• “Dede Korkut dilinden ozan der: Karılar dört türlüdür. Birisi solduran soptur. Birisi dolduran toptur. Birisi evin dayağıdır. Birisi ne dersen bayağıdır.

    Ozan, evin dayağı odur ki kırdan yabandan eve bir misafir gelse, kocası evde olmasa, o onu yedirir içirir, ağırlar azizler gönderir. O Ayşe , Fatıma soyundandır hanım. Onun bebekleri yetişsin. Ocağına bunun gibi kadın gelsin.

    Geldik o ki solduran soptur… Sabahleyin yerinden kalkar, elini yüzünü yıkamadan dokuz bazlama ile bir külek yoğurt bekler, doyuncaya kadar tıka basa yer, elini böğrüne koyar, der: Bu evi harap olası kocaya varalıdan beri daha karnım doymadı, yüzüm gülmedi, ayağım pabuç, yüzüm yaşmak görmedi der, ah nolaydı, bu öleydi, birine daha varaydım, umduğumdan daha uygun olaydı der. Onun gibisinin, hanım, bebekleri yetişmesin. Ocağına bunun gibi kadın gelmesin.

    Geldik o ki dolduran toptur… Dürtükleyince yerinden kalktı, elini yüzünü yıkamadan obanın o ucundan bu ucuna, bu ucundan o ucuna çırpıştırdı, dedikodu yaptı, kapı dinledi, öğleye kadar gezdi; öğleden sonra evine geldi, gördü ki hırsız köpek, büyük dana evini birbirine katmış, tavuk kümesine sığır damına dönmüş; komşularına seslenir ki: kız Zeliha, Zübeyde, Ürüveyde, Can Kız, Can Paşa, Ayna Melek, Kutlu Melek ölmeğe yitmeğe gitmemiştim, yatacak yerim gene bu harap olası idi, nolaydı benim evime birazcık bakaydınız, komşu hakkı Tanrı hakkı diye söyler. Bunun gibisinin, hanım, bebekleri yetişmesin. Ocağına bunun gibi kadın gelmesin.

    Geldik o ki ne kadar dersen bayağıdır: Uzak kırdan yabandan bir edepli misafir gelse, kocası evde olsa, ona dese ki: kalk ekmek getir yiyelim, bu da yesin dese, pişmiş ekmeğin bekası olmaz, yemek gerektir; kadın der: Neyleyeyim, bu yıkılacak evde un yok elek yok, deve değirmeninden gelmedi der; ne gelirse benim kalçama gelsin diye elini arkasına vurur, yönünü öteye kalçasını kocasına döndürür; bir söylersen birisini koymaz, kocasının sözünü kulağına koymaz. O Nuh peygamberin eşeği asıllıdır. Ondan da sizi, hanım, Allah saklasın. Ocağına bunun gibi kadın gelmesin.”
  • “Kız, Zülfiye, Satiye, İmik, Sabiha; kız, Mehpare, Fadik!.. Kız, duymadınız mı, doğurmamış mı bizim Zeliha?” diye aranıyordu Mevlûde Hanım ise yeni âleminde. Bilhassa cuma geceleri konuşurlardı birbirleriyle, tıpkı dünyadalarmış da evlerinden ayrı düşmüşler gibi. İhsan Efendi
    hanesinde ise kadınların o, günlerdir gizli saklı çevirdikleri işin sırrı, Semiha’nınkine hiç benzemeyen bir bebek ağlamasıyla ortaya çıkmıştı. Zeliha üçüncü kez ve yine bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Mevlûde Hanım’ın delilik kehaneti tutmuştu.
    “Doğurmuş, doğurmuş!” diye bağırdı, Mevlûde Hanım’ın seslendiği kadınların arasında adı Zülfiye olanı. Bu kadın yeni vefat etmişti ve dünyada yakın zamanda olup bitenden haberdardı.
    “Oğlan mı, kız mı doğurmuş kııız?” diye sordu Mevlûde Hanım.
    “Kızmış, kız…” dedi Zülfiye kadın. “Gözün aydın olsun!..”
    “Adı neymiş, dediler miydi?”
    “Bilmem ki analık, demişlerdir demesine ama unuttuk gitti işte.”
    “Kız, şu yaşta ne unutması? Hanife mi demişlerdi, hatırla hadi!”
