• "?" sorusundan yola çıkarak, dünyada kimi yaşamların yaşam sayılmadığını, kimi insanların insan sayılmadığını hatta kimi ölülerin yasının dahi tutulamadığını tartışılıyor bu kitapta...
  • LEV TOLSTOY, İTİRAFLARIM’DAN

    Eğitimli ve bilge kişilerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken büyük insan kitleleri, bütün insanlık, bu anlamı akıldışı bilgiyle algılıyordu. Bu akıldışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey. Bu, Tanrıdır; altı günde yaradılış, şeytanlar ve melekler ve diğerleri. Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler.

    “Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?” Ve bambaşka bir soruya yanıt verdim: “Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?” Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu: “Hiçbir şey.”

    Tolstoy: “Hayatın anlamsız olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    İnsanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime.

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?”

    “Hayat,” dedim kendime, “Anlamsız bir kötülükten ibaret, bu kesin. Ancak bugüne kadar yaşadım ve hala da yaşıyorum, bütün insanlık da bundan önce yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor? insanlık niçin var oldu, var olmamak mümkünken. Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var?”

    Yaşamın anlamsızlığını ortaya koyacak şekilde akıl yürütmek hiç de zor değil. Bu en sıradan insanın bile aşina olduğu bir şey. Gene de bu sıradan insanlar bu zamana kadar yaşamlarını sürdürdüler ve hala da sürdürmekteler. Nasıl oluyor da bunların hepsi var oluşun akla yatkın bir şey olup olmadığına hiç kafa yormadan yaşayabiliyorlar?

    Bilgelerin bilgeliklerince doğrulanan bilgim bana şunu göstermiştir ki yeryüzündeki her şey – canlı ya da cansız – olabilecek en akıllıca bir şekilde yerleştirilmiş – bir tek, benim kendi konumum aptalca. Ve o aptallar – o muazzam insan kitleleri – canlı ya da cansız her şeyin yeryüzünde nasıl konumlandırıldığı hakkında en ufak bir fikre bile sahip değiller, ama yaşamaya devam ediyorlar ve sanıyorlar ki kendi yaşamları çok akıllıca konumlandırılmış!..

    Aklıma birden şu geldi: “Ya hala bilmediğim bir şey varsa? Cehalet de aynısını yapar; cehalet de hep aynen benim dediklerimi der. Bir şeyi bilmediğinde bilmediği o şeyin aptalca olduğunu söyler. Gerçekten de öyle gözüküyor ki, sanki hayatlarının anlamını anlamış gibi çünkü anlamadan yaşayamazlardı- yaşamış ve yaşamakta olan bir insanlık var. Ben de diyorum ki bütün bu var oluş anlamsız ve ben yaşayamam.

    “Hiçbir şey bizi intihar yoluyla var oluşu reddetmekten alıkoyamaz. Pekala o halde öldürün kendinizi, irdelemekten kurtulursunuz. Yaşamak sizi mutsuz ediyorsa öldürün kendinizi! Yaşıyorsunuz, ama yaşamın anlamını anlayamıyorsunuz – o halde anlamadığınızı söyleyerek ve yazarak vakit harcayacağınıza sona erdirin yaşamınızı.

    İnsanların mutlu oldukları ve ne yaptıklarını bildikleri bir topluluğa girdiniz, şayet bunu sıkıcı ve itici buluyorsanız, gidin uzaklaşın!”

    Gerçekten de, intiharın şart olduğuna kani olup da intihar etme kararı almayan bizler, boyalı bir yosma karşısında eli ayağına dolaşır gibi aptallığından ortalığı telaşa veren, insanların en zayıfı, en tutarsızı, ya da daha açıkça söyleyecek olursak, en aptalı değil de neyiz? çünkü, ne kadar şüphe götürmez olursa olsun, bilgeliğimiz bize var oluşun anlamına ilişkin bilgiyi vermemiştir. Ancak yaşamlarını sürdüren bütün insanlık -milyonlarca insan- yaşamın anlamından şüpheye düşmemektedirler.

    Gerçekten de, yaşamın oluştuğu, hakkında hiçbir şey bilmediğim en eski zamanlardan beri insanlar benim görebildiğim yaşamın o anlamsızlığının farkında olarak yaşaya geldiler ve gene de yaşama bir takım anlamlar atfettiler. insanoğlu var olduğu ilk günden beri hayata bir anlam yükledi ve sürdükleri yaşam onlardan bana intikal etti. içimde ve etrafımda olan her şey, cismani olan ya da olmayan her şey, onların hayat bilgisinin birer meyvesi. Benim tam da hayatı değerlendirmede ve mahkum etmede kullandığım düşünce araçlarının hepsi de benim tarafımdan değil, onlar tarafından kat edildi. Ben kendim bu dünyaya onların sayesinde geldim. Onların sayesinde öğrendim ve yetiştim. Demiri onlar çıkardılar, ormanları kesmeyi bize onlar öğrettiler, inekleri ve atları onlar evcilleştirdiler, tahıl ekmeyi ve birlikte yaşamayı bize onlar öğrettiler, yaşamımızı onlar düzenlediler ve bana konuşmayı ve yazmayı onlar öğrettiler. Ve onların bir ürünü olan, onlar tarafından yedirilen, içirilen, öğretilen ben, onların düşünceleri ve sözcükleriyle düşünerek bütün bunların saçmalık olduğunu savundum. “Yanlış olan bir şey var!” dedim kendime. “Bir yerlerde büyük bir hata yaptım.” Ancak nerede hata yaptığımı anlamam çok zamanımı aldı.

