• Netflix mi ? Blue tv mi ?
  • Bir hafta sonu gördüm onu... Yorgun olduğu belli oluyordu. Bir kaç günlük sakalı vardı yüzünde... Etrafta boş yer aradı. Bulamayınca tek başıma oturduğum masaya doğru geldi. Oturabilir miyim der gibi baktı bana... Elimle yer gösterdim kendisine… Olanca ağırlığıyla masama çöktü.
    Hafifçe selam verdim. Karşılık verdi.

    Salaş bir meyhaneydi burası... Oldukça da kalabalıktı. Garsona "rakı "dedi.
    "Bir duble rakı getir bana..."
    İçkisi geldiğinde bir dikişte bardağın yarısını içmişti.
    "Çok hızlı gidiyorsunuz" dedim. "Rakı böyle içilmez."
    Mezemden ikram ettim. Hayır, demedi. Belli ki bir sorunu vardı. Belli ki açılmak istiyordu ama cesareti yoktu başlamaya...
    "Bir kadın…?" dedim.
    Başını salladı.
    "Eşim..."

    Durdu. O an pek çok düşüncesi vardı beyninde... Hangisini anlatsam der gibi acı acı gülümsedi. Ya da anlatmasam mı.

    Yüzüne baktım. Oldukça yakışıklıydı. Düzgün giyimli biriydi. Ama yükü, taşıyamayacağı kadar da ağırdı. Gözlerine baktım o an... Biraz ıslaktı. Ama sevgi doluydu da...
    "Dünyalar güzeli karım"...
    Tekrar sustu.

    Konuşmayı ele almalıyım diye düşündüm.
    "Kadınları anlaşılmaz yapan, biraz da biz erkekler" dedim. "Onları hep kendi penceremizden görüyoruz. Olaylara hep erkekçe yaklaşıyoruz. Biz her zaman haklıyız, çünkü… Bu yüzden onları da bizim gibi düşünmeye zorluyoruz".
    İlk defa yüzüme dikkatli baktı.
    "Siz de mi bu konuda yaralısınız?"
    Gülümsedim.
    "Yaralı olmayan erkek var mı ki... Bizim tek eksikliğimiz; karşımızdakinin de bir düşüncesi olabileceğini gözardı etmek... Empati kuramamak... Halbuki onlar kadın ve kadınca düşünceleri var. Bizim gibi düşünmeleri zaten imkansız… Önemli olan o hep tekrar edilen şey; asgari müşterekler... Orada birleşmek... Ama kaçımız bunu başarıyor ki..."

    “Karım evi terketti. Dünyalar güzeli karım, mutsuz. Oysa onu o kadar seviyorum ki... O kadar değer veriyorum ki..."

    Sesi birden boğuldu. Önüne baktı. İçkisinden bir yudum daha aldı. Dertliydi, belli… Bir sorunu vardı ama bu sorununu nasıl çözeceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Karısının kendisini anlamadığını, kapris yaptığını düşünüyordu.
    "Karını gerçekten seviyor musun" diye sordum. Başını salladı." Hem de anlatamayacağım kadar…"
    "Anlatmayı dene" dedim. "Sevgini anlat... "
    Şaşırdı. Sevgi nasıl anlatılırdı ki… Yüzüme baktı.
    "Seviyorum işte... "
    "Hayır", dedim. "Belki sevgi içten gelen bir olaydır. Yürekte yaşanır. Ama her kadın yine de bunun gösterilmesini bekler."
    Anlamamıştı. Bana baktı, sen sevgini nasıl gösteriyorsun, dercesine...
    "Anlatmamı ister misin”, dedim. Gülümsedi.
    "Dinlerim".

    “Eğer onu seviyorsan, hissetmelisin.
    Hayatının her anında onu düşünmelisin.
    Görmelisin her baktığın yerde...
    Görünce gülümsemelisin.
    Hayat bulmalısın gözlerinde...
    Derin derin nefes almalısın.
    Dalmalısın içine...
    Orada huzur bulmalısın.
    Onu her şeyiyle, her haliyle sevmelisin.
    Bazen ağlamaklı olabilir, teselli etmelisin.
    Kucak açmalısın ona...
    Sarılmalısın.
    Üzgün olabilir bazen, güldürmelisin.
    Onunla birlikte çocuklaşabilmelisin.
    Ha… Asla değişmemelisin.
    Asla inanmadığın şeyleri söylememelisin.
    Kızdığında, bunu da göstermelisin.
    Hatta bazen de küsmelisin.
    Ama bunu çok da fazla sürdürmemelisin.
    Ve asla onu değiştirmeye çalışmamalısın.
    Onun da zevkleri olabileceğini gözardı etmemelisin.
    Saygı göstermelisin.
    Sen ısıtmalısın üşüdüğünde ellerini...
    Yürümek istediğinde koluna girmelisin.
    Şarkılar, şiirler söylemelisin.
    Eğer onu seviyorsan...”

