• Her insanın yaşamının bilinmeyen bir evresinde ya da evrelerinde, beklenmedik bir zaman ve mekânda, kendisine dönüm noktası olarak gelebilecek müstesna anlar, olaylar, durumlar, kişiler.. mutlaka vardır. Kimi zaman makûs talihini değiştiren, kimi zaman alelade akışı fevkalâde bir seyre sevk eden, kimi zaman da olanı tarumar eden… Tedâvüldeki Kitaplar, bu kategorilendirmeler içinde her daim en pozitif olan(lar) içinde yer almayı hak eden bir kitap.

    “Tedavüldeki Kitaplar” her bir bölümünü, yazılıp sosyal medyada paylaşıldığı ilk andan itibaren büyük bir dikkat ve heyecanla takip ettiğim, hiçbir kelimesini ihmal etmeksizin âdeta yiyip yutarak içselleştirmeye çalıştığım seçkin metinlerin bir araya gelmesinden vücut bulmuş bir eser.

    Daha önce parlak bilgisayar ekranı üzerinden defaatle okuduğum bu kitaba ait satırları dün akşam, kendine has kokusuyla kendisiyle hemhal olmayı birçok zevke tercih edeceğim sahifeleri üzerinden okuma imkânı buldum. Önceki okumalarıma ilaveten akşamki okumam sonunda şuna tekrar kani oldum ki; yolu bir şekilde kitaplarla kesişen her bir bireyin bu kitapla da mutlaka buluşması gerekiyor. Ben bu düşüncemde bir abartı görmüyorum. Çünkü okuduğumuz her bir kitap, bizde -yaşadığımız her bir şeyde olduğu gibi- farkında olalım ya da olmayalım, olumlu veya olumsuz bir iz mutlaka bırakıyor. Yazarın şu cümlelerinin ne demek istediğimi daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum:

    “Benim yaptığım ancak bu yaşta göze alabileceğim ve okuyucuların da hiçbir şekilde yadırgamayacakları bir iç hesaplaşma. Tekrar belirtmek isterim ki akademik yol alışlarımızda nelerle buluşursak buluşalım, hangi fikirlerle temas kurarsak kuralım şimdi burada sıraladığım kitapların ortaya koyduğu kök değerleri silip süpürmek mümkün değildir. Bunlar aynı çocukken annemizden öğrendiğimiz dualar, arkadaşlarımızla oynarken sektirmeden tekrarladığımız tekerlemeler gibidir. Bunları hangi müdahaleler zihnimizden silebilir? Biz hangi akıl ve fikirle onlardan vazgeçmeyi göze alabiliriz?”

    Okuduğumuz kitapların bizde teşekkül ettiği “kök değerleri” silip süpürmek mümkün olmadığına göre hangi kitaplarla hangi zeminde buluşmamızın gerektiği hayli önem kazanıyor. Yazar kendi kuşağının -ilkokul döneminde- kitaplarla buluşmasından bahsederken, “Benim kuşağımda bütün okumalar bir üst tavsiyeye bağlıydı. Bir bilen önerecek siz de oturup okuyacaktınız.”diyor. O dönemde kendi okumaları da bu suretle gerçekleşen yazar bu durumdan asla bir nedametle bahsetmiyor. Telakkisine göre aksine bundan faydalar zuhur ediyor. İşte yazarın ilkokul yıllarını atlatıp “eline ne geçirirse okumaya çalıştığı bir dönem”e dair anekdot:

    “Benim çocukluk günlerimde elime geçirdiğim bir kitabı okumama babam şiddetle karşı koymuştu. Şimdi aynısını ben kendi çocuklarıma yapıyor muyum bakmak lazım ama o günlerde büyük bir hevesle sarıldığım kitap küçücük bir risaleydi. Risale dememe bakmayın. Hemen her risale gibi demir leblebi kıvamında. İbn Arabî’ye ait bir kitaptı. Benim onu seçmem bir bilgiye dayalı tercih değildi. Ne bulursam okurum havasında olduğum yıllardı. Babam onun benim seviyeme uygun olmadığını söylemiş, ben ısrar edince de resmen “bunu şimdiki hâlinle okuman günahtır, haramdır” gibi bir şeyler söylemişti. Sonradan o kitabı da diğerlerini de okuyacaktım ama babamın erken uyarı dilinin faydasını onları daha ilk okuyuşumda kolayca fark edecektim. Bugün çevremde abur cubur ilgileriyle neyi bulurlarsa devirenlerin sonuçta eğer bir düşünceye sahipseler bunun ancak cambazlıkla idame ettirilebilecek cinsten bir ameliye olduğunu ne yazık ki defalarca gözlemiştim.”