    Şimdi az ya da çok sistematik bir şekilde ifade edebildiğim bütün bu şüpheleri o zamanlar ifade edemiyordum. O zamanlar sadece, yaşamın boşluğuna ilişkin varmış olduğum sonuçlar mantıksal açıdan ne kadar kaçınılmaz sonuçlar da olsa ve de bu sonuçlar en büyük düşünürler tarafından doğrulanmış da olsa bu sonuçlarla ilgili bir şeylerin doğru olmadığını hissediyordum. Hata, ister akıl yürütmenin kendisinde olsun, isterse sorunun soruluş biçiminde, vardığım sonucun mantıksal açıdan ikna edici olmasına karşın yetersiz olduğunu hissediyordum. Bütün bu sonuçlar beni akıl yürütüş biçimimin gereği olan şeyi yapmaya yani kendimi öldürmeye ikna edememişti. Kendimi öldürmeden, beni bu noktaya aklın getirdiğini söylersem yalan söylemiş olurdum. Akıl işin içindeydi, ama sadece bir tür var oluş bilinci diye adlandırabileceğim bir şey daha işin içindeydi. Beni dikkatimi şuna değil de buna yöneltmeye zorlayan bir güç iş başındaydı. Beni içinde bulunduğum ümitsiz durumdan çekip çıkaran ve dikkatimi bambaşka bir tarafa yönelten şey işte bu güçtü. Bu güç beni, dikkatimi insanlığın ben ve bana benzer birkaç yüz kişiden oluşmadığı ve henüz insanlığın var oluş serüvenini bilmediğim gerçeğine yönelmeye zorladı.

    Kendime benzer insanlardan oluşan dar çevreme baktığımda sadece sorunu kavrayamayan insanlar, ya da kavrayıp da sorunu hayatın sarhoşluğu içerisinde boğanlar, ya da sorunu kavrayıp da yaşamına son verenler, ya da sorunu kavradıkları halde zayıflıklarından ötürü ümitsiz yaşamlarını sürdürenleri görüyordum, Başka hiç kimseyi görmüyordum. Sanıyordum ki ait olduğum zengin, eğitimli ve bolca boş vakti olan insanlardan oluşan o dar çevre insanlığın tamamıydı ve de diğer, o güne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca insan gerçekten insan değil bir çeşit sığırdılar.

    Hayat hakkında akıl yürütürken beni dört bir yandan kuşatan insanlığın tamamının var oluşunu gözden kaçırmış olmam şimdi bana tuhaf ve inanılmaz derecede akıl almaz geliyor. Benim hayatımın, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un hayatlarının gerçek, normal hayatlar, milyarlarca insanın hayatlarının ise dikkate değmeyecek birer vaka olduğunu düşünecek derecede saçma bir hatanın içine düşmüştüm. Şimdi bana tuhaf gözükse de o zamanlar öyle düşünüyordum. Aklımım kibrinin aldatmacasında benim, Süleyman’ın ve Schopenhauer’un soruyu en doğru şekilde sorduğumuzu ve sorunun daha başka hiçbir şekilde sorulamayacağını sanıyordum. Bu, bana öylesine şüphe götürmez bir gerçekmiş gibi geliyordu ki, bütün o milyarların henüz sorunun derinliğini kavrama noktasına gelemediklerini düşünüyordum. Öyle ki, yaşamın anlamını ararken bir kere bile şu soru aklıma gelmemişti: “Peki, yeryüzünde bugüne kadar yaşamış ve hala da yaşamakta olan milyarlarca sıradan insanın hayatlarının anlamı nedir ve de ne olagelmiştir?”

    Öyle söylenmese de, bizim gibi özgür düşünen, eğitimli insanlara özgü olan bu delilikle uzunca bir süre yaşadım. Ancak, gerek gerçekten çalışan insanlara duyduğum, beni onları anlamaya ve sandığımız gibi aptal olmadıklarını görmeye zorlayan o somut sevgi, gerekse yapacağım en iyi işin kendimi asmak olduğu gerçeğinden öte bir şey bilmeme imkan olmadığına olan samimi inancım yüzünden, eğer yaşamak ve yaşamın anlamını kavramak istiyorsam bu anlamı, onu yitirenlerin ve kendilerini öldürmek isteyenlerin arasında değil de, yaşamın kendisini oluşturan, kendi hayatlarının ve de bizim hayatlarımızın yükünü sırtlanmış olan, geçmişin ve günümüzün milyarları arasında aramam gerektiğini en azından içgüdüsel olarak hissettim. Geçmişte yaşamış ve hala da yaşamakta olan o basit, cahil ve fakir insanların oluşturduğu muazzam kitlelerin üzerinde düşünmeye başladım ve oldukça değişik bir şeyle karşılaştım. Şunu gördüm ki, nadir istisnalar dışında, yaşamış ve yaşamakta olan bütün o milyarlar benim sınıflandırmama uymuyor; onları sorunu anlayamayanlar diye sınıflayamazdım, çünkü soruyu olağanüstü bir açıklıkla dile getiriyor ve yanıtlıyorlardı. Ne de onları Epikürcüler olarak düşünebilirdim, çünkü yaşamlarında zevkten çok yoksunluklar ve acılar vardı. Hele onların mantıksız bir şekilde, anlamsız bir var oluş sürdürdüklerini hiç söyleyemezdim, çünkü yaşamlarındaki her şeye, ölüm de dahil olmak üzere, açıklama getirebiliyorlardı. İnsanın kendisini öldürmesini en büyük kötülük sayıyorlardı. Öyle gözüküyordu ki, bütün insanlığın hayatın anlamına ilişkin, benim doğrulamadığım ve küçümsediğim bir bildiği vardı. Akla dayalı bilgi yaşamın anlamına ilişkin bilgi vermez ve var oluşu dışlarken, milyarlarca insanın bütün insanlığın hayata atfettiği anlam küçük görülen bir takım yalancı bilgiye dayanıyordu.

    Eğitimli ve bilge kişilerin ortaya koydukları akla dayalı bilgi yaşamın anlamını reddederken büyük insan kitleleri, bütün insanlık, bu anlamı akıldışı bilgiyle algılıyordu. Bu akıldışı bilgi ise inançtır, tam da benim kabul edemeyeceğim şey. Bu, Tanrıdır; altı günde yaradılış, şeytanlar ve melekler ve diğerleri. Aklımı yitirmedikçe kabul edemeyeceğim şeyler.

