• Kitap 9 bölüm, önsöz, dizin kısımlarıyla birlikte 118 sayfadan oluşuyor.

    Kitap iç sayfada yer alan, "Misafirperverlik ve nezaketleriyle
    yolculuğumu mümkün kılan Türk Sultanının sivil ve askerî memurlarına ithaf olunmuştur" diyerek başlıyor.

    1899 yılında seyahate başlar ve Suriye içinde gerekli izinler alınamadığı için, daha önce görmediği yerleri dolaşmaya karar vererek Halep, Musul ve Van'ı ziyaret eder ve Ağrı dağı, Erivan ve Batum yolunu kullanarak İsanbul'a döner. En önemli durumda burada yazılan düşüncelerin tamamen kendisine ait olduğunu, hata olabileceğini, kitabın boyutunun küçük olduğunu ve bunun sebebinin de, başkaları gibi gerekli gereksiz şeyleri yazarak sırf kitap sayfaları kalınlaşsın diye yazmadığını ve tarihi hikayeleri bu kitabın içine almayıp, daha anlaşılır olmasını sağladığını ifade ediyor. Kısacası, öznel yapı içerdiğini, kesinlikle nesnel yapı içermediğinin bilinmesini başta okuyucuya açıklıyor. Bu da kitabı okuyan okuyucu için bir açıklayıcı not oluyor. Okurun da buna göre okuyup, kendi yargısına, düşüncesine ulaşmasına yardımcı oluyor.

    Kitabın giriş kısmında seyahate başlama tarihi, seyahatte kullanılan araç gereçler, yanında bulunan tercüman ve hizmetliler; bunların mensup oldukları din ve bölgeler anlatıldıktan sonra bir yerden bir yere giderken 'buruldi' belgesinin gerekliliği, ayrıca eğer tehlikeli bir bölgeden geçilecekse buna uygun destek zaptiyelerin de alındığını belirtiyor.

    Tercümanın ismi İsa ve yol boyunca sohbet ederlerken, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler hakkında fikir alışverişinde de bulunurlar.

    Dolaştığı yerleri sadece üstün körü gezmemiş; her yönüyle gözlemleyip ona göre notlar alıp, günlük tutmuş.
    Bölgede yaşayan insanların, gelen yabancılara karşı takındıkları tavır, geçtikleri yerde bulunan tarihi yapıların durumu,
    insanların zaman kavramını (nereye giderse bir saat ilerde denmesine karşılık söylenmiş cümle, çünkü bir saat bazen beş dakika bazen yedi saat olabiliyormuş) nasıl ifade ettikleri okuyabilir ve giyim-kuşam farklılıkları ya da alet edevatın kullanımında yaşanan 'doğu' mantığıyla olaya yaklaşımı sayfalar içinde görülebiliyor.

    Gezdiği ya da yolculuk sırasında uğradığı köy, şehir ya da geçtiği dağ, patika, nehir gibi yerlerle yaşadığı zorlukları, soyguncuları, aşiret çatışmalarını, yabancılardan hoşlanmayan ahaliyi, şehrin ileri gelenleri yani kaymakam, şeyh gibi mevki sahipleri ile yaşadığı olumlu veya olumsuz olayları da anlatır.

    Mark Sykes, Rusya Batum'a kadar gider ve oradan tek başına İstanbul'a dönerek seyahatini tamamlar.

    Ve son sayfalarında 'ek' olarak sunulan kısımlarda hikaye ve röportaj da mevcut.


    Notlar:

    + Kitabın arka kapak yazısı yeterli ama ön kapakta kullanılan fotoğraf, kitabın orijinalinde de var mı? Yoksa - yok diye biliyorum- o zaman Türk yayımcı kapak iç kısmına o fotoğraf hakkında okuyucuya bilgi verseydi daha yerinde olurdu. O fotoğraf nerede çekilmiş gibi. Bu fotoğraf ve çerçevede bulunan kişiler diğer kitapta Darül İslam'da belirtiliyor.

    + Kitap; yazar, diplomat, gezgin olan Mark Sykes'in 1899 yılında Arap yarımadasının kuzeyinden Türkiye'nin doğusuna kadar yaptığı geziler dolaysıyla bu coğrafyada bulunan ya da geçtiği bölgelerde duyduğu, gözlemlediği dini, siyasi, etnik, askeri, kültürel olayları kendine özgü diliyle ve tamamen öznel bir tutumla yansıttığı bir çalışmadır.

    + Nesnellikten uzak - zaten kendisi de bunu baştan belirtiyor-. Şam'dan başlayıp, Halep, Deyr, Bağdat, Musul, Bitlis, Van, Şengül ve oradan Rusya toprakları içindne Batum'a ve oradan da İstanbul'a dönüşü anlatılıyor.

    + Seyahat için gerekli izinlerin alınma süresinden başlayarak, coğrafya da yaşadıkları ve duyduklarını yansıtır. Bazı kesimler tarafından hoş karşılanmayacak cümleler de sarfeder.

    + Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, Musevi ve mezhep inanışına sahip insanlarla yaşadıklarını seyahat boyunca tuttuğu notlardan okuyoruz.

    + Kitabın 1900'lü yıllların hemen başında geçtiğini de unutmamamk gerekir. Dünden bugüne bir zaman tünelinde dolaşırız.

    + Hırsız, pis, kötü, çirkin vb. çeşitli sıfatların geçtiği kitapta, yaşanılanı veya görüneni anlatarak durumu yazmış.

    + Beş Türk Eyaletine Doğru kitabı bize bu coğrafyaynın bugün değil, dün de çok değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

    + İnsanların yemesinden içmesine, kültüründen, yaşayışına ve ısınmak için yaktığı tezeğe kadar çok şeyi bulabilrsiniz.

    + Kitabın içinde çok fazla resim yok. Kroki, harita hiç yok. Bunun sebebini kitabın başında açıklıyor.

    + Kitap 1900 yılında İngiltere'de basılmıştır ve telif hakkı olmadığı için eğer İngilizce biliyorsanız İngilizcesini bulup, okuyabilirsiniz.

    + Orijinal baskı da yer alan Fotoğraf ve resimlerin listesi bu Türkçe baskıya konulmamış. 1900 baskısından çeviri yapılmışsa niçin bunlar eklenmemiş bilmiyoruz.

    + Dizin kısmı olması - orijinalinde de var- iyi.

