• Üç yaşında “ayıp” kelimesini duyunca hayadan
    yüzü kızaran kız çocukları da bu ümmetin evlerinde
    büyümüştü. Hatırlayın! Büyük ablalarınız her gece
    babalarınızı kapıda karşılar, hal-hatır ederdi. Yaşı
    otuzun üzerinde olanlar okula annelerinin yamadığı
    pantolonla giderdi. Ailede para yoktu fakat kanaat ve
    huzur vardı.
    Kadını “özgürlük” gibi tahrik edici kelimelerle evden aldılar, büyük bir ihanetle onu soyup, koyun
    gibi kasap vitrine astılar. Şimdi saçının bir telini bile
    göstermekten haya eden kızlar yerinde pastanelerde
    erkeklerle yan yana oturanlar var. Tesettürlü oldu-
    ğunu zanneden çıplakların sayısı ise her geçen gün
    artmakta.
    Allah Rasulü’nün konuşulduğu evlerde aile önem
    kazanmış; küçük şefkat, büyük ise saygı görmüştü.
    O’ndan uzaklaştıkça da dünya hırsı, şehvet ve şöhret
    marazı büyüdü, bugün insanlığı yutacak hale geldi.
    Babaannenin duasını almak için aralarında tatlı
    münakaşa yapan çocuklar mı, feribotta erkekle sarmaş dolaş halde ninesine, “Dön yerine ihtiyar!” diyen
    üniversiteli kız mı? hangisinin hayatı yaşanmaya değer? Resmi kabul merasimlerinde, tesettür olduğunu
    zannettiği kıyafetlerle eşinin yanında dikilip, erkeklerle tokalaşan ve bunu da büyük bir kazanım olarak
    gören kadın; bu haliyle mi daha huzurlu, yoksa bir
    erkekle karşılaştığında “haya”dan yüzünün kızardığı
    günlerde mi daha huzurluydu?
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat spoiler içerir!
    Ayfer Tunç'la tanışma kitabımla karşınızdayım. İçinizi yakacak iki yaşam... Bu iki yaşamın geçip giden günlerden birinde karşılaşması ve hayatın gerçekleriyle çarpışarak sonlanması..

    "Yazarlığımdaki ilerlemeye mi işaret ediyor emin değilim, ama “Suzan Defter” romanlarım dâhil tüm yazdıklarımın içinde en sevdiğim metinlerden biridir." Ayfer Tunç

    12 Eylül döneminde yaşanmaya çalışan bir aşk ve hayata tutunamadığını anlayan bir adam..

    "Benim hayata dair temel inancım, her insanın hayatının tıpkı parmak izi gibi tek-biricik oluşudur. Dolayısıyla her yakınlıkta bir uzaklık bulunması varlığımızın doğasında var. Ama bunu bir kenara koyalım ve insanlar arası ilişkiler açısından bakalım. İki insanın aşk, arkadaşlık, iş veya dostluk, hangi nedenle olursa olsun, birbirine yakınlaştığı özel anlar belli bir zaman ve zeminde gerçekleşir. Ama bu zaman ve zeminde paylaşılan duygular ya da akıl alışverişi iki ayrı zihinde birbirinin tıpkısı mıdır? Değildir, olamaz da, çünkü her insan kendinin tek örneğidir. Aynı olsaydı hayat çok kolay olurdu zaten. Ama edebiyat da olmazdı tabii bu kadar kolayca tahmin edilebilir ve kendi kendine akabilen bir hayatta. Yeni tanıştığımız veya öteden beri tanıdığımız insanlarla her buluşmamızda birbirimize yakınlaşır veya uzaklaşırız. Bulunduğumuz mekânda, birlikte olduğumuz an içinde zihnimizden akıp geçenler bu mesafeleri oluşturur. Bunun için “neyin var?” diye sorarız, anlamak isteriz karşımızdakinin ruh halini. Sevgililer bu nedenle birbirlerinin ne düşündüğünü öğrenmek isterler. Kuşku ve güvensizlik bu kestirilemeyen mesafelerden doğar." Ayfer Tunç

    İki günlüğün iç içe okumamız hayata karşı tutunmaya çalışmayı en güzel şekilde hüzün duygusuyla anlatılmış. Derya ve Ekmel Bey'in en iyi bildiği duygu hüzün.

    Derya küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Bu da hayatının her bölümünde onun peşinden gelmiştir. Kumarbaz babası eve arada bir gelmeye başlar,başka birisiyle yaşamaya karar verir. Bu yüzden de Derya ve abisini babaannesine bırakır. Artık Derya'nın hayatı abisi ve babaannesi olmuştur. Birde arada gelen babası..

    Derya'nın abisi ile Suzan'ın aşkı Derya'nın hayatının en önemli unsuru olmaya başlar. Artık Derya onların arasında 3. kişi olmaya başlar. 12 Eylül'ün çalkantılı zamanlarında Derya'nın abisi polislerden saklanırken bile sürer bu masum heyecanlı aşk. Fakat hayat acımasızdır ve Derya'nın abisinin Türkmenistan'a çalışmaya gitmesi ve orada başka birisiyle evlenmesi bu masum aşkın sonu olur. O mükemmel aşk artık yoktur. Derya bunun sorumlusunu abisi olduğunu düşünür, yengesini yeğenleri bundan dolayı kabullenemez.

    Aslında onun kabullenemediği Suzan'ın onu da terk etmesidir. Suzan gibi olamamaktan belki de hayat onun için zor olmuştur. Biten evliğinde bile.. Bu yüzden Ekmel Bey'in yanında Suzan oluverdi. Masum aşkı yaşayan aslında oydu. Ekmel Beyle tanışması Ekmel Bey'in evini satılığa çıkarması ve bu yüzden de Derya da evi gezmek için gitmesiyle oldu. Aslında Derya'nın evi alacak parası yoktu. Ekmel Bey'in de evi satacak niyeti.

    Ekmel Bey hayata tutunamayanlardan. " Ama bence en dikkate değer kişi Ekmel Bey’in “tunçtan dökülmüş melek heykeli annem” diye tanımladığı annesi. Kutsal anne imgesinin arkasında bir taş yürek."

    Annesini çok seven babası ama annesinin babasını hiçe sayması Ekmel Bey'in ailesinin özeti gibi. Mutsuz bir aile. Mutsuz 3 çocuk. Yaşamaktan bıkmış büyükbaba. Belki de bu yüzden Ekmel Bey'in evliliği de bitti. Soğuk ve yapay ilişkiler, onun eve kapanmasına sebep oldu. O da evine birisi gelsin diye satılık ilanı verdi.

    "Çocukluk dendiği zaman ilk akla gelen (ya da benim aklıma gelen) ailedir. Çocukluğun mutlu ya da mutsuz oluşunu aile belirler. Mutlu ya da mutsuz bir çocukluk yetişkinliği belirler. Dolayısıyla geleceğimizi geçmişimizde aramalıyız. Kendileriyle ve geride bıraktıkları zamanlarla yüzleşmekten çekinmeyen cesur ve akıllı kişiler bu hesaplaşmadan genellikle galibiyetle çıkarlar ve yetişkinliklerinde travma yaşasalar da yıkılmayarak hayata devam ederler, ama pek çok kişi bunu başaramaz ve hayatları çocukluk travmalarını atlatmaya çalışarak geçer." Ayfer TUNÇ

    Derya ve Ekmel Bey böylece tanışmış oldular. Birbirleriyle ilişkileri bitince, artık anlatacak bir şey kalmadığında, geçmişleriyle yüzleşince artık konuşacak bir şey kalmadığında Derya, Ekmel Bey'in evine artık gelmeyeceğini ona söyler. Artık Derya, hayatına devam etmeye karar verir. O Suzan gibi olamayacağını kabul etmiştir.