen bir iki kişi de olsa kitabı okuma kararı alır umarım. Bir diğer hususta Yeni Roman akımıyla ilgili yazın daha geniş çaplı yazılar yazmayı düşünüyorum. Konunun daha iyi anlaşılması için de geleneksel tarz roman için bir yazı sözü aldım. Okuyanlara teşekkür ediyorum. Esen kalın.
  • 360 syf.
    ·Puan vermedi
    Ölümsüzlüğe Sığınış
    Nunez de Balboa isimli bir maceraperestin Kristof Kolombun İspanya Kralına vaat ettiği altından ırmakları olan dağ ve taştan altın çıkan yeri istemeden bulan bir liderdir.Kendisi öncelikle ispanyol kralına isyan bayrağını çekmiş altını bulduktan sonra ise resmi bir şekilde vali olmak istemiştir.Tabikide büyük okyanusu gözleriyle ilk defa gören bu arkadaşın gözleri giyotin ile kapanmıştır.

    Bizans'ın Fethi
    Atamız Sultan Fatihi anlatan ve İstanbul'un fethine dayanmış,keşke bunu her Türk okusa İstanbula barış türküleriyle girmediğimiz ne kadar mel'un olduğumuzu görmüş olurlardı.

    George Friedrich Handelin Dirilişi
    Bu aranjör arkadaşımız 50 küsür yaşlarında felç geçirip 4 sene sonra sıcak su nedeniyle iyileşen müzisyen bestekar emektar bir insan, çoğumuzun bildiği Hristiyan ilahisi Ha-Halleluja(The Messiah) bestekarı kendisi kendisinden tam ümidi keserken bir akşam eve geldiğinde bahsettiğim ilahinin sözlerini kapısının altından atılmış bir şekilde bulur ve okudukça kendisinden geçer 2 hafta odasına kapanır ve aç susuz bi harika eserini ortaya koyar. Alçak gönüllü abimiz tüm konserlerini bağışlar, taktire şayan bir isim.

    Bir Gecelik Dahi
    Rouget de Lisanın yazmış olduğu fransız ulusal marşı, belediye başkanı ya vatan için bir şiir yaz demesiyle 5 dakikada yazdığı 18.yy den günümüze kadar gelen ve özellikle Jakoben, devrimci, özgürlükçü kesimlerin sahiplenmesi kendisi ise bunlara karşı fikirde bir insan olması işi ilginç kılar.Bu marşın şairini hala bir çok fransızın bilmediğine eminim, çünkü hiç bir zaman bu şiirle anılmıyor ve sefalet içinde ölüyor.

    Waterloo: Dünyanın Yazgısını Belirleyen An
    Bonaparte ve kuvveti, neredeyse tüm Avrupa'nın Fransa karşısında cephe aldığı büyük savaş ve Napolyon'un tek başına bunlara göğüs germesi, bir çok birlikleri dağıtması lakin bunlardan sorna kendisi de bitik düşmesi tek umudu Prusya ordusunu takip etsin diye gönderdiği bir kolordu lakin onlar ne Prusyayı takip ediyorlar ne de ağır top seslerini duymasına rağmen desteğe geliyorlar, pısırık bilinçsiz beceriksiz bir komutan yüzünden Waterloo da mağlup düşüyorlar, ne imparatorluk kalıyor ne de Napolyon.
    Marienbad Ağıdı
    Goethe ve gençlik, taze hisler depreşti fikirler ve fiiliyatlar bize yazarımızın Marienbad'in var oluşunu tasvir etmesi, öze dönüş ve Goethe, kitabı elle tutulur yapan bu hadiseyi kitaba dönüştüren yüzyılın şairi kendisine gelmesi,af ve bağış dilemesi fakat içindeki gençlik hissini söndürememesinin bir neticesidir elbet.

    Eldorado'nun Keşfi
    Suter Londra'dan ailesini bırakıp Amerika'ya kaçar oğulları eşi ve akrabaları göz arkası kalmıştır onun için San Francisco'ya yerleşir Vali'den izin alır ve buranın toprak sahibi olur, işçiler altın için isyan eder ve ona ait olan tüm yerler talan olur.Oğul ve eşi yanına gelmiştir, sahibi olduğu tüm topraklara yeni şehir kurulmuştur avukat oğul dava peşinde koşmuştur lakin tüm aile katledildi bugün hala August Suter San Francisco'nun toprak sahibi olmasına rağmen elinde tapusu ile açlık ve safeletle ölmüştür.

    Bir Yiğitlik Anı
    Dostoyevski'nin beyninde Karamazov'ların sarı gülüşü var.

