• PEYAMİ SAFA VE HER “ÇINAR” GÖRÜŞTE HATIRLADIĞIM HALİDE EDİP ADIVAR


    Hani büyük adamların ölürken söyledikleri son sözleri hatırlanır hep, “Aman ne büyük söz” diye. Ahmet Haşim helaya gitmek için doğrulurken, on beş günlük karısı, terliklerini ayaklarına geçirmeye çalışıyormuş; yerlere çıplak ayakla basmasın diye Ahmet Haşim. Kadın terliklerle uğraşırken Ahmet Haşim zor durumda, “Aman,” demiş, “aman hanım, bırak şu terlikleri!” ve yatağına yıkılmış! Son sözü bu Ahmet Haşim’in. Kendisini tanıyamadığım, yakınlarından duyduğum bu büyük şairin bu son sözü nasıl hatırımdaysa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu [1930] yazarı Peyami Safa bütün çizgileriyle gözlerimin önünde şimdi. Sirkeci’de, İstanbul Lokantası’nda, Elif Naci olmasaydı yanında, dövmek, suratına tükürmek gelmişti içimden. Ortalığı Elif Naci yatıştırmıştı o gece. Nedeni açıktı: Tasvir gazetesinde durup dinlenmeden gençliği, genç sanatçıları jurnal eder dururdu bu korkak, bu dönek yazar. Âdeta tefrikaya bindirmişti rastgele pislik atmak için yazdığı iğrenç yazıları. Beni de ele almıştı o günlerde. Islak bir fare kadar çirkin olan bu adamın tam tersi, iyi bir adam vardı aynı kuşaktan. İyi bir hikâyeci, romancı, dünyaya pırıl pırıl bir açıdan bakan müspet adam. Sadri Ertem’di bu. Reşat Nuri gibi ağzından hiç eksilmeyen sigarasıyla herkese yardım için “kardeşim, kardeşim” diye çırpınan bir sanatçı mebus. Genç şairler, genç hikâyeciler çevresindeydi hep mebuslukları arasında. Hikâye, roman, etüt, seyahat notları türünde yirmiyi aşkın eser vermiştir. Düşkünler [1935], Çıkırıklar Durunca [1931], Yol Arkadaşları [1945], Silindir Şapka Giyen Köylü [1933], Bacayı İndir, Bacayı Kaldır [1970] benim çok, çok sevdiklerimdir. Türk köylüsünü ilk anlatanlardan biridir edebiyatımızda. Şehiri de bilirdi, köyü de; şehirliyi de köylüyü de. Sosyal açıdan modern anlamda hikâyeci ve romancıydı kendi çağında. İstanbul’a gelişlerinde Nisuaz Kahvesi’ne [Pastanesi’ne] düşerdi; genç kuşak sanatçılarıyla beraber olabilmek için. Mevsim ılık veya yaz ise, Marmara Bahçesi’ne çıkılır, biralı sohbetler yapılırdı sanat edebiyat üzerine. Derginin biri battı veya kapatıldı mı, hemen bir yenisi çıkardı. Arif Dino, Muzaffer Şerif [Başoğlu], Abidin Dino, ölmüş, kalmış şairler, Sadri Ertem’le olurduk akşamları. Kardeşi İhsan Ertem’in 1945’te Sadri Ertem’in ölümü üzerine yazdığı bir yazıdan parçalar alırsam, daha iyi tanırız onu: “Üsküdar Sultanisi’ne devam ederken tatillerde Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışırdı. Gazetecilik hevesi o kadar büyüktü ki daha on dört yaşındayken bu mesleğe derin bir iptila ile atıldı. Üniversiteye devam ederken de Tanin gazetesinde çalışıyor, musahihlik, muhabirlik yapıyordu. “O ömrünü hiçbir zaman boş yere harcamamıştır. “Eflâtun’un ‘tetkik ve tetebbu’ya tahsis edilmeyen hayat yaşanmaya değmez’ dediği gibi o da tam bir insan olabilmek için durmadan çalıştı. Mebus olduktan sonra daha fazla çalıştı. Mütemadiyen okur ve yazardı. Zaten otuz senelik durmadan bir çalışma hayatında belki çok müsait şekillerde elde edebileceği maddi servet, yalnız edebi ve ilmi eserlerle dolu olan kütüphanesi idi. Geceleri saat ikiye, üçe kadar çalışırdı. Okur ve yazarken daima sigara içerdi. Kalemi elindeyken o hain hastalığın ilk krizini geçirdi. Fakat yine makalesini tamamlayıp yazılarını postayla gönderdi. İki saat sonra genç ve faal hayatını terk ettiği yatağa bir daha kalkmamak üzere yatırıldı. “Ne kadar gürültü ve kalabalık olursa olsun o çalışmalarına devam edebilirdi. Etrafıyla değil, dimağıyla meşguldü. Evde daima nazik ve uysaldı. Kimseyi kırmazdı, merhametli ve cömertti. “Sadri’nin arkadaşlarına da dostluğu çok kuvvetliydi. Ta çocukluğundan başlayan arkadaşlığını ömrünün sonuna kadar devam ettirdi. “İstiklâl Mücadelesi’ne iştirak ederken bir arkadaşına yazdığı mektupta genç ve ateşli ruhunun nurlu feyizlerini aşılamak istediği bir kız talebesini işaret ederek yazdığı şu iki satır onun dostlarına ne kadar bağlı olduğunu gösterir: ‘Ona söyle içimdeki nihayetsiz âlemlerin yıldızlarını birbirine bağlayan ruhlar var. Dostlarım ve o da içimde yaşıyor.’” Çınarların en büyüğünü Bursa’da, Uludağ’a çıkarken bir köycükte görmüştüm. Beş asırlık bir çınar ağacı. Bir dalı bir tarlayı kaplar da aşar. Ne zaman bir çınar görsem Halide Edip Adıvar’ı hatırlarım. Bir dalı edebiyatta, bir dalı üniversitede, bir dalı ta eski ve Milli Mücadele’ye dayanan bir kadın. Bu büyük kadının sanat ve edebi yönünü, yetiştirdiği talebelerine, asistanlarına, doçentlerine, profesörlere bırakmak gerek. Seveni vardı, sevmeyeni vardı, yakından bilirim: İnsan yönü başka, hoca yönü başka, edebi yönü başkaydı onlarca. Asıl söz sahipleri elbette onlardır. Ben sadece ve kısaca bir iki anımı anmakla yetineceğim. Adnan Adıvar, Muhsin Ertuğrul’u sevmezdi. Halide Edip Adıvar da tam tersi; Muhsin Ertuğrul’u çok severdi. Muhsin Ertuğrul, Adnan Bey’i sever miydi bilmiyorum ama, Halide Edip’i severdi. Ben Muhsin Bey’i de, Halide Hanım’ı da, Adnan Bey’i de severdim. Adnan Adıvar gürül gürül akmış, durulmuş, pırıl pırıl gerçekçi bir adamdı. Değeri değer bilen, değerlere yer verilmesini isteyen, durmuş oturmuş bir adam. Benim bir uzun hikâyemi okuyordu Halide Hanım. Beğenirse Remzi’ye [Remzi Kitabevi Yayınları] verecekti. Nitekim beğenmişti ve basılmıştı. Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’ndeki evlerindeydik. Konumuz tiyatroya geldi. Halide Hanım göklere çıkarıyordu tiyatromuzu ve Muhsin Bey’i. Bir ara Adnan Bey dayanamadı: – Sus da bu işin kompetanı konuşsun!.. dedi. Bu kompetan da bendim. Söz Muhsin Bey’e dayanınca da:– Yooo. İşte ben bu fikirde değilim; Muhsin, Türk Tiyatrosu diye bir şey yapmamıştır. Maalesef, bu böyle. Rusya’ya gitti, ne görmüşse aynen aldı getirdi. Almanya’ya gitti, ne gördüyse aldı getirdi. Fransa’ya gitti geldi, aynen öyle. Kopya! Hepsi kopya! Dekorların kenar çizgilerine kadar kopya! Aynen [Laaurence] Olivier’nin tahtındaki figürlerdi burada oynanan Kral Lear’in 2 (1605- 1606) tahtındaki figürler. Halide Hanım, Muhsin Bey’i savunuyordu: – Sanat kopyayla başlar ama Adnan. – O zaman da ben ona sanat diyemem Halide’ciğim. Halide Edip durumu idare eder, zaten tatlı bir insan olan Adnan Bey’i hemen yumuşatırdı. Kumrular gibi sevişmek denir hani. Ben o yaşta insanlarda yalnız onlarda gördüm bu muhabbeti. Şakalarıyla, nükteleriyle, karşılıklı saygılarıyla. Romanlardaki gibi değil. Filmlerdeki gibi değil, gerçek aşk, gerçek sevgi, gerçek mutluluktu o yaşta onlarınki. Tüm sanatçılara açıktı kapıları, kucakları. Sinekli Bakkal’ı (1936) biz çevirecektik on küsur yıl önce. Petegrini’yi ben oynayacaktım. Halide Edip şart koşmuştu bunu. Bütün rol tevziatını kendi yapmıştı. Sezer Sezen’i Vurun Kahpeye 4 (1926)filminde sevdiği halde bu filmde gözü tutmuyordu. “Olmaz, imtihan etmesi lazım onu, bu şart!.. Naci Duru’ya gidiyormuş sık sık ( Sinekli Bakkal’ın prodüktörüydü). Bize de her gün gidip geliyor, kapımı aşındırıyor, yalvarıyor ama, olmaz! Kendisine de söyledim imtihan edeceğini. O gün bugün görünmedi. Bu rol için okumuş, oyun gücü kuvvetli bir kız lazım. Sesini, konuşmasını da sevmiyorum ben o kızın. Burnunda kemik mi var nedir!..” diyordu. Bir de senaryoyu beğenmeyince müsade etmedi Sinekli Bakkal’ın film yapılmasına. Ve kıçına giydiği pantolon eskiydi Mücap Ofluoğlu’nun; ona o günlerde 12,5 liraya elbise satmıştım Lâmbo’da. Yani, eskimi. Demiştim ya! Kompleksler vardır, işte bu tip kompleksler de var. Örneğin: Markopaşa çıkıyordu ve mesul müdürdü Mücap. Sonra korkular, şunlar bunlar, egolar insanların yerlerini gösterdi. Herkes de yerini buldu. En iyi arkadaşı Kemal Edige, birkaç gömlek iyi aktörken ondan, öldü. İşte o sıralar bu kısır oyuncuyu da tavsiye etmiştim Halide Edip Hanım’a; sevmemiş, beğenmemişti. Buna benzer nedenlerle çevrilmemişti Sinekli Bakkal. Sanat yönü, büyük insan sarraflığı, bir ağaç gibi dal budak salışı, yeteri kadar adam yetiştirişi, Milli Mücadele ve o korkunç enerji keşke her kula nasip olsa. Adnan Adıvar’ın ölümünden sonra kolu kanadı kırıldı, neşesi kalmadı. Köşesine çekildi dünyadan. Dalgın, unutkan oldu. Her sözün “Doktor şöyle der”, “Doktor o zaman” diye başlardı. “Adnan Bey”siz söz etmezdi. Onu Soğanağa Mahallesi’ndeki evinde tek başına, yanan kütüklere bakarken görmüştüm en son. Tek başına, ocak başında.
    Akşam, 18.7.1968, s. 5
  • PEYAMİ SAFA VE HER “ÇINAR” GÖRÜŞTE HATIRLADIĞIM HALİDE EDİP ADIVAR