    “Hanife mi dedilerdi, Ünzile mi, Sabire mi bilmem ki.”
    “Hanife’dir adı Hanife. Sen Hanife diye bil… Şu bizim Fehmi ne cehennemde acaba? O anlatırdı her şeyi… Başka işi yoktur, ayağı yanık it gibi dolaşır. Dolaşır da uğramaz
    ahretliğinin yanına. Hanife ha? Hanife doğmuş demek… Ah, nur yüzünü görebileydik!..”
  • Adı Soyadı: Fatma Öcal / Kaya – Osman (Keçili) ile Muteber’den olma. D.1925 - Ö.2018
    Çevresiyle kıyaslandığında Osman (Güllü) oldukça varlıklı birisidir.
    Gökgöz Köyünün Samanlı mevkiinde evi vardır fakat bu ev onun sadece kışlık yurdudur. O, sayısını bilmediği kadar çok olan sığır ve keçilerini otlatmak için, Henis Dağı’nın neresi daha yayılımlı ise oradan oraya göçer durur.
    Dillere destan atı ile cuma namazı için sabah Sis’e (Kozan) gider, karanlık basmadan geri döner. Bir kez Hac’ca gitmiş, fakat bir Hac parası da gömüde kalmıştır. Evine uğramadan geçeni “Osman’ın sofrasına oturmadan geçmek var mı?” diye geri çevirip, aş ekmek verecek kadar da izzet ikramı seven, dürüst, paralı, hatırlı, hayır ve hasenatı bilen birisidir…
    Eşi Bıçkı Hatice’den bir kızı olur, adını Hüsne koyar fakat bu kız “seme” birisidir. İlk evliliğinden başka da çocuğu olmaz.
    Erkek evladı olsun diye Keçili Kızı ile yaptığı ikinci evliği ise, kadın hamileyken, bazı dedikodular yüzünden, ayrılıkla sonuçlanır.
    Güllü Osman’dan ayrıldıktan sonra Keçili Kızı’nın bir oğlan çocuğu olur ve çok sevdiği halde ayrılmak zorunda kaldığı kocasının adına istinaden çocuğun ismini “Osman” koyarsa da Güllü Osman bu çocuğu sahiplenmez.
    Çok geçmeden ayrıldığı kocası ölünce de, Keçilikızı kendi köyünden biriyle evlenir. Eski kocası Güllü’nün sahiplenmediği küçük Osman ise, gâh anasının, gâh Güllü’nün yeğeni Zombak Osman’ın yanında büyür gider. Osman artık anasının köyü ve lakabından ötürü “Keçili” lakabıyla anılacaktır.
    Saçlı Mehmet askerlik dönüşü Höketçe’de (Saimbeyli) Muteber adında bir Çerkez kızıyla anlaşır ve onu Musafakı’ya gelin getirir. Höketçeli Çerkez kızı Muteber’in kocası ölünce, onunla Keçili Osman evlenir.
    Şimdi hikâyesine başlayacağımız “Fatma Öcal” işte bu Keçili Osman ile Muteber ’in kızıdır.
    Fatma doğduktan sonra, vereme bağlı nefes darlığından dolayı zaten hasta olan Keçili Osman Keçili’deki anasının yanında veya oradan dönerken yolda ölür. Kızı ise henüz nüfusa kayıtlı değildir ve bu sebeple Zombak Osman Fatma’yı kendi üzerine kaydettirir.
    Daha sonra bu ölüm hadisesini Ahraz Mustafa: “Karlı bir kış günü “Osman öldü” diye haber gelince, kazmamı elime aldım, yola çıktım ve rahmetli emmimin oğlu Osman’ı Salmanlı’daki Gökgözlü Mezarlığına tek başıma gömdüm” diye anlatacaktır.
    Ölen Keçili Osman’ın eşi Muteber ile kızı Fatma’yı, Güllü Osman’ın torunu, Zombak Osman’ın ise kızı olan Fatma Bibi sahiplenir. Zira Fatma Bibi Keçili Osman’a “kardeşim” onun kızı Fatma’ya da “kızım” demektedir zaten.
    Küçük Fatma’nın Çürükdere’de yanına sığındığı Fatma Bibi tavuk karanlığı hastalığından dolayı gündüz çok az görmekte, gece ise hiç görmemektedir. “İbiş” adında bir oğlu vardır ama üç yaşında babası öldüğünden o da küçük Fatma gibi yetimdir.
