Murat Ç, bir alıntı ekledi.
16 May 15:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vatan Hainlerini Tanımaya Devam Ediyoruz - 12
Yazar ve Nazır Ali Kemal: “Düşmanlar, teşkilat-ı milliyeden bin kere daha iyidir."

(23 Nisan 1920) “(Ankara’dakilerin) Yunanlılara hâlâ meydan okumalarına, çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken, onlarla muharebeye girişilemez. ” (7 Ağustos 1920) '

“(Kars’ın geri alınması üzerine) Demek ki işlemediğimiz bir hata kalmıştı. Ermenistan’a taarruz ile onu da tamamladık. (...) Ankara yâranı nihayet meram/anna erdiler. Ermenistan'a yürüdüler. Kars’ı işgal ettiler. " (17 Ekim! 11 Kasım 1920)

'Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi (milleti) başardı ki biz başarabilelim?” (6 Şubat 1921)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 38 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş)

{Ç News} 23 Nisan Özel...!
Merhabalar Efendim...!!

Kahvelerinizi Hazırlayın....!!!
{Ç News} 23 Nisan Özel Yayını ile sizlerleyiz....!!!

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN....! Ama nasıl kutlu olsun...! Bir bakalım 23 Nisan nedir, ne değildir...?

Sizlerden ricam bugünün anlam ve önemi ile ilgili yoruma bir kaç şey bırakmanız. Atatürk'ün sözleri olur, şiirler olur, kendi düşünceleriniz olur hiç fark etmez. Gün boyu aktif tutalım bu başlığı. Şimdiden teşekkür ederim...

23 Nisan 1920... Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış Tarihidir. Yani 23 Nisan, 19 Mayıs 1919'dur aslında.. Nasıl? Milli direnişin ilk resmi adımıdır. Ankara'da yeni bir dönemin başladığı andır. Devletin adı ilk defa Türkiye diye zikredilmiştir. Artık kurulan bu ilk meclis iktidarı tamamen ele alıyor, düşmana esir edilmiş bir milleti yeniden uyandırmaya geliyordu. İstanbul yenik düşmüş ve emperyalist güçlerin himayesine girmişti. Öncelikle halkın meclisiydi. 23 Nisan 1920'de bir meclis doğdu, bu meclis Anadolu'nun ve Kurtuluşun sesi oldu. Bütün kararlar burada alındı. Bütün çalışmalar bu meclis'te yapıldı. Ordu buradan tertip edildi.

Mustafa Kemal Atatürk şöyle demiştir;

"Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir."

İlk meclis, bu vatanın kalbidir. Bu milletin emperyalizme dur diyeceği ve onu sınırların dışına atacağı güçtür. Kurtuluşun ana merkezidir.

23 Nisan 1921'de Bursa Milletvekili Muhittin Baha Bey, şöyle diyecekti;

“Millet 23 Nisan'da ilk sözünü söyledi ve milli davaya atıldı. Yoktan bir ordu çıkardı. Dağılan halkı bir araya topladı. Milletin başına musallat olan halifeyi orada yalnız bıraktı. Yalnız Türklerin, yalnız Anadolu'nun değil, bütün İslam âleminin hayatını, istikbalini kurtaracak bir devletin temellerini 23 Nisan'da attı. 23 Nisan günü bu milletin, özgür ve bağımsız Anadolu'nun sonsuza kadar millî bir bayramıdır.” 

23 Nisan nasıl Bayram oldu?

23 Nisan 1921'de Saruhan Milletvekili Refik Şevket Bey ve arkadaşları ile İçel Milletvekili Şevki Bey, 23 Nisan'ın “milli bayram ilan edilmesi” hakkında Meclis'e bir kanun teklifi veriyorlar. Hemen bayram mı ilan ediliyor. Tabi ki de hayır. Sözü bu konuyu Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri kitabında da detaylıca işleyen Sinan Meydan'a bırakıyorum. Bilmediğiniz şeyler vardır o yüzden kesinlikle okuyunuz...!

https://www.google.com/...am-oldu-1811536/amp/

Bugünün anlam ve önemi bizzat Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu bayram tüm ulusun EGEMENLİK bayramıdır. Kutlamayanlar ise; Yunanlıların, Ingilizlerin, Fransızların safında olanlardır. Bu kadar basit bir ayrım söz konusudur. Yani çocukların bile anlayacağı bir ayrımdır.

Bugün dışarıya adımımı attığımda ailelerin tatlı telaş ve heyecanları vardı. Özenle hazırlanmış çocukların ise mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

Bugün bayram efendim.. Bu bayramın tam anlamıyla ne ifade ettiğini bilirseniz, daha bir anlamlı olacaktır.
23 Nisan'ın Çocuk Bayramı ilan edilmeden önceki evrelerine bir bakalım;

23 Nisan 1921'de Resmi Bayram olması kanunen kararlaştırıldı.

1 Kasım 1922'de Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ilan edildi.

Atatürk'ün bu günün çocuk bayramı olmasını istemesi nedeni ile 1925 yılında "Çocuk Günü", 1926'da ise "Çocuk Bayramı" olarak kutlanmaya başlamıştır. İlk kapsamlı Çocuk Bayramı kutlamaları 1927 'nin 23 Nisan'ın da Atatürk'ün himayesinde kutlanmaya başlamıştır. 23 Nisan 1929 yılından itibaren "Çocuk Haftası" olarak kutlanmaya başlandı.

1935'te çıkarılan 2739 sayılı kanunla, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı.

Atatürk;" Ben çocuk haftasını, çocuklara hürmet edilmesini temin ve onların zaafından yararlanarak çok defa yapıldığı gibi onlara eziyet ve hayvan gibi muamele edilmesini önlemek için meydana getirdim. Bu tedbirim, milletin geleceğine karşı gösterilen bir saygı olarak görülmelidir." demiştir.

İşte bu yüzden 23 Nisan'ların anlamı büyüktür...! Bir devletin kurulduğu gündür..! Direnişin günüdür..! 23 Nisanlar; 19 Mayıs'tır, 30 Ağustos'tur, 29 Ekim'dir..!

Her Milli Bayramımızın altında ayrı bir gerçek vardır. Bu gerçekleri bilmek ve en yüksek Milli ruh ile bu bayramları kutlamak gerekir. Bu değildir ki, sadece bayram günlerin de hatırlayım. Hayır, her gün bu Milli bilinç ile yaşamalıyız. Bize bırakılan bu Vatan'ın nasıl ve hangi şartlar altında bize kaldığını ve bugün rahatça nasıl yaşamamızı sağladığını öğrenmeliyiz..

"Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."

~ Mustafa Kemal Atatürk

23 NİSAN
ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ
KUTLU OLSUN...!

Başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Milli Mücadele kahramanlarımızı, bu uğurda canlarını feda etmiş şehitlerimizi ve gazilerimizi şükran ve minnetle anıyoruz...!

O'nu mu? Onu her gün ARIYORUZ..!

Saygılarımızla...!