    + Sykes - Picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Sykes'in hem bu hem de Darül İslam kitabının (hem de daha Türkçe yayımlanmayan kitapları), gizli anlaşmada etkili olduğuna inanıyorum. Gerektiğinde köy köy dolaşarak, o bölgede yaşayanlar hakkında bilgileri toplayıp bir kısmını kitaplara diğer kısmını da İngiliz Dış İşleri Bakanlığına göndermiş diye düşünüyorum ve arşivde mutlaka birşeyler çıkar. Genelde Lawrence'yi duyduk ama çok sayıda
    'görevli' bu coğrafyada dolaşmış ve hala dolaşmaya devam ediyor. Lawrence kadar tanınmasa da Getrude Bell 'sınırlar çizen' bir kadın olarak şu an ki, bu coğrafyadaki yapay devletlerin 'kurucu' ismidir. Mark Sykes'de erken yaşta ölmeseydi belki daha neler neler yapardı. İsrail devletinin kurulması için yaptığı uğraşları okuyunca bazı şeyler daha kolay anlaşılır.

    + Çeviri de göze çarpan hata ise "Bir zamanlar Nazi Ülkesinden..." diye geçen bölüm. Okurken bir an da durup, şunu sormuştum: Hangi Nazi ülkesi?
    Eğer tekrar basılacaksa o kısmı düzeltmelerinde fayda var. Çünkü Nazi değil, başka şey olacak ve İngilizcesinde zaten ne olduğu yazıyor. (Ya da ben öyle anladım ve ayrıca o sayfaların çevirisinde bir sıkıntı var gibi gözüküyor...)

    + Kitap 7-9 Nisan 2018 tarihinde okunup, notlar çıkarılmış ve 23 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp, siteye eklenmiştir.

    + Tavsiye ederim.
  • Kelimelerin yürekte iz bıraktığına inanır mısınız? Cümleleriyle aşina olur musunuz bir ruha? Ve yine cümleleriyle dokunuşunu özler misiniz? Biz özlemiştik. Ki 36. sayıda kelimelerinin yüreğimize dokunuşunu özlediğimiz pek çok isim bir araya gelmiş solmaya yüz tutan ruhlarımıza önce dert sonra da âşinalıklarıyla derman olmuşlardı.
    Bu sayıda sokak köpeklerinin başını okşamış, onlara selam vermiş, Leyla'nın(âh!) uzanamadığımız ellerini tutmuş, gece yarısı sessizliklerimizi bir bir dile getirmiş, merdivenleri ağır ağır çıkmış ve sevenlerin elbet ayrılacağına karar vermiştik.
    23. Sayı itibariyle katılmiştım bu güzel seven insanların kervanına. Dergiyi soluksuz okuyup sonrasında ulaşabildiğim tüm sayılarını sipariş vermiş bir sonraki sayıya kadar gün be gün her birini özenle okuyup cümlelerini yüreğime nakşetmesine izin verip gönlümün en güzel yerine kuruluşunu keyifle izlemiştim.
    Başka hangi dergiyle kavuşamadığımız icin Ulaştırma Bakanına sitemler edebilirdik ki? Acıyı tüm icadların anası ilan edip başka hangi dergi her sayısında daha fazla, daha da fazla yakabilirdi ki? Ve hatta bir gecekondunun damı gibi içinize doğru ağlayıp kırıldığınız için özür dilemeyi de başka hangi dergi öğretebilirdi?
    Ve başka hangi dergi geceyi resmi olarak başlatıp sonlandırarak gece kavramının güneşin batışından bağımsızlığını açıkça gösterip okurunun kalbine bu denli hitap edebilirdi?
    ....
    Bir şekilde devamını getirmek istediğim bu yazıya cümlelerimin böyle devam edeceğini düşünmezdim ki an itibariyle hüznümü anlatacak kelimelere de haiz değilim.
    Dün 7. Sayı (Nisan 2016) itibariyle tanıştığım (ki bu sayının kapağında 'İnsanlık Öldü' yazıyordu) ve ara ara sayılarını aldığım Arkakapak derginin son zamanlar yaşanılan ekonomik problemler nedeniyle yayın hayatında bulunamayacağını açıklamasıyla yüreğimin tam ortasında bir düğüm oluştu, yazıyorsam korkuyla yazıyor, yazdıkça bu düğümün karmakarışık olmasını izliyor ve bu olay öncesinde izdiham dergi için, benim biricik -üzülenlerin ve üzüntülerinden yutkunamayanların da dergisi olan- güzel dergim için yazdığım bir kaç satırı sizlerle paylaşmak istedim..
    Sadece son zamanlarda dile getirilen pek çok haklı sitemden birine yer vermek istiyorum: ' Türkiye'nin en köklü dergileri yeni sayıya paramız yeter mi derdiyle dertlenirken ve hatta yayına ara verip, kapanma durumunda kalırken nasıl oluyor da bir sayfaya iki cümle yazan niteliksiz kitaplar ayın kitabı, en çok okunanlar gibi listelere girebiliyor??!'

