Uzun zamandır bu kadar sürükleyici bir psikolojik gerilim okumamıştım. Daha ilk sayfalardan itibaren bir huzursuzluk hissi başlıyor ve o duygu kitap bitene kadar peşinizi bırakmıyor. Sürekli bir şeylerin ters gittiğini hissediyorsunuz ama kime güveneceğinizi asla bilemiyorsunuz.
Nina sinir bozucu, Andrew fazla “mükemmel”… derken herkes şüpheli hale geliyor. Yazar okuru bilinçli şekilde yanıltıyor ve bu manipülasyon hissi kitabı daha da heyecanlı yapıyor.
Millie karakterinin gelişimi ise en sevdiğim kısımdı. Güçsüz gibi görünen bir kadının aslında sandığımızdan çok daha güçlü olması finali oldukça tatmin edici hale getiriyor.
Akıcı, merak duygusu yüksek ve bir günde bitirmelik bir kitap. Türü sevenler için kesinlikle öneririm.
Bu kitap bana şunu düşündürdü:
Hepimiz hayatımızda “keşke” dediğimiz anların ağırlığını taşıyoruz. Keşke o bölümü seçseydim, keşke o şehirde kalsaydım, keşke o kişiyi kaybetmeseydim…
Gece Yarısı Kütüphanesi tam da bu “keşke”lerin ortasına götürüyor insanı. Nora’nın farklı ihtimalleri denediği her bölümde şunu fark ettim: Aslında kusursuz bir hayat yok. Her seçimin içinde bir eksik, her vazgeçişin içinde bir bedel var.
Kitap felsefi ama yormuyor. Dili sade, akışı rahat. Ama bazı cümleleri var ki insanın içine sessizce oturuyor. Özellikle “yaşamak sandığımız kadar yanlış olmayabilir” hissi uzun süre benimle kaldı.
Beni en çok etkileyen tarafı şu oldu:
Başka bir hayatın hayalini kurarken, elimdeki hayatı görmezden gelme ihtimalimiz.
Çok büyük olaylar değil, küçük farkındalıklar bırakıyor. Gürültülü değil ama içten.
Bence bu kitap tam olarak şunu söylüyor:
Belki de doğru hayat, mükemmel olan değil; içinde kalmayı seçtiğimiz hayattır.