{Ç News}

Thomas Bernhard Okuma Etkinliği
Merhabalar Sevgili 1000Kitap Sakinleri :))

Aranızda Thomas Bernhard okuma etkinliği düşünen pek muhterem kitap dostları vardı. Onları bu iletiye davet etmek isterim. :)

Thomas Bernhard Kitapları

1. Bitik Adam
2. Beton
3. Eski Ustalar
4. Odun Kesmek
5. Wittgenstein'ın Yeğeni
6. Ses Taklitçisi
7. Kireç Ocağı
8. Don
9. Yok Etme
10. Ungenach
11. Sarsıntı
12. Goethe Öleyazıyor
13. Yürümek - Evet
14. Dünya Düzelticisi
15. Düzelti
16. Ucuzayiyenler
17. Amras Watten
18. Ödüllerim
19. Hakikatin İzinde
20. Immanuel Kant
21. Ritter Dene Voss
22. Kahramanlar Alanı

Kendi Kaleminden Biyografi Kitapları
(Beşli Set-Sel Yayınları'ndan)

1. Neden
2. Kiler
3. Nefes
4. Soğuk - Bir Soyutlama
5. Çocuk

Thomas Bernhard kitapları hakkında bilgi edinmeniz için listeledim. Hangi kitabıyla etkinliğimize katılmak isterseniz onu okuyabilirsiniz. Yok ben külliyatı okuyacağım derseniz o da olur. :)

ETKİNLİK TARİHİ: 23 Nisan - 23 Mayıs

Ve Thomas Bernhard için okuma etkinliği yapılsa kimler katılmak ister? :)

As kadro: https://1000kitap.com/HakanS ve Ebru Ince

Katılımcılar:

1. NigRa
2. Anıl
3. zeyneb

4. Erhan
5. Ahmet
6. Esther. Sema
7. Nesrin Ay
8. Muhayyelll
9. Aysss

10. Suzan Koçaklı
11. https://1000kitap.com/NoDayWithoutCoffee
12. Ozan Karakoç
13. pelin soylu
14. özlem
15. Semih
16. Ali Seyfi
17. Portakal Çiçeği
18. Samet Ö.
19. Büşra A.
20. Yass
21. Öz,
22. Mona Roza
23. İbrahim (Sisifos)
24. https://1000kitap.com/Burak22
25. Ceylan Çabas
26. ™ Parende
27. Ümit Karaca
28. Persona Non Grata
29. Anıl Y.
30. Freyja
31. Esra D.
32. İarea
33. Eşref Kaya

34. Tugay Toğrul

Ömür Biter, 1K'da Etkinlik Bitmez :)
*** ‘FARKLI TÜRLERİ KEŞFET’ ETKİNLİĞİ***

YENİ GELENLERE NOT: Etkinliğimiz başladı sevgili okur dostlarım... Okuduğunuz kitaplarla ilgili her türlü yorum, alıntı ve incelemeyi #28549333 nolu ileti üzerinden paylaşabilirsiniz. Etkinliğe katılmak isteyenler ise bu iletinin altına yorum olarak yazabilirler... Hepinize keyifli okumalar dilerim:)

Sevgili 1k ailesi, uzun zamandır aklımda olan bir etkinlik önerisini en olmayacak zamanda sizinle paylaşmaya karar vermiş bulunmaktayım:) Daha önce böyle bir etkinlik yapıldı mı bilmiyorum. Ancak yapılmışsa bile tekrarından kimseye zarar gelmez diye düşünüyorum:)

Adından da anlaşıldığı üzere bu etkinlik kapsamında hiç okumadığımız veya uzun yıllar önce okuyup da bir kenara ittiğimiz farklı türleri okuyacağız. Bu sayede, sadece farklı bir türle tanışmış olmakla kalmayacak, aynı zamanda belki de okuma alışkanlıklarımızı değiştireceğiz. Ne demişler; "Sevmek tanımakla başlar." Belki de bize çok hitap edecek türlerle sadece kulaktan dolma bilgiler veya önyargılarımız yüzünden aramıza uzun mesafeler koyuyoruz. İşte bu etkinlik, bizi hiç bilmediğimiz sulara atıp kendimizi test etmemize küçük de olsa bir katkı sunacak...

Etkinliğin detaylarına gelirsek;

* Etkinliğimiz 1 Nisan 2018'de başlayıp 15 Mayıs 2018'de sona erecek. Diğer etkinliklikler ve okur buluşmaları ile gelen yoğunluk altında ekstra bir baskı yaşamamak için süreyi uzun tuttum.

* Katılmak isteyen okurlar yorum kısmına adını yazdırırken bir de hangi tür ile katılmak istediklerini belirtirlerse çok iyi olur. Örneğin; Necip Gerboğa - Bilim Kurgu gibi...

* Etkinliğin başladığı tarihten itibaren okuma deneyimlerimizi ve incelemelerimizi yeni bir ileti altında paylaşacağız. Kitabını bitirenler o iletinin yorum bölümüne incelemelerini paylaşabilirler. İnceleme yazmak istemeyenler de yine yorum bölümüne birkaç satır da olsa düşüncelerini yazarlarsa çok sevinirim.

* Farklı türlerde okumalar yapacağımız için kitap seçimlerinde okumak istediğimiz türe hakim olan bir bilene danışmakta fayda var diye düşünüyorum. Mesela ben bilim kurgu seçeceğim için direkt Semih 'in kapısını çalıp onun yönlendirmesiyle hareket edeceğim:) Ancak isteyen tabii ki kendi seçimini de yapabilir. Teklif var ısrar yok:)

ETKİNLİK KAPSAMINDA OKUNACAK TÜRLER;

Ben ilk aklıma gelenleri yazıyorum. Sizden gelecek öneriler ile bu listeyi genişletebiliriz.

- Bilim Kurgu
- Felsefe
- Din
- Bilim
- Polisiye
- Aşk
- Öykü
- Şiir
- Tarih
- Siyaset / Gündem
- Otobiyografi / Biyografi / Anı
- Ütopya / Distopya
- Kişisel gelişim / Psikoloji
- Korku
- Mektup
- Çizgi Roman / Manga
- Fantastik
- Gezi / Seyahat
- Tiyatro / Oyun / Senaryo
- Antropoloji

KATILIMCI LİSTESİ

1 - Necip Gerboğa - Bilim Kurgu
2 - sueda reyyan - Bilim / Metafizik
3 - Nesrin Ay - Manga
4 - Semih - Polisiye / Kişisel Gelişim
5 - Sherlock Holmes - Bilim Kurgu
6 - https://1000kitap.com/sessizol - Felsefe / Psikoloji
7 - inci - Distopya / Felsefe
8 - Pınar Yiğitcan - Polisiye
9 - fazi - Kişisel Gelişim
10 - Meltem Tekeli - Felsefe
11 - https://1000kitap.com/Duasu - Din
12 - Mustafa Diyar - Sosyoloji
13 - Ogz - Tarih
14 - Freyja - Ekonomi / Felsefe
15 - Medine T. - Öykü / Şiir
16 - Mehmet A. - ?
17 - Rahime - Felsefe
18 - sonradan_okur - Tarih
19 - Reina - Bilim Kurgu
20 - Gülnur Tezcan - Bilim / Tarih
21 - https://1000kitap.com/YagmurM - Bilim / Bilim Kurgu
22 - Esther. Sema - Tarih / Siyaset / Gündem
23 - Esengül E. - Bilim Kurgu
24 - Yaren - Din
25 - Seyide - Polisiye
26 - gökçe c. - Biyografi
27 - Kalub(Ela) - Felsefe
28 - Büşra A. - Bilim Kurgu
29 - Vildan Yılmaz - Mektup
30 - Esra - Bilim Kurgu
31- Kübra A. - Siyaset / Din
32- https://1000kitap.com/deligoz - Felsefe / Polisiye
33 - özlem - Felsefe
34 - Ebru Ince - Gezi / Seyahat
35 - Muhayyelll - Ütopya / Distopya
36 - Yağmur. - Ütopya / Distopya
37 - Portakal Çiçeği - Bilim Kurgu / Felsefe / Distopya / Manga
38 - Cizmesizkedi - Fantastik
39 - Tansu Arslan - Fantastik
40 - https://1000kitap.com/DunyamD - Din
41 - Quidam - Biyografi
42 - esra k. - Tarih
43 - Meryem Yılmaz - Tarih / Bilim Kurgu
44 - https://1000kitap.com/BerenandLuthien - Şiir
45 - https://1000kitap.com/dakkadukka - Tarih
46 - Emine Ay - Polisiye
47 - Erdinç BİGE - Dil / Şiir / Distopya
48 - Muhibb-i Kitap - Distopya / Felsefe
49 - https://1000kitap.com/sunofhope - Tarih / Bilim Kurgu
50 - Lâlcivert - Tiyatro
51 - Erhan - Deneme / İnceleme
52 - dila kaya - Bilim Kurgu
53 - inci k. - Kişisel Gelişim
54 - https://1000kitap.com/HakanS - Antropoloji
55 - Berrin Gülten - Şiir
56 - Ne Kitapsız Ne Kedisiz (Kübra E.) - Felsefe / Psikoloji
57 - ™ Parende - Ütüpya / Distopya / Bilim Kurgu / Felsefe
58 - şuleşule - Ütopya / Distopya / Bilim / Manga
59 - Şimal - Şiir
60 - Anıl Y. - Felsefe / Psikoloji
61 - Farkhunda - Felsefe
62 - Nefise Şahin - Ütopya / Distopya
63 - Miraç Aktas - Ütopya / Distopya / Din / Aşk / Öykü / Şiir / Tarih / Mektup / Gezi
64 - Sinem Demir - Anı / Günlük
65 - ÖZLEM - Polisiye
66 - Remziye - Yeraltı / Din
67 - Hanife - Fantastik
68 - aLi | Cahil Bilge - Mitoloji
69 - Burak - Çizgi Roman
70 - Bkrltn - Tiyatro
71 - Hüzn-ü Beşer - Hatıra
72 - https://1000kitap.com/osmanyalciner - Felsefe
73 - https://1000kitap.com/Derya63 - Tasavvuf
74 - Metin Özdemir - Felsefe
75 - ozge - Bilim Kurgu
76 - Tuco Herrera - Anı
77 - Muzaffer Akar - Manga
78 - NigRa - Manga
79 - Kulîlk - Manga
80 - Saliha - Antropoloji
81 - Mete Karagöl - Polisiye
82 - Esra Esenlikci - Biyografi / Şiir
83 - erkam - Bilimsel Tarih
84 - özlem - Distopya
85 - https://1000kitap.com/vysl1903 - Bilim / Teknoloji / Dergi
86 - nneslihann - Bilim Kurgu
87 - Ruta/6245 - Deneme
88 - Nazlıcan - Polisiye
89 - Özge - Tarihi Roman
90 - İ.dem - Çizgi Roman / Manga
91 - https://1000kitap.com/azamm - Bilim
92 - Yusuf HEYSEM - Tarihi Roman
93 - Kaan T - Casusluk
94 - Betül Deniz - Felsefe
95 - İrem Aydın - Psikoloji
96 - https://1000kitap.com/muntazirbey - Tarih / Siyaset
97 - Gulsum - Tarih
98 - Ahmet mulayim - Siyaset / Gündem
99 - Ahzen - Ütopya
100 - Devlet Ayıcı - Psikoloji
101 - Senem Özcan - Kişisel Gelişim / Tarih / Siyaset
102 - Burcu Erol - Kişisel Gelişim / Toplum Bilimi
103 - Buđav lebac - Korku
104 - Göknur Şahin Sarı - Bilim / Kişisel Gelişim
105 - Kasım - Biyografi / Otobiyografi /Anı
106 - Bal ile Kaymak - Anı / Mektup / Fantastik
107 - Hatciş - Macera
108 - Fîlankes - Kişisel Gelişim
109 - ~ - Otobiyografi
110 - Banu - Ütopya
111 - Hesna - Manga
112 - PA - Şiir
113 - Şeyma - Bilim Kurgu
114 - Esra Esenlikci - Kişisel Gelişim