    Söyleyemediklerim ise sessizliğime emanetti vesselam.
  • Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)
  • Taksideyim, gozum taksimetrenin kosesinde yazan sate takiiyor, 23.18. Otobusum 18 dakika evvel Esenler’den hareket etmis olmali, yani 12 dakika icerisinde Dudullu’daki terminale yetismem gerek.
    “Biraz daha hizli olabilir misiniz, rica etsem”
    “Na’piyim abla, ceza mi yiyelim. Erken ciksaydin evden madem.”
    Ah su sehir ve taksicileri, bu sehri ozlememek icin bir sebep daha. Kucagimdaki iki yasindaki kizim Lidya huzursuzlanmaya basladi. “Geldik annecim, geldik bak az kaldi”
    Saat 23.24, arac yol kenarinda durdu.
    “Geldik” , etrafima bakindim. Terminal 100 metre kadar ilerdeydi. Tam taksiciye biraz daha ilerlemesini soyleyecektim ki atildi,
    “Terminal kalabalik abla, simdi oraya girersem bir saatte cikamam, 2 adimlik mesafe.“ Cevap veremeyecek kadar yorgundum. Adamin parasini verip indim arabadan.
    Bir elimde valizimi cekistirip oburunde de Lidya’yi tasiyordum. Bir an bir huzursuzluk hissettim, donup arkama baktim, benimle ilgilenen yoktu, herkes kendi derdinde kosturan insan topluluguydu yalnizca, Yurumeye devam ettim. Taksicinin “2 adimlik yol” dedigi yolu tamamlayip, terminalin kapisindan girdigimde nefes nefese kalmistim. Terlemistim de.Yeniden etrafima goz attim. Otobus henuz yoktu gorunurde, o da yoktu.
    Bufelerin arkasinda, karanlikta kalan bir yere gectik. Yaklasik 5 dakika sonra uzerinde koskocaman mavi harflerle “Yediveren Turizm” yazan beyaz otobus terminale girdi. Diger otobusler gibi gibi onunde parlak isiklarla yazan sefer numarasi yoktu. Onun yerine muavinin uzerinde el yazisiyla KT1000 yazan bir tabelayi on cama yerlestirdi. Benim otobusumdu. Yeniden kalktim, kizimi kucagima alip, agir valizimi otobuse dogru cekistirmeye basladim.
    Valizi teslim ettikten sonra araca bindim. 13 numaraya geldim, hay aksi yerimde oturan iki genc kiz var, biri UZak Dogulu gibi duruyor hatta. Digerine dondum, nitekim 13 numarada oturan oydu.
    “Afedersiniz ama burasi benim yerim”. Kizcagiz saskinlikla once arkadasina, sonra bana, ardindan da kucagimdaki kizima bakti.
    “Bir yanlisiniz olmali, 13 numara icin muavin bos demisti.” Konusmamizi duymus olacak ki Muavin kosarak yanimiza geldi, Sanki konusan ben ve 13 numarali koltukta oturan kiz degilmisiz gibi, dogrudan uzak dogulu kizi muhattab alarak konustu:
    “Kim hanim, bir sorun mu var, yabanci konugumuzu memnun edemedik mi yoksa” Cattik vallahi!. O esnada diger kiz hemen atildi,
    “Ikimize de 13 numarayi satmissiniz, olmaz ki boyle, bakin” diyerek elindeki bileti muavine dogru tuttu. Ben biletimi cikarmak istemiyordum. 13 numara yaziyordu bende de ama, ustundeki isim benim degildi ve kimlik kontrolune maruz kalmak istemiyordum. Olayi kapatmak istedim.
    “Hanimlari rahatsiz etmeyelim, baska koltugunuz var mi bos?” Muavin sorun cikarmayip hemen baska koltugu Kabul etmeme sevinmis olacakti ki hemen yanitladi:
    “Olmaz mi efendim, arkalar bos, dilediginiz yere gecin, hem bebeniz de var, ikili koltuklara gecin siz, rahat edersiniz” dedi. Dedigi gibi de yaptim.
    Yeniden yola ciktik, otobusun isiklari sondu. Tek tuk kitap okuyan yolcu vardi ancak onlar da bir bir isiklarini sondurup kendilerini uykuya teslim ettiler. Lidya da uyumustu. ZAten daha ilk dogdugu gunden itibaren arabalarda uyumayi severdi. Basi kucagimdaydi, minik ayaklari ise yan koltuguma dogru serilmisti. Saclarini oksadim, terlemisti o da. Canim yavrum, senin simdi evimizde, yataginda olman gerekirdi, benimle bu bilinmeyene dogru olan yolculukta degil. Gozumden yaslar suzulmeye basladi. Uzuntu ya da pismanlik degildi bunlar. Sadece yorgunluktu, yillarin yorgunlugu…
    Gozlerim kapaniyordu, ama uyuyamazdim. Cantamdan bir kitap cikardim, okumaya basladim. Iki sayfa bitirmistim ki hic bir sey anlamadigimi farkettim, kafam baska yerlerdeydi. Tekrar bastan aldim, yine olmadi. Kaldirdim kitabi geri cantaya.
    Etrafimdaki insanlara baktim, ne kadar tasasiz ne kadar rahat uyuyorlar oyle. Halbu ki ben, -kizima kaydi gozlerim- biz oyle degiliz. Cunku biz, kanunlarin bizi koruyamadigi yerde kendi kendimizi korumak zorundayiz, ve kaciyoruz o yuzden. Hem ondan, hem onunla olan anilarimdan, hem de tum gecmisimdem. Cantama yine uzandi elim. Yediveren Turizm disinda iki bilet daha vardi. Biletimin parasini baska bir isimle Hatay’a kadar odemistim ama Bolu’da inecektim. Ankara uzerinden Adana’ya gecen bir araca gececektim, elbette yine baska bir isme kesilmis biletle. Ondan da Ankara’da inecektim ve Istanbul’dan Antalya’ya giden baska bir araca gececektim. Orada beni eski bir arkadasim karsilayacak. Sonrasi mechul.
    Kendimi eski Hollywood filmlerinde gibi hissettim, ajanlar hep bu yontemle izlerini kaybettirirlerdi. FIlmlerden ogrendigim bir yontemi bir gun gercek hayatta kullanmam gerekecegini hic dusunmezdim. Cunku benim de normal bir hayatim vardi. Su an 13 ve 14 numarali koltuklarda oturan kizlari dusundum. Karanlikta fisildasarak konustuklarini, hoslandiklari cocuklardan, ailelerinden, dostlarindan, sevdikleri yemeklerden bahsettiklerini, gulustuklerini hayal ettim. Ben de onlar gibiydim. En buyuk sorunum kiyafetimin rengine uymayan oje rengimdi bir zamanlar. Ben ne zaman boyle olmustum, nasil bu hale gelmistim?
    Aslinda her sey, universite kutuphanesinde onun gelip de yanima oturmasi, okudugum kitabi sormasiyla baslamisti. Gozleri isil isil parlayan, zeki bir cocuktu. Uzun uzun bana yazarin hayatini ve kitabi nasil yazdigini anlatmisti. Soylediklerinin hepsini biliyordum ama beni tavlamak icin ortaya koydugu caba o kadar sevimliydi ki, sanki her seyi ilk kez duyuyormusum gibi davrandim. Anlatirken bir taraftan kendine guvenen guclu erkek pozlari kesiyor, ama gozleri gozume takilinca sesi hemen cocukca inceliyor, titriyordu. Tanistik sonra, bir iki goruselim derken, asik olmustum ben de. O da muhendis olacakti benim gibi. Hirsliydi. Bos zamanlarinda yarim zamanli muhendislik firmalarinda calisiyor, kendi parasini kendisi kazaniyordu. Ikimiz de ailelerimizden uzakta, yatili okuyorduk, o yuzden kisa zamanda birbirimizin ailesi gibi olmustuk. Hem sevgilisi, hem ailesi, hem de en iyi dostu.
    O kadar cok ortak yonumuz vardi ki, sevdigimiz yemekler, sevmedigimiz insanlar, kitaplar, filmler, muzikler, cizgi romanlar, animeler. Hani ayni ruhun iki parcasi derler ya, oyleydik. Kisa surede, omur boyu birlikte olacagimiz insani buldugumuzu anlamistik ikimiz de. O yuzden ucucu sinifin sonundaki yaz ailelerimizle gorustuk, hizlica nisan yaptik. Mezun olunca da hemen evlendik, Istanbul’a yerlestik. Ikimiz de calisiyorduk ve mutluyduk, cok mutluyduk.
    Evliligimizin 3. yilinda iki suprizle karsilastik. Ah, birinin hayatimdaki en guzel sey, digerinin de felaketlerin baslangici olacagini nasil bilebilirdim ki… Once o verdi suprizi, buyuk bir firmadan uretim mudurlugu teklifi almis. Sarap ve mum isigiyla guzel bir aksam yemegiyle kutlamistik bu haberi. Bir kac ay sonra da ben verdim heberi, hamileydim…
    Ben hamilelikle ugrasip, bir yandan da isime gidip gelirken, esim de yeni isine adapte oluyordu, Gec saatlere kadar calisiyor, sonrasinda ise is arkadaslari ile bir yerlerde toplanip sohbet ediyorlardi. Yavas yavas degismeye baslamisti. Esi hamileyken erkeklerin aldatma hikayelerini cok duyardim, ve beni aldatmasindan suphelendim basta ama oyle degildi. Is arkadaslarini da tanimistim ve surekli beraber olduklarini da konusmalarindan anlayabiliyordum.
    Aylar gectikce, ve ben hamileligimin son aylarina dogru ilerledikce esim daha da cok degismeye baslamisti. Onceleri “usursun, hasta olursun dikkat et” diyerek sort yerine uzun etek ya da yaz sicaginda bile pantolon giymemi istedi, ya da kisa kollu kiyafetlerimin ustune uzun bir ceket giymemi istiyordu, Ardindan ise gelis gidis saatlerime soylenmeye basladi. Bunu yaarken de surekli, “Ama karninda kizimizla bu kadar yorulma sakin” diye kendini hakli gosteriyordu hep. Yeni baba olacak olmasinin heyecani diyerek sustum.
    Ancak dogumdan sonra “artik calisma, kizimizin annesine ihtiyaci var, kimse senin kadar iyi bakamaz ona” demeye baslamisti, surekli is arkadaslarinin cocuklarini kendi buyuten eslerinden bahsediyor, bana da “cocugunu bakiciya birakip calisan kadin kotu annedir, cocuk buyuyunce ondan nefret eder” dusuncesi asilamaya calisiyordu. Sonunda ona hak verdim ve ayrildim isten.
    Sonrasi ise daha kotu, cok daha kotu… Meger is arkadaslarinin etkisiyle bir tarikata girmis, venden ortunmemi istedi, evden cikarken kapiyi ustumden kilitlemeye basladi. Bagirdim, cagirdim ama nafile.
    Onun kadar zeki ve akilli bir adamin nasil bu kadar kisa bir surede bu kadar degisebilecegini anlayamiyordum, ama olmustu. Ardindan da siddet gormeye basladim, polise basvurdum. Gelip polisin onunde benden ozur diledi, “beni koruyun” dememe ragmen polis beni geri o adamla eve yolladi. Her seye dayanabilirdim ama kizimin bunlari gorerek buyumesine katlanamazdim. Bosanma davasi actim. Hakim, polis kayitlarini gorunce uzatmadi, ilk celsede bosadi hemen ve bana yaklasma yasagi getirdi. Iki gun sonra yolumu kesti, tehditler savurdu. Artik onun namusu oldugumu, bosanamayacagimi soyluyordu. Korktum, cok korktum. Beni canimla, canimdan da ote kizimla tehdit ett.
    Sonra da aklima universiteden oda arkadasim geldi, Antalya’da yasiyordu. Gel dedi, kal bende diledigin kadar. Burada yeniden hayata baslarsin kizinla.
    Peki dedim, ya bulursa bizi, ya seni de bulursa, basina is gelmesin dedim… Bir sey olmaz dedi, yolda ismini kullanma yeter. Tamam dedim. Ve iste burdayim.
    Camdan hizla akip giden yola baktim. Gecenin karanliginda tek tuk yanimizdan gecen araclar vardi. Yolculugu herkes bir yerden bir yere gitmek icin kullanir, ama ben gecmisimden gelecegime gitmek icin kullaniyorum. Hangi sehirden gelmisim, hangi sehirde inecekmisim, hic onemli degil. Bir daha gecmisime donmeyeyim, benim icin yeterdi.
    Gozum huzur icinde uyuyan kizima kaydi, ellerim hala saclarinda, simsiyah buklelerini oksuyordum. Her seyi senin icin, sen guclu bir anneye sahip ol diye, ilerde hep ozgur, kendi ayaklari ustunde duran bir kadin ol diye, kimse sana karisamasin, emir vermesin, kendi dusunceleriyle seni esir alamasin diye kizim. Her sey sen bir kadin ol diye…
    Otobusun isiklarinin yanmasiyla irkildim. Muavinin mikrafondan yankilanan sesi duyuldu ardindan:
    “Degerli Yediveren Turizm Yolculari, Bolu Dinlenme Tesisleri’ne girmis bulunmaktayiz. Mola suremiz 30 dakikadir.”
    Hala uyuyan kizimi kucagima aldim ve aractan indim. Muavine yanastim.
    “Afedersiniz, valizimi cikarabilir misiniz, cocugun ustunu degistirmem gerek.”
    “Elbette” Hemen aracin Yanina gecip valiz bolumunu acti, benimkini uzatti. Valizi alip ilerlerken cocuk seslndi, “e burda degistirin isterseniz.”
    “yok”, dedim, “Sen kapat kapiyi, cocuk usur burada icerde yaparim. Bekleme sen.” Muavinin kapiyi kapayip tesise girdiginden emin olduktan sonra ben de tesise girdim, bir cay soyledim. Yeni Hayat Turizmin Adana otobusu her an gelebilirdi.
  • Biz biliyoruz da işine gelmeyen vicdan yoksunları bilmiyor ya da biliyor! Dışardan bakınca güllük gülüstanlık olmuyor "Türkiye karanlığın içinde..

