• Gönül: Baksana efendim, birileri kalbinizin uyuyan duygularına düstursuz giriyor. Siz bunu bilmezsiniz lakin buna aşk derler.
    Akıl: Kalbine düstursuz girene hemen aldanacak mısın? Bekle bakalım. Kimdir, necidir, nereden ne şekilde peyda olmuş? Onu iç dünyana kabul et ama hemen aldanma, onu her türlü elekten geçir sonrası Allah kerim...
    Zaman geçer ve adam gönlünü kendisine, aklı hesaba pek de katmaksızın kılavuz eder. Her şey iyi gider ama zaman ilerledikçe işler tersine biner. Sükut-u hayal, üzüntü ve çaresizce bekleyiş alır yerini umudun, sevincin ve ileriye dönük saadetin...
    Gönül: Efendim beklemek lazım, acele ettik sanki. Ona da şans vermek, yaşadıklarını anlamak lazım... Bekleme diyemiyorsa umudumuz olmalı, onun halinden anlamalı ve sadakatimizi son demine kadar, bizi huzurundan kovana kadar göstermemiz lazım.
    Akıl: Demedim mi sana? Aldandın, fazla güvendin ve üzülüyorsun şimdi de. Yetmezmiş gibi, elinden geleni yaptığın halde, hâlâ umut mefhumuna bel bağlayıp gerçek hayata yüz çeviriyorsun. Elinden geleni fazlasıyla yapmadın mı? Tahayyülü zor adımlar atıp, fedakarlıklar yapmadın mı? Sevgi karşılık ister. Güneş olmadan çiçek yaşayamazsa sevgi de karşılığını almadan solar. Sana düşen son kez(o da gönlünü susturmak adına) diyeceğini deyip kader deyip, hayırlısı buymuş, eyvallah diyerek yoluna devam etmek...
  • Her şeyi anlatmaya kalkmak insani sınırların çok üstünde. Kaldı ki anlatmaya bile gerek yok. Anlamak yeterli. Anlamak güçtür. Bu güç ile... (Lütfen, boşluğu doldurun!)
    14 -18 savaşları ders almamız gereken büyük yıkımların büyük acıların yaşandığı yıllar idi.. Ama hiçbir şekilde ders alamadık yine o toplu maceraya atılma isteği ile ikinci dünya harbi dediğimiz toplu kıyımların toplu gözyaşlarının döküldüğü yılları da yaşadık. Ders almadık yine de. Öldürme araçlarımız mükemelleşti. Düşman kavramını öylesine içselleştirdik ki, anlam arayışları, bilim, sanat, edebiyat, müzik, vs. hizmet ettiği tek şey 'güç' oldu. Bu güç doğayı yok ediyor. Siperlerde savaşan insanlar kalmadı artık, bu yüzyılda. Bu daracık yaşam alanlarının misafirleri gittiler. Evrildi savaş ile ilgili tüm araçlar, mekanlar.. Meyve kokuları ile işlenmiş katliam araçlarına dönüştü silahlar. Yavaş yavaş susatan ve kurutan ve sonra yakan silahlar.. Canlılığı sona erdiren silahlar... Bir neslin sakat doğmasına sebep olan silahlar... Bir neslin kısır olmasına sebep olan silahlar...
    Savaşın kazananı kim? Toplu maceraya atılan erler olduğunu hiç sanmıyorum. Tek dilekleri, 'şu cehennemden sağsalim kurtulmak ve geri dönmek'. Veya geride bıraktıklarına ait bir kazanım/kazanç var mıdır?
    Madalyonun diğer yüzü düşman diye adlandırılan kişilerin kendilerine ait bir kazanımları ya da geride bıraktıklarına ait kazançları var mıdır? Sahi var mıdır?
    Ölümlerine sebep oldukları 'düşman' diye adlandırdıkları kişilere karşı kazanılan o galibiyet kime aittir? Şu savaş bitsin de evime döneyim kaygısından başka bir dileği olmayan erlere mi ait 'galibiyet' ya da onları 'yenen' düşmana mı ait? Galibiyet kimin için?... (sorulara cevap vermek ve boşluğu doldurmak keyfidir!)
    Kayıtsızlık sadece milyonların yaşamları üzerinde politika yapanlara mı özgüdür, yoksa kapital düzenin içinde halinden memnun 'tutunan' yığınlara mı özgüdür?

    Siperlerde yaşam nasıldır? Yağmur, çamur ve soğuk içinde bir parça umut nerede aranır? Geri dönüş mümkün olabilecek mi? Soruları yüreğimizi sıkıştırırken soluk soluğa okutuyor aynı zamanda. Nefesi düğümletiyor. Kahramanlar yenik, bezgin, aç ve üşümüş. Dolaysız bir acının yüzü ve dolaysız bir çabanın ürünü erlerin gözündeki solmuş olan o ışık. Bu çizgi roman, edebiyattaki kahraman algısını ters düz ediyor. Evet, bu er amacına kavuşacak derken... Beklentilerimizi boşa çıkarıyor. Ve gerçekten hayatın kısa bir karikatürü izlenimini veriyor, Tardi. Siperdeydik çizimlerini anlattığı videosu: https://youtu.be/eHFNjlBArIw
    Kazanan kahramanlara yer yok bu dünyada diyor. Onların kayıplarından kazanç sağlayan küçük seçkin bir zümreden başka...
    Vesselam.
  • Sadece 61 sayfa… Stefan Zweig bu kadar az sayfayla insanı nasıl böylesine dehşete düşürüyor anlamak mümkün değil gerçekten. Kitaptaki kadın karakterin ruh halini öyle güzel anlatmış ki kitabın ilk sayfasından itibaren o kadının yerine kendinizi koyuyorsunuz ve acaba sonu ne olacak diye düşünmeden edemiyorsunuz. İşlenen konu çağımızın en büyük sorunlarından biri aslında. Yalnızlık… Lüks ve ilgi düşkünü bir kraliçenin makamından men edilerek sürgüne gönderilmesi, ardından nasıl yalnızlaştığı, nasıl bir ruh haline girdiği vs. anlatılıyor kitapta. Ama aslında kitabın derinliklerinde okuyan her kişiyi kendini sorgulamak için işlenen çok güzel bir mesaj var. Biz ne kadar güçlüyüz? Yalnızlık bizi ne kadar etkiler? Yaşadığımız şeylerden zevk alabilmemiz için illaki birilerine ihtiyacımız mı var? Ne için yaşıyoruz? Bu gibi soruları kendimize defalarca sormamızı sağlıyor kitap. Mesela siz de benim gibi yalnızlığı seven bir insansanız size bir soru sorayım: Emrinizde hizmetçilerin olduğu, kimsenin sizi rahatsız etmediği ölene kadar yalnız yaşayabileceğiniz sessiz bir yerde yaşamak ister miydiniz? Eğer buna cevabınız evetse veya vereceğiniz cevapta tereddüt ediyorsanız kitabı okuyup bir daha düşünmenizi tavsiye ediyorum. Kitabı okuyunca "acaba ben bu kadar uzun süre yalnızlığa mahkum edilsem o kadın gibi kendimi tanıyamaz bir hale gelir miydim?" diye sormadan edemiyorsunuz çünkü kendinize.
    Eğer yalnızlığı sevmeyen ve yalnız kalamayacağını düşünen bir insansanız kitaptaki kadın karakterin yerine kendinizi koyduğunuzda " ben kadının bu yaptıklarının ne kadar bir kısmını yapardım?" diye soruyorsunuz kendinize. Kadının o neşeli, eğlenceli halinden nasıl bu kadar kısa sürede tam bir çöküş haline geldiğini dehşetler içinde okuyorsunuz.
    Etrafınızdaki mutlu görünen insanlara bakın. Ve onların neylerle veya kimlerle mutlu göründüğüne. Acaba etrafındaki insanlar bin anda çekilip alınsa o güçlü görünen insanların tam olarak ruhsal bir çöküntü içine girmeleri kaç hafta, hatta kaç gün sürerdi dersiniz? Bu sorunun cevabı ne kadar süre insan kalabildiklerinin bir ölçütüdür işte. Çünkü biz 'insancıl' dediğimiz duyguların hepsine etrafımızda insanlar olduğu için sahibiz. Birileri bizi görüyor, konuşuyor, beğeniyor diye bu kadar mutluyuz. Hedeflerimiz hep daha çok beğenilmek ve sevilmek için. Peki bunlar olmasa ne kadar süre insan kalabilirsiniz?
    (Dikkat incelememin bundan sonraki bölümü SPOİLER içerir.)
    Madame de Prie, Fransa'ya hükmeden, herkesin bayıldığı o kadın… Hazineden gereksiz harcama yaptığı gerekçesiyle, biraz da düşmanlarının kışkırtmasıyla Kral tarafından görevden alınarak şehirden uzak bir yere sürgün edilir. Geldiği bu yerde hizmetliler ve köylüler dışında kimse yoktur. Kimseyle konuşamaz, dertleşemez ve kendini tanıyamaz hale gelir. Kasabanın papazını çağırır ve onunla konuşur. Ama asla kimseye gözden düştüğünü ve buraya sürgün edildiğini söylemez. Kasabaya sadece kafa dinlemek için geldiğini söyler. Papazla konuşmak, tekrar bir insan sesi duymak ona çok iyi gelir. Daha sonra papazı evine ziyarete gider ve papazın yeğeniyle tanışır. Genç onun karşısında çok heyecanlanır, eli ayağına dolanır. Bu olay Madame de Prie aşırı bir haz verir, beğenilmesi ve karşısındaki insanların onun yanında güçsüz olması ona eski güçlü günlerini hatırlatır ve bundan zevk alır. Daha sonra onu eğitmek bahanesiyle papazın yeğenini evine alır ve onu ezerek, küçük düşürerek kendi egolarını tatmin eder ve onunla eğlenir. Ama bütün zevkleri kısa sürdüğü gibi bundan da bir süre sonra bu gençten de sıkılır ve ona hakaretler ederek onu evinden atarak yine yalnız kalır. Artık aynadan kendini tanıyamaz hale gelir, yemek yiyemez dışarı çıkamaz hale gelir ve psikolojisinin alt üst olduğu zamanlarda muhteşem bir ölüm tasarlar kendisi için. Böylece konuşulacağını ve adının tarihe geçeceğini düşünür. Kalan parasıyla evinde haftalarca eğlenceler düzenler ve herkese ölümünü tarihiyle beraber söyler ama hiç kimse ona inanmaz, gülüp geçer.
    Bir zamanlar herkesçe sevilen bir insanın böyle korkunç bir duruma düşmesi başta da dediğim gibi insanı gerçekten dehşete düşürüyor. Etrafında insanlar varken özgüven sahibi güçlü bir insan, konuşacak tek bir insana bile muhtaç kalınca ne hale geliyor ve neler hissediyor, bunların hepsini kitapta derinlemesine hissediyorsunuz. Bende kitabın etkisi epey daha sürecek gibi duruyor. Sadece kendinize anlatabileceğiniz bu gibi konuları sorgulamak için bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Sessiz ve yalnız…
  • Fakirlerin halinden anlamak için oruç tutuyoruz da kurban olduğum zenginlerin halinden anlamak içinde bir şey vaaz etseydin iyi olurdu.
  • Aslında o kadar çok söyleyecek şey var ama nasıl söylenir onu bilmiyorum. Bu yüzden kısaca bir şeyler yazacağım.

    Konusu olarak çok basit gelebilir: Biri var merhametsiz, katı kuralları olan, asık suratlı. Sonra hayatının tamamını etkileyen bir olay oluyor veeee artık o eski halinden eser yok.
    Kitabı okumadan önce bana da böyle gelmişti. Ancak okuyunca olay bu kadar basit gelmedi gözüme. İlk başlardaki Reis Bey ile kitabın sonundaki Reis Bey gerçekten bambaşka insanlardı ve bu çok güzel aktarılmıştı.( Tabiki aksi mümkün değil)
    İlk başlarda merhamete o kadar karşı bir tutum içindeyken sonlarında dünyanın diğer ucunda işlenmiş suçlara bile ben yaptım diyecek kadar değişen bir Reis Bey; yan odasında ağlayan,hasta bir kızı otelden atın diyecek ama daha sonra o kıza odasını verebilecek bir Reis Bey; oğluna yanlış hüküm verdiğini iddia eden kadına yardımcı olmadan gönderen ancak daha sonra o oğulu kurtaran ve maddi yardımda bulunan bir Reis Bey; anne katili dediği çocuğun sözlerini dikkate almazken daha sonra o sözler ışığında kendine bir yol belirleyip, herkese de yol gösteren bir Reis Bey...
    Merhamet, acıma duygusu, ağlamak, anlamak... Hepimizin eksik olduğu konular. Reis Bey'in yaşadıkları gibi değil de kendi kendimize değişebilsek keşke. Ama insan olarak illa bize dokunacak bir şeyler olsun diye bekliyoruz. Bize değmeyen yılan bin yaşasın deyip acaba bir gün bize de değer mi demiyoruz... Aslında yeryüzünde yapacak o kadar çok hata var ki; başkalarının hatalarından da ders çıkarabilmeliyiz.
    Keyifli okumalar:)
  • Komşusu açken tok yatamayanlardan geliyorum. Benim geldiğim yerde insanlar birbirlerini önce " Nasılsın? " sonra " Aç mısın? " diye sorarlardı. Cevap ne olursa olsun gidip yiyecek bir şeyler hazırlarlardı. Sonra ne oldu bilmiyorum. Kavgalar mı edildi, savaşlar mı çıktı, insanlık mı öldü hatırlayamıyorum. Ne halden anlar, ne hatır sorar olduk. Perde arkalarından bakar, kapıları tekrar tekrar kilitler olduk. Açın halinden anlamak için söylene söylene oruç tutar, ardından onlarca kişiyi doyuracak ziyafetler yapar olduk. Gittim baktım, para her zaman kazanılıyor. Gördüm tatlım, karın her şeyle doyuyor. Yaşadım yaşadım da, bir türlü anlayamadım. Her geçen gün bize böyle ne oluyor?