Son günler okuduğum en özgün, en etkileyici, en büyüleyici kitap oldu.
Her gün aynı güne uyanmak? Aynı ayak seslerine, aynı düşüşlere, yükselişlere, seslere tanıklık etmek? Zamanın içinde kayboldum sanki? Tara ile aynı sabahlara, aynı seslere uyanmışım gibi ve asla yarın olmayacakmış gibi bir his bıraktı bende.
Sahi evrende ne kadar yer kaplıyoruz biz? Sandığımız kadar küçük müyüz yoksa evlere şehirlere hatta gökyüzüne sığamayacak kadar büyük mü varlığımız? Anı yaşamanın, zamanın içinde savrulmanın, zaman geçerken kazandıklarımızın ve kaybettiklerimizin felsefi bir sorgulanışı bu kitap. Kitabın konusu kadar konunun anlatılmış biçimi insanı üzerinde düşündüren cümleleri ve sorgulamalarıyla okunmaya değer bir anlatı.
...öyle çok ayrıntı içeriyor ki zaman uçup gidiyor.
Karanlığın ayrıntısı yok zanneder insan çünkü sesleri dikkate almaz. Ya da yukarılarda seçilebilen ışığı. Bir parçacık gökyüzünü. Belki de halatın yeterince uzamasını, yeterince gün toplayıp yeterince. ağırlaşmasını bekliyorum ki onu yukarıya atabileyim, oraya yetişip buraya kadar insin ve biri onu bulup beni yukarı çekmeye başlasın. Bunun için daha kaç gün daha lazım?
Kanat çırpışıyla fırtınalar başlatabilen bir kelebek miyim
yoksa duvarları yıkmak için hamle yapan bir fil mi?
Bilmiyorum.