    CHP DEĞİŞİR Mİ ??? 5


    HATIRLA SEVGİLİ 5

    ”TÜRKİYE’Yİ , MUSTAFA KEMAL’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA , BUDALA VE APTALLAR YÖNETMEKTEDİR ”

    Bu sözü dünyanın 6 yıl milyonlarca kişinin kanıyla sulanmasına sebep olan ‘’HİTLER’’ söylemiştir ! El hak ! çok da doğru bir sözdür.10 Kasım 1938 den 1950 yılına kadar olan olayları incelerseniz böyle olduğunu açıkça görürsünüz. Hele hele CHP nin 7. Kurultay’ ını meclis tutanaklarından incelediğiniz zaman olayın vahametini göreceksiniz. Kurultayda yapılan konuşmalar 1923 de bağımsızlığını kazanan ve 1938 e kadar da kendi uçağını dahi yapar hale gelen bir ülkenin birden bire nasıl bu hale geldiğini göstermesi açısından bu gün olanları daha iyi analiz etmemizi sağlıyor. CHP deki bu bozulma bizi bu günlere taşımıştır. 2014 teki derlememin bu bölümü dikkat ve önemle okunmalıdır.



    BAŞIMIZA GELENLER -2



    CUMHURİYET HALK PARTİSİ – (ATATÜRK SONRASI)

    İsmet İnönü ve Kemalizm’den Geri Dönüş (1938-1945)

    Metin Aydoğan.