    Okyanusu Aşan İlk Söz
    Cyrus Field ne bir bilim adamı ne de elektrikçi sadece mühendis Gisborne'nin işini devam ettiren bir planlamacı, plan ise İngiltereden Amerikaya okyanus ötesi elektirik tel çekmektir.İyi bir propaganda ile bu işe başlar Amerikan ve İngiliz hükümetinden maddi destekler alır aynı şekilde dönemin zenginlerinden de.Plan yapılır ve ilk girişim başlar heyecanla tüm halk bu katılır lakin bir kaç gün sonra makara kayması nedeni ile son bulur, aradan uzun bir süre geçer ortalığın yatışması beklenir ve yine bir defa denenir yine aynı gemiler iki kıtadan da haraket eder ve işe koyulur lakin bu sefer beklenmedik bir fırtına tüm işi berbat eder maddi zarar bir hayli fazladır ama Field asla vazgeçmeyecektir 3.deneme yapılır başka gemi ve yeni yatırımlar tabikide etrafına çok tepki alır lakin bu sefer başarılı olunur okyanus ötesinden kablo çekilmiştir, halkın gözünde çok büyür bir kaç hafta sonra ise kablolar dayanmaz ve yine hınç girişiminde bulunurlar belki insanlar küçükte olsa bir başarıdan mutlu olamıyorlar.

    Tanrı'ya Sığınış
    Lev Tolstoy ve son yılları, evine davet ettiği iki üniversiteli komünist militan ve soruları, neden bu davanın temellerini atmasına rağmen dava da kendisi yoktur?Tolstoy'un cevabı açıktır vahşet, zorbalık ve güç içerisinde herhangi bir dayatma olmamalıdır.Gençlerin Tolstoy'un evinden ayrılırken onu eleştirmeleri Tolstoy'un aklını başına getirir 83 yaşlarında olan bu adam tüm aile sıkıntısı için eşi ile konuşur ve yine onun hainliğine uğrar böylelikle 13 yıl evvel evden kaçış planını bugün uygular ve kaçar ülkede hemen yayılır Tolstoy kendi karakterleri gibi basit bir ölüme kavuşmak istemektedir yolculuk için bir trene binler ve istasyon şefi rahatsızlandığı için ona kendi odasını verir üzülerek.Bir yatak ve bir battaniye vardır tüm ülkede aranan Tolstoy bir bilinmeyen trende sessizce basitçe ve üryan bir şekilde hayata elveda der.

    Güney Kutbu İçin Savaşım
    Kaptan Scott ve adamları Güney Kutbu için İngiltere adına keşfe çıkarlar bu yolculukta 2-3 boyunca samimi olduğu hayvanları öldürüp yemek zorunda kalırlar 87.enleme geldiklerinde ise sadece 5 kişinin oraya varması gerektiğini diğerlerinin geri dönmesini söyler böylede olur o soğutan o zamanın en şartsız vaktinde 90. Dereceye varmayı başarılar lakin kendilerinden önce bir Norveç bayrağı görürler, o üzüntülü bakışlarla geri dönerler ilk başlarda bir arkadaşı pes eder sonra birisi daha ve 3 kişi kalılar artık ölme isteği daha ağırdır omuzlarında hayatlar fazla gelir ve Kaptan Scott dünyaya adını geçiren o mektubunu yazar(bkz.KaptanScottMektubu)bu mektuba kral bile dizlerini vurur tüm ingiltere saygıyla selamlar ölümünden 6-7 ay sonra bulunurlar birbirlerine sarılı halde ve ortalarında o mektup ile...

    Mühürlü Tren
    Dünyayı altüst eden mükemmel ama fiiliyatta boş olan komünizmin kurtarıcı Lenin ile bir tren yolculuğu, devrim hareketleri başlar İsviçre de olan Lenin derhal Rusya'ya dönmelidir lakin bunu yapamaz tüm yollar düşman ülkeleri ile kapalıdır en sonunda ise savaşta farklı tarafta olan Almaya ile anlaşır ve kendisi her yazısında Almanya'yı eleştirmesine rağmen şerefsizce bir hareket eder, tüm dünya düzeni değişir 20.yy başında olan bu olay tüm dünyaya seyir verecek ve Komünist düzenin başlangıcını bize gösterecektir.

    Cicero
    Zeki bilgin bir insan ve Sezar'ın tüm zalimliğine rağmen onun affından yararlandı lakin Sezar ölesiye kadar peşine düşenler ve onun hümanist fikirlerini engelleyenler aynı şekilde kendi halkının özgürlük değil çıkar peşinde oluşu aklı başına gelişi ve öldürülüşü, kitabın esrarengiz bölümlerinden

    Wilson'un Başarısızlığı
    Avrupada Birinci Cihan Harbiden sonra barış ve yeni dünya düzeni üzerine çalışan Amerikan başkanımızın başarısız oluşu, pek bir şey yazmayacağım kendisi bile hatasının farkındadır.