Umarım herkes için faydalı bir etkinlik olur. Desteğiniz için çok teşekkür ederim.

Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim... :)

Hüsamettin Çalışkan, bir alıntı ekledi.
07 Şub 08:27 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Tarih kitaplarında, inkılâp derslerinde bizler, Atatürk Samsun'a çıktı, Sivas Kongresi yapıldı, Erzurum Kongresi oldu; şu kararlar alındı, Ankara'da 23 Nisan günü Meclis açıldı diye okuduk.
Oysa asıl anlatılması gereken, gençlerin bilmesi gereken; verilen mücadelede çekilen çiledir. Hangi zorluklar aşılarak yazılanlar yapılmıştır.
Mustafa Kemal, yılmayan, azmi ile yanındakilere her an örnek olan özel bir liderdir."

Hoşgeldin Atatürk, Haydar Baş (Sayfa 447 - İcmal Yayınları)Hoşgeldin Atatürk, Haydar Baş (Sayfa 447 - İcmal Yayınları)

Türkiye'nin esrarlı dönüşümü
tarihin en gizemli ve sırlarla dolu adamlarından birisidir. hakkındaki ortada dolaşan negatif söylemlerin lozan ile ilgili olanlarını bir yazıda şöyle anlatmışlardır.

alıntıdır: burhan bozgeyik - milli gazete

hayim naum: lozanda bizi teslim, pardon temsil eden yahudi

tarihimizdeki büyük hatalar

bir yahudi’nin lozan heyetine dahil edilişi... yaklaşık 33 senedir yakın tarih üzerine araştırma yapmaktayım. bu sahada yazdığım eserlerin sayısı 20’yi geçti. ayrıca 12 ciltlik ve 6 ciltlik yakın tarih ansiklopedilerinin hem metin yazarı, hem a’dan z’ye yayına hazırlayıcısı olarak çalıştım. demem o ki, bu kadar mesâime rağmen hâlâ bir meseleyi çözebilmiş değilim. o da şu: hayim naum isimli yahudi, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete nasıl dahil oldu? kim dahil etti? adam türkiye’nin temsilcisi, ama vazifesini yapar yapmaz mısır’a gidiyor ve orada “hahambaşı” olarak hizmetine kaldığı yerden devam ediyor. işte bu nokta yakın tarihimizin “kara deliklerinden” birisidir.

hayim naum, türkiye’yi temsil eden heyete nasıl girdi, bilinmez. ama bilinen bir husus var, onun işin içine girişinden sonra türkiye’de çok şey değil, âdetâ iğneden ipliğe “her şey” değişti. öyleyse biz bilinmeyenler üzerinde değil de bilinenler üzerinde kafa yoralım. belki böylece bilinmeyenleri de bir nebze olsun bilme imkanına kavuşmuş oluruz.

lozan’daki görüşmelerin birinci safhası 22 kasım 1922- 7 şubat 1923 tarihleri arasında cereyan etmiştir. o tarihe kadar türkiye’deki “manzara-i umumiye” şu şekildedir:

a) idare şekli: idarenin her noktasında islâm mührü gözükmektedir. tbmm, 23 nisan 1920’de dinî bir merasimle ve duâlarla açılışından 9 gün sonra, 2 mayıs 1920’de anayasa maddesi mahiyetinde bir kanun çıkarmıştır. “3 numaralı kanun”un 1. maddesinde kurulacak bakanlıklar belirtilmektedir. buna göre protokolde 1. sırayı işgal eden bakanlık, “şer’iye ve evkaf vekaleti”dir. yani “şeriat ve vakıflarla ilgili konuları deruhte edecek bakanlık” ayrıca yine bu kanunla kurulan bakanlıklar arasında “adliye ve mezahip” bakanlığı vardır. (bknz:prof. dr. suna kili- prof. dr. a. şeref gözübüyük. türk anayasa metinleri, s. 88,türkiye iş bankası kültür yayınları. ankara: 1985)
bakanlıkların adlarından da anlaşılacağı üzere o tarihte, şer’î kanunlar yürürlüktedir. mahkemeler dört mezhebin içtihadına göre hüküm vermektedir. “adalet ve mezhepler bakanlığı” da bunun yerine getirilmesini denetlemekle mükelleftir.

tbmm’de 20 ocak 1921 tarihli ve 85 numaralı kanunla kabul edilen, “teşkilat-ı esasiye kanunu”nun, yani “anayasanın” 2. maddesinde şöyle denilmektedir: “icra kudreti ve teşri’ selahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan büyük millet meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.” (a.g.e., s. 91)

bu anayasa maddesine göre, “şeriata uygun kanun çıkarma yetkisi” tbmm’ne aittir.
1921 anayasasının 7. maddesi ise aynen şu şekildedir:
“ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi [şeriat hükümlerinin uygulanması], umum kavâninin vaz’ı [bütün kanunların çıkarılması], tadili [değiştirilmesi], feshi, ve muâhede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye büyük millet meclisi’ne aittir. kavanin [kanunlar] ve nizamat tanziminde muâmelât-ı nâsa erfak [uygulamaları insanlara en uygun] ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı fıkhiye ve hukukiye ile [zamanın ihtiyaçlarına en uygun fıkhî hükümler ve esaslar ile] âdâp ve muâmelât esas ittihaz kılınır. heyeti vekilînin [bakanlar kurulunun] vazife ve mesuliyeti kanun u mahsus ile [özel bir kanunla] tayin edilir.” (a.g.e., s. 92)

b) idarecilerin konuşmaları: anayasa, kanunlar ve idare şekli işte bu şekilde iken, o devrin idarecileri de bu kanunlara uygun konuşuyorlardı.