    Cumhuriyet Halk Partisi, 26 Kasım 1938’de ilk kez olağanüstü kurultay topladı. Atatürk on beş gün önce ölmüş, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuştu. Başbakan Celal Bayar’ın toplantıya çağırdığı bu Kurultay, İsmet İnönü’yü “milli şef” ve “değişmez genel başkan” tanımlarıyla parti başkanı yaptı. “Milli şef” tanımı Türk siyasi tarihinde ilk kez kullanılıyordu. “Değişmez genel başkanlık” ise daha önce (1927), tinsel (manevi) değeri olan bir saygı sözcüğü olarak yalnızca Atatürk’e verilmişti ve o zaman Tüzük ya da Programa yansıtılmamıştı.1

    Ancak, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra toplanan olağanüstü kurultay, “değişmez genel başkanlık” kavramını kabul etti, genel başkanlık seçimini tüzükten çıkardı.2 Böylece Atatürk’te olmayan bir ünvan, İsmet İnönü’ye verilmiş oldu. Bu uygulama, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ün yaşamı boyunca ısrarla sürdürdüğü halkçılık anlayışından uzaklaşacağının açık göstergesiydi. CHP, Türk Devrim ilkelerinden geri dönüşe yönelen yeni bir döneme giriyordu.



    Beşinci Kurultay ve Ayıklama (Tasfiye)



    Olağanüstü Kurultay’dan beş ay sonra 29 Mayıs-3 Haziran 1939’da 5.Büyük Kurultay toplandı. Mart 1939’da erken seçime gidilmiş, istifa eden Celal Bayar’ın yerine Refik Saydam Başbakan olmuştu. Yeni Meclis ve yeni hükümette ilgi çekici değişiklikler vardı.

    Kurtuluş Savaşı’ndan beri Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan ve on dokuz yıl boyunca üst düzey görevler yüklenmiş olan kimi etkin isimler hükümete alınmadığı gibi milletvekili de yapılmamıştı. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından; kesintisiz 13 yıl Dışişleri Bakanlığı (1925-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği (1923-1939) yapan Tevfik Rüştü Aras; kesintisiz 11 yıl İçişleri Bakanlığı (1927-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği yapan (1923-1939) Şükrü Kaya; 7 yıl İstiklâl Mahkemesi üyeliği (1920-1927) ve 19 yıl Milletvekilliği yapan (1920-1939) Kılıç Ali (Asaf Kılıç), hükümetten ve Meclis’ten uzaklaştırılan önde gelen kişilerdi.

    Atatürk’e yakın isimler yönetimden uzaklaştırılırken, Terakkiperverciler dahil, Atatürk’e karşı çıkanların hemen tümü önemli görevlere getirildiler. Hükümet üyelerini ve milletvekillerini tek tek İsmet İnönü saptıyordu. Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın milletvekili yapıldı. Daha sonra, İzmir suikastı davasında hapis cezasına çarptırılan Rauf Orbay’a, Adnan Adıvar’a, aynı davada yargılanan ancak aklanan ve Atatürk’e karşıtlığı açık düşmanlığa vardıran Kazım Karabekir’e etkin görevler verildi. Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir, Meclis Başkanlığı’na dek yükseldiler. Prof.Tarık Zafer Tunaya, 1939 Kurultayını, “Kemalist ideolojinin tartışılmadığı”, bu nedenle “delegelerinin Kemalizmi tam olarak bilmediği” bir “bocalama ve geçiş” Kurultayı olarak tanımlayacaktır.3

    Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve ilk İnkılap Tarihi derslerini vermiş olan Prof.Hikmet Bayur, Atatürk’ün ölümünden sonraki uygulamalar için şunları söyleyecektir: “Atatürk ölür ölmez Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Örneğin Atatürk’e bağlı olan bizleri İnkılap Tarihi derslerinden aldılar; kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı.” 4



    Geri Dönüş Uygulamaları



    Atatürk’ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç açıkça söylenip yazılmayan ancak uygulamaya sokulan davranışlarla, kapsamlı bir karşıdevrim politikasına dönüştü. Uygulamaların somut sonucu, devlet politikalarında Atatürk ve Atatürk dönemi uygulamalarıyla önce araya mesafe koyma, daha sonra ortadan kaldırma biçiminde gelişti.

    İnönü “milli şef” ti ve her şeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler, günün gereklerine uyma durumundaydılar. Atatürk’ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Pul ve paralardan Atatürk’ün resimleri kaldırılmış, yerine İnönü konmuştu. Dış politikada Batıyla uzlaşma eğilimleri giderek artıyor, laiklik başta olmak üzere altıok’la açıklanan temel ilkelerden ödünler veriliyordu. Falih Rıfkı, ödünler ve CHP konusunda şöyle söyler: “Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı gerçek miras devrimleri, devrimlerin ana temeli ise laisizm ve eğitim birliğiydi. CHP yönetimi devrinde (1938-1950 arası y.n.) bu iki temel, derinden sarsılmıştır. CHP, İmam Hatip Okullarına fıkıh dersi koymakla, eğitim birliğini yıkmıştır. O zamanlardan beri CHP, Atatürk’ün değil İnönü’nün Partisidir.” 5



    1938-1950 Dönemi



    1938-1950 yılları arasındaki “milli şef” döneminde CHP, üç büyük ve bir olağanüstü Kurultay gerçekleştirdi. 1950 yılında, yönetimi kendi içinden çıkardığı Demokrat Parti’ye bıraktığında, Türkiye iç ve dış ilişkiler bakımından, Atatürk’ün bıraktığı yerden, amaçladığı hedeflerden çok ayrı bir yerdeydi. İkili ya da çoklu anlaşmalarla tümüyle Batıya bağlanılmış, ulusal sanayi atılımları durdurulmuş, dış borca yönelinmiş ve eğitim başta olmak üzere Cumhuriyet’in temel değerlerinden önemli oranda uzaklaşılmıştı.

    1939’daki 5.Kurultay’da alınan kararların ve yapılan tüzükdeğişikliklerinin belirgin özelliği, Atatürk’ün 1935’te tepki göstererek önlediği, yönetim gücünün kişi elinde toplanması ve katılımcılıktan vazgeçilmesiydi. Bütün güç, “milli şef” İnönü’ün elinde toplanmıştı. Tartışma ya da görüşme gibi kavramlar parti gündeminden çıkmış, Meclis’teki milletvekilleri bir tür onaylayıcılar kümesi durumuna gelmişti. Parti hemen tümüyle hükümetin buyruğuna girmiş, parti ve hükümet uygulamaları arasındaki bağımlılık iyice pekişmişti.6 Parti içinde, “denetleme organı” adı verilen ancak ne işe yaradığı belli olmayan bir “bağımsız küme”oluşturulmuş; “merkeziyetçilik” ve “disiplin” adına parti üye ve yöneticileri üzerindeki baskı arttırılmıştı. Siyasi ilişkiler o denli iç içe girmişti ki, parti genel sekreteri “partiyle hükümet arasındaki bağı geliştirmek için”, Bakanlar Kuruluna katılmaya başlamıştı.7



    Altıncı Kurultay



    8-15 Haziran 1943’te yapılan 6.Kurultay, tek partili dönemin son kurultayıdır ve Dünya Savaşı sürerken yapılmıştır. Tutanakları açıklanmayan bu Kurultay’ın, dıştan görünüş olarak hiçbir yeni yanı yoktu ve sanki tam bir adet yerini bulsun kongresiydi.