    Hani büyük adamların ölürken söyledikleri son sözleri hatırlanır hep, “Aman ne büyüksöz” diye.Ahmet Haşim helaya gitmek için doğrulurken, on beş günlük karısı, terliklerini ayaklarınageçirmeye çalışıyormuş; yerlere çıplak ayakla basmasın diye Ahmet Haşim. Kadınterliklerle uğraşırken Ahmet Haşim zor durumda, “Aman,” demiş, “aman hanım, bırak şuterlikleri!” ve yatağına yıkılmış! Son sözü bu Ahmet Haşim’in.Kendisini tanıyamadığım, yakınlarından duyduğum bu büyük şairin bu son sözü nasılhatırımdaysa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu [1930] yazarı Peyami Safa bütün çizgileriylegözlerimin önünde şimdi. Sirkeci’de, İstanbul Lokantası’nda, Elif Naci olmasaydı yanında,dövmek, suratına tükürmek gelmişti içimden. Ortalığı Elif Naci yatıştırmıştı o gece. Nedeni açıktı: Tasvir gazetesinde durup dinlenmeden gençliği, genç sanatçıları jurnal ederdururdu bu korkak, bu dönek yazar. Âdeta tefrikaya bindirmişti rastgele pislik atmak içinyazdığı iğrenç yazıları. Beni de ele almıştı o günlerde. Islak bir fare kadar çirkin olan buadamın tam tersi, iyi bir adam vardı aynı kuşaktan. İyi bir hikâyeci, romancı, dünyaya pırılpırıl bir açıdan bakan müspet adam. Sadri Ertem’di bu. Reşat Nuri gibi ağzından hiçeksilmeyen sigarasıyla herkese yardım için “kardeşim, kardeşim” diye çırpınan bir sanatçımebus. Genç şairler, genç hikâyeciler çevresindeydi hep mebuslukları arasında.Hikâye, roman, etüt, seyahat notları türünde yirmiyi aşkın eser vermiştir. Düşkünler[1935], Çıkırıklar Durunca [1931], Yol Arkadaşları [1945], Silindir Şapka Giyen Köylü[1933], Bacayı İndir, Bacayı Kaldır [1970] benim çok, çok sevdiklerimdir. Türk köylüsünüilk anlatanlardan biridir edebiyatımızda. Şehiri de bilirdi, köyü de; şehirliyi de köylüyü de.Sosyal açıdan modern anlamda hikâyeci ve romancıydı kendi çağında.İstanbul’a gelişlerinde Nisuaz Kahvesi’ne [Pastanesi’ne] düşerdi; genç kuşaksanatçılarıyla beraber olabilmek için. Mevsim ılık veya yaz ise, Marmara Bahçesi’ne çıkılır,biralı sohbetler yapılırdı sanat edebiyat üzerine. Derginin biri battı veya kapatıldı mı,hemen bir yenisi çıkardı. Arif Dino, Muzaffer Şerif [Başoğlu], Abidin Dino, ölmüş, kalmışşairler, Sadri Ertem’le olurduk akşamları.Kardeşi İhsan Ertem’in 1945’te Sadri Ertem’in ölümü üzerine yazdığı bir yazıdan parçalaralırsam, daha iyi tanırız onu:“Üsküdar Sultanisi’ne devam ederken tatillerde Tercüman-ı Hakikat gazetesindeçalışırdı. Gazetecilik hevesi o kadar büyüktü ki daha on dört yaşındayken bu mesleğederin bir iptila ile atıldı. Üniversiteye devam ederken de Tanin gazetesinde çalışıyor,musahihlik, muhabirlik yapıyordu.“O ömrünü hiçbir zaman boş yere harcamamıştır.“Eflâtun’un ‘tetkik ve tetebbu’ya tahsis edilmeyen hayat yaşanmaya değmez’ dediği gibio da tam bir insan olabilmek için durmadan çalıştı. Mebus olduktan sonra daha fazlaçalıştı. Mütemadiyen okur ve yazardı. Zaten otuz senelik durmadan bir çalışma hayatındabelki çok müsait şekillerde elde edebileceği maddi servet, yalnız edebi ve ilmi eserlerledolu olan kütüphanesi idi. Geceleri saat ikiye, üçe kadar çalışırdı. Okur ve yazarken daimasigara içerdi. Kalemi elindeyken o hain hastalığın ilk krizini geçirdi. Fakat yine makalesinitamamlayıp yazılarını postayla gönderdi. İki saat sonra genç ve faal hayatını terk ettiğiyatağa bir daha kalkmamak üzere yatırıldı.“Ne kadar gürültü ve kalabalık olursa olsun o çalışmalarına devam edebilirdi. Etrafıyladeğil, dimağıyla meşguldü. Evde daima nazik ve uysaldı. Kimseyi kırmazdı, merhametli vecömertti.“Sadri’nin arkadaşlarına da dostluğu çok kuvvetliydi. Ta çocukluğundan başlayanarkadaşlığını ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.“İstiklâl Mücadelesi’ne iştirak ederken bir arkadaşına yazdığı mektupta genç ve ateşliruhunun nurlu feyizlerini aşılamak istediği bir kız talebesini işaret ederek yazdığı şu ikisatır onun dostlarına ne kadar bağlı olduğunu gösterir: ‘Ona söyle içimdeki nihayetsizâlemlerin yıldızlarını birbirine bağlayan ruhlar var. Dostlarım ve o da içimde yaşıyor.’”Çınarların en büyüğünü Bursa’da, Uludağ’a çıkarken bir köycükte görmüştüm. Beş asırlık bir çınar ağacı. Bir dalı bir tarlayı kaplar da aşar. Ne zaman bir çınar görsem Halide EdipAdıvar’ı hatırlarım. Bir dalı edebiyatta, bir dalı üniversitede, bir dalı ta eski ve MilliMücadele’ye dayanan bir kadın.Bu büyük kadının sanat ve edebi yönünü, yetiştirdiği talebelerine, asistanlarına,doçentlerine, profesörlere bırakmak gerek. Seveni vardı, sevmeyeni vardı, yakındanbilirim: İnsan yönü başka, hoca yönü başka, edebi yönü başkaydı onlarca. Asıl sözsahipleri elbette onlardır. Ben sadece ve kısaca bir iki anımı anmakla yetineceğim.Adnan Adıvar, Muhsin Ertuğrul’u sevmezdi. Halide Edip Adıvar da tam tersi; MuhsinErtuğrul’u çok severdi. Muhsin Ertuğrul, Adnan Bey’i sever miydi bilmiyorum ama, HalideEdip’i severdi. Ben Muhsin Bey’i de, Halide Hanım’ı da, Adnan Bey’i de severdim. AdnanAdıvar gürül gürül akmış, durulmuş, pırıl pırıl gerçekçi bir adamdı. Değeri değer bilen,değerlere yer verilmesini isteyen, durmuş oturmuş bir adam.Benim bir uzun hikâyemi okuyordu Halide Hanım. Beğenirse Remzi’ye [Remzi KitabeviYayınları] verecekti.1 Nitekim beğenmişti ve basılmıştı.Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’ndeki evlerindeydik. Konumuz tiyatroya geldi. HalideHanım göklere çıkarıyordu tiyatromuzu ve Muhsin Bey’i. Bir ara Adnan Bey dayanamadı:– Sus da bu işin kompetanı konuşsun!.. dedi. Bu kompetan da bendim. Söz Muhsin Bey’edayanınca da:– Yooo. İşte ben bu fikirde değilim; Muhsin, Türk Tiyatrosu diye bir şey yapmamıştır.Maalesef, bu böyle. Rusya’ya gitti, ne görmüşse aynen aldı getirdi. Almanya’ya gitti, negördüyse aldı getirdi. Fransa’ya gitti geldi, aynen öyle. Kopya! Hepsi kopya! Dekorlarınkenar çizgilerine kadar kopya! Aynen [Laaurence] Olivier’nin tahtındaki figürlerdi buradaoynanan Kral Lear’in 2 (1605-1606) tahtındaki figürler.Halide Hanım, Muhsin Bey’i savunuyordu:– Sanat kopyayla başlar ama Adnan.– O zaman da ben ona sanat diyemem Halide’ciğim.Halide Edip durumu idare eder, zaten tatlı bir insan olan Adnan Bey’i hemenyumuşatırdı.Kumrular gibi sevişmek denir hani. Ben o yaşta insanlarda yalnız onlarda gördüm bumuhabbeti. Şakalarıyla, nükteleriyle, karşılıklı saygılarıyla. Romanlardaki gibi değil.Filmlerdeki gibi değil, gerçek aşk, gerçek sevgi, gerçek mutluluktu o yaşta onlarınki.Tüm sanatçılara açıktı kapıları, kucakları. Sinekli Bakkal’ı3 (1936) biz çevirecektik onküsur yıl önce. Petegrini’yi ben oynayacaktım. Halide Edip şart koşmuştu bunu. Bütün roltevziatını kendi yapmıştı. Sezer Sezen’i Vurun Kahpeye4 (1926)filminde sevdiği halde bufilmde gözü tutmuyordu. “Olmaz, imtihan etmesi lazım onu, bu şart!.. Naci Duru’yagidiyormuş sık sık (Sinekli Bakkal’ın prodüktörüydü). Bize de her gün gidip geliyor, kapımıaşındırıyor, yalvarıyor ama, olmaz! Kendisine de söyledim imtihan edeceğini. O gün bugüngörünmedi. Bu rol için okumuş, oyun gücü kuvvetli bir kız lazım. Sesini, konuşmasını dasevmiyorum ben o kızın. Burnunda kemik mi var nedir!..” diyordu.Bir de senaryoyu beğenmeyince müsade etmedi Sinekli Bakkal’ın film yapılmasına.Ve kıçına giydiği pantolon eskiydi Mücap Ofluoğlu’nun; ona o günlerde 12,5 liraya elbisesatmıştım Lâmbo’da. Yani, eskimi.

