• Osman'la Ebuzer arasında geçen mülk an layışına dair
    önemli bir kavga da, Abdurrahman b. Avf olayında cereyan
    etmiştir. Duna göre, bir gün Osman'ın eniştesi olan ve aynı
    zamanda Ömer sonrası halifelik için Şü ra'da ismi geçen, Avf'fın
    mirasını getirip Osman'ın önüne yığmışlardı. Bu mallar o kadar
    çoktu ki, Osman' la orada dikilen adamlar arasında engel oluşturmuştu.
    Bu durum üzerine Osman, Avf'a yönelik olarak şu
    sözleri söylemişti : "Ümit ederim Allah, Abdurrahman'a hayır
    versin. Zira o sadaka verip misafir ağırlıyordu. Şimdi gördüklerinizde malından geriye kalanlardır. Veziri ve danışmanı
    da olan Ka'b da bu sözleri teyid etmiş ve "Doğru söylüyorsunuz
    Ey Müminlerin Eıniri ! Helal kazandı, helal harcadı ve
    ardındakileri helal bıraktı. Allah ona dünya ve ahrette iyilik
    bağışlamıştır. Ebuzer, Osman ve Ka'b arasında geçen bu sözleri
    duyduktan sonra çılgına dönmüş ve yolda bulduğu bir
    deve kemiğini eline aldıktan sonra Ka'b'ı aramaya koyulmuştu.
    Ebuzer Ka'b'ı Osman'ın yanında buldu ve elindeki deve
    kemiğini kaldırıp Ka'b'ıın kafasına ind irdi, Ka'b'ın kafası yarıldı ve kanlar içinde kaldı sonrasında. Ve ardından Ebuzer bağırmaya
    başladı:
    -Ey Yahudizade! Sen ardında bu kadar mal bırakıp ölen birisi
    için, Allah ona dünya ve ahrette hayrı vermiştir mi diyorsun?
    Sen Allah'a sorumluluk mu yüklüyorsun?
    "Bir gün Peygamberle birlikte Uhud'a doğru yürüyorduk.
    ' Ey Ebuzer' dedi. 'Buyur Ey Allah'ın Resulü' dedim.
    '"Sermaye sahipleri öteki dünyada sefildirler."Ardından yine
    seslendi: 'Ey Ebuzer!' ' Anam babam sana defa olsun, buyur Ey
    Allah'ın Resulü dedim.' Dedi ki ' Allah yolunda Uhud dağı kadar
    servet dağıtsam, öldüğümde ondan i ki kırat kalmasını istemem.'
    -Ey Allah Resulü iki kantar mı?
    -Hayır iki kırat! Ardından şöyle dedi: ' Ey Ebuzer! Sen fazla
    olanı istiyorsun, ben az olanı . . . "
    Ebu zer, Peygamberle aralarında geçen bu konuşmayı aktardıktan
    sonra Osman'ın vezirine dönüp şu sözleri söyledi:
    -Allah Resulü bunu istiyor. Ey Yahudizade, sen, Abdurrahman
    b. Avf'ın bıraktıklarına helal diyorsun öyle mi? Söyle bakalım,
    Abdurrahman bu malı nereden getirdi? Allah ona gökten
    mi gönderdi? Yoksa halkın hakkından ve milletin elinin emeğinden
    mi topladı? Yemıin ederim ki bu malların sahibi kıyamet
    günü, keşke bu mallar akrep olup beni soksalardı diyecekler.
  • Büyük ustadan hüzünle biten bir eser. Kahramanlarını halkın içinden seçen, onları günlük konuşma diliyle konuşturan ve bunu hiçbir edebi kaygı duymadan yapabilen yazar, edebiyatın realist kalemi olmanın hakkını veriyor.
    Eserdeki dili yöre halkının şivesiyle doğal bir atmosfer yaratırken, yeşilçam filmlerini andıran konusuyla da hiç de yabana atılmayacak bir başarı elde elde etmiş yazar. Teknik bakımdan bir film senaryosu olabilecek kadar değerlidir bana göre.
    Eserde ilginç olan herhangi bir kahramanının olmaması. Olay örgüsüne bütünüyle bakıldığında eserde adı anılan herkesin aslında eserin birer kahramanı olması.
    Zalim, zorba ve güçlü olan insanların çaresiz insanlar üzerindeki hegamonyası anlatılırken yöre halkının çaresizliği ve bu çaresizlik içinde insanı insana yapan değerlerin bir nevi yenilgisini de eserin içinden çekip çıkarabiliriz.
  • Kürt şiirinin mihenk taşı sayılabilecek bir eserdir Melaye Ciziri Divan ı .Başucu kitabı olarak raflara yerini almalı diye düşünüyorum . Birbirinden güzel şiirler , kalıplaşmış mazmun cümlelerle kendinizi rüya alemindeymiş gibi hissediyorsunuz . Şiddetle tavsiye ediyorum herkese .Özellikle kendi dilinde Kürtçe olarak okunması halinde daha bir zevkli oluyor.
    Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

    Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

    Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.
    Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
    Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

    29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

    Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

    Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

    Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

    Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

    Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

    Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

    Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

    Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

    Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.
  • Bir toplumun sıfırdan varoluşunun hikayesidir.

    Sefalet içinde yaşayan bir halkın nasıl da bir kaç aydın tarafından ayağa kaldırıldığı anlatılıyor, her şey eğitimle başlıyor. Her kesimden insanın ülke kalkınması ya da kendisini geliştirmek için okuyabileceği bir kitap. Özellikle eğitimcilerin okuması ve okutturması gereken bir eser.

    Kitabın dilini çok akıcı bulmasam da yer yer sıkılsam da ana fikrinin etkileyici oluşunu inkar edemem.

    Unutmayalım ki; bütün uyuyanları uyandırmak için bir uyanık yeter!
  • “Nedir taht? Kadifeyle kaplanmış yaldızlı bir parça tahta. Devletim ben. Burada halkın temsilcisi yalnızca ben'im. Hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz. Đnsanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar. Fransa'nın bana olan ihtiyacı, benim Fransa'ya olan ihtiyacımdan daha fazla.”
    Gündüz Vassaf
    Sayfa 42 - İletişim Yayinlari 3.baski (e-pub)
  • Hawar dergisi her Kürt gencinin okuması gereken bir dergidir.Kültürümüze ait bir çok folkroik döküman , şiir , ropörtaj gibi yazılar barındırıyor. İncelememi daha faydalı olacak bir yazıyla tamamlamak isterim .Şimdiden iyi olumlar herkese.Faydalı olacağına inanıyorum...

    Kürt aydınlanma tarihinden portreler: Hawar Dergisi

    Kürt aydınlanma tarihindeki kilometre taşlarından birisi Hawar dergisidir. Elbette bununla alakalı olarak Celadet Alî Bedîrxan ve onun Şam Ekolü adı verilen çalışmaları kapsamaktadır. Celadet Alî Bedîrxan’dan ziyade daha çok Kürtçe üretim açısından ilk kez Latin harflerinin kullanıldığı ya da başka bir ifade ile Kürt Harf Devrimi niteliğindeki çalışmaya odaklanacağız bu yazıda.

    Cizre Miri, Mir Bedirxan’ın torunu olan Celadet Alî Bedîrxan önemli Kürt aydınlarındandır. Sürgün yıllarının bir kısmını Avrupa’da diğer zamanları da Şam’da geçiren Celadet, Kürt halkının modernleşmeyi ve ilerlemeyi takip edebilmesi için mutlak suretle Latin harfleri ile okuyup yazması gerektiğini düşünmektedir. Ancak bu durum bu haliyle dahi epey sıkıntılı ve zor bir adımdır. Zira ortada bir Kürdistan devlet aygıtı ya da Kürt Dil Kurumu mevcut olmadığından dolayı, Kürt halkının Latin harflerine geçmesini sağlamak için atılan adımlar ciddi bir birikim ve çaba gerektiriyordu.