    Ancak, içerde yapılan ve Savaş sonrası dönemi ilgilendiren birtakım değerlendirmeler, geleceğin önemli değişiklikler getireceğini gösteriyordu. Programın 6.bölümüne eklenen 38.madde, “2. Dünya Savaşı’ndan sonraki olasılıklar” dan söz ediyor ve “Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, bizim için birkaç kat daha fazla çalışacağımız bir dönem olacaktır” 8 deniliyordu. Bu sözlerin ne anlama geldiği, daha sonra gerçekleştirilen uygulamalar ve açıklamalarla ortaya çıkacaktır. İsmet İnönü’nün “Eğer Rusya gelip aramızdaki anlaşmazlıkları olumlu biçimde çözme teklifinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıydım” 9 biçimindeki sözleri, “Dünya Savaşı’ndan sonra” hangi yönde “fazla çalışılacağı”nı gösteren, belki de en çarpıcı açıklamalardı.



    “Amerikan Siyasetiyle Elele”

    İsmet İnönü’nün “Amerikan siyasetiyle elele gitme” olarak tanımladığı politik tutum, 1919’da reddedilen ve büyük devlet korumacılığına dayanan mandacılığın anlayış olarak yeniden gündeme getirilmesiydi. Tüm manda ilişkileri gibi, siyasi ve ekonomik ayrıcalıklara (imtiyaz) dayanıyordu.

    Amerikalılar’la ilk ayrıcalık anlaşması, 1 Nisan 1939’da imzalandı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşma imzalandığında, Atatürk’süz yapılan ilk Kurultay’dan yani 1.Olağanüstü Kurultay’dan yalnızca dört ay geçmişti. 1 Nisan anlaşmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Amerika’ya, “gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda, en ziyade müsaadeye mazhar (en fazla kayırılacak y.n.) ülke statüsü” tanıdı. Amerikan sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlandı.10

    Amerika Birleşik Devletleri’yle ekonomik anlaşmalar yapılırken, İngiltere ve Fransa’yla siyasi anlaşmalar yapıldı. 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı bildirime (deklarasyona) imza atıldı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, imza töreninde İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir” dedi.11

    Bu iki deklarasyon 19 Ekim 1939’da İngiltere-Fransa-Türkiye arasında,Üçlü İttifak Anlaşması’na dönüştürüldü. Batıya bağımlılığı geliştiren bu tür girişimler, Atatürk döneminde akla bile getirilemeyecek işlerdi. Atatürk, hastalığı ağırlaştığında bile, “Türkiye tarafsız kalmalıdır, herhangi bir ittifak içine girmemelidir” 12 diyor, “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tesbit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz” 13 diyerek, vasiyet niteliğinde önermelerde bulunuyordu. Ancak, önermeleri dikkate alınmıyor ve sanki o gün bekleniyormuşçasına; ölümünden birkaç ay sonra, onun vermemek için yaşamı boyunca savaştığı ulusal ödünler Batılı büyük devletlere kolayca veriliyordu.



    Çok Partiliğe Geçiş



    İsmet İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış isteğe bağlı olarak giriştiği “çok partili demokrasi” ye geçişin, birçok olumsuz sonucu oldu. Ülke koşullarına uygun düşmeyen ve ivedilikle gerçekleştirilen siyasi değişim, 1938’e dek doğal gelişim çizgisine oturmuş olan siyasi işleyişi önce bozmuş, daha sonra kazanımlarını ortadan kaldırmıştır. Yapılanlar, Türk toplumunun bağımsız yaşama geleneklerine, toplumsal gereksinimlerine ve gelecek yönelişlerine uygun düşmüyordu. Yapılanlarda Batı temel ölçü alındığı için, her şey göstermelik, yapay ve topluma yabancıydı. Bu nedenle de baskıya ve yozlaşmaya dayanıyordu.



    1946-1950 Ödünler Süreci



    Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni’ne, koşulsuz destek verdi. Uluslararası anlaşmaların tümüne, hemen hiç incelemeden imza attı. Siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri alandan kültüre ve sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin başlattığı ödünler süreci, 1950’ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak temelde CHP’den ayrımı olmayan Demokrat Parti, 1950’de yönetime geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri’ne, “herhangi bir tehdit durumunda” ve “çağrı üzerine” Türkiye’ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.14

    Demokrat Parti’nin içtenlikle katıldığı Batıya bağlanma politikasının temelleri, CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası yapılmıştı. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960’da yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir.“ 15
  • Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Tarihi bir yolculuğa hazırlanın; geçmişe, bir İmparatorluğun Çöküşüne ve kaybedilen topraklarda yaşanan büyük acılara tanık olacağız. .

    Daha önce, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri ve Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitaplarını okumuştum. Falih Rıfkı’nın duruşunu, karakterini ve Cumhuriyeti sahiplenmiş bir idealist oluşunu her zaman sevmişimdir. Zeytindağı ile kaybedilen topraklara gidiyoruz. Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı hakkında biraz bilginiz var ise anlatılan yerleri ve durumu daha iyi kavrayacaksınız.

    Kesinlikle Spoiler içermeyen ve kitabı okumadan önce rehber olarak kullanabileceğiniz bir inceleme yapacağım. Detaylı bilgi istemeyenler BİRİNCİ BÖLÜM'ü es geçip, İKİNCİ BÖLÜM den başlayabilirler.

    Biz Paşalarımızı kötülemek için tek satır yazmayız, kötü şeyler de ağzımızdan çıkmaz. Yaptıkları hatalarıyla bizim paşalarımızdır bu paşalar. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa. Büyük facialara neden olan yanlışlarını da dile getirmek gerekir. Falih Rıfkı Cemal Paşa ile fazlasıyla zaman geçirmiş, bu zaman diliminde yaşananları da kaleme almıştır. Kendisi de özellikle belirtir ki Cemal Paşa’yı yermek veya kötülemek için değil, olan durumları anlatmak için yazmıştır.

    Kitap incelemesini bölüm bölüm yapacağım ve alışık olduğunuz gibi kısa bir inceleme olmayacak. İlk önce birkaç detay vereceğim daha sonra ana incelemeye geçeceğim.