    Demiştim ya! Kompleksler vardır, işte bu tip kompleksler de var. Örneğin: Markopaşaçıkıyordu ve mesul müdürdü Mücap.5 Sonra korkular, şunlar bunlar, egolar insanlarınyerlerini gösterdi. Herkes de yerini buldu. En iyi arkadaşı Kemal Edige, birkaç gömlek iyiaktörken ondan, öldü.İşte o sıralar bu kısır oyuncuyu da tavsiye etmiştim Halide Edip Hanım’a; sevmemiş,beğenmemişti. Buna benzer nedenlerle çevrilmemişti Sinekli Bakkal.Sanat yönü, büyük insan sarraflığı, bir ağaç gibi dal budak salışı, yeteri kadar adamyetiştirişi, Milli Mücadele ve o korkunç enerji keşke her kula nasip olsa.Adnan Adıvar’ın ölümünden sonra kolu kanadı kırıldı, neşesi kalmadı. Köşesine çekildidünyadan. Dalgın, unutkan oldu. Her sözün “Doktor şöyle der”, “Doktor o zaman” diyebaşlardı.“Adnan Bey”siz söz etmezdi.Onu Soğanağa Mahallesi’ndeki evinde tek başına, yanan kütüklere bakarken görmüştümen son.Tek başına, ocak başında.
    Akşam, 18.7.1968, s. 51