    Küçük Fatma bibisinin yanında mutlu olsa da onlar herkesten biraz daha yoksul, biraz daha aç ve açıktırlar. Öyle ki, dağdan pelit, purç, ot toplar, kurutur, bir parça da buğday bulabilirlerse birbirine karıştırır, öğütür ve yerler fakat çoğu zaman bunları da bulamaz, aç yatarlar.
    Çocuklar açlığa dayanamaz olunca, uyuyana kadar onları avutmak için Fatma Bibi akşam ocaklığa bir kazan koyar ve içine de birkaç parça taş atıp karıştırmaya başlar.
    Çocuklar Fatma Bibinin gözü görmediği için ve üzülmesin diye, bu durumu o kadar kabullenmişler, her şeyin o kadar farkındadırlar ki, çoğu zaman, kazanın içine atılacak taşları gündüz onlar toplar, ocaklığın başına koyarlar.
    İbiş’le Küçük Fatma, ne kadar yoksul, kimsesiz olsalar da birçok kardeşe nasip olmayacak kadar dayanışma, sevgiyle ve acısı, tatlısıyla hayatı paylaşarak büyürler.
    Fakat İbiş’ten altı yaş büyük olmasına rağmen, küçük Fatma’nın bibisine aşırı naz yaptığı, ablalık yapması gerekirken bazen Bibisiyle İbiş’i üzdüğü olurdu.
    İbiş ise bir abi gibi Fatma’yı hep himaye eder, korktuğunda, “korkma ben buradayım” der, sarp yerlerde elinden tutar, onun haksızlıklarını, haşarılıklarını anasına hiç şikâyet etmezdi.
    Yaz geceleri Çürükdere’de dam başında yatarken, uçsuz bucaksız o mavi gökyüzü onların oyun alanıydı. Her gece ay ile yıldızları paylaşır, uyuyana kadar gökyüzünde gezer eğlenirler, sonraki akşam yıldızlar ile ayı değiş tokuş ederek, oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi.
    O gece Fatma yıldızları İbiş’e teslim etmiş ama İbiş’in ayı ortalıkta gözükmüyordu. Bibisi, “ay birazdan doğar, İbiş ayı sana verir” dese de Fatma söz dinlemiyor, uyuyana kadar ağlıyordu…
    İbiş’in anası arada bir Samanlı’ya, Babasıgil’e ekmek yapmaya gider, dönüşte de kuşağına tutturduğu fistanın arasından çıkardığı bazlama sokumunu (dürüm) Murtluesik’te kendini karşılayan Fatma ile İbiş’e tam ortasından bölüştürürdü.
    Fakat Fatma payına düşenden biraz daha fazlasını koparabilmek için her defasında ağlayarak bibisine: “Yine İbiş’e fazla verdin, tabi o senin oğlun, ben ise, anasız babasız, kimsesiz bir çocuğum” der ve İbiş’in payından da bir lokma alırdı.
    Ve biraz daha büyüdüklerinde İbiş ona; “Fatma, evlendiğinde ayrı kalırız diye sakın üzülme, sen kadın olduğun için benim yanıma belki gelemezsin ama ben nerede olsan seni bulur, ziyaretine gelirim.” derdi.
    Öyle de yaptılar ve ölüm onları ayırıncaya kadar mutlulukta, acıda, kederde birbirlerinden hiç kopmadılar.
    Fatma, daha kendisi küçük bir çocukken, Halil Kaha’nın kardeşi Güllü Hacı (Mehmet Arif Ertürk) ile evlenmiş, ondan “İsmail” adında bir de çocuğu olmuştu ki, gencecik yaşta kocası öldü.
    Bu arada Akdam’dan Mulla Mehmet’in (Mulla-Molla. Medrese talebesi) ikinci eşi Gülizar’ın Emine’de ölmüştü ve Halil Kaha ile Mulla Mehmet’in arasından su sızmıyordu. Gökgöz’de bir sabah kalktıklarında silahlı 17 atlı adam onu Mulla Mehmet’e götürmeye gelmişler, köyün erkekleri korkudan serpenelerin altına pısmışlar, atlılar damların başından aşağı ihtiyaç giderirken, serpene altındakileri de ıslatıyorlardı.