    Celadet Alî Bedîrxan bunun eldeki şartlarla ancak bir dergi vasıtasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyordu ve bu çabayla dört bir yanı maddi ve manevi konuda seferber etmeye başladı. Bu dergi hem Latin harfleriyle yazılacak hem de dört farklı ülkede yaşayan Kürtlerin kültürel birliği için ateşlenen bir işaret fişeği olacaktı.

    Hawar yakarış, yardım nidası manasındadır. Bu nida Kürtlerin sahipsizliği ve acılarına yakılan bir feryat olarak algılanmıştır o dönemde.



    “Defter, kitap, gazete, dergi, kalem ve sakal… Şam’da Arap uygarlığının içinde ‘européen’ bir Kürt aydını” yola koyulmuştu bu dergiyi çıkarmak için. 1932 kışında Şam’da Kürt halkının önde gelenlerinden Ali Ağa Zılfo’nun evinde toplanan kalabalığa derginin öneminden bahsediyordu Celadet Alî Bedîrxan. O gün toplananlardan Celadet Alî Bedîrxan dışında Haco Ağa, Bozan Bey, Şahin Bey, Osman Sabri, Celadet Alî’nin İstanbul’daki dostlarından Memduh Selim Bey ve Hamza Bey ile Muksi buluşmada olanlar arsındadır. Celadet Alî Bedirxan bu buluşmada bir derginin gerekliliğinden söz eder ve medeniyete, başarıya ulaşmanın yolunun bundan geçtiğini bir halkın diliyle, yazısıyla bir araya ve kendine gelebileceğini anlatır.*

    İşte bu sürecin bir çıktısı olarak Hawar Dergisi Kürt halkının “imdadına” yetişir ve yayın hayatında 1932 yılında başlar. Öncesinde İstanbul’da yaşarken Serbesti gazetesinde çalışan Celedet’in bu ilk kişisel deneyimi, aynı zamanda Kürt kültür tarihinin de kimi ilksel özelliklerini taşıyordu.

    15 Mayıs 1932 tarihinde çıkan bu dergi Kürt halkının ilk Latin harfliyle yazılan dergisiydi. Bu tarih zamanla Kürt Dil Bayramı olarak kutlanacak bir sürecin ilk adımıydı. 15 Ağustos 1943’e kadar yayın hayatına devam eden dergi Kürt aydınlanma tarihindeki kıymetli yerini almıştı.

    Dergi toplamda 57 sayı çıkmıştır ve Fransızca ve Kürtçe ağırlıklıdır. Kürtçenin Kurmancî lehçesinde yazılan derginin Fransızca da yazılara yer vermesinin nedeni Kürt meselesini ve Kürtlerin yaşadıkları sorunları dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedeflemesidir. Kimi sayılarda Zazaca ve Soranice lehçelerinde de ürünler veren dergi yer yer Arapça yazılara da alan açıyordu.

    Birçok Kürt yazar ve aydın Hawar Dergisi etrafında buluşmaya başlamıştı. Dergide: Celadet Bedirhan, Rewşan Bedirhan, Dr. Kamuran Ali Bedirhan, Osman Sabri, Kadrican, Cegerxwîn, Mustafa E. Boti, Kadri Cemal Paşa, Dr. Nurettin Zaza (Yusuf), Lawê Fendi, Ahmet Nami, Hasan Hişyar, Bişarê Segman, Nêravan, Reşit Kürt, Kurmanci yazanlar arasındadır. Ayrıca Goran, Tevfik Vehbi, Abdullah Esiri, Şakır Fettah, Hevindê Sorî, Lawêki kurd’ de Soranice Lehçesiyle yazılar yazdılar.



    Derginin bugün derli toplu halde bize ulaşmasını sağlayan kişi de Kürt edebiyatının bugün önde gelen isimlerinden Fırat Cewerî’dir. Kendisi 1998 yılında İsveç’in Stockholm kentinde Nûdem yayınlarından derginin tamamını bir araya getirerek okuyucuya ulaştırmıştır.