ne olduysa, hayim naum’un işin içine girmesinden sonra oldu. türkiye’deki siyâsî ve kültürel tablo birdenbire ve 360 derece ters şekilde değişmeye başladı.

ingilizler; “türkiye islâmiyetle alâkasını kesmeli!” diyorlardı.
hayim naum isimli yahudi’nin lozan’da türkiye’yi temsil eden murahhas heyeti’ne nasıl dahil olduğunun tam olarak açığa çıkmadığını belirtmiştik. yakın tarihimizde tam olarak açığa çıkmayan bir başka husus da bu yahudi’nin temaslarıdır. ingiltere bu konuyu “devlet sırrı” gibi saklamaktadır. ancak bu konuda açığa çıkmış bazı bilgiler mevcuttur. necip fazıl tarafından yayınlanan büyük doğu mecmuası’nın 6 ekim 1950 tarihli nüshasında bu yahudi’nin temasları hakkında mühim açıklamalar yer almıştır. o tarihte, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyetin başkanı ismet inönü hayatta idi ve yazılanlara en ufak itirazı olmamıştı.
bu dergide yazılanlara göre, hayim naum, lozan konferansı’ndan önce amerika ve ingiltere’de birtakım mahfillerde temaslarda bulunarak onlara şöyle demişti:
“siz türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. onlara ben islâmiyeti ve islâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
büyük doğu mecmuası’nda yer alan “lozan’ın içyüzü” başlıklı yazıda bu yahudi’nin yaptıkları ve onun temasta bulunduğu kişilerin sözleriyle ilgili şöyle denilmektedir:
“ingiliz murahhas heyeti reisi lord gürzon, nihayet en manidar sözünü söyledi.
dedi ki:
“‘türkiye islâmî alâkasını ve islâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.’
“lozan’da türk murahhas hey’eti başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan ismet paşa, bir aralık bütün hıristiyan emellerinin türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
“‘eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden...yani an’ane-i islâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri –yani ismet’in beslediği- azmin inkar edilmez delilidir.
“harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, türk başmurahhasının, yani ismet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda türk milletine beslediği kat’î azimle ne kastettiğini ve bunu hangi maksat altında islamiyet düşmanlarına ivaz [karşılık olarak verilen şey, bedel] diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
“lozan muâhedesinden sonra, ingiltere avam kamarası’nda, ‘türklerin istiklâlini ne için tanıdınız?’ diye yükselen itirazlara, lord gürzon’un verdiği cevap:
“‘işte asıl bundan sonraki türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. zira biz onları, maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.’
“artık bunun üzerine her şey apaçık anlaşılıyor değil mi?
“türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri tek kelime ile yahudiliktir. buna me’mur-u müşahhas kimse de, şimdi mısır hahambaşısı bulunan hayim naum’dur. bu hayim naum bu korkunç teşebbüse evvela amerika’da türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, türk maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır.” (büyükdoğu, 6 ekim 1950, sayı: 29)

bu uyanık yahudi’nin yaptıkları ve sebep olduğu neticeler öyle bir yazıya sığmaz. “bir kişiden ne çıkar” denilmesin. tarihte pek çok örneğinin görüldüğü gibi, “bir kişi” çoğu defa milyonlara, hatta yüz milyonlara tesir etmiştir. hayim naum da bunlardan biridir. bu açıkgöz yahudi’nin pek çok gayesi vardı. gayelerinden bir tanesi de “beleş vatan sahibi olmak”tı.

hayim naum’un heyete girişinden sonra neler oldu?
lozan görüşmelerinin birinci safhasında (20 kasım 1922-7 şubat 1923), türkiye’yi temsil eden heyet büyük ölçüde, tbmm’de alınan kararlar çerçevesinde konuşmuş ve hareket etmişti. ne var ki, hayim naum’un heyette “resmen” yer alışından sonra durum değişecekti. 7 şubat- 6 mart 1923 tarihleri arasında devam edecek olan ikinci tur görüşmeleri esnasında ortaya bambaşka bir tablo çıkacak ve bu yeni tablo tbmm’de de şiddetli tartışmalara yol açacaktı.
lozan görüşmelerine gidilmeden hemen önce tbmm’de hâkim olan hava şuydu:
ülkede hâkim olan kültürel yapıdan aslâ tâviz verilmeyecekti. zaten bunun gündeme getirilmesi bile düşünülmüyordu.
misak-ı millî sınırlarından aslâ vazgeçilmeyecekti. (yani musul, kerkük, kıbrıs, batı trakya, adalar, hatay anavatana dahil olacaktı.)
yunanlılar; izmir, uşak, manisa, denizli başta olmak üzere pek çok şehri, kasabayı, köyü yakıp yıkmış, ege bölgesini viraneye döndürmüştü. bunlardan mutlaka harp tazminatı alınmalıydı.
24 temmuz 1923 tarihinde imzalanan ve ekleriyle birlikte 143 madde olan “lozan barış sözleşmesi”ne baktığımızda, tbmm’nin ilk görüşünden büyük sapmalar olduğu görülür. meselâ, sanki zaferi yunanlılar kazanmış gibi, batı trakya’yı ve 12 ada’yı yunanlılar almış, harp tazminatı için, “üzerine bir bardak soğuk su için!” denilmiş ve tek kuruş tazminat verilmemişti.
öte yandan uyanık ingiltere, kıbrıs’a ve ırak’ın petrol bölgesine, musul ve kerkük’e kısa zamanda el koyacak şekilde bir statü tespit ettirmiş, hatay bile anavatan sınırları dışında bıraktırılmıştı.
lozan’ın bu halini, tbmm’nin tasdik etmesi mümkün değildi. bu tasdik ancak, anlatması çok uzun sürecek, birinci meclis’in tasfiyesinden sonra mümkün olmuştur.
lozan antlaşması’ndan hemen sonra, idarede söz sahibi olan parti, islâmiyeti bütünüyle devre dışı bırakmayı, hatta islâm dininin yerine hıristiyanlığı kabul ettirmeyi tartışmıştır. bu konuda yüzlerce sayfa tutarında konuşmalar kayıtlara geçmiştir.

kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerden bir kısmı da hocalar üzerineydi. 19 ağustos 1923 günü kazım karabekir’in evine yemeğe gelmiş olan ismet inönü, “lozan’dan sonra yapılacak işler üzerine” görüş beyan ederken şöyle demişti:
“hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.” (uğur mumcu, kâzım karabekir anlatıyor, s. 97)
lozan’dan sonra türkiye’de neler olup bittiği sır değildir. manzara-i umumiye şöyledir: bu ülkede hakim olan bin yıllık tarih ve kültür kanlı gözyaşı dökmektedir. hayim naum ise hahambaşı koltuğuna oturduğu mısır’da son derece mutludur ve avuçlarını oğuşturarak olup bitenleri seyretmektedir.

gelecekte hür tarihçilerin bu konuyu daha da derinlemesine araştırdıklarında ortaya çıkacağı üzere, esrârengiz bir simanın, yani hayim naum’un lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete dahil edilmesi tarihimizdeki büyük hatalardan biridir