    Bir erkekten bunları duymak şaşırtmıştı onu… Bana farklı bir gözle bakmaya başladı. Eliyle garsonu çağırdı. İkimize de içki söyledi. Devam et, dinlemeye hazırım der gibi sandalyesine daha bir yerleşti.

    “Yüreğinde o olmalı…
    İçinde aramalısın, onu...
    Gittiğin her yere götürmelisin.
    Saklamalısın onu içinde...
    Kimseyle paylaşmamalısın.
    Bazen susmalısın.
    Bazen de haykırmalısın, sevgini...
    Hem de coşkuyla…
    Bazen hiç nedensiz sarılabilmelisin ona...
    Sımsıkı...
    Kollarınla...
    Bırakmamalısın.
    Bazen de öpmelisin, ihtirasla...
    Sevgilim, birtanem demelisin.
    Canım derken, hissetmelisin.
    Paylaşmalısın tüm dertlerini onunla...
    Bilmeli, her şeyini...
    Saklamamalısın ondan kendini, göstermelisin.
    Neşeli halini de bilmeli, keyiflenmeli…”

    Biliyordum, can kulağı ile dinliyordu beni… Hiçbir cümlemi atlamamaya çalışıyordu.
    Yeni öğrenmeye başlamış bir öğrencinin, öğretmenini dinlemesi gibi dinliyordu.

    “Başını yastığa koyduğunda tenine dokunduğunda söylemelisin; ondan vazgeçemeyeceğini...
    Hayatındaki en büyük şans olduğunu göstermelisin.
    Mutlu olduğunu en güzel sözlerle söylemelisin.
    Onu seviyorsan eğer…"

    İçkimden bir yudum daha aldım. Yüzü aydınlanmıştı sanki... Gözleri ışıldıyordu. Bakışlarında bir minnet duygusu vardı sanki...

    "Ona doymamalısın.
    Sürprizler yapmalı, şaşırtmalısın.
    Renklendirmelisin onun hayatını...
    Cıvıl cıvıl olmalısın.
    Her zaman güler yüzlü davranmalısın.
    Gülümsemeni herkesle paylaşmalısın.
    Atmalısın kendine ait ne varsa içinden...
    Her şeyini anlatmalısın.”

    Durdu. Yeter, dercesine kadehini uzattı bana... Tokuşturduk. Belli ki değer verdi sözlerime… Belli ki dostluğuma güvendi.

    "Gitmeliyim" dedi. "Gidip karımı almalıyım. Onu evimize, yuvamıza götürmeliyim."
    Gülümsedim. Ayağa kalktım. Tokalaştık. "Hesabınızı ben öderim" dedim.
    "Hayır. Ben ödeyeceğim" dedi. "Hepsini… Üstelik de büyük bir zevkle..."

    Giderken arkasından baktım.
    Sanki hiç yorgun değildi. Sanki kararlı bir hali vardı.
    Ve çok önemli bir randevusu...
  • Cahit Zarifoğlu'nun iki kitabı arasında kararsız kaldım hangisini almalıyım sizce Yaşamak mı yoksa Bir Değirmendir Bu Dünya mı
  • 189 syf.
    ·4 günde·9/10
    Okulun her günkü sıradan günlerinden bir gündü. (ne kadar günlü bir cümle oldu) Elimde kütüphaneye teslim edilecek kitaplar var. İki tane Ferit Edgü kitabı (Çığlık, Işte Deniz, Maria) ve Cemal Süreya'nın Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi'si. Kararlıydım. Bu sefer bu kitapları teslim ettiğimde kütüphaneden kitap almayacaktım. Çünkü elimde okumam gereken, bana ait olan kitaplarım vardı. Olmadı. Yapamadım. Teslim ettikten iki dakika sonra kendimi onlarca kitaplığın önünde buldum. Karşımda "beni al,beni al" diye birbiriyle sataşan kitaplar. "Hangisini almalıyım?" düşüncesi sardı bi an. Hepsi öyle güzel ki, hepsi öyle güzel kokuyor ki! Birden gözüme ilişti hemen. "Bu Kitabı Çalın." Neden ismi böyle acaba diye düşündüm. Bir merak sardı içimi. Kapağı beni cezbetti. Reklamdan değil ama baktım 2001 Sait Faik Hikaye Ödülü de almış. "Boşuna almamıştır yahu" diyerek aldım kitabı. Sadece o mu? Kütüphaneden çıkınca 3 kitapla çıkmışım. Diğerleri sürpriz olsun. Şu anki konumuz "Bu Kitabı Çalın".