    Derginin amaçları arasında;

    Kürt alfabesini yaymak
    Kürtçenin lehçeleri üzerinden karşılaştırmalı araştırmalar yapmak
    Kürt dilinin kökenini incelemek
    Kürt sözlü kültüründeki hikâyeleri derlemek ve yayınlamak
    Kürt edebiyatında yayınlanmış tarihi ürünleri bir araya getirmek ve duyurmak
    Kürt yazarlarının bibliyografını oluşturmak
    Kürt kültürü, folkloru ve Kürt müziğinin makamları üzerine çalışmalar yapmak
    Kürt sanatı ve Kürdistan’daki sanat üzerine araştırmalar yapmak
    Kürt tarihi ve coğrafyası üzerine araştırmalar yapmak

    yer alıyordu**.

    Hawar dergisinden bugüne Kürtlerin anadilinde eğitim ve aydınlanma mücadelesi için kıymetli bir çaba kalıyor. Hawar, bugün hala Kürt aydınlanma tarihinde önemli yeri olan Cegerxwîn gibi şairlerin yazarların bir araya geldiği dergi olarak hafızalardaki yerini korumaktadır.

    *Mehmet Uzun, Kader Kuyusu, s. 248 İthaki Yayınları 2012 İstanbul

    * Felat Dilgeş, Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Ekolü, s.53, İnatçı Bir Bahar, Ayrıntı Yayınları 2012 İstanbul.
  • Teolojiler, felsefeler ve etik, her şeyden önce toplumun ekonomik Organizasyonu’nu tanımlarlar; ve ikinci olarak ise, aslında bizzat kendisi ekonomik düzenin yasal olarak ve zorla kutsanmasından başka bir şey olmayan siyasi organizasyonu [tanımlarlar]. Sonuç olarak, yönetici istiridyelerin çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane vardır: mülkiyet dini. Ve işçi sınıfının da çok sayıda dini yoktur; sadece bir tane; her türlü mistizm sisini delip geçen, binlerce duacısında anlamını bulan; mücadeleye adanmışlık, kurtuluş hayali [imgesi]. Tüm inançlardan işçilerin, aynen tüm topraklardan olan işçiler gibi, tek bir dini, tek bir umudu ve tek bir merhameti vardır; tek bir ortak amaç görünüşteki ırk ve inanç düşmanlıkları[ndan kaynaklanan] barikatların üstünden aşıp geçer. İşçiler tek bir sınıftır, ve bu nedenle de tek bir ırk, tek bir din, tek bir ulusturlar. Bu Eylem Organizasyonu Konseyi’nin pratikteki ebedi dayanışmasından eyleme geçirilmiş kuramsal bir doğrudur. Kilise ve Devlet işçi sınıfının hayati Organizasyonu’nda, özgür insanlığın dehasında tasfiye edilirler.

    Protestanlığın Avrupa’ya özgürlüğü getirdiği söylenir. Bu büyük bir hatadır. Bu, yalnızca siyasal ve yasal özgürlük olarak yaratılan, burjuva sınıfının ekonomik [ve] maddi kurtuluşudur; ki [bu] sadece proletaryanın yaratabileceği muhteşem ve evrensel insan özgürlüğüyle kolayca bozguna uğratılabilecek [bir şeydir]. Göründüğünün aksine burjuvazinin yasal ve siyasal hürriyetine zorunlu olarak eşlik edenler; burjuvazinin entelektüel, Hristiyanlık karşıtı ve din karşıtı kurtuluşudur. Kapitalist yönetici sınıfın dini yoktur, idealleri yoktur, yanılsamaları [ing. illusion] yoktur. Ahlaksız ve inançsızdırlar, çünkü insan topluluğunun gerçek temelini, [yani] işçi sınıfının kurtuluşunu reddederler. Çıkarlarını gözeten profesyonelliğinin doğası gereği, burjuva toplumu Devlet denilen otorite ve sömürü merkezlerini devam ettirmelidir. Ekonomik gereksinimleri nedeni ile, işçiler bu tip baskı merkezlerine meydan okumalıdırlar.