    Babası hasebiyle oldukça “kısmetli” olduğunu söyleyebileceğimiz yazar yaşının ve eğitim sürecinin ilerlediği yıllarda maalesef o kadar da kısmetli olmamıştır:

    “İyi bir dikkat ya da tecrübeli bir rehber bize kimden ne okunacağını öğretebilirdi. Benim böyle bir şansım ne yazık ki olmadı. Her büyük saydığımız bize başka şeyler önerdi. Sevdiklerimizin, saygı duyduklarımızın elinde gördüklerimize ilgi duymak olağandı. Onu o hâle getiren kim bilir bizi ne hâle getirirdi? Hâlimiz meçhuldü ama iyi şeyler umacak kadar saftık. Oysa bu tür gerekçelerle arada ne kadar çok şey okumuş, ne kadar çok kendimizi yormuştuk. O zaman da öyleydi aslında şimdi de. Erken dönem okumalarında usûl tutturmak herkes için zordu.”

    “Tedâvüldeki Kitaplar”da buluştuğu onlarca kitap ve yazardan bahseden yazar bu bahsin taşıdığı riskle beraber gerekliliğine ise şu cümleleriyle işaret ediyor: “Beni de bizim kuşağı da etkileyen kitaplardan söz etmenin esaslı bir cesaret işi olduğunu ifade etmek isterim. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın arkasında duran ve sonuçta isteyenin devasa külliyat isteyenin de uyduruk bir arşiv olarak değerlendirebileceği bu liste gerçekte dünyaya bakış açımızı, hayatı karşılama biçimimizi ve her şeyden önce de kendi duruşumuzu ifşa eden kıymetli bir hafıza özelliği taşımaktadır.”

    Tedâvüldeki Kitaplar on sekiz bölümden oluşuyor. Söze kitabın “mübarek” oluşuna ve gücünü Kur’an’dan aldığına işaretle başlayan yazar sözü tartışmasız tek değişmez hakikat “Kitap”la bitiriyor. Çok farklı alanlara ait yazarlar ve o yazarlara ait kitaplar üzerinden zaman zaman “olan”a zaman zaman “olması gereken”e vurgu yapıyor.

    “Rabinson Bir De Namaz Kılsa” da, başka bir dünyanın temsilcisi olan Robinson’un esaslı bir projenin kahramanı olduğuna işaret ederek dikkatli bir bakışın ondaki sömürgeci kibri, ayrımcı duruşu, dogmatik, tahripkâr dili kolaylıkla sökebileceğini ifade ediyor. Bir taraftan da “Biz bu metinlerdeki derin imaları, bu kitaplardaki manipülasyonları fark edecek bir müfredatla ne zaman haşir neşir olacaktık?”diyerek derdi olan bir insanın hayıflanmasını işittiriyor.

    “Mağdur Kahramanlar Aynı Hizada” bölümünde, “Minyeli Abdullah”la “Türkiye bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olan fiili müsadere süreçlerini Mısır üzerinden sahici eşleştirmelerle okura yansıtma” çabalarına ve aslında sindirilmişliğin, içe kapanmanın, örtük dilin, simgesel-metaforik bir söylemin, güven sorununun, sürekli otokontrolün, bütün yapıp ettiklerini bir ilkeyle ilişkilendirme hâlinin bu romanla sınırlı olmadığına da özellikle vurgu yapıyor.

    “Tedâvüldeki Kitaplar” bölümünde Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” ile ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasının kitap üzerinde modelleme çabasına dikkat çekiyor.

    “Fî Tarihinden Beri”, evde öğrendiklerimizle okulda öğrendiklerimizin nasıl çeliştiğine dair örnek bir sunumun yer aldığı müstesna bir bölüm adeta. “O günlerde resmî tarih diye bir şey yoktu, ya yalan söyleyen tarih vardı ya da gerçek tarih. Bizim aramızda dolaşanlar malumat kabilinden değildi, haktı ve gerçekti. Ama biz onları gün orta yerde çıkarıp kimseye gösteremezdik. Sırlara vakıftık ama ağzımızı açarsak yanardık.”

    “Ali’nin Cenkleri” içimi acıtan yaşanmışlıklarıma atıflar yapılan bir bölümdür. Dini temel kaynaktan öğrenmiş olmak adına, yüzyıllardır bu havza içinde kendine yer bulmuş, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmeyi becerebilmiş biraz tarih, biraz mitolojik, biraz fantastik iz taşıyan renklerin, desenlerin, nakışların büyük bir hınçla itibarsızlaştırılarak nasıl yok edilip dinin tatsız-tuzsuz, renksiz- kokusuz, kuru, kupkuru bir hâle getirilişinin Hz. Ali’nin cenkleri üzerinden hikâyesi anlatılıyor. “Bilmem bizim çocuklar Hayber Kalesini okusalar Ali’yi defterlerinden silerler mi? Artık onların düşsel dünyaları Harry Potter’a emanettir. Melekler açıklanmaya muhtaçtır, Hızır kapıları asla çalamayacak bir dilencidir.”