    Sözü edilen “roman”, Remzi Kitabevi Yayınları’ndan Geri Dönemezsin (1948) adıyla basıldı.

    Kral Lear, Türkiye’de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda ilk kez 1959’da sahnelendi.3 Sinekli Bakkal 1967’de, Mehmet Dinler tarafından filme alındı.
  • 84 syf.
    ·1 günde·3/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda uzak durulması gereken ve başkası adına utanabileceğiniz kitaplardan bahsettim: https://youtu.be/cZco9tl4rBs

    Eklektik yok oluşların grotesk tinsellikleri
    Ait olamayış pastoralitesinde Bergman proporsiyonu
    Transandantal bir ayrıksılaşmanın bayram çikolatası
    Deniz fenerleri ne kadar da Fenerbahçe

    Oğuz Aktürk

    Evet arkadaşlar, gördüğünüz gibi yukarıda asla hiçbir anlamı olmayan ve tamamen kendi yazdığım bir şiirle birlikte artık ben de şair olup edebiyat ortamlarına atılmaya ya da İsveçli bir black metal grubu kurmaya hazırım. Çünkü bu çağda "Deneysellik be kardeşim. Dadaizm falan işte anlıyor musun moruk? Yeraltı, aykırılık... falan..." gibisinden bir düşünceyle anlaşılmazlığı ve kavramsal rastgeleliği yansıtan şiirler yazıyorsanız başarılı olmamanıza da imkan yok bence.

    Binlerce kişi tarafından okunmuş ve 260 kişi tarafından 10 puan verilmiş bu kitabın içinde neler yazıyor hadi hep beraber bakalım... İncelemeyi okurken yanınızdan deneyselliklerinizi, kavramsal rastgeleliklerinizi ve Google Translate'i eksik etmezseniz ve sonuna kadar da okuma sabrını gösterirseniz sizin için daha verimli bir süreç olacağının sözünü veriyorum.

    Öncelikle kitabın arka kapağında yazan yazıyla başlayalım:

    "Gidiyorum Bu, en görmüş geçirmiş okuru bile hayretlere gark edecek nitelikte bir kült kitap."