    İnsan varoluşunun ayrılmaz [tabiatında olan] ilkeleri tek başına dayanışma kuralıyla özetlenebilir. Bu insanlığın altın kuralıdır, ve şöyle ifade edilebilir: diğerlerindekinin [diğer insanlardaki insanlığın] farkına varmadan ve böylece de onu [kendi insanlığını] gerçekleştirmek için her biriyle ve [de] tümüyle işbirliği içinde olmadıkça, hiçbir insan kendi insanlığının farkına varamaz. Onunla ilişkili tüm insanlarla beraber kurtulmadıkça, hiç kimse kendini kurtaramaz.

    Benim hürriyetim herkesin hürriyetidir. Gerçekten özgür olana değin düşüncede özgür olamam. Düşüncede özgür olup, gerçekte özgür olmamak isyan edilmesi gereken bir şeydir. Gerçekte özgür olmak, hürriyetime ve haklarıma sahip olmaktır; [benim kendi hürriyetim ve haklarımın] onanması, tüm insanlığın hürriyeti ve haklarında onanmasıdır. Yalnızca ve yalnızca tüm insanlar benim eşitimse, ben özgürümdür (en başta ekonomik olarak).

    Diğer insanların ne [durumda] olduğu benim için çok önemlidir. Kendimi ne kadar bağımsız hayal ediyor olursam olayım, toplumsal konumumun dünyevi [sıradan] karşılıklarından ne kadar uzak görünürsem görüneyim, toplumun en ortalama üyesinin sefaletince köleleştirilmişimdir. Serseri [toplumdan dışlanmış, ing. outcast] benim günlük kaygımdır. İster Papa, ister Çar, ister İmparator, ve hatta isterse Başbakan olayım; ben daima onların durumlarının [koşullarının] bir yaratığıyım; onların cehalatinin, iradelerinin ve gürültü patırtılarının bilinçli bir ürünüyüm. Onlar köledirler, ve daha üstün olan ben sonuç olarak köleleştirilmişimdir.

    Örneğin, farzedelim ki aydın veya zeki birisi olayım. Ama insanların ahmaklıkları ile aptallaşmışım, aklım onların gereksinimleri ile sersemletilmiş, zihnim felç edilmiş. Cesur bir adamım, ama insanların korkularının korkağıyım. Sefaletleri bana erişir, ve her gün yaşam savaşından [daha fazla] ürkerim. Yaşamaktan kaçınmak [giderek] meslek haline gelir. Zengin bir insan olan ben onların yoksulluğu önünde titrerim, çünkü bu beni yutma tehdidini içerir. Sıradan insanların sıradan yaşamlarından çalınmış olanların haricinde, kendimden bir zenginliğimin, bir refahımın olmadığının farkına varırım. Ayrıcalıklı bir kişi olarak, halkın adalet taleplerinin önünde sapsarı kesilirim. Bu talepte bir tehdit sezinlerim. O feryat uğursuzdur ve tehdit edilmekteyimdir. Bu, kaçınılmaz olan bir tutuklamayı beklemekte olan bir suçlunun [yaşadığı] dehşet hissidir. Yaşamım ayrıcalıklı ve gizlidir. Ama o benim değildir. Özgürlük ve hoşnutluktan yoksunumdur. Kısacası, özgür olmayı arzularken; zeki, cesur, zengin ve ayrıcalıklı olmama rağmen özgür olamam, çünkü yakın arkadaşlarım insanların özgür olmasını arzulamıyorlardır; ve tüm akıl, cesaret, zenginlikler ve Ayrıcalıklardan mahrum bırakılmış bir Kitle ise özgürlüklerini nasıl koruyacağını bilmiyordur. Sıradan insanların köleliği, onları benim baskımın vasıtası yapar. Bizim özgür olmamız için, onların özgür olması gerekir. Ekmek ve özgürlüğü birlikte fethetmeliyiz.

    Tek bir bireyin gerçek hürriyeti, tüm herkesin kurtuluşunu ima eder; çünkü tüm insan topluluğunun doğal temeli olan dayanışma yasası sayesinde kendim gibi özgür olan insanlarla çepeçevre sarılmadıkça, ben kendim gerçekten özgür olamam, [özgür] hissedemem, bunu bilemem. Her birimizin köleliği benim köleliğimdir.

    Michael Bakunin
    İşçilerin Özgürlüğe Giden Yolu-1867