Tespit 1)
Hz. Muhammet’in doğum tarihi tartışma konusudur.
Hindistanlı Müslüman ilim adamı Prof. Muhammed Hamidullah’ın araştırmalarına göre Hz. Muhammet’in doğum tarihi 12 Rebiülevvel (17 Haziran 569) idi.
Mısırlı astronomi bilgini Mahmut Paşa el-Feleki ise yaptığı hesaplarda Hz. Muhammet’in doğum tarihini 9 Rebiülevvel (20 Nisan 571) buldu!
İslam takvimleri üzerine çalışmış Beaumont Burnaby Sherrard, Mahmut Paşa el-Feleki’nin hesaplamalarının yanlışlığını ortaya koydu.
Tespit 2)
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Türkiye’de felsefenin gelişimine önemli katkılar sağlamış önemli isimlerden biri.
Fethullah Gülen konusunda övücü konuşmalar yapması; ve Cemaat’in Abant Toplantıları’na katılması hakkında “Cemaatçidir” ithamlarına yol açtı. Öyle midir bilmem…
Yıl, 1989.
Prof. Bolay, Türkiye Diyanet Vakfı’nın Yayın Kurulu Başkanı idi. Çalışma arkadaşı Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir teklif götürdü: “Hz. Muhammet’in doğumunu her yıl farklı etkinliklerle kutlayalım.”
Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Sait Yazıcıoğlu’nun desteğiyle “Kutlu Doğum Haftası” başladı.
İddialara göre mesele aslında farklıydı…
Cemaat’in, “Ilımlı İslam” projesi kapsamında “Protestan İslamı” oluşturma çabasının bir ürünüydü “Kutlu Doğum Haftası”…
Tespit 3)
“Kutlu Doğum” bir hafta değildi.
İlki, 12 Eylül-17 Ekim 1989 günleri arasında kutlandı.
Ertesi yıl “hafta” oldu; 1 Ekim-7 Ekim 1990 günleri arasında kutlandı.
1991 yılında 20 Eylül-26 Eylül günleri arasında kutlandı.
1992’de 9 Eylül-15 Eylül ve 1993’te ise, 30 Ağustos-5 Eylül günleri arasında kutlandı.
Ve 1994’ten 2007 yılına kadar 20 Nisan-26 Nisan günleri arasında kutlandı.
2008 yılında yine değiştirildi. Artık 14 Nisan-20 Nisan günleri arasında kutlanıyor.
Tarih farklılığının sebebi neydi?

Uydurup dayatıyorlar

Diyanet İşleri Başkanlığı, “Kutlu Doğum Haftası”nı ilk yıl -Hz. Muhammet’in doğum zamanı- Mevlit Kandili’ni de içine alacak şekilde hicri takvime göre kutladı.
Şunu eklemeliyim; Kuran-ı Kerim’de, Kadir Gecesi dışında işaret edilen önemli bir mübarek gece yoktur. Hz. Muhammet’in doğum günü Mevlit Kandili, Sultan II. Selim döneminde başlatıldı! “Neden” sorusuna hiç girmeyelim. Devam edelim…
“Kutlu Doğum Haftası” Mevlit Kandili’ni de içine alacak şekilde kutlanıyordu.
1994’den itibaren etkinlik tarihi birden bire 20-26 Nisan olarak belirlendi.
Bunun nedeni, kimine göre “Kutsal Doğum Haftası”nın artık miladi takvime göre yapılmasıydı! (Ki İslam’da miladi takvime göre kutlama olmaz!)
Kimine göre ise, Fethullah Gülen’in doğum tarihinin 27 Nisan’a getirilmesiydi!
AKP bu tarihi de, 2008’de değiştirdi. AKP miladi takvimi kabul etmedi! Tarihi; 14 Nisan-20 Nisan olarak kesinleştirdi!
Hem miladiyi beğenmeyip hem de -her yıl 11 gün değişen- hicriyi sabitlemeleri absürt bir durum ortaya çıkardı. Oysa… Mevlit Kandili gibi -hicri takvime göre- 17 Rebiülevvel hangi tarihe denk geliyorsa “Kutlu Doğum Haftası”nı o hafta kutlasalar mesele kalmayacaktı.
Böyle yapmadıkları için, Türkiye’de Hz. Muhammet’in doğum tarihi iki kez kutlanır oldu:
Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum Haftası.
Var mı artıran? Şaka bir yana işin özü şu:
Amaçları hep dini kullanarak politik çıkar sağlamak!
Amaçları 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nı unutturmak!
İşte bu nedenlerle…
AKP, Nurcuların kontrolündeki etkinlikleri eline alıp, “Kutlu Doğum Haftası”nı resmi törene dönüştürdü.
Örneğin…
Resmi Gazete’de yayımladığı genelgeyle, kutlanmalara ilişkin usul ve esasları tek tek sıraladı!
“Çocuk Bayramı” kutlaması gereken Milli Eğitim Bakanlığı genelgeyle okullarda etkinlikler düzenlemeye başladı. Ve…
“Kutlu Doğum Haftası” siyasi parti liderlerinin öne çıktığı politik gösteriye dönüştürüldü.

Peygamber pastası

İslam ülkeleri “Kutlu Doğum Haftası”nın başlangıç günü; yani 14 Nisan’da İslam Zirvesi Konferansı için İstanbul’da idiler.
Beklersiniz ki…
Zirvenin yapıldığı günün akşamı; yani 14 Nisan ya da 15 Nisan akşamı özel anlamlı bir etkinlikle “Kutlu Doğum Haftası”nı kutlasınlar!
Ne gezer!
Ağızlarından bu konuda tek cümle çıkmadı.
Ne de böyle özel bir gece yapıldı.
Erdoğan konuklarını uğurladıktan sonra Kutlu Doğum etkinliğine katıldı!
Peki niye İslam ülkeleri bu tür etkinliklere sıcak bakmıyor? Çünkü…
Doğum günü kutlamayı; Hz. İsa ile özdeşleştirip Hıristiyan geleneği/yortusu olarak değerlendiriyorlar.
Hz. Muhammet döneminde ne de onu takip eden halifeler döneminde “kandil kutlamaları” bile yoktu. İtibarıyla…
İslam ülkesinde ne Mevlit Kandili ne de “Kutsal Doğum Haftası” var!
Türkiye, sanki İslami bir gelenek gibi kandiller, bayramlar uydurmayı seviyor! Ve bunu dayatıyor.
Çünkü bu etkinlikler politik şova dönüşmüş durumda.
Ve bu hal gün geçtikçe varoşlaşıyor.
Hiç unutmuyorum;
Tokat’ın Zile Müftülüğü, “Kutlu Doğum Haftası” etkinliğini Kur’an-ı Kerim tasarımlı pasta keserek kutladı!
Geldiğimiz yer işte bu derece kalitesizliktir.
Ülkemiz ve İslam adına utanç vericidir.
İslam’ı ve Hz. Muhammet’i bu dincilerin elinden kurtarmak gerek…
#SonerYALÇIN

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
14 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

LOJMAN

Lojmanda oturmak ayrı bir yaşam tarzı. Herkesin kocasının aynı işi yaptığı bir aileler topluluğu bu. Çalışmayan kadınlar için standart bir hayat: Sabah aynı saatte, hatta aynı dakikada evinden çıkan üniformalı kocalar, pencereden kocalarının servis araçlarına binişini seyreden kadınlar, öğleye kadar ev işleri, öğleden sonra kadın toplantıları… Bu toplantılar da çok ilginç olur aslında: Konu tabii ki, askerlik… Tayin var mı, yok mu, eski lojmanlardaki anılar, çekilen sıkıntılar, bolca da dedikodu.
Bunları anlatıyorum, ama sanıyorum ben pek uymadım bu hayata. Uyamadım. Bu yüzden başıma da gelmedik kalmadı. Her şeye rağmen, lojmanları tercih ettim ben. Hem biraz para biriktirebildik, hem de hiç yalnız kalmadım. En sıkıntılı günlerimde, sorunlarımı, aynı dili konuşan insanlara anlatma imkânını, o tek tip, gri boyalı, tüm balkonları askeri disiplin içinde mavi branda örtülü evlerde bulabildim.
Pek çok insan bilmez lojmanlardaki dostluğu. Çoğuna göre, “ekmek elden, su gölden”dir. Lojman denilince, ucuz kiralardan, kafeteryasında komik rakamlarla satılan bir bardak çaydan bahsedilir; “Ayy gerçekten, sizin lojmanlarda coca cola şu kadara mı?” ya da “Yakacak parası da vermiyorsunuz değil mi?” Aslında lojmanlardaki hayat, bu kadarından çok daha fazlasını hak ediyor. Ben ilk lojman maceramız sırasında çalışıyordum. Dolayısıyla lojman muhabbetlerine pek ortak olamadım, ama daha sonra taşındığımız lojmanda evde kalmaya karar verdim. Zaten çocuklar tüm vaktimi fazlasıyla alıyordu. Aydın’ın birliği de, evimize beş yüz metre mesafedeydi. Yıllarca yapamadığımız bir şeyi, öğle yemeklerini birlikte yiyebilme lüksünü kaçırmak istemedik. Ama bu da topu topu bir yıl kadar sürdü ve iki yıllığına Güneydoğu görevi çıktı. Yalnız kaldım. Selin’le Levent’i saymazsak tabii.
Yalnızlığa alışıktım aslında. Batıdayken, haftada en az bir gece nöbetçi olurdu Aydın. Tatbikatlar, denetlemeler, sabahlara kadar süren mesailer… Ama bu farklıydı. Kocam Güneydoğu’daydı. Apartmanımızda sadece benim ve Sevil’in kocası Güneydoğu’daydı. Sevil’ler karşı dairede otururlardı. Kısa sürede çok iyi arkadaş olmuştuk. O iki yıl da, bu arkadaşlığımızı perçinledi. Birbirimize çok destek olduk. Komşular da gün boyunca bizi yalnız bırakmamak için evimize doluşurlardı. Gündüz şen şakrak geçiverirdi de, akşamlar biraz zor gelirdi. Komşular, hissettirmemek için birer bahane uydurup, teker teker evlerinin yolunu tuttuklarında, Sevil’le birlikte servis otobüsünden inenleri seyretmeye başlardık.