    BİRİNCİ BÖLÜM: Kısa kısa Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi hakkında bilgi, Savaşa neden ve nasıl girdik, Hangi Cephelerde savaştık, Osmanlı Devletinin son durumu nasıldı?

    Osmanlı Devleti I. Dünya Harbine girmeden önce, Balkan Savaşlarında ağır yara almıştı. Balkan ve akabinde kaybedilen I. Dünya Harbi’nin faturası Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’ye ağır olmuş, imza edenin hain ilan edilebileceği antlaşmaları imzalamak zorunda kalmışlardır. Tabi Balkan Savaşı öncesi bir Trablusgarp Savaşımız vardır. Mustafa Kemal’in sahneye çıktığı ilk savaştır. https://ibb.co/cOyTTd

    Trablusgarp ı fırsat bilip Osmanlıya savaş açan devletler Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ‘dır. Bunların hepsi yıllardır gelen güç kaybının ve çöküşün diğer devletler tarafından değerlendirilme çabalarıdır. İşte balkan Savaşı bu fırsat ve iştahla çıkmıştır. Trablusgarp savaşının detayını verirsem incelemeyi uzatırım. Mustafa Kemal’in ilk savaşı ile ilgili detayları ve o dönemde öngördüğü durumları telgraflarla ilgililere aktardığı yazışmaları buradan okuyabilirsiniz. https://isteataturk.com/...ablusgarp-Savasi/672


    Balkan Savaşı hakkında kısa ve hızlıca bilgi edinebileceğiniz bir link veriyorum. http://www.kurtulussavasi.gen.tr/balkan-savaslari.html Bu linkten kısaca savaş ile ilgili bilgi alabilirsiniz.
    Öncelikle Osmanlı Devleti içerisinde müthiş bir Almanya sevdası vardır. Almanlara olan güven yüzünden kaybedilen topraklar ve ölen onca can vardır. Almanlar ise Osmanlıyı öyle bir kullanmıştır ki, bunu sezen ve üst makamlara ileten tek kişi olmuştur, o da Mustafa Kemal. O zamanlar rütbeli olmadığı için malum üçlü Talat, Enver ve Cemal Paşayı ikna edememiş, bakanlıkları devreye sokamamıştır. Tarihimiz belirli bir döneme kadar bu hatalarla doludur.

    "İttihat ve Terakki'yi sorumsuz adamlar soysuzlaştırmıştır." Sy.42

    İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’i tahtan indirmiş, kontrolü eline almıştır. Daha doğrusu tam olarak alamamıştır. Bir vizyon, yani bir plan olmadığı için kendi aralarında yaşadıkları anlaşmazlıklar, rütbe kavgaları, Enverciler, Talatçılar derken ayrışmanın doruğuna ulaşmışlardır. Hazinenin boşalmasına da büyük katkıları olmuştur.

    "Harbe nasıl, niçin ve ne hesapla girmiştik? Bunu bir adam biliyor: Enver!" Sy.33

    Osmanlı ve Almanya arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştır. İlk başta bu anlaşma gizli tutulmuş, daha sonra ortaya çıkarılmıştır. Alman seviciliğimiz tam olarak bu noktada imza altına alınmıştır. Almanya tek bir şartla imzalamıştır bu anlaşmayı: Osmanlı Ordusunu Alman Generaller yönetecek. Yani şunu diyorlardı: "BİZ SİZİN BECERİKSİZ ASKERLERİNİZE VE GENERALLERİNİZE GÜVENMİYORUZ!" İşte tam bu nokta da Mustafa Kemal dirayeti beklerdik paşalarımızdan ama maalesef. Öyle bir şey olmamıştır.

    Alman seviciliği sayesinde savaştığımız cepheler;

    Topraklarımızda Savaştığımız Cepheler :
    1. Kafkas Cephesi, 2. Çanakkale Cephesi, 3. Kanal Cephesi, 4. Irak Cephesi, 5. Filistin Cephesi, 6. Hicaz-Yemen Cephesi, 7. Suriye Cephesi

    Topraklarımız dışında savaştığımız cepheler :
    1. Makedonya 2. Galiçya 3. Romanya

    Şimdi buradan başarı ile çıkılma imkanı nedir? Böyle bir imkan, cephane ve ordu yoktur. Her türlü zor durumda olan bir devlet, bu cephelere sadece ölmek için asker göndermiştir. Bunun izahı yoktur. Bu gençler alman generallerin ellerinde birer birer öldürtülmüştür. Sonuç? Sonuç yenilgi…! Öyle saçma sapan savunmalar ve taarruzlar yapılmıştır ki, anlama şansımız yoktur. Alman generallerin ellerinde kurşun sıkılmadan verilen yerler bile vardır!

    İşte Zeytindağı bu manzaranın etrafında şekillenmiştir.

    İKİNCİ BÖLÜM: Zeytindağı!

    Falih Rıfkı cephenin gerisinden Cemal Paşa ile yaptığı gezileri ve gezilerde tanık olduğu durumları aktarmıştır. Bunların akabinde dönemin gazetelerinde yayınlanmış birkaç anıya ve mektuba yer vermiştir.

    Osmanlı Devleti zayıf, hükumet devrilmiş, İttihat ve Terakki kendi içinde bölünmüş, onlara yaptıkları hataları gösteren Mustafa Kemal gibi subaylarla ters düşmüş, kendi ünleri peşinde koşan bir duruma gelmiştir. İttihat ve Terakki’nin yapmak istediği ile yaptığı arasında çok büyük farklar vardır. İyi bir amaç için bir araya gelen bu ilerici paşalar, daha sonra kendi iç çatışmalarına yenik düşmüşlerdir. Bu konuda daha detaylı bilgi için doğru argümanla yayınlanmış kitaplara bir bakabilirsiniz.

    Döneme baktığımızda Vatan Toprağı dediğimiz yerler aslında vatan toprağı değilmiş hissiyatı vermektedir. Çöllerde yaptığımız savunmalar ve savaşlar büyük can kayıplarına yol açmıştır. Basit bir şekilde yazdığımız ÇÖL kelimesi basitlikten çok fazlasıdır. Susuzluk, sıcaklık, eksik mühimmat, yırtık kıyafetler, ulaşım büyük sıkıntıdır. Karşı tarafa baktığınızda ise İngilizler tam teşekküllüdür. Onları durduran ve yavaşlatan TÜRK’ün inanılmaz vatansever yüreğidir. Mevcut şartlara bakıldığında kendi yönetimleri ve düzensiz düzenleri olan topraklardır buralar. Özellikle Arapların bu savaş esnasında yaptıkları affedilir şeyler değildir.