    Bu cümleyi gördüğüm anda verdiğim ilk tepki Çocuklar Duymasın dizisindeki Haluk'un dediği "BABABABABA" şeklinde oldu. Yani düşünsenize benim tanıdığım en görmüş geçirmiş okurlardan olan fakat maalesef 2016'da aramızdan ayrılan Umberto Eco, mesela İtalya'daki evinde bir gün Gidiyorum Bu şiir kitabını okur ve birden o İtalyan evinde hayretler gark olur, dünya birkaç dakikalığına güzelleşir, Eco Gülün Adı ve Ortaçağ tarihi kitaplarını yırtıp şair olmaya karar verir falan... Neyse, biz deneysel rastgeleliklerimize devam edelim.

    Onur Ünlü'nün bu kitabı önce İngilizce yazıp sonra Google Translate ile birlikte Türkçeye çevirdiğini düşünüyorum. Hatta bu tezimi de kitabının içinden şu şiirle desteklemek istiyorum:
    https://i.ibb.co/QnC3LgH/ne-anlad-n-z.jpg

    Anlıyor musun dostum? Demode lakırdılar bunlar yeaaa, irrasyonalizm, antikapitalizm ve anlaşılmayan dizelerin harikaymış, yazan kişinin de çok zekiymiş gibi düşünülmesi bunlar moruk. Eğer yukarıdaki şiiri okuduktan sonra aklında herhangi bir düşünce kırıntısı oluşan bir arkadaşımız varsa incelemenin yorumlar sekmesinde sizin de kendi ayrıksı eprimişliklerinizi bekliyor olacağım.

    İnternet edebiyatçısı olup anlaşılmamazlığı yüceltmeye çalıştığını düşündüğüm Onur Ünlü, belki de koronavirüs sürecinde kapalı olmak zorunda kalan kafelerin ve çayevlerinin kurtarıcısı olabilir. Yani şöyle düşünelim, eskiden Hamdi Alkan Gazman tiplemesiyle suçluları nasıl tokatlamışsa bence Onur Ünlü de koronavirüsün Gazman'ı olabilir. Bunları İncil Çalınmaları ve Türkiye şiirinin sonunda bulunan kısımdan dolayı diyorum. Belki de Onur Ünlü'nün "Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün. Haydi iç de çay koyayım." ya da aşağıdaki cümlesini okuyan çayevi sahipleri devrimci ruhlarını da yanlarına alıp sıcağa dayanamadığı yönünde söylentiler olan koronavirüsün üzerine sıcak çaylar atarak onun yok olmasına yardımcı olabilirler:
    https://i.ibb.co/.../koronadan-sonra.jpg

    Bir de Çarmıha Geriliş'ten Ayrıntı şiirinden bir örnek vererek incelememi yavaş yavaş sonlandıracağım:

    "Kızlar bana yaklaşmakda zorluk çekiyorlar. Köfteci de öyle. O da bana yaklaşmakda zorluk çekiyor."

    Eskiden okullarda okurken "f, s, t, k, ç, ş, h, p” ünsüzlerine "d" ile başlayan bir ek getirildiğinde "d"nin "t"ye dönüştüğünü hatırlıyorsunuzdur. Ama yooook. Bilinçli olarak imla hatası yapmalıyız ki deneysel rastgeleliğimiz ve transandantal şairsi yok oluşlarımız daha çok ön plana çıkabilsin. Hatta Fıstıkçı Şahap da bu şiirleri yazarken bana evinden fıstık getirsin ki, tanzim kuyruklarında fıstık alıp fıstıklı köfte yapmak için boşuna sıra beklemeyeyim. Gördüğünüz gibi benim de yazdığım şeyler yavaş yavaş Onur Ünlüleşi... pardon Ah Muhsin Ünlüleşiyor. BRUH.

    İnternette rastladığım Murat Menteş ile yaptığı bir röportajında bir de şöyle demiş:

    "Murat Menteş: Bundan sonra şiirlerini Ah Muhsin Ünlü imzasıyla yayınlamayacak mısın?
    Ah Muhsin Ünlü: Çok mu önemli? Herif o kadar şahane şiirler yazıyor ki, belki ona bir fırsat daha verilir."

    Valla adamın kafası Fıstıkçı Şahap'ın verdiği fıstıklarla o kadar güzel olmuş ki, Onur Ünlü'nün bir dahaki şiir kitabı için "kafamız güzel ama nası güzel öyle bir güzel ki" abisiyle birlikte düet yapması gerektiğini düşünüyorum. Hatta eminim ki o adamın dediği şeylerin içeriği, Onur Ünlü'nün demeye çalıştığı şeylerden çok daha anlamlı olacaktır.

    Peki bu kadar şeye rağmen neden 3 puan verdim?

    Çünkü içerisinde Resulullahla Benim Aramdaki Farklar adında çok güzel bir şiir var, mesela bence bu harika bir şiir. Çünkü hiçbir kasıntı kelime yok, anlaşılmazlık kasıntısı da yok. İsterseniz bulup okuyabilirsiniz. Bunun dışında "Ben gece korkunca istemediğim kitaplar okuyup anlamadığım annelere saygı duyuyorum." gibi muhteşem cümleleri de barındırıyor içerisinde. Fakat ne zaman ki deneysel rastgeleliklere, dadaistliklere ve aykırılık olaylarına girilmiş, o kadar da başkası adına utanılacak ve şiir sanatı olan poetikanın yanından geçemeyecek ürünler çıkmış ortaya. En büyük dadaistlerden Duchamp, Onur Ünlü ile tanışsa ne tepki verirdi merak ediyorum.

    Bence bu kitap bir şiir kitabı değil arkadaşlar. Eğer öyle düşünenleriniz varsa bana nedenleriyle birlikte yorumlar sekmesinde yazarsanız sevinirim. Onur Ünlü'nün Aristo sözü olan "Şiir, felsefeye tarihten daha yakındır ve daha değerlidir." cümlesini çok yanlış anladığını düşünüyorum. Ayrıca o kadar eleştirdik fakat vasatı yüceltmek yerine eğer nitelikli şairler tanımak isteyip esas usta kalemlerden şiirler okumak istiyorsanız, ben size en sevdiğim şiir kitaplarından şöyle 10 tanesini önermek istiyorum:

    1- Homerosçu İlahiler'den Pindaros'a Arkaik Yunan Şiiri Antolojisi
    2- Francesco Petrarca, Canzoniere
    3- Aleksandr Puşkin, Seviyordum Sizi
    4- Edgar Allan Poe, Kuzgun
    5- Behçet Necatigil, Eski Sokak
    6- Oruç Aruoba, Hani
    7- Cemal Süreya, Sevda Sözleri
    8- Didem Madak, Pulbiber Mahallesi
    9- Şükrü Erbaş, Yaşıyoruz Sessizce
    10- Arkadaş Zekai Özger, Sevdadır + Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası

    Eğer bu incelemeyi buraya kadar okumuşsanız siz de en başta yazdığım gibi deneysel rastgele şiirlerinizi yorumlara bırakabilirsiniz. Ayrıksı eprimişler olarak kalabilmemiz dileğimle...
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Sevgili Birhan Keskin kelimeleri ağlatan aciyi bu şekilde iliklerde hissettiren bir şair..Okuduktan sonra genel de bana elimi ve yüzumu yikatır kendime gelebilmem icin..Hakikatten kadın şairler içerisinde en etkin ve farklı olanıdır.Oğuz atayı görürüm şiirlerinde.

    Söyle söylüyor şiirle ilgili;

    “Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun.” Acıyı hep birlikte çekiyoruz, yazar, okur ve aslında biz. Kardeşiz. Gereğiz birbirimize. Şiir bunun için varsa var. Keskin, dünyaya bildiriyor gerçekte, yani soruyor: Şiir niye var? Neden şiir? “Dünyanın acısını başkaları da duysun!”, diye. Acı paylaşılsın, diye. Şimdi ve burada şiir acıları tümler, kardeşler ve direnmeyi (acı çekmemeyi) olsa olsa yükseltir ve şimdi burada bunu yapmıyorsa ‘işe yaramıyordur’. Ey Okur kulağım, işitiyor musun bu sesi, ne diyor bak! Şair Birhan Keskin şiir bunun için değilse başka bir şey için de olmasın, diyor, diyebiliyor.

    siirlerin etkisinden de öyle kolay çıktığım soylenemez doğrusu.her parçası taş gibi ağır ama hani yazarken, şairinin parça parça hafiflediğini, içini dolduran taşları tane tane atıp rahatladığını hissettiren bir siir ama okurken hepsini içinde hissediyorsun.Olamamislik hikayesi var.

    Acıyı dünyayla damgalar ve haykırır dize sonlarında vurguları ondan yapar ve bu vurgular dizenin genelde kilit kelimesidir.
    Doğa karşısında, hayat karşısında alınmış büyük yenilginin kederini anlatır.

    Taş Parçalar şiirlerini bir çığlık olarak okudum baştan sona, birkaç kez. "Çığlık"ta bütün o ıssızlığın içinden insana sesleniş var, duyulma isteği, umudu; yardım çağrısı, belirsiz bir kurtulma umudu... Ses, insan bedeninin şekliyle duyulabilen bir çığlığa dönüşmüş.

    "Taş Parçaları" bölümündeki 42 şiirdeyse, yalnızlığın, terk edilmişliğin içinden tek bir kişiye, sevgiliye sesleniş var: Öfkeli, nöbetler içinde, çılgın bir sesleniş, üstelik kurtuluş umudu da yok, kesin: "Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla "
    Durup durup yinelenen sözcüklerde; kimi zaman bir acıyı, kimi zaman bir öfkeyi, bir kafa tutmayı dile getiren ses yinelemelerinde öfkeli çılgın bağırışlar, iç çekmeler, hıçkırıklar buluruz. Bunun için çığlık dedim.
    1'den 42'ye şiirlerin sıralanışındaki düzensizlik, bir ileri bir geriye dönüşler de sadece aynı kararsız, aksak, sarhoş yürüyüşü güçlendirmek için sanırım. Çünkü ister verili sırayla, ister 1'den başlayıp sona sırayla okunsun değişen bir şey olmuyor.
    Ağıtlarda, geçmişe dönüş özleminin çağırdığı anlatı'nın yanında, geriye dönülemezliğin neden olduğu ilenme havası da vardır. "Taş Parçaları"nda da bir ölenin değilse de bir 'giden'in ardından yakılan bir ağıt havası var. Anmalarla, anımsatmalarla yürüyen; "aşk olanın ötesinde bir aşk"la bir araya gelmiş iki kişiden birin gitmesiyle, geriye kalanın 'dağılma'sı, kendini 'bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetme'sinin, ilenmesiz, birazcık sitemle ama yüksek sesle yankılandığı bir (yitik) aşk öyküsü..
    .
    "Beni bilmediğim bir dünyaya attı...
    Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan
    Bir düşümüz vardı, 'birlikte yaşamak' koymuştuk adını,
    Çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeee."

    ben seninle sevgilim
    mutsuz ama bahtiyardım

    sanırım bundan güzel anlatılamaz birini sevmenin sancısı. birini sevmek, severken üzülmek, üzülürken yine de mutlu olmak.Birhan keskin bu işi biliyor, çözmüş olayı..

    omurgamı aldın benim
    omurgamı aldın
    omurgamı aldın
    omurgamı.

    niye?.."

    Omurga gidince kalkma fiilide gider, insan da gider aslında bir anlamı kalmaz toprağın üstunde aciyla kalkmayi bekler.Ask ve aci ancak boyle anlatilabilir.

    Kitabın içerisinde yer alan şiirler;

    taş parçaları
    sunu
    Taş Parçalari
    eski dünya
    Dallari Aralamak
    Atlar
    Taygam
    Bu Mektup Sende Dursun
    Kör Derinlik
    Gölgede, Serin.
    İki Olmak
    Kuğunun Şikâyeti
    İlhan İlhan..
    Ankara 2
    Kirmizi Şef
    Vuslat Çayiri
    İnsan
    Öteki

    Kitap ve canım şair Birhan kesinle ilgili bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim;

    http://www.edebiyathaber.net/...eskinle-birkac-saat/
  • 115 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hepimizin bir uzun hikâyesi vardır. Bazı benzerlikleri dışında her biri kendine özgüdür üstelik. Mustafa Kutlu birbirine tam olarak benzemez hikâyelerimizin esrarlı âlemine dalmış bir yazar. Modern bir anlayışla yazdığı klasik öyküleriyle edebiyatımızda hak ettiği bir yere sahiptir. Hem de çokça yıllardan beri. Uzun Hikâye adlı eseri onun önemli eserlerinden birisidir.