İlk yıl çok eğlenmiştik. Yapmadığımız delilik kalmadı Sevil’le. Kimseye zararımız yoktu, ama kaç kez uyarı aldığımızı –daha doğrusu kocalarımızın aldığını– hatırlamıyorum. Sevil ve ben elebaşıydık. Askeri lojmanda kalıyorduk, ama kocalarımızın uyması gereken askeri disipline pek uyduğumuz söylenemezdi. Diğer yüksek rütbeli subayların eşlerinden de “azar” kokulu çok tavsiye aldık. En çok da kocalarımız nöbetçiyken ya da bir köşede kendi aralarında toplanıp konuşurlarken, bizim, kameriyede gitar çalan çocuklarla şarkı söylememize bozulurlardı. Olan askerciklere olurdu. “Yengehanım, saat bir oldu, komutanın kulağına giderse valla askerliğim bitmez” diye başlarlar, ama biz her seferinde ikna ederdik. Bir keresinde, bir Hıdrellez günü lojmanın tam ortasında, tüm çocuklarla birlikte kocaman bir ateş yakmıştık ve ancak itfaiye söndürebilmişti.

Bir de nöbetçi askerin bizi durdurduğu gece vardı. Aman Allahım ne korkmuştuk o gün? Aydın ve Sevil’in kocası, çocukları almış ve yatmaya gitmişlerdi. Harika bir ağustos gecesiydi. Sevil’le konuşa konuşa yürüyorduk. Bir ara fark etmedik, tel örgülerin yanına kadar gelmişiz. Oradaki nöbetçi de acemiymiş. Çocuk bizi tanımadı. “Dur!” diye haykırdı. Sevil’le ikimiz nasıl çığlık attıysak, asker de korkudan bağırmaya başladı. Tüfeğini bize doğrultup şakır-şukur bir şeyler yaptı. Ne kadar dil döktüysek de fayda etmedi. Telsizle nöbetçi subayını çağırdı: “Komitanim. Burda iki kari vardir. Tellerden içeri girmişler, ama ben yakalamişem.” Bir yandan gülüyoruz, bir yandan da ellerimiz havada korkudan titriyoruz. Askercik de bağırıyor: “Gülmeyin la! Ne güliyseniz?” Beş dakika sonra diğer nöbetçiler ve komutanları geldi. Biz, kahkahalarımız arasında çocuğun bir suçu olmadığını anlatmaya çalışsak da, ilk tokada engel olamadık. O an içimin “cız” ettiğini hatırlıyorum. Biz oradan uzaklaşırken, askercik hâlâ komutanını ikna etmeye çalışıyordu:
– Komutanim, karilere parolayi sormişem ama onlar hep gülmişler.

Aslında askerlik ne kadar da ciddi bir meslek? Biz ise; yani Sevil ve ben, bu ciddiyetten çok uzaklardaydık. Bu mesleğin komik taraflarına bayılıyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi tamamlıyorduk. Mesela, çarşamba günleri lojmanda oturan askerlerin eş ve çocuklarının havuzdan yararlanmaları için servis aracı tahsis edilmişti. Tam bir kadınlar matinesiydi. Daha doğrusu sonradan öyle oldu. Askeri servis araçlarında oturma sırası vardı. En yüksek rütbeli askerin eşi en öne otururdu. Tabii ki bize de arka sıralar düşerdi. Sabah çoluk çocuk otobüse binerken, Sevil en önde oturan Hatice Ablaya –en yüksek rütbeli komutanımızın eşi– “Komutanım günaydın!” diye bağırır ve sert bir selam çakardı. Tüm yolculuk boyunca da kahkahalar arasında bu astlık-üstlük sohbeti sürerdi. İlk günler gayet sessiz sakin yapılan bu kısa yolculuklar, sonraları bir eğlenceye dönmüştü. Şarkıların, fıkraların ardı arkası gelmezdi…. Taşkınlık yaptığımızı kesinlikle kabul etmiyorum. Ama onlar öyle düşünmediler ve havuz zevkinden de mahrum kaldık.

Her şeye rağmen biz halimizden çok memnunduk. Çünkü kocalarımız yanımızdaydı. Ama ikisi de, bir hafta arayla Güneydoğuya gittiler. O iki yıl boyunca biraz durulduk. Kendim için hiçbir şey yapamadım. İlk yıl deliler gibi kitap okurken, önce bunu bıraktım. Sevil de çiçeklerini boş verdi. Sadece çocuklarımla ilgilendim. Bir de Sevil’le oturduk. Öylece otururduk. Çocuklar uyuyunca da, koltuklarımızla bütünleşerek pencerenin önünde sabahlardık. Kendi kendimize eziyet ettiğimizin farkında olmamıza rağmen, buna engel olamazdık. İlk zamanlar biraz gözyaşı döktük, ama sonraları buna da alıştık ve öylece oturup saatlerce yıldızları seyretmekten garip bir de zevk almaya başladık. Konuşacak konumuz bitmezdi bir türlü. Birbirimizin iç dünyalarını deşmeye bayılırdık. Korkularımızı, tutkularımızı, zaaflarımızı anlattık birbirimize. Yılbaşı gecelerini, bayramları hep yalnız başımıza, Sevil’le ve çocuklarla geçirdik.
Ne iyi arkadaştı Sevil… Zavallı, iki yıl boyunca benim canavarların kahrını o da çekti. Hastalıklarında başlarında hep o bekledi. Özellikle Levent’le çok iyi anlaştılar. Levent, benden çok onunla konuşurdu. Okuldaki beğendiği kızı Sevil’den öğrenirdim. Aydın’ın evde olmayışının acısını benden çıkarıyordu sanırım. Selin bana daha kolay açılırdı ama Levent’in üzerinde Sevil’in etkisi büyüktü.
Sevil’in kocasıyla Aydın aynı birlikte değildiler, ancak Güneydoğu’daki karakolları yakındı. Birbirleriyle telsizle konuşabiliyorlardı. Sevil’ler yeni evliydi. Bizim yaşadıklarımızın başındaydılar daha. Bu yüzden, onu sakinleştirmek de bana düşmüştü. Sürekli yalan söylerdim. Kocası operasyondayken, “Aydın aradı, seninkiyle görüşmüş. Selam söylemiş” derdim. Aslında kimse aramamış olurdu. O iki yıl boyunca Aydın’a da çok yalan söyledim. Evde ne olup bittiğini hiçbir zaman bilmedi. Parasız kaldığımızı, Levent’in okulda ölesiye dayak yediğini, Selin’in kırk bir derece ateşini duymadı hiç.