    İçinde bulunduğum durum korkunçtu. Akla dayalı bilginin yolunda var oluşu reddedişten başka bir şey bulamayacağımı biliyordum. Ve inançta da aklı reddedişten başka bir şey yoktu. Bu benim için var oluşun reddinden bile daha çok kabul edilemeyecek bir şeydi. Akla dayalı bilgi açısından yaşam kötüydü, insanlar bu gerçeği biliyorlardı ve yaşamlarına son vermek kendi ellerindeydi. Gene geçmişte olduğu gibi şimdi de yaşamaya devam ediyorlardı. Yaşamın kötü ve anlamsız olduğunu uzun süreden beri bilmeme rağmen ben kendim yaşamaya devam ediyordum. İnanç açısından bakıldığında ise yaşamın anlamını kavrayabilmem için aklımı reddetmem gerekiyordu. Tam da bunun bir anlamının olması gerekiyordu.

    Bir çelişki doğmuştu ve bu çelişkiden çıkışın iki yolu vardı. Ya benim mantık dediğim şey sandığım kadar akla dayalı değildi, ya da bana akıl dışı gözüken şey sandığım kadar akıl dışı değildi. Ben de akılcı bilgiye dayalı düşünce çizgimin geçerliliğini araştırmaya koyuldum.

    Geçerliliğini araştırınca düşünce çizgimin gayet doğru olduğunu gördüm. Yaşamın hiçlikten başka bir şey olmadığı sonucuna varmak kaçınılmazdı, ancak bir hatayı fark ettim. Hata, akıl yürütme biçimimin sormuş olduğum soruyla uyuşmamasıydı. Soru şuydu:

    “Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?” Ben de bu soruya cevap verebilmek için var oluşu incelemiştim.

    Var oluşla ilgili akla gelebilecek her türlü soruya ilişkin çözümler beni açıkça tatmin etmiyordu, çünkü benim sorum ilk bakışta basit gözükse de sonlunun sonsuzla, sonsuzun da sonluyla açıklanmasını gerektiriyordu.

    Şu soruyu sordum: “Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?” Ve bambaşka bir soruya yanıt verdim: “Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?” Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu:

    “Hiçbir şey.”

    Muhakemelerimde sürekli olarak sonluyu sonluyla, sonsuzu da sonsuzla karşılaştırıyordum (başka türlü de yapamazdım zaten). Ancak bu yüzden de kaçınılmaz olan şu sonuca varıyordum:

    Güç güçtür, madde maddedir, irade iradedir, sonsuz sonsuzdur, hiçbir şey hiçbir şeydir. Elde edebileceğim tüm sonuç buydu.

    Bu matematiktekine benzer bir durumdu. Bir denklemi çözmek için kafa yorduğumuzda bir özdeşlik üzerinde çalıştığımızı anlarız. Düşünce çizgimiz doğrudur, ancak bu düşünce çizgisi a eşittir a, ya da x eşittir x, ya da ° eşittir ° yanıtına Ulaşır. Benim var oluşun anlamına yönelik sorumla ilgili akıl yürütüşümde de aynısı oldu. Bütün bilimlerin bu soruya verdiği yanıt özdeşlikti.

    Ve gerçekten de kuralcı bilimsel bilgi – Descartes’irı yaptığı gibi, her şey hakkında mutlak bir şüpheden yola çıkan o bilgi inanç adına kabul edilen her türlü bilgiyi reddeder, her şeyi yeni baştan aklın ve deneyin kanunları üstüne inşa eder ve var oluş sorusuna benim de ulaştığım o belli belirsiz yanıttan başkasını veremez. Sadece ilk başlarda bana bilgi pozitif bir yanıt – Schopenhauer’un yanıtını – veriyor gibi gelmişti. O yanıt da hayatın hiçbir anlamı olmadığı ve kötü olduğuydu. Ancak, konuyu incelediğimde anladım ki, bu yanıt pozitif bir yanıt değildi ve o yanıtı o şekilde ifade eden şey benim hislerimdi. Brahmanlar, Süleyman ve Schopenhauer tarafından kesin olarak ifade edildiği şekliyle yanıt ya belirsizdi, ya da özdeşlikti: O eşittir 0, var oluş eşittir hiçlik. Bu şekilde felsefi bilgi hiçbir şeyi inkar etmemekle birlikte soruyu kendisinin çözemeyeceği yanıtını vermiş oluyordu. Felsefe için bu sorunun yanıtı belirsizliğini koruyordu.

    Bunu anladığım için şunu da anlamıştım ki, akılcı bilgide soruma yanıt bulmam imkansızdı ve akılcı bilginin verdiği yanıt sadece şunu göstermişti: Böyle bir yanıt, ancak soru başka bir şekilde ifade edilirse ve de soruya sonlunun sonsuzla olan ilişkisi dahil edilirse, elde edilebilirdi. Şunu anladım ki, inancın verdiği yanıtlar her ne kadar akıldışı ve gerçek anlamından saptırılmış da olsa, bu yanıtların üstün olan bir yanı vardı. Bu yanıtların getirdiği her çözümde sonlu ile sonsuz arasındaki ilişkiye yer verilmişti. Bu ilişki olmadan bir çözüm olamazdı.

    Soruyu her ne şekilde sorduysam aldığım yanıtta bu ilişki vardı. Nasıl yaşamalıyım? – Tanrının kanunlarına göre. Benim yaşamamın ne gibi bir gerçek sonucu olacak? Sonsuz ıstırap ya da sonsuz mutluluk. Yaşamın, ölümün yok edemeyeceği nasıl bir anlamı var? – Sonsuz Tanrıyla birleşmek: Cennet.

    Böylelikle, bana tek bilgi türü gibi gelmiş olan akılcı bilginin yanı sıra yaşayan bütün insanların bir başka, akıl dışı bilgiye -yaşamayı mümkün kılan o şeye, yani inanca- sahip olduğunu kabul etme noktasına geldim. Inanç hala bana eskiden olduğu kadar akıl dışı geliyordu, ama sadece inancın insanlığın var oluş sorusuna yanıt verdiğini ve bunun sonucu olarak da yaşamayı mümkün kıldığını kabul etmekten başka çarem de yoktu. Akla dayalı bilgi beni yaşamın anlamsız olduğunu kabul etme noktasına getirmişti. Hayat akışım durmuştu ve kendimi öldürmek istiyordum. İnsanlığın tamamına baktığımda ise insanların yaşamayı sürdürdüklerini ve yaşamın anlamını bildiklerini söylediklerini görüyordum. Bir de kendime baktım. Geçmişte hayatta bir anlam bulabildiğim sürece ve onu yaşamaya değer kılabildiğim sürece yaşamaya devam etmiş olduğumu gördüm.