    “Karantina”, insanın içinde onarılmaz hasarlar açan, dağıtan, parçalayan okumaların örneklendirildiği bir bölümdür. Süleyman Uludağ’ın “İslamın Düşünce Yapısı” yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır.

    “Yeniden İnanmak”ta yazarın din ile olan irtibatının dilinin de işleyişinin de değişim göstermeye başladığı bir sürece atıf vardır. O günlerde bir ideoloji olarak takdim edilen İslam’ın aslında ne olduğunu anlaması için Şerif Mardin’in “Din ve İdeoloji” adlı kitabıyla karşılaşmasına kadar din dilinin değişimine katkıda bulunan kitaplarla karşılaşması mukadder olacaktır. “Memleket bilincim Namık Kemal’in Vatan’ıyla, Nazım Hikmet’in Memleket’iyle, Necip Fazıl’ın Sakarya’sıyla eşleşmeye daha yeni yeni başlamışken şimdi başka bir tanımlamayla karşı karşıya gelmiştim.”der; Mevdudi’nin “İslam’da Hükümet” adlı eserini okuması üzerine.

    “Ağa Beyler”de bugün de bir kısmı halen hayatta olan yedi güzel adamdan bahsedilir. “Örgütlü Retorik”te Necip Fazıl ele alınır. “Yaşanacak Bir Zaman”da Muhammed Hamidullah vardır. “Naif Dokunuşlar”da Mevlana. Şerif Mardin, “Artık Başka Bir Şeydi Yaşanılan”da kendine yer bulmuştur ve yazarın doktora çalışmasında din anlayışı incelenen altı aydından biri olmuştur. Oysaki Şerif Mardin yeterlilik sınavı için yazarı karşısına alan jüri üyeleri nazarında “İslam’dan anlamayan” birisidir. Başka coğrafyalar için yazılmış olması hasebiyle bu coğrafyanın kaderiyle örtüşmeyen Fizilal-il Kur’an’ın, kıymeti harbiyesi örselenmeden bu topraklarda açtığı yaralar “İşaret Levhaları”nda yer alır. “Gramer Özeti” ise “Kitap”ın son zamanlardaki serencamının hikâyesidir. Onu yüzünden dahi okuyamadığı halde hayatının her alanına dâhil edenler/etme gayreti gösterenler ile elinde cetvel, kalem her bir satırını çiziktirdiği halde hayatının hiçbir alanına dâhil etmeyenlerin/edemeyenlerin seyri vardır. Hâlbuki “O hacı emmiler o temiz ruhlarıyla Kur’an’ı anlamaya yönelseler, bu gençler heyecanlarıyla kalplerini Kur’an’a hamletseler ne güzel olurdu.”

    “Tedavüldeki Kitaplar”da bu bölümlerin yanında “Kot”, “Babamın Namazı” ve “Ne Hikâyeler Var” başlıklı üç bölüm daha vardır. Bunlar, yatağında akıp giden durgun suyun önüne konularak hem yolcuların bir menzilden bir menzile ulaşmalarını sağlayan bir basamak hem de suyun kendisine çarpmasıyla suyu cûş u hurûşa getiren bir coşturucu görevini üstlenmiştir.

    Bu kitaba ait metinlerin sosyal medyada paylaşılmaya başlandığı demlerde bir şeyi fark etmiştim ki isimleri ve eser adlarıyla tanıdığımız birçok yazarın aslında tam olarak ne “ne dediklerinden” ne de “ne demediklerinden” haberdarmışız. Onlar ve eserleri hakkındaki kanaatlerimizin çoğu kıyl u kalden ibaret imiş. Hele ki belirli isimler için ben bunu kendi adıma büyük bir ayıp telakki ettiğim için o günden bu güne üzerimdeki bu ayıptan azat olmaya çalışıyorum. Çevremdeki insanları çeşitli kitapları okumaya teşvik etmekle birlikte bu kitabı öncelemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü “Tedavüldeki Kitaplar” benim için makûs talihimi değiştiren, hayatımın sıradanlığını fevkaladeleştiren bir dönüm noktası hüviyetindedir.

    Dili ile oldukça zevkli, üslûbu ile oldukça akıcı ve içeriği ile oldukça doyurucu bulduğum “Tedavüldeki Kitaplar”ın yazarı, zaman zaman “akademiden uzaklaşıyor” olmak gibi ithamlara maruz kalsa da kendisinin, belki iyi niyetle ama gafletle olduğu kesin olan bu sözlere asla itibar etmeyeceğine ve çıktığı bu yolda kararlılıkla adım adım ilerleyeceğine adım gibi inanıyorum. Bizleri eserleriyle müstefit ettiği için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum.