Kitabın başlığı "Türkçülük " olunca, zamanımız algısının da yardımıyla ,"Acaba, ırkçı söylemler mi var?" diye düşünmeden edemiyor insan. Tâ ki, kitabı okuyana kadar. Hiçbir şekilde ırkçı bir söyleme rastlamadım. Ama her milletin yaptığı ve yapması gerektiği gibi, kendi milli kültür (hars) ögelerini, bir cerrah özeniyle ele almış, ögelerin sınırlarını belirlemiş, tarihsel kökenlerine inmiş, sorunları belirlemiş, o sorunlara somut çözüm önerileri sunmuş; milliyetimiz , dinimiz ve dünya medeniyeti ile nasıl entegre olacağımıza dair sosyolojik, bir anlamda da felsefi görüşler ortaya koymuş.
Osmanlı devletinin Abdülhamit ve Meşrutiyet dönemlerini, Dünya Harbini, Kurtuluş Savaşı yıllarını tüm hissiyatıyla içselleştirmiş biri olarak, bir manifesto niteliğinde bu tezini yazmış. O dönemin kimlik bunalımı ve arayışında, henüz dünya genelinde ırkçılık gün yüzüne çıkmadığı bir dönemde, kadim bir milleti tekrar nasıl eski hüviyetine kavuşturmanın arayışıyla kitaba verdiği isim, yadırganacak bir durum göstermez.
Ziya Gökalp, yazar, şair ve sosyolog olarak tanınsa da bir miktar filozofluk da var kendisinde. Böyle adamlar kolay yetişmiyor.
Zaten her düşünür gibi, o da 1924 yılında, 48 yaşında, yokluk ve çaresizlik içinde, bir Fransız hastanesinde, ıztıraplar içinde hayata gözlerini yummuş, ölmeden hemen önce de bu şaheseri bırakmış.