    Tekrar başka ülkelerin insanlarına, kendi çağdaşlarıma ve onların atalarına bakınca da aynı şeyi gördüm. Var oluşun olduğu her yerde, insanoğlu inanmaya başladığı günden beri yaşamı kendisi için yaşanılır kılmıştı ve bu inancın ana hatları her yerde hep aynıydı.

    Bu inanç ne olursa olsun, hangi yanıtlan verirse versin ve bu yanıtlan kime verirse versin, verdiği her bir yanıt insanoğlunun fani varlığına acıların, yoksunlukların ve ölümün ortadan kaldıramayacağı sonsuz bir anlam katmakta. Bu, ancak yaşamın anlamını ve olanağını inançta bulabileceğiz demektir. O halde inanç nedir? Şunu anladım ki, inanç sadece “görülmeyenin bilgisi” vesaire değildir; bir vahiyderı ibaret de değildir (bu, inancın yalnızca bir yönünü tanımlamaktadır), insanın Tanrı’yla olan ilişkisi de değildir (insanın inancı Tanrı yoluyla tanımlamaması, önce inancı sonra Tanrı’yı tanımlaması gerekir) . İnanç sadece insanın Bir denilen şeyle yaptığı bir anlaşma da değildir (inancın en çok da bu olduğu sanılır). İnanç insanın var oluşunun anlarına ilişkin bilgidir ve ancak bu bilginin sonucunda insan kendi kendisini yok etmeyip yaşamını sürdürebilir. İnanç, var oluşun gücüdür. Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı, yaşıyor olmazdı. Eğer insan fani olanın aldatıcı doğasını görmüyor ve fark etmiyorsa fani olana inanıyor demektir. Fani olanın aldatıcı doğasını kavrayabiliyorsa sonsuza inanmak zorundadır. Bir inancı olmadan yaşayamaz.

    Zihin uğraşı verdiğim bütün o süreci hatırladım ve dehşete kapıldım. Şimdi apaçık anlıyordum ki, bir insanın yaşayabilmesi için ya sonsuzu görmemesi, ya da var oluşun anlamına ilişkin sonlu olan ile sonsuz olanı birleştiren bir açıklamasının olması gerekiyordu. Böyle bir açıklamam eskiden olmuştu, ama fani olana inanmaya devam ettiğim müddetçe bu açıklamaya ihtiyaç duymuyordum ve akıl yoluyla kendi açıklamamın geçerliliğini araştırmaya başladım. Aklın ışığında benim eski açıklamam tamamen paramparça oldu. Ancak bir zaman geldi ki, fani olana inanmayı bıraktım. Sonra bildiklerimden yola çıkarak akılcı temeller üzerine var oluşun anlamını verecek bir açıklama inşa etmeye başladım. Ancak hiçbir şey inşa edemedim. insan aklının en iyileriyle birlikte ben de o, sıfır eşittir sıfır, sonucuna vardım ve bu sonuca çok şaşırdım. Gerçi bundan başka bir sonuç da çıkamazdı.

    Deneysel bilimlerde soruma yanıt aramakla aslında ne yapıyordum? Niçin yaşadığımı öğrenmek istiyordum. Bu amaçla da kendimin dışında kalan her şeyi araştırdım. Açıkça çok şey öğrendim, ama ihtiyacım olan şeyleri değil.

    Felsefi bilgide yanıt aramakla ne yapıyordum? Benimle aynı durumda olmuş olan kişilerin düşüncelerini inceliyordum, ama “Niçin yaşıyorum?” sorusuna yanıt bulamıyordum. Şurası açıktı ki kendi bildiğim şeyden başka hiçbir şey öğrenemiyordum. Kendi bildiğim de, hiçbir şeyin bilinemeyeceğiydi.

    Kimim ben? Sonsuzun bir parçası. İşte bütün sorun bu iki sözcükte yatıyordu.

    İnsanlığın bu soruyu kendisine sadece dün sormuş olması mümkün müydü? Benden önce herhangi birisinin kendisine bu kadar basit olan, her zeki çocuğun dilinin ucuna geliverecek o soruyu sormuş olması mümkün değil miydi?

    Şurası kesin ki bu soru insanoğlunun var oluşundan bu yana sorula gelmiştir ve doğaldır ki insanlık var olalı beri sonluyu sonluyla ve de sonsuzu sonsuzla karşılaştırmak aynı derecede yetersiz sonuç vermiştir. İnsanlığın var oluşundan beri de sonlu olanın sonsuz olanla ilişkisi araştırıla ve dile getirile gelmiştir.

    Sonlu olanın sonsuza uyarlandığı ve var oluşa ilişkin bir anlamın keşfedildiği bütün bu kavramları -Tanrı kavramı, irade kavramı ve iyilik kavramını- mantıksal incelemeye tabi tutarız. Ve bütün bu kavramlar da aklın eleştirilerine direnmekte başarısız olurlar.

    Eğer bu, bu kadar korkunç olmasaydı, bizlerin büyük bir gurur ve tatmin duygusuyla çocuklar gibi, bir saati önce parçalarına ayırıp, içinden yaylarını çıkarıp, ondan bir oyuncak yapıp, sonra da saatin çalışmamasına şaşırmamız gülünç bir durum olabilirdi.

    Sonlu ile sonsuz arasındaki çelişkinin çözümü ile var oluş sorusuna verilecek ve yaşamı yaşanılır kılacak olan o yanıt gerekli ve değerli bir yanıttır. Bu, her yerde, her zaman ve bütün insanlar arasında rastladığımız tek çözümdür: insanın var oluşunun izini yitirdiğimiz zamanlardan gelen bir çözüm; öylesine zor bir çözüm ki bir benzerini asla oluşturamayacağımız bir çözüm. Ve bu çözümü bizler tasasızca yok etmekte ve hepimizin doğasında olan ve bir cevap da bulamadığımız o aynı soruyu sormaya devam etmekteyiz.

    Sonsuz bir Tanrı kavramı, ruhun Tanrısallığı kavramı, insanın Tanrı’yla olan ilişkisi, ruhun birliği ve varlığı, insandaki ahlaki iyilik ve kötülük düşüncesi; bütün bunlar insan düşüncesinin gizli sonsuzluğunda özlüce belirtilen kavramlardır. Bu kavramlar, onlar olmaksızın ne yaşamın ne de benim kendimin var olması mümkün olmayan kavramlardır. Ne var ki, ben bu bütün insanlığın emeğini reddederek, onu kendim yeni baştan, kendi tarzımda oluşturmak istiyordum.

    O zamanlar böyle düşünmüyordum, ama bu fikirlerin tohumları çoktan içimde yer etmişti. tam olarak şunu anlamıştım ki, Schopenhauer ve Süleyman ile birlikte, bütün bilgeliğimize rağmen, içinde bulunduğum konum aptalca bir konumdu. Yaşamın kötülükten ibaret olduğunu görmekte ve yaşamaya devam etmekteydik. Bu açıkça aptallıktı, çünkü eğer hayat anlamsızsa ve ben de madem mantıklı olanı o kadar seviyor idiysem, bu durumda yaşama son verilmesi gerekirdi ve o zaman da kimse bunun yarılış olduğunu söyleyemezdi, ikinci olarak şunu anladım ki, insanın bütün muhakemesi boşta dönen bir pinyon çarkı gibi bir kısır döngüye sapıyordu. Ne kadar çok ve ne kadar iyi akıl yürütürsek yürütelim o soruya bir cevap bulamayız. Sıfır her zaman sıfıra eşit olacaktır ve bu yüzden tuttuğumuz yol büyük ihtimalle yanlıştır.
  • Birer muamma olarak doğarız: Kimin kaç gün yaşayacağı, nasıl bir ömür süreceği, ne uğruna tükeneceği hiçbir kulun malumu değildir. İnsanoğluna muammalık sıfatı yakıştırırken şunu gözden kaçırmazsak isabet kaydedebiliriz: Her kime muamma demişsek o, muammalı saydığımız yanım ancak bedeninde can taşıdığı sürece muhafaza edebilecektir. Can taşımak imkân taşımak demektir. İmkân ise istidattan ibaret değildir. İnsanların imkânı dediğimiz şey, o güne kadar ne idiyseler olduklarının ötesine gidebilme, üstüne çıkabilme gücüdür. İnsana sır katan şeyin canlılık olduğunu; ama bu canlılığın bitkilerde ve hayvanlarda rastlanılan canlılıktan farklı olduğunu hatırdan çıkarmayalım. İnsan hayatı kendini tekrar edip duran bir “devr-i dâim” manzarası arz etmediği takdirde sahiden insan hayatı olur. Evet, alnımıza ne yazıldıysa onu yaşarız ve fakat uhdemizdeki insanlık, robot, kukla, köpek değil de insan olmuşluk, alnımıza kendimizi tekrar etmeyeceğimizin yazıldığına karinedir. Tarih tekerrür etmeyecektir.

    Sırrımız canlı olmamızın neyin canlanmasına hizmet edeceğinde saklı. “Kendini bil!” denildiyse boşuna söylenmemiş. Beşer kıyafetinde yaratılan ve dünyadaki ömrünü tüketen herkes kendini bilme durumuna kavuşmaz, Kavuşma gücünü gösterenler de bu rütbeyi çal kap elde edemez. Kendini bilme süreci (tasavvufta görüldüğü şekliyle bile olsa) bir disiplin haline de getirilemez. Bilim, felsefe, sanat alanlarındaki bilgilerle kendimizi bilmedeki noksanımızı gideremeyiz. İnsan

    gerçeğinin esasına erenler bununla kendini bilme çabasının üstesinden gelmiş sayılmazlar. Çünkü “kendilik bilgisi” her kim ona kavuşmuşsa, yalnızca kendini kapsar. Demek ki kendilik bilgisi biriciklik bilgisidir. Aradığımız bilgi, bilgi olma özelliğini kamuya sunulur sunulmaz kaybeder. Geçen bunca zaman insan ömrünün biricikliğine halel getirememiştir. Sahiciliğimiz biricikliğimizdedir. Kısa veya uzun, ne kadar ve nasıl yaşamış olursak olalım biz insanlar bizi biricikliğe götüren iki yoldan birinde yürürüz; ama iki yolda birden yürüyemeyiz. Ya şimdiye kadar geçirdiğimiz yılın hakkını vermiş yahut yıllarımızı heba etmişizdir. Ömrümüzün her aşaması bilgisizliğimizi geride bırakmamızı vesile olduğu nispette değer taşır.

    Acaba bilgisizlikten kurtulmak ve bu değeri kazanmak için kütüphanelere mi kapansak? Yoksa maceradan maceraya atılıp bilinecek şeyi tecrübeden, hayat bilgisinden mi çıkarsak? Boşuna gayret... Ne kadar değerli olduğumuzun ölçüsünü tanık olduğumuz bu dünyada bulamayacağız. Neyin yaşamaya değdiğini, neyi yaşamakla hayatımızı değersizleştireceğimizi önceden bilemeyiz. Alnımızda yazılanı okumanıza yarayacak bir marifetimiz yok. Biz insanlar canımızın neyi canlı tuttuğu bilgisinden yoksun bırakılmakla kalmamışız; yaşarken hangi eylemler için yeterli olduğumuzun bilgisi de bizden saklanmıştır. Kim olursak olalım sadece bir tek alanda tercih yapmayı güç yetirebiliriz. Kaderimize razı olmak veya kaderimize itiraz etmek. Birinci şıkkı seçip takdire rıza göstermişsek ne için yaşadığımızı da keşfetmişiz demektir. Kaderinize itiraz ettiğiniz zaman yaratıldığınızı da inkâr etmiş olursunuz. Umumi kanaat baskısı bizi yanıltmasın, bilelim ki, kaderine dâhil olmayı benimseyenler şartlara teslim olmayanlardır. Beklentisini önünde elverişli şartların doğup doğmadığını bağladığı için kaderine itiraz edenlerin ömrü ise fırsat kollamakla geçer.