    Öncelikle yazara mı değinsek ne? Kendileri 92-2002 arasında Hayalet Gemi adında dergi çıkarıyor arkadaşlarıyla. 2000 yılından beri de elektronik yayınevi olan altkitap'ı yürütüyor. Şu an da Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi, mühendislik ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

    Eveeeet , gelelim kitaba. Kitabın ilk basımı 2000 yılında. 18 yılı devirmiş. İçinde 12 ayrı öykü var ama ne öyküler..! :

    1. Bu Kitabı Çalın!
    2. Kayıp Eşyalar Bürosu
    3. Hindistan Yolculuğu
    4. Hızlı Düşünme Sanatı
    5. 54 Numara'nın Esrarı
    6. Kötü Yola Düşen Ev
    7. Yazarın Belleği
    8. Hasta Bir Konak
    9. Birkaç Dolar İçin
    10. Kukla
    11. Sakla Beni
    12. Yasadışı Öyküler

    Hepsi birbirinden sağlam öyküler. Ama birkaçına değinecem sadece. Kitaba adını veren öyküden başlayalım.

    İlk okunduğunda "Bu Kitabı Çalın" adlı kitabın bir avm'de kitabevinden çalındığından bahsediyor. Adama sorulduğunda "tahrik oldum, çaldım" açıklamasını yapıyor. Meğer kitabı çaldıran da yayınevi. Sırf kitabın reklamı olsun diye yapmış. İstedikleri de olmuş tabi. Kitabın satışında patlama yaşanıyor. Önemli olan çalma falan değil de okurken bi "acaba?" diyorsunuz. Gerçekten bu kitap çalındı mı? Ama hayır. Olamaz ki böyle bir şey. Bu kitap yayımlandıktan sonra çalındı. Hırsızlık da o zaman oldu. Peki bunca olay sonradan bu kitaba nasıl girdi? Kurgu. Öyle sağlam bir kurgu var ki sizi mantık hatalarına bile sürükleyebilen türden.

    Diğer bir öykü Kayıp Eşyalar Bürosu. Bir adam şehrin garajında Kayıp Eşyalar Bürosu'nda memurdur. Birçok insan birçok eşyasını unutur otobüslerde, peronlarda, banklarda vs. Bu adam hiçbir zaman unutulan eşyaları umursamaz ama o gün farklıdır. Bir çanta eline ulaşır. Karıştırır. İçinde bir not defteri, bir makyaj çantası, bir parfüm ve bir kitap vardır. Adam onca unutulan kitaba dokunmazken o kitabı okur. Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'i. Okur ve iki günde bitirir. Parfüm kokusuna daha doğrusu görmediği bi kadına aşık olmuştur. Her gün işe giderken üstüne başına dikkat eder o günden sonra. Olur da çantanın sahibi gelir de alır, gelir de onu dünya gözüyle bir kere görürüm diyerek. Aradan günler, haftalar geçer. Kimse gelmez. Dayanamaz tabi. Not defterini karıştırır. Bayanın bir ıngilizce kursuna gittiği kanısına varır. Dershaneleri yoklar, fiyatlarını karşılaştırır ama yok. En son bir bara gider orda da yoktur. Birkaç gün sonra büroya bir adam gelir ve şöyle der. "Merhaba kolay gelsin, bi ay falan önce eşim bir çanta unutmuştu da, onu almaya geldim." Memurumuzun dünyası başına yıkılır.

    Kötü Yola Düşen Ev'e de kısaca değinip incelememizi tamamlayalım. Kötü yola insan düşer bizim bildiğimiz. Burada olay farklı. Burada kötü yola düşen bir ev. Tarık G. adında bir adam bir gün bir porno filmde o videonun evinde çekildiğini farkeder. Defalarca başa sarıp sarıp izler. Fikri değişmez. Ev onun evidir. Evinin anahtarının kimlerde olduğunu düşünür. Ve bu işin peşine düşer. Bakalım bulabilmiş mi? Orasını da siz okuyun.

    Zahmet edip okuyanlara bol bol teşekkürlerimi sunar, bol okumalı günler dilerim. Kalın sağlıcakla. :)
  • Bir Sezai Karakoç kitabı almak istiyorum. Sizce hangisini almalıyım? En sevdiğiniz hangisi?