    Dünya penceresinden bakıp geçiyoruz ya hani. Pek çoğumuz hiç bakmamışa dönüyoruz ya sonradan. Yazarlar ve şairler -elbette kalıcı işler başaran herkes- bu hazin sondan sıyrılabiliyorlar. Baktıkları yerden neler gördüklerini aktararak, onları daha kalıcı hâle getirebiliyorlar. Aslında aktardıkları manzara dış âlemden çok kendi iç âlemlerini yansıtmaktadır. Bu anlamda yazarlar romanlarda veya hikâyelerde başkalarının hayatlarını anlatıyormuş izlenimi verseler de çoğu kez kendi hayatlarından yola çıkıyorlar. Mustafa Kutlu da Uzun Hikâye’de kendi uzun hikâyesini anlatmış bizlere. Yüz sayfayı aşkın bu eser, yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ışık tutan bir otobiyografik roman olmaya da adaydır.

    Uzun Hikâye’de Bulgaristan muhaciri olan Ali’nin ve oğlunun öyküsü anlatılmaktadır. Eser 1. tekil şahıs ağzından kaleme alınmıştır. Küçük bir çocuğun gözünden bakıyor yazar olaylara, kişilere ve toplumsal her türlü duruma. Yazarın bu tercihinde çocukların gözlerinin, doğal olarak kalplerinin yetişkinlere oranla temizliği, katışıksızlığı etkili olmuştur, diyebiliriz. Olgunluk çağını yaşayan bir yazar için çocuk gözüyle bakmak her ne kadar zor bir tecrübe olsa da daha sağlıklı sonuçlara varılacaktır bu meşakkatli tercihin sonunda.

    İnsan ruhunun derinliklerinde sayısız efsun saklıdır. Her eser bu derinliklere seyrü sefer düzenlemez. Bazı yazarlar suyun yüzeyinde dolanırlarken bazı yazarlar diplere dalmayı göze alırlar. Uzun Hikâye’de Mustafa Kutlu, fotoğraflar ve anılar yardımıyla başkahramanın ruhsal derinliklerine iner. Yetişkin her bireyin olumlu ya da olumsuz özelliklerinin temelinde çocukluk yılları yatmaktadır. Korkularımız, çatışmalarımız, keşiflerimiz, zenginliklerimiz ve yoksunluklarımız o güzelim yıllarımızda oluşmuştur. Bedensel olarak büyümelerimiz sona erdiğinde karakterlerimiz de şekillenmiştir çoktan. Uzun Hikâye’de başkahraman bazen neşeyle bazen hüzünle izler çocukluk anılarını. Yaşadığı ve anımsadığı her anda kendini bulur, kendini tanır. Okur da onunla birliktedir. Bu buluşlar ve tanıyışlar esnasında.

    Anadolu, bereketli toprakların, gönlü geniş insanların, türkülerin ve efsanelerin diyarı. Hangi yazar yüzünü ona dönse mutlaka birçok zenginlikle karşılaşacaktır. Günümüzde bir parça değişse bile -ki değişim onun da hakkı ve kaderidir- çoğu coğrafyaya oranla bakirdir. Bundan kırk kırk beş yıl öncesini düşününüz. O yıllara, o yılların Anadolu’suna dönmek mümkün müdür? Ne yazık ki, belki de iyi ki dönemeyiz. Mustafa Kutlu Uzun Hikâye’de bizleri o yıllara doğru, o yılların Anadolu’suna doğru bir yolculuğa çıkarıyor.  Gördüklerimiz kimi zaman tebessüm etmemize, kimi zaman kederlenmemize yol açıyor. Annesini yitirmiş, kendisini babası olsa da yarım yamalak kala kalmış hisseden bir çocuğun gözüyle baktığımızdan olacak kederi ve neşeyi harmanlayabilmemiz. Çocukların dünyalarında neşe ve keder barışmış vaziyettedir çoğu kez. Gözleri ıslak bir çocuğun, kalbi bir parça sahipsiz kalmış bir çocuğun gülebilmesindeki kerameti algılayabiliyoruz Uzun Hikâye’de.

    Yoksulluk eskiden utanılacak bir hâl değildi. Yamalı giyinmekten, eski kıyafetlerinden, fazlaca zengin olmayan sofralarından ötürü komşusundan utanma gereği hissetmezdi insanlar. Tüketim çılgınlığına kapıldığımızdan beri yoksulluktan utanır olduk. Uzun Hikâye yoksulluğun utanılmadığı, paylaşıldığı yılları anlatıyor. İnsanlar yoksuldu yoksul olmasına ya, yoksulların haklarını savunduğunu iddia eden sosyalizmden de öcüden korkar gibi korkuyorlardı. Bulgaristan muhaciri Ali’nin adını Sosyalist Ali’ye çıkarmaları, bu anışı bir uzak durma sebebi olarak göstermeleri sosyalizme olan örfi tepkileriydi. Aykırı düşünceler, aslında bıktıkları bir özellikleri olan yoksulluğu hedef alsa ne fayda halk yoksulluğu ile barışıktı. Birine sosyalist demek onlara göre küfürden ağır bir söylemdi. Yazar bu zıtlığı üzerine basarak işler eserinde. Muhafazakâr bir halkın din ve geleneklerine düşman gördüğü bir fikri bağrına basmaması da anlaşılır oluyor onlardaki bu mesafeli duruşa tanık olunduğunda.

    Horasan dervişlerinin, Anadolu erenlerinin genlerimize yansıyan hoşgörüsü Mustafa Kutlu’nun dünya görüşünü şekillendiren en önemli etkenlerden birisidir. Edebiyatımızda birçok yazar ve şair ideolojik dogmalardan kendisini soyutlayamazken, farklı düşünen kimselere sofiyane bir eda ile bakamazken Mustafa Kutlu insanların dünya görüşlerine saygılı olmayı başarabilmiştir. Entelektüel bir kafa yapısına sahip olan her kalem ehli gibi onun da bir dünya görüşü olacaktır kuşkusuz fakat bu dünya görüşüyle okuru boğmayacak kadar sanatkârane bir duruşa sahiptir. Uzun Hikâye’de hissedilen dünya görüşünün ve düşünüş tarzının keskin olmayışı, can yakmak kastında olmayışındandır. Annesiz kalmış bir çocuğun duyarlılıklarla inşa edilmiş dünyasında soluklanmak düşer payımıza bu yüzden. Sonluluğumuzu, zamanın keşmekeşi karşısındaki acizliğimizi anımsamamızdaki kazanımlarımız önemlidir bu eserde.