    Yaşıyorsak doğuştan getirdiğimiz muamma bizimledir. Yaşadığı sürece her insandan gerek amelî ve gerekse itikadi veçhesiyle her edim, her değişim beklenebilir. Ne zaman ki ölürüz ve bu dünyada hiçbir eylemde bulunamaz duruma düşeriz, ne zaman ki değişim sürecimizin sonuna gelmişizdir, o zaman hayatta kalan bazıları geçen ömrümüzün çapına dair fikirler yürütmeye başlar. Amelimiz ve itikadımız konularında yorumlar yapılır. Meraklı kimseler bizim can vermemiz üzerinden belli bir zaman geçince hayatımızı bilmece haline getirirler. Bunun “biyografi yazarlığı” gibi bir meslek doğurduğu bilinir. Bu çeşitten bir meslek edinmiş olmasa bile birçok kimse, hayat hikâyesi meraka değer kişilerin can verişini takip eden yıllarda onların doğumlarıyla ölümleri arasında geçen müddetten bilmeceler terkip ve tertip eder.

    Sona eren hayatlar sadece birer bilmecedir; ölüm onların muammalık vasfını yok etmiştir. Bu anlamda tarih de bir bilmecedir ve bir muamma değildir. Yaşarlık niteliğinden arındırılmış insanların, kendileriyle asla el sıkışamayacağımız, cevap vermek suretiyle artık bize nüfuz edemeyecek kişilerin zihnimizde uyandırdığı yankılar, eğri veya doğru biyografiler haline gelir, tarih olur. Gözlemlerimiz, tanıklarımız, delillerimiz ve ele geçirebildiğimiz bütün veriler sona ermiş hayatların ortalama anlayışlar düzeyinde açıklanması, aklîleştirilmesidir. Bunlara ne kadar parlak bir üslüpla dile getirilmiş olurlarsa olsunlar, mantık örgüleri ne kadar incelikli ve ustaca olursa olsun “ortalama anlayış” diyorum, zira anlatan ve anlayan herhangi bir ortalamada birleşemezlerse iletişim gerçekleşemeyecektir. Demek ki kimlerden olursa olsun insanlardan birinin “kaybedilmiş” hayatı diğerleri katında gerçekte olduğundan çok daha sıradanlaştırılmış, muammasız kılınmış birer malzeme haline dönüşmek zorundadır. Sona ermiş hayatlar üzerine
    konuşup yazanlar keşfettiklerine inandıkları gerçekleri dile getirirler. Onların kabul edilmeye indirgenmiş bir mantık örgüsünün ötesinde, önceden sınanmış bir mantık çatkısının üstünde bir şeyi dile getirdikleri söylenebilir mi? Hayır. Sona eren hayatlar gözlemcilerin, delil toplayanların gözlemden yoksun kalanlara takdim ettiği bilmecelerdir. Hakkında konuşulan insanlardan hiçbiri içine konulduğu tabutun kapağını aralayıp “Ben sağken şu yoldan giderdim!” diyemeyecektir.