    O, “ölürüm de gitmem” anası “kızımı vermem” dedikçe, üvey babası Halil Kaha ise, “şimdi kan çıkacak, çabuk ata bindirin onu” diyordu.
    Fatma’nın gönlü Tıñ Veli’deydi ama Halil Kâha onun sözünü çoktan Mulla Mehmet’e vermişti.
    Sonunda Köse Ahmet ona: “Bana bak Maya Çinçiğim şu gökteki ayın, güneşin doğmasını nasıl engelleyemezsek, senin de Mulla’ya gitmene engel olacak güç yok bizde” dedi. Fatma’la, çocuğu ve Muteber’in ağıtları arasında onu atlardan birine bindirdiler.
    Pekmezcigediği’nde onları bekleyen Mulla Mehmet: “Gâvur içine gider gibi ne ağlıyorsun? Kes sesini, yoksa senin canına okurum” diyor ve atlılara eşlik ediyordu.
    Mulla Mehmet, Ağa oğlu Ağa, ormancı ve Urum (Kayseri) Bağdat, Şam, Mısır’da Medrese tahsili görmüş, onun okuduğu ezanı tilkiler ve cümle yaban hayvanları bile huşu ile dinliyordu fakat o askerlikten kaçmış, eşkıyalık ta yapmıştı.
    Başında bulunduğu çetesiyle Gökdere karakol komutanı Hayrettin Cengiz’i İkiyokuş’ta pusuya düşürerek, ilk eşi Rahime’yi ise Sakçadelik’e diri diri atarak öldürmüş, Fatma’dan 33 yaş büyük, yedi çocuklu, etrafına korku salan biriydi. Lakin bunların ne önemi vardı! Ona fikrini soran yoktu ki…
    Fatma o kadar güzel, o kadar taze ve toydu ki, yakınları ona “Mayaçinçiği” (İncir Kuşu) diyorlardı ama kadir kıymet bilen olmayınca güzelliğin ne değeri vardı? Yeni eşinin kendisinden beş on yaş büyük kızları ona her türlü saygısızlığı yapmaktan geri durmuyor, yatağına çiş etmeye kadar edepsizliğin envai çeşidini sergiliyorlardı. Üstelik memedeki bebeğine de dirlik vermediklerinden, bağrına taş basıp, çocuğunu anası Muteber’e göndermek zorunda kalıyordu.
    1965 yılında kocası Mulla Mehmet öldüğünde O, henüz hayatın baharında ve kırk yaşlarındaydı.
    Fatma Bibisi, çocukluk arkadaşı İbiş, Ahraz Mustafa başsağlığına geliyor, ona “Fadımam sen yanımızda yetim büyüdün, şimdi de genç yaşında çocuklarınla birlikte yine yetim mi kaldın! Şu Osman, şu İbrahim, şu da benden…” diyerek kuşaklarının içinden çıkardıkları beş on kuruşu onun minderinin altına kıstırıyorlardı.
    Hani “gök ile yer arasında olan hiçbir şey gizli kalmaz, bir gün açığa çıkar” derler ya, öyle de oluyor ve ölmeden önce bir gece Mulla Mehmet ona “Hanım. Çocuklardan uyanık olan var mı bir bak? Sana bir sır vereceğim.” Diyerek başlar anlatmaya:
    “Mulla Mehmet dağlardadır. İki kocadan ayrılmış, iki çocuklu, Katır Cennet ve Berber Kızı ile birlikte, ünü pekte iyi olmayan Gülizar’ın Emine’nin onda gözü vardır. ‘Kız eşkıya ile evlenilir mi?’ Diyenlere de, ‘Mulla Mehmet gibi erim, cehennemde yerim olsun’ diyecek kadar da gözü karadır Emine’nin.
    Fakat Mulla Mehmet’in: “Urum, Bağdat, Şam, Mısır’ı gezdim, gördüm fakat onun gibi güzel ve edepli kadın görmedim” dediği, “Rahime” adında bir eşi vardır. Üstelik Mulla Mehmet’in babası Durmuş Kâha oğluna “Emine’den uzak durmazsan, seni evlatlıktan reddederim” demektedir.