    Uzun Hikâye’nin çatısı, ‘vagondan bir ev’in çatısıdır aynı zamanda. Mütevazı fakat kuşatmacı ve korumacı bir çatıdır bu. Karanlıktan, fırtınadan korkan küçük bir çocuk için çok anlam ifade eder. Önünde oyunlar oynamak da çabasıdır bu zenginliğin. Yoksulluk ve yoksulluk acısı mı, çoğu kez ümitleri olan bir çocuğun gönlüne giremez bile bunlar. Oyunlar, hayaller, sevinçler, çocuksu hüzünler ve hüsnü zanlar eserin zenginliğini oluşturur. Uzun Hikâye vagondan bir evin sakini olan yoksul bir çocuğun düş zenginliğini anlatması yönüyle zıtlıkların, aynı zamanda da şaşırtıcılıkların varlığını ispatlar.

    Eserde çocuk gözü hâkimse de içiçe girmiş ve derin bir yapı da söz konusu. Sırtını kadim Anadolu hikâyeciliğine yaslayan Mustafa Kutlu, birçok öyküyü bir arada vererek monotonluktan uzaklaşma becerisini sağlıyor. Eserde zaman kavramı tam olarak belirtilmemiştir. Bununla birlikte televizyon ve buzdolabının yaygınlaşmadığı, insanların yazlık sinemalarda ve gezici lunaparklarda eğlenme imkânı buldukları yıllardaki kasaba hayatı ele alınıyor. Birçok kasabada yaşamak zorunda kalan baba ve oğul birçok öyküye de tanıklık ederler.

    İnatçı bulduğu oğluna “keşke annene benzeseydin,” diyen bir baba var Uzun Hikâye’de. Onun bu arzusunda yitirilmiş bir eşe duyulan özlem yatmaktadır. Zaaflarını belli etmekten hoşlanmayan baba; bir yadigâr, bir emanet olarak görmektedir evladını. Bununla birlikte bir çocuğu tek başına yetiştirmekten duyulan endişe ve şaşkınlık hissi onu çeşitli bunalımlara iter. Tam da içinden geldiği gibi sevemediği, gereken terbiyeyi verememekten korktuğu oğlu onun için hem bir hazinedir hem de bütün gücünü sergileyebileceği, bazen de hayat karşısında rakipmiş hissi uyandıran tarifi zor bir varlıktır. Sıcak davranmak ya da otoriter olmak arasında mekik dokuyan bir baba uzun yıllar sonra oğlu tarafından anlaşılabilecek mi acaba?

    Münevver Hanım ve Ali Bey arasındaki aşk Uzun Hikâye’nin önemli temalarından birisi. Münevver’in ailesinin bu evliliğe karşı çıkmaları, bu karşı çıkışa rağmen gerçekleşen evlilik, ufak tefek problemlere inat devam eden sevgi, bu evlilikten doğan çocuğun duygusal gelişimini şekillendiren en önemli etken olacaktır. Çocuk annesinin cenazesinden döndüklerinde babasını ilk defa ağlarken görür. Ali Bey mızıka çalarken aynı zamanda ağalamaktadır. Yazar böylelikle müzik ve acıyı birleştirmiş olur.

    Uzun Hikâye’de başkahraman, “nereliyim acaba? Bunu kendime de sorar, bir cevap bulamam,” der. Çeşitli zorunluluklardan ötürü o kasabadan bu kasabaya göç etmek zorunda kalan bir baba ve oğulun yaşadıkları; okurun his ve fikir dünyasında da daimi bir yolculuk fikrini canlandırır. Kuzey Yarımküre ile Güney Yarımküre arasında kalan, göçmen kuşların uğrak yeri olan bir coğrafyanın çocuklarıyız hepimiz. Mevsim dönüşlerinde sürü sürü üzerlerimizden uçup giden kırlangıçlar ve leylekler, halk şairlerinin ulaklık vazifesi yüklediği, zaman zaman da sevdiklerinin yerine vasfettikleri turnalar… Bize göç fikrini onlar mı aşıladılar acaba? “Geçti dost kervanı eyleme beni” derken maddi olmasa gerek şairin sözünü ettiği göç. Mustafa Kutlu’nun bir yazar olarak aklının sık sık göç kavramına takılması bizden bir hâldir. Hiçbir yere ait olamamak hissi, konargöçer tabiatımız, yazarın çocukluk anıları Uzun Hikâye’nin kahramanlarına gidivereceklermiş, burada da kalmayacaklarmış duygusunu yaşatıyor.

    Babalar ve oğulları arasındaki bağ, anneler ve oğulları arasındaki bağdan birçok özelliği itibariyle ayrılır. Oğulların annelerine duydukları sevgi “ana gibi yar olmaz” tespitiyle dile getirilmiştir. Bu tespiti annesindeki vefayı başkalarında bulamayan bir oğul mu yaptı, yoksa oğluna serzenişte bulunan bir ana mı? Bilinmez. Bilinen bir gerçek vardır ki oğullar annelerinden şefkat, özveri, sevecenlik ve düzgün ahlak umarlar. Anneler ise çoğu kez tahmin edilemeyecek kadar cömerttirler bu alışverişte. Uzun Hikâye’de erken kaybedilen bir anne motifi var. Bu motif hikâye kahramanını yaşıtlarından daha içli, daha kederli kılmıştır. Annenin ebediyete göçü, onu seven babayı da etkiler. Birçok farklı olayla da perçinlenen hüzün hâli eserin tümünü kapsar.

    Edebiyat, insanı ve toplumu yansıtan en parıltılı aynalardan birisidir. Özellikle olaya dayalı metinleri okurken biz okurlar sadece bir olayın akıp gidişini seyretmeyiz. Aynı zamanda bambaşka yerlerdeki, bambaşka zaman dilimlerindeki hayatlara da şahitlik etmiş oluruz. Uzun Hikâye, yakın Türkiye tarihinin gündelik hayatına açılan bir kapı gibi gelecektir okuyuculara. Kasabaların dingin fakat sancılı vakitlerini, bir çocuk duyarlılığının, bir delikanlı uçarılığının penceresinden görmek ayrıcalığına kavuşabilmek olacaktır.