    Yaşadığı müddetçe insan muammadır. Kabul edilmesinde hiç zorluk çekmeyeceğimiz gerçek şu ki bir insanın yaşayan insan nitelemesine uğraması onun nefes alıp vermesi, canlı varlıklara özgü işlevleri yerine getirmesi sebebiyle değildir. Her kim ki bizzat kendi hayatıma mânâsını değişime uğratmaya müsait veriler üretmekten geri durmaz; işte biz ona yaşayan insan deriz. Bu “yaşayan insan”, hayatı hakkında söylenebilecek son sözü kendi türünden bir gözlemciye bırakmadığından dolayı bilmece değildir. Yaşayan insanda bir harikulâdelik varsa, bunu o insanda gizli kalan muamma sağlar. Aman dikkat! Yaşamanın harikulâdeliği ile yaradılışın harikulâdeliğini birbirine karıştırmayalım. Bunlardan biri diğerinin yerine ikame edilemez. Yaşamanın harikulâdeliği Adem soyuna mahsustur. Adem aleyhisselâm bir halife olarak yaratılmıştır. Bu gerçek sebebiyle “İnsan Allah’ın halifesidir.” yorumu yapılabileceğini zannedenler, bununla kendi kaderine itiraz edenlerle yol arkadaşlığı yapabileceklerini beyan etmiş olurlar. İnsanın halifeliği onun bir mirası üzerine alma kabiliyeti taşımasına dayanır. Neyin vârisi olduğu hakkındaki bilinç insanı insan yapar. İnsan olmayan yaratıklar alelâdelikle de, harikulâdelikle de donanmış olabilir. Onların ne alelâdeliği, ne de harikulâdeliği Adem soyundan gelenlerin alelâdeliğini veya harikulâdeliğini açıklamaya giden yol üzerindedir. Çünkü insanın sürdürdüğü hayatla insan olmayanın mevcudiyeti arasında derece farkı değil, mahiyet farkı vardır.
  • Es-Selam Değerli Dostlar...
    Nette köşe yazıları okurken İslami Analiz babında bir makale çıktı karşıma;
    Nevrotik İddialar..ve şu bölümleri çok dikkatimi çekmişti;
    ''İslam dünyası toplumlarının, Batı’nın nevrotik bir narsisizm aracılığıyla sürdürdüğü, kültürel/ideolojik iktidarlarla yüzleşebilmesi, hesaplaşabilmesi için, İslami nitelikler-ilkeler-dinamikler- temelinde, eleştirel-bağımsız-özgün bir düşünce iklimi, kültür iklimi oluşturarak, yeniden büyük bir kültüre dönüşmesi gerekiyor. Bu kültür, dünyanın ahlaka ve adalete ne kadar çok ihtiyacı olduğunu, vicdanlarda ve zihinlerde yankısı olabilecek şekilde anlatacak bir kültür olmalı. Bütün değer sistemlerini, değer yapılarını belirsiz, işlevsiz hale getiren seküler dünya görüşü, ideolojik-demagojik bir dil aracılığıyla entelektüel terörü sürdürebiliyor.
    Bugünün dünyasında, yaşayarak, her gün tecrübe ederek, maruz kalarak, aşağılanarak gördüğümüz üzere, modern-seküler entelektüel terör, jeopolitik çıkarların, jeopolitik ihtirasların emrinde ve hizmetindedir. Modern-seküler entelektüel hayat açıkça ve eksiksiz bir şekilde, antropolojik önyargılarla ve bağnazlıklarla ve büyük tutarsızlıklarla malûldür.
    Etnik ve ulusal niteliklerin, mezhepçi yaklaşımların, İslam’ın temel referanslarının önüne geçtiği, milliyetçiliklerin, maço toplumların, maço kültürlerin iftiharla içselleştirilebildiği toplumlarla, Batı dünyasının sürdürdüğü entelektüel teröre cevap verme liyakatine/iradesine sahip büyük bir kültür asla oluşturulamaz. Her milliyetçilik ölçüsüz dışlayıcılıklarla, ahlaki olmayan dışlayıcılıklarla, varlığını/hayatiyetini sürdürür. Her milliyetçilik çok kibirli abartılı bir dil’le kendisini ifade ettiği için, büyük/kapsayıcı kültürlerin inşasına hayat hakkı tanımaz. İçerisinde yaşadığımız dönemde de ibretle takip ettiğimiz üzere, Ortadoğu’da bütün ulus devlet‘ler, ancak günlük-anlık çıkarlar adına, anlık-günlük işbirliği imkanları arıyor.
    Büyük bir kültürün inşası, kültürel bir mücadele, İslam’ı ve Müslümanları nesneleştiren, tarihe ilişkin, ikna edici çözümlemeler yapmak suretiyle başlatılabilir. İslam’ı tarihin dışına sürerek, onu vicdanlarda yaşamaya mahkûm eden yanlış-sahte ideoloji-seküler mutlaklarla, zihniyet ve iradeyle nihai anlamda hesaplaşıncaya kadar hiç bir şekilde İslami özgürlüklerden-etkinliklerden-mücadelelerden söz edemeyiz. Bilinçli, bağımsız, onurlu kişilikli varoluşlar ve hayatlar büyük sayıların ve iktidarların yanında yer olarak değil, ilahi hakikatin yanında yer alarak gerçek olur. Klişe sloganlarla hiç bir mücadeleden sonuç alınamayacağını bilmek, anlamak gerekir.''
    Dedim ki günümüz seküler ,egonomi dünyasını nasıl da güzel ifade etmiş yazarımız..
    Atasoy MÜFTÜOĞLU.
    Merak ettim, araştırdım.Tam da bizleri biz müslümanları ne kadar da güzel objektif bir şekilde sorgulamış ( kendi üzerime de bolca alındım )düşünmenin akletmenin önemini öyle güzel irdelemiş ki materyalist ve kolonyalist sistemin içerisinde ,ahlaki mağlubiyetlerin hencamesinde adeta yüzdüğümüzü farkettim...
    Atasoy MÜFTÜOĞLU benim için dönüm noktası oldu diyebilirm.
    Niye mi şu çıkarım bile yeter diye düşünüyorum;
    Gerçekten özgün ve bir o kadar da günümüz dünya müslümanlarının içine düştüğü felsefesini tam olarak idrak etmek öğrenmek istiyorsak , objektif bir şekilde değerlendirmelere vakıf olmak istiyorsak ,dondurulmuş sessizlik ve önyargılardan kurtulmak istiyorsak,popülizmin körleştirici tiranlığından kurtulmak istiyorsak,;
    yazarımızın dediği gibi önce zihinlerimizin islamileştirilmesi gerekir.
    HAMİŞ;
    Hangi şartlar olursa olsun hayata tek yanlı bakmayacağız.
    Zihinsel bağlamda akletmediğimiz sürece trajedi içerisinde bir yaşam sürmeye devam ederiz,ne kadar düşünürsek o kadar genç kalırız.
    Sekülerizmin saltanatı sürmeye çalışırsak seküler refaranslar temelinde asla islami bir yaşam tarzı beklemeyelim.

    Kitabın tek olumsuz yönü fazla tekrarlara,ifadelere,kelimelere yer vermesi,
    yoksa gerçekten okunası hatta tekrar tekrar okunması gereken bir kitap diyor,
    hürmetlerimi sunuyorum..
    Selametle...:))
  • Sevgi her şeyden üstündür: Peki ya kendine olan sevgin de böyle mi?

    12 Aralık 2017

    Sevgi her şeyden üstündür

    Son dönemde yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa, o da kimseye ama hiç kimseye kendinizden daha çok değer vermemeniz gerektiğidir. Ben bunu marifet sanırdım.

    Evet herkes, hep aynı şeyi, senelerce söyledi: “İlk önce kendine değer vereceksin“. Ben hep ilk önce aşka, sevgiye değer vermeyi, kim ne derse desin yeğledim.

    Kendimden önce hep “biz” kavramını koydum hayatımın orta yerine. “Sevgi her şeyden önce gelir, mucizedir, dokunamayacağı, iyileştiremeyeceği şey yoktur” dedim. Öyle büyük bir olgu ki hepimizden büyük olduğunu düşünerek yaşadım hayatımın her evresinde.

    Her defasında da Gamze olarak kaybettim aslında. Neye göre, kime göre kayıp konunun o kısmı ayrı tabii ama.. Ve inatla da yılmadım. İnatçıyımdır. Bazen anlamsızdır inatlarım, tek zarar verdiği yine kendimimdir oysa. Şimdi görebiliyorum…

    Kaybettim mi? “O zaman suç bende değil, bu defa da olmadı ama bir dahaki sefer değer anlayan olacak” deyip deyip senelerdir aynı kısır döngünün içerisinde dönüp durdum.

    Bu defa başka bir şey oldu. Evet, ben yine hayattaki rollerimden biri olan sevgili Gamze olarak kaybettim. Yine açtım tüm kalbimi; benden önce gelir sevgi, aşk, çok büyüktür dedim.

    Sonunda yine Tanrı’nın şu mesajıyla karşılaştım: “Bu hayatta en önemli şey sensin! Senin kendine olan sevgin! Anla artık şunu! Sen anlayana kadar görmüyor musun en beklemediklerinden bile aynı tepkileri göreceksin!