Kızcağız önce kocasının telefon etmemesine takmıştı. İkna edemiyordum. “Nasıl olur, bir telefonları dahi olmadığına inanmıyorum. Bir şeyler var” derdi. Günlerce dağ başında, battaniyelere sarılarak, pusuda beklediklerini de söyleyemezdim. Bir keresinde, “Başka bir kadın var herhalde” diye abartınca, her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Pek işe yaramadı, ama başka çarem yoktu. Bu uzun gecelerimizde, gizli gizli beslediğimiz küçük köpeğimiz Can Can da bize eşlik ederdi. Lojmanlarda hayvan beslemek yasaktı, ama Aydın bir gün Can Can’ı karşısına alıp “Bak oğlum, eğer havlarsan, seni sokağa atmak zorunda kalacağım. Sesini kesersen ölene kadar yanımdasın” dedi. Zavallı hayvan, o günden sonra bir daha da havlamadı. Komşulardan da kimse bizi şikâyet etmedi. Hayvancığın sesi soluğu çıkmazdı, ama onu en çok heyecanlandıran şey telefonlar olurdu. Telefon çalmaya başlayınca inleyip dururdu. Bir seferinde, Aydın’la telefonla konuşurken ahizeyi Can Can’a uzatmıştım. Aydın “Nasılsın oğluuum?” diye seslenince, ahizeyi yalamaya başlamış, o günden sonra her telefon çalışında Aydın’ın aradığını sanmaya başlamıştı.

Sevil’lerin çocuğu yoktu. Bu yüzden çoğunlukla bizim evde olurduk. Telefonun kablosunu bizim eve kadar uzatır, sonra pencerenin önündeki yerimizi alırdık. Bağıra çağıra nöbete giden, şakalaşan, küfreden askerleri seyrederdik. Lojmanın önünden geçen yolda, arabasıyla delicesine sürat yapan sarhoşlara bakardık. Odanın tavanına vuran far ışıklarının yavaş yavaş kayboluşlarını izlerdik.
İzinler ise ayrı bir sorun olurdu. Çocuklarıma babalarının ne izne geleceği günü, ne de göreve gideceği günü söylemedim. Bu yüzden, özellikle Levent’in, benden nefret ettiğini biliyordum. Çünkü, lojman çocuklarının arasında bir gelenek vardı. Babası Güneydoğudan dönecek olan çocuk, diğerlerinin arasında o haftanın ilgi odağı olurdu. Babanın geleceği saatte, –gece yarısı bile olsa– tüm çocuklar nizamiyenin kapısında beklemeye başlarlardı. Orada babaların kahramanlıkları anlatılırdı.
– Olum, benim babam, bir keresinde sekiz teröristin ortasında kalmış.
– Benimkinin de mermisi bitmiş. Sonra sürüne sürüne ölü bi teröristin üzerindeki mermileri almış. Ööle ateş etmiş.
– Kaç gün kalacakmış burda?
– Ne bileyim ben, bir hafta falan herhalde.
– Bişey getiriyo mu?
– Telefonda söyledi, komando bıçağı getiriyomuş.
Ben bu düzeni Levent için yıkıyordum. Çünkü, oğlumun da, birçoğu gibi gece yarılarına kadar nizamiyede babasını bekleyip, iznin iptal olduğunu öğrendikten sonra hayal kırıklığı içinde evine dönmesine razı olamıyordum. Ben böyle şoklara alışıktım, ama onlar kaldıramıyorlardı.