    "Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük bir kudret girmemiştir. Para Uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir." Sy.104

    Falih Rıfkı’nın bahsetmiş ve bizzat şahit olduğu bir durum vardır. Şeyhlere yardımcı olması ve taarruz esnasında yanlarında olmaları için üç defa para verilmiş, asla ne taarruza ne de yardıma gelmemişlerdir. Verilen altınlar aralarında bölüşülmüş ve devlet sırtından vurulmuştur. Bizzat Saraydan gelen talimatlara bile uymayan arapların olduğu topraklar TÜRKler tarafından savunuluyor ve binlerce insan şehit oluyordu. Bu kadar gencin kolay harcanmasının bedelini kurtuluş mücadelesinde daha iyi anlıyoruz. Askere gidecek insan sayısı o kadar azalmıştır ki, yaşlılar ve çocuklar savaşmıştır!

    Karargâhın içinde: “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e göz yaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.

    "Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!" Sy.116

    Savaşın kaybedileceği ayan beyan ortadayken, Almanya tarafından oyuna getirilen paşalarımız durumu kavrayamamış güvenlerinin devam ettiğini sürekli deklare etmişlerdir. Almanlara güvenmeyenleri Almanya ya götürerek gözleri boyanmaya çalışılmıştır. Bu gezilerin bir örneği vahdettin ve Mustafa Kemal arasında da geçmiştir. Bu gezi ve anılar için Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitabına bakabilirsiniz. Bu gezileri tek bir amaçla kullanan paşalar vardır! Savaştan uzak olmak ve Avrupa! Bunlar yapıldığı esnada Anadolu’dan bin bir zorluklara cephelere giden gençler şehit olmaktadır.

    Kudüs ve Medine üzerine;

    Günümüzde olan durumlar geçmişte de yaşanmıştır. Din üzerinden yapılan sömürü bizzat Hz. Muhammed’in kabri yakınlarında, bizzat içinde ve etrafında da yapılmıştır. Paranın ele geçirmediği yer ve zaman dilimi kalmamıştır. Paylaşacağım üç alıntı bu konuda yeterli olacaktır.

    "Medine’de Peygamber kabri ile tüccarlık eden bayağı ahlâksız simsarlara rastlanır. Her Medine’li uzaklardan gelen saf halka, bu harap köyün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar." Sy.63

    "Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada Peygamber’in amcasının mezarı sakaların (su taşıyıcısı) kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar (su kabı) asılıdır." Sy.64

    "Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur." Sy.71

    İşin ilginç tarafı KUDÜS’tür ayrıca. Kudüs her zaman siyasetin odak noktası olmuştur. Burada oynanan büyük bir oyundur. Bu oyun hala da oynanmaya devam etmektedir. Olan sivil halka olmaktadır. Falih Rıfkı olayı çok güzel özetlemiştir.

    "Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te, ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petesburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir.

    Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap!" Sy.73

    Bütün bu yaşananlar ve anlattıklarımın haricinde daha da ilginç bir durum vardır ki, o da TÜRKLÜK meselesidir. Anadolu boşaltılmış, bu toprakları savunmaya binlerce insan gönderilmişlerdir. Buraya gitmek için bir çok kontrol noktasından kaçak olarak geçmişlerdir. Sınırlar düşmanlar tarafından kontrol edilmekte, destek kuvvet gitmesi engellenmekte, mühimmat istihbaratı gelirse demiryolları bombalanmakta ve tahrip edilmektedir. Bunca eziyete rağmen vatan toprağını savunmaya giden insanımız karşılığında ne alıyor peki?

    "Suriye, Filistin ve Hicaz’da:

    — Türk müsünüz?

    Sorusunun birçok defalar cevabı:

    — Estağfurullah! idi." Sy.44

    Diyebileceğim hiçbir şey yoktur. Osmanlı Devleti öyle bir dağılmıştı ki, sadece onu yönetenler farkında değildi. Oynanan tiyatro karşısında sevildiğini sanan paşalar aslında kandırılıyordu. Almanların tek amacı savaş sonrası istedikleri toprakları Osmanlı sayesinde elde tutmaktı. Milli Mücadele evresine kadar Osmanlı donanması Almanların elindeydi. Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı çok güzel bir yazı var. Vaktinizi ayırırsanız benim ne demek istediğimi daha detaylıca anlarsınız. Alman komutanlardan zamanında ne kadar çok çektiğimizi anlayacaksınız. Buyurun: http://www.hurriyet.com.tr/...cok-cekmistik-128123 Bu yazı dönem ile ilgili de bilgi edinmenizi sağlayacaktır.

    Yavaş yavaş incelemeyi sonlandırayım. Uzun olduğunun farkındayım lakin, bu dönemler ve bu kitap kısa bir inceleme ile geçiştirilebilecek bir kitap değildir. Daha fazlasını da yazardım fakat, uzun yazıların okunma oranının azlığının bilincindeyim.

    Osmanlı Devleti neden dağıldı, topraklar neden kaybedildi, İttihat ve Terakki, Talat, Enver ve Cemal Paşalar hakkında biraz bilgi ve dönemi inceleme ve fikir edinme bakımından okumanız gereken nadide bir eserdir Zeytindağı.

    Son olarak sözü Falih Rıfkı Atay’a bırakıyorum.

    "Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!

    Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fıkrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!

    İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.

    Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir." Sy.120

    İsmini saydığım paşaların ülkeyi nasıl terk ettiklerini ve nasıl öldüklerini araştırınız. Ülkeyi terk etmeyen ve hastalıklı adam diye tabir edilen Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’den bir Türkiye Cumhuriyeti var eden Mustafa Kemal ATATÜRK’ü iyi tanıyınız. İncelemenin başında da dedim, onların hatalarını yazmak, kötülemek değildir. Yaptıkları hataların bedeli basit değil, ağır olmuştur. Her ne kadar kalpleri vatan için çarpsa da aralarında yaşadıkları durum ve anlaşmazlıklar bir devleti bu duruma sokmamalıydı.

    Bütün şartlara karşı yılmayan, ülkesini terk etmeyi bir saniye bile düşünmeyen bu vatan sevdalısının bu işi nasıl başardığını okuyunuz, öğreniniz.! Bu sizin ona karşı borcunuzdur! Onu tanıyın! Bilgisizce adını kirletmeye çalışanlara karşı gereken dersleri veriniz! Mustafa Kemal sadece cephede savaşmamıştır. En büyük savaşı cahillik ile olmuştur. Mustafa Kemal'in yanında saf tutan ve Vatan'ı vatan yapan tüm Vatan evlatlarına, Komutanlarımıza ve Milletimize huzurlarınızda bir kez daha teşekkürlerimi iletmeyi büyük bir borç bilirim!

    "Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz!" Sy.45

    Bakınız: Türkiye Cumhuriyeti, Kuruluş: 29 Ekim 1923!!! Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK!

    19 Mayıs 1919 ilk adımını, 23 Nisan 1920 Temelini'de unutma!

    “Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir.” -Behçet Kemal Çağlar

    “Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”

    - Mustafa Kemal Atatürk

    Herkese iyi okumalar dilerim.