    Kızdım. Çok kızdım. “İyi de hani sevgiydi her şeyin üstündeki şey?” dedim. “Hani hepimiz sevgiden meydana geliyorduk? Ben değer verdikçe, nasıl karşımdakiler bunu değersizleştirir ve sen nasıl buna izin verirsin!”

    İlk önce bir süre söylendim. Ateş fışkırdı gözlerimden öfkeden. “Hiçbir şey istemiyorum artık senden, umurumda bile değil!” diye de fırçaladım bir de yukarıdakini kendi çapımda. Sessizce, sakince dinledi beni. Tepki vermedi.

    Hala şefkatle beni dinliyordu o öfkeme rağmen. Ben isyan ettikçe O daha da yumuşuyordu sanki. Bir süre sonra o dinginlik bana da geçmeye başladı.

    Durdum. O an bir şeyler dönüşmeye başladı sanki. Dünyaya gözlerimi açtığım günden beri baktığım pencere bir anda değişmeye başladı ve önüme daha yeşillikli, daha cıvıltılı, daha renkli bir pencere geldi.

    “Haaa bir dakika!” dedim, bir ışık yandı! “Sen sevgi her şeyden üstün dedin ama sevginin hangi şeklinin üstün olduğuna ben karar verdim aslında! Bir sürü şekli varken, ben birine karşı duyulan aşk olarak algılamışım onu ve diğer bütün versiyonların var olduğunu görmemişim bile!”

    “İşte şimdi görmeye başladın Gamze. Sana senelerdir anlatmaya, göstermeye çalıştığım şey buydu aslında… Sen kapattın gözlerini sıkı sıkı, inat ettin, yok saydın.

    Sevgi dendiği an hemen aşk ilişkilerindeki sevgi olarak kodladın. Halbuki sevginin sadece minik bir versiyonuydu o.

    Sevgi her yerde, sevgi her şey. Sen o kocaman olguyu, tek bir kavramın içine sığdırmaya çalıştın.” Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Kendi kendime bir şeye inanmıştım ve gözü kapalı gitmiştim hep demek.

    “Sen kendin sevgisin. Bunu her şeyde istediğin gibi büyük büyük yaşayabilirsin. Kendinde yaşayabilirsin! Kendine olan aşkından türüyor aşkın diğer versiyonları aslında.

    Başkasına duyulan aşk da türeyen versiyonlarından bir tanesi sadece. Eğer kendine olan aşkını başkasına verirsen baksana kendin kalmıyorsun. O kadar kalmıyorsun ki kendini görememeye başlıyorsun.

    Sen kendini görmedikçe karşındaki de seni görmemeye başlıyor. Görülmez oluyorsun. Ve başkası üzerinden hayatı yaşamaya çalışıyorsun. Sahip olduğun, sen olduğun sevgiyi sıkıştırıyorsun. Bir bedende iki kişi yaşamaya çalışıyorsun bu koca hayatı. Bu çok zor değil mi?”

    “Ah! Evet çok zor! Nasıl bir çaba, efor hem de!”

    “Şimdi anlıyorum” dedim yüzümde hafif bir gülümseme “Şimdi anlıyorum ne demek istediğini…“. Nasıl zorlaştırıyoruz kendimize hayatlarımızı aslında.

    İnatla görmek istediğimiz yerden görmeye çalışıyoruz her şeyi. “Benim bildiğim doğru! Nasıl aksi olur?!” diye kızıyoruz bir de. Nasıl da egolarımız içinde yüzüyoruz.

    Allah bu, evren bu; adına ne derseniz deyin. Biz bir şeyleri görene kadar, anlayana, fark edene kadar farklı yollarla önümüze koyuyor aynı şeyleri. “Hıı, böyle anlamadın mı? O zaman şimdi şu yoldan anlatmaya, göstermeye çalışayım sana.” diyor. Yok, insanoğlu gibi basit bir inattan falan da yaptığı yok.

    Ben öyle sandım, ondan söylüyorum bunu. Aslında şefkatli bir baba gibi anlatmaya çalışıyor. Balığı hazır bir şekilde vermeyi değil, tutmasını öğretmeye çalışıyor. Eğer biz azıcık o hep baktığımız pencereden kafamızı çıkartıp biraz daha yükseklerden bakabilirsek, direkt her şey orada zaten! Görmemek mümkün olmuyor.

    Neden mi hazır vermiyor? E anlamaya, deneyimlemeye gelmedik mi bu dünyaya? Hazır verse ne anlamı olacak ki? Buraya gelme amacımıza ters düşmez mi? Hem hep kendi keşfettiklerimiz daha anlamlı, daha sağlam olmuyor mu? “Bak ben buldum!” demek daha heyecan, coşku yaratmıyor mu?

    En kötü görünen olayların ardında çok büyük bir ışık var aslında. Seçim yine bizim. Ya o karanlıkta dönüp duracağız, ya da “Şimdi ne anlatmaya çalıştı ki acaba bana bunu yaşatarak?” diye sorgulayacağız. Minik bir sorgulamada bile gözler önüne seriliyor zaten bir şeyler.

    Bu hayata geldiğimden beri anlayamadığımı şimdi görmeye, anlamaya başlıyorum. Her zaman ilk önce kendini gör, kendini sev, kendine değer ver ki hayat su gibi aksın etrafında. Sen, sen ol ki, sen sen olarak öyle bir parla ki bırak görmemeyi, gözlerini alamasın kimse parlaklığından.



    Sen kendine aşkını yaşarken, bırak yanına geleceklerin tek yaptığı bu aşka destek olmak olsun. Almasınlar senden aşkını, gücünü. Verme. Aksine etkile kendine olan aşkınla dünyayı. İlham ol. Sonra insanın kendisine olan aşklar bütünleşsin, daha da kocaman; mucizevi, coşkulu, neşeli, sonu gelmez hayatlar yaratılsın.

    “Tamam anladım ben ne demek istediğini. Bundan sonrası bende. Bu bilgiyi hayata harmanlamamda sıra. İlk önce ben. Benim kendime aşkım! Ne olursa olsun!”

    Hocam Ezgi Sorman’ın dediği gibi: “Sen kendinin sevgilisi olana kadar, dışarda kimse tam olarak senin istediğin gibi bir sevgili olmayacak