Bu izin günlerinde ne Aydın bize alışabilirdi, ne de biz ona. Tam “her şey yoluna girdi” derken, çekip giderdi. Hiç unutmuyorum bir gece Selin, Aydın’ın elinden tutup yatak odasına götürmüştü: “Gel bakalım seninle konuşacaklarım var.” İkimiz de henüz beş yaşındaki bu küçük kız çocuğunun sorularını dinlemeye başladık: “Sen böyle nerelere gidiyorsun? Sen asker misin, yoksa komutan mı? Komutansan, emir ver sen gitme, başkası gitsin. Yoksa sen bizi kandırıyor musun? Biz burada hep yalnız kalıyoruz. Okuldaki tüm çocukların babaları var. Ama sen niye yoksun?”
Aydın’ın gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı göremedi Selin. Uyuyup kaldı.
Çocuklar… Babaları işe gidince sokağa fırlayan arsız lojman çocukları. Ellerinde oyuncak tabancaları, birbirine ateş eden asker çocukları… Babadan uzak büyüdükleri için, onları dizginlemekte zorlanan asker eşlerinin yaramaz çocukları… Bir akşam, bizim lojmanların erkek çocukları evimizin önündeki parka doluşmuşlardı. On yaşlarında üç-dört çocuk, Levent’in bisikletinin üzerine eğilmiş, bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bir yandan yemek yapıyor, bir yandan da mutfak penceresinden onları izliyordum. Bir ara sessizlik oldu. Levent, önce ana-avrat küfretti ve ardından beni hıçkırıklara boğdu: “Ulan bir babamız da yok ki, şu bisikletimizi tamir etsin.”
Elimdeki tabak düşüverdi. Pencereden dışarı baktım. O sırada servisten inen ve bu isyanı duyan subaylardan biri üniformasıyla çocukların arasına daldı ve yerdeki bisikleti onarmaya başladı. Mutfağın ortasına çöküverdim. Saatlerce ağladım. Ve dışarıdan bana ulaşan konuşmaları dinledim:
– Koçum niye öyle diyorsun? Senin baban görevde değil mi?
– İyi de amca, kaç ay oldu gelmedi ya. Bu bisikleti kim tamir edecek şimdi?
– Ben yaparım aslanım. Ne oldu buna?
– Bırak amca ya. Babam gelince….
– Lan, yapsın işte. Bıraksana.
– Amca, benim babam da Şırnak’ta, benimkinin de selesi oynuyo, yapabilir misin?
– Yaparım tabii.
– Amca sen nerde oturuyon?
– Senin de çocuğun var mı?
– Amca sen de Apo’cularla savaştın mı?
O subay, tam iki saat, hava iyice kararana dek, o çocukların her sorduğu soruyu yanıtladı, her istediklerini yaptı. Aydın gittikten sonra, ilk kez o gün, kızım teselli etti beni. Birlikte önce ağladık, sonra sarmaş dolaş koltukta uyuyakaldık. Gece yarısı ikisini de yataklarına yatırdığımda, Levent babasını sayıklıyordu. Genelde babasızlıklarını hissettirmemeye çalıştım, ama bazen de beceremedim. Bisiklet olayının ertesi günü de bunun ıstırabını yaşadım.
O cumartesi sabahı Selin kalkar kalkmaz yanıma geldi ve “Abim nerde?” diye sordu. Doğru odasına koştum. Yoktu. Sürekli dağınık duran odasını toplamış, yatağını yapmıştı. Ayaklarım titreye titreye mutfağa gittim. Banyo, tuvalet, yatak odası… “Belki karşıdadır” diye Sevil’in kapısını çaldım. Hiçbir yerde yoktu. Yarım saat içinde tüm lojmanları ayağa kaldırdım. Tüm nöbetçi askerler, komşular, arkadaşlarım… Yer yarılmış, içine girmişti. Dehşete düşmüştüm. Aydın’ın haberi olacak diye de ödüm kopuyordu. Öğleye doğru sinir krizi gelince, hastaneye kaldırdılar, sakinleştirici yaptılar. Ama bir saat içinde çıktım. Tekrar aramaya başladım. Kömürlükler, depolar, komşuların evleri, asansör boşlukları… Akşama doğru baygın halde yatarken eve bir telefon geldi: “Aydın Yüzbaşının evi mi efendim? Levent diye bir oğlunuz var mı?”
Sabah biz uyurken sessizce evden çıkmış. Yanına ordunun verdiği sağlık fişini almış ve yakındaki havaalanına gitmiş. Nöbetçi askerlerin hepsini “Benim babam helikopter pilotu, beni bekliyor” diyerek kandırmış. İnanmayanlara da sağlık fişini göstermiş. Tüm nöbetçileri atlattıktan sonra, piste gitmiş. Bir helikopterin içine girmiş ve kalkmasını beklemeye başlamış. Orada uyuyup kalmış. Akşama doğru da uçuş kulesine çıkıp “Benim babam Hakkâri’de. Dün gece beni yanına çağırdı. Onun haberi var. Beni ilk helikopterle yanına göndereceksiniz” demiş.
Bazen çocukları çok kıskandığımı hissediyorum. Ben kocamı özlediğimi söyleyemem, ya da söylememeliyim. Onun hayatı için endişelendiğimi kimseye belli etmemeliyim. Sürekli taş gibi dimdik durmalıyım ki, etrafımdaki herkes benim yüzüme karşı ya da arkamdan: “Ne dirayetli kadın, helal olsun!” demeli. Sonra, Aydın’ın komutanları beni takdir etmeli ki, onun siciline kötü şeyler yazmasınlar. Aydın ise hiçbir zaman iyi sicil, ya da puan peşinde olmadı. Onun tek derdi, tamamı çekilen ve bir türlü yenilenemeyen ayak tırnaklarıydı. Yıllarca, ayaklarına uygun bir postal bulamadık.
O iki yıl boyunca bu ve buna benzer yükleri taşıdım omuzlarımda, Aydın’a hissettirmemeye çalışarak. Çoğu zaman başardım, ama bazen de mümkün olmadı. 23 Nisandı. Tarihi çok iyi hatırlıyorum, çünkü Selin’in okulda müsameresi vardı. Özene bezene elbiselerini hazırladık. “Saçımı da yaptıralım” diye tutturunca, sabahın köründe doğruca lojman kuaförünün yolunu tuttuk. Nasıl bir saç istediğimizi güzel güzel anlattık. Asker abisiyle, sohbet ede ede başlayan ilk kuaför tecrübemiz neredeyse bitmek üzeydi. Bir ara kapı açıldı, biri başını içeri uzattı ve askeri yanına çağırdı. Biz öylece beklemeye başladık. Asker geri döndüğünde yüzü kıpkırmızıydı: “Efendim, Hanımefendi geldiler. Acelesi varmış. Saçını yaptıracakmış. Onu araya almak zorundayız” dedi.
Sonra olan oldu. Kadının “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye bağırışlarını duymadım bile. Hangi komutanın karısı olduğu umurumda bile değildi. Beni ilgilendiren tek şey, hayatında ilk kez kuaföre gelen kızımın güle oynaya saçının yapılmasıydı. Ama olmadı. Heyecanla hazırlanılan bir 23 Nisan gününde, küçücük bir kızın hayalleri altüst oldu. Aydın’ı da, ta Hakkâri’den bulup uyardılar: “Karına sahip ol” dediler.
Her ne kadar dışarıdan bakıldığında, kapısında nöbetçileri ile bir yarı açık cezaevini andırsa da, lojmanları sevdim ben. Ama eğer o gün, o iki dakikayı yaşayacağımı daha önceden kestirebilseydim, lojmandan hemen çıkardım.
Yine sabahlamıştık. Çocukları okula gönderdikten sonra mutfağı topluyordum. Sevil duş aldıktan sonra tekrar gelecekti. Garip bir huzur vardı içimde. Kendi kendime gülümsüyordum. Bir ara gayri ihtiyari mutfağın penceresinden dışarı baktım. Lojmanın nizamiyesinde bir askeri araç belirdi. Önce dikkate almadım, işime döndüm. Onlarca araç girer çıkardı nizamiyeden. Ama sonra birden aracı izlemeye başladım. Siyah bir renault ve hemen arkasından bir ambulans. Kapıdaki nöbetçi askere bir şeyler söylediler. İki araç bizim binanın olduğu yere doğru ilerlemeye başladı.
Dizlerimin titrediğini hissediyordum. Önüme döndüm, ellerimi yıkadım. Kulağım dışarıda, araçların sesini takip ediyordum. “Allahım ne olur kavşaktan dönsünler” diye dua ediyordum. Eğer o kavşaktan bizim apartmana doğru sapmazlarsa, kötü haberi başka birinin eşine vereceklerdi. Zangır zangır titriyordum. Dışarı bakamıyordum. Sesleri iyi duyabilmek için raftaki radyoyu kapattım. “Hayır, bana gelmiyorlar” diye de kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ama araçların bizim binanın parkına doğru yöneldiklerini duydum. Tekerleklerin betonda çıkardıkları sesler kulaklarımda çınlıyordu. Kapılar açıldı. Bir koşuşturmaca oldu. Bilinçsizce kapıya kadar sürüklendim. Bir şeyler olduğunu sezinleyen Can Can da kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Konuşmalar binanın içinde yayılıyordu:
– Komutanım, asansör çalışmıyor galiba.
– Tamam yürüyerek çıkalım? Kaçıncı kat?
– 3. kat komutanım.
– Doktor nerde?
– Burdayım komutanım.
– Kaç numara?
– ….numara komutanım.
Tüm vücudum sıtma nöbetine girmiş gibi titriyordu. Kaç numaraya geldiklerini söyleyen askeri duyamamıştım. Eminim binadaki herkes durumun farkındaydı. Ufacık bir çıt duyulduğunda, merdivene çıkan kadınlardan kimse yoktu ortalıkta. “Allahım ne olur bizim zili çalmasınlar. İnşallah karşı kapıyı çalarlar.” diye kendi kendime fısıldıyordum. Sonra birden, benim kapım çalınırsa açmamaya karar verdim. Açmayacaktım kapıyı. O haberi almayacaktım. Hiçbir zaman bana o haberi bildiremeyeceklerdi.
Mokasen ayakkabıların, merdivenlerde bıraktığı seslere daha fazla kulak kabarttım. Sesler gittikçe yaklaştı. İçlerinden birisi koşmaya başladı. Ayak sesi bizim kapının önünde durdu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Elimi ağzıma kapatmış nefes almıyordum. Saklanıyordum. Can Can sessiz sessiz inlemeye başlamıştı.
– Komutanım, numara yazmıyor kapılarda.
– Oğlum, niye öğrenmeden getirdiniz bizi? Hangisi?
– Komutanım, hemen soralım.
Komutanın “Dur, yapma!” demesine fırsat vermeden, içlerinden biri karşı kapının ziline dokundu. Dokunmasıyla birlikte içeriden çığlıklar yükselmeye başladı. Sevil de kapının arkasında, benim gibi bekliyordu. Kapı açıldı ve içeri doluştular. İlk çığlıkla birlikte tüm apartman da koridora çıktı. Koşuşturmaca sürerken, ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bağırışlar, çağırışlar… İtişip kakışmalar… Bense kapının arkasında yere diz çökmüş, Allah’a şükrediyordum. Ellerimi, titreye titreye ağzımdan çektim. Derin bir nefes aldım. İki yıl sonra Can Can’ın sesini duydum. Yırtınırcasına havlıyordu. Yavaşça ayağa kalktım, kapıdaki delikten karşıya baktım.
Aydın’a bir şey olmadığı için seviniyordum. Ama karşıda gördüğüm manzara beni darmadağın etti. Büyük bir suçluluk duygusuyla irkildim. Duygularımı bastıramıyordum bir türlü. Zaten gerek de kalmadı. Bir iki dakika içinde hata yaptıklarını, yanlış eve geldiklerini anladılar. Onca gürültünün içinde, her şeyi duymuştum. Ama bilincimi yitirmiştim.
Sonra… Sonra, benim kapımı defalarca çalmışlar. Can Can ortalığı birbirine katmış. Kapıyı kırmışlar. Beni hastaneye kaldırmışlar. Levent’le Selin’i de okuldan almışlar. Onlara da dayıları söylemiş.
Cenazeden sonra Sevil’le çok sık görüşemedik, eskisi gibi de olamadık. Bunu beklemiyordum zaten. İkimiz de neler hissettiğimizi çok iyi biliyorduk. Birbirimizden uzaktık, ama o beni, ben de onu anlıyordum.
“Lojmanda yaşamak iyi güzel de, keşke o iki yıl dışarıda kalsaydım” diyorum bazen. Belki de çocuklarımı da alıp annemlere gitmeliydim. Keşke onları dinleseydim. Eğer lojmanda olmasaydım, o iki dakikayı yaşamayacaktım. Bencillik işte. Aydın’ım gitmiş, ben hâlâ “Niye o iki dakikayı yaşadım?” diye hayıflanıyorum.

Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-2/)Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-2/)