    Ona göz koyan Gülizar’ın Emine’nin parmağı var mı bilinmez ama onun kayını ile Rahime’nin dedikodusu dağa kadar ulaşır. Bir gece eşini vurmak için Mulla Mehmet dağdan Kocaköy’e iner fakat eşi evde yoktur. “Şurada mı burada mı” diyerek is sürerken, onu sohbete gittiği Berberkızı’nın ocaklığının başında otururken bulur. Ocaklığın duvarındaki bir delikten mavzerin namlusunu sürüp eşine nişan alırsa da, küçük kızı İnayet ansının kucağında olduğundan, bir türlü ateş edemeden döner dağa.
    Kocası dağdan “çocukları Durdu’ya bırak, sen yanıma gel” diye haber salınca Rahime kocasının yanına gitme sevinciyle, bütün çamaşırları, evi barkı, yur yıkar, ama eve kendisini almaya kocası değil de eşkıya arkadaşları Dalgacı Durmuş ile Pala Halil gelince, içine bir korku düşer. Onlara olanca gücüyle direnir, feryat figan eder, kızlarına; “çabuk Durdu bibinize yetişin, kurtarsın beni yavrularım” derse de eşkıyalar onu alır götürürler.
    Çocukların haber vermesiyle Durdu eve geldiğinde, Rahime’nin kolundan çıkarıp bir kenara attığı gümüş bilezikleri ve darp izlerini bulur ama kendisinden ne ses ne seda vardır.
    Evin yaklaşık 600 metre kuzeyindeki Sakçadelik (delik adını, orada tüneyen ‘Sakça Karga’lardan almıştır) çevresinde beklemektedir Mulla Mehmet. İki gözü iki çeşme eşi getirilince, gün boyu süren sorgu sualden sonra, gece onu deliğe atarsa da, Rahime düştüğü bu karanlık, korkunç ve dipsiz deliğin bir yerlerinde durukmuş ve ölmemiştir. Aşağıdan ağlamaları, sızılmamaları, iniltileri duyulmaktadır. Rahime’ye ulaşır mı, ulaşsa da bunlar onun boğazından geçer mi? bilinmez fakat Molla ses gelmez olana kadar deliğe yiyecek, içecek atar. Adam indirip onu oradan kurtarma teklifinde bulunur. Rahime ise: “Beni buradan kurtarsan, paramparça olan kemiklerim, yaralarımın tümü de iyileşse, yüreğimde açılan yara artık beni yaşatmaz” cevabıyla onun teklifi geri çevirir ve bu onların son görüşmesi olur.”
    Yıllar sonra ip açarak Sakçadelik’e inen Akdam’dan Hoçgudur Osman ile Fakıların Duranali ise, bu lanetli ve uğursuz deliğe çokça taş, toprak atıldığından, Rahime’den bir emare göremeden delikten çıkarlar.
    Mulla Mehmet bir kış gecesi bunları eşine anlatırken, uyurmuş gibi yapan çocuklarından biri, onları dinlemiş, bu hikâyeyi yazana da bütün duyduklarını anlatmış ve ‘gizli kalır’ sanılan bir şey daha açığa çıkmıştı.
    Oysa Mulla Mehmet, “Rahime’yi ben değil, korkutmaları için emanet ettiğim arkadaşlarım, istemeden deliğe düşürmüşler” demiş, herkes te öyle bilmişti.
    Rahime’nin kızı Zeliha büyüyünce: “Anamın başındaki o gümüş dizili fesini, Dalgacı Durmuş’un eşi Emiş’in başında her görüşümde, anamın kokusunu almak için, fesi onun başından alıp koklayasım gelir.” diyecektir.
    Kim bilir? Belki de, Sakçadelik’teki o insafsız yardımlaşmanın karşılığında, Rahime’nin fesi Dalgacı’ya, ondan da eşine geçmiş, Henis’teki Mulla Mehmet’in tarlasının bir bölümü de Fatma’yı almaya gelen o, şımarık ve azgın atlılara verdiği destekten ötürü Halil Kâha’ya hediye edilmişti.
    Mulla Mehmet: Köyünün ileri gelenlerinden, itibarlı ve nispeten varlıklı birisiydi. Fakat eşi Fatma’da itibar da saygınlıkta, eşinin gölgesinde kalacak biri değildi. Öyle ki, onun asalet, edep ve terbiyesini daha onunla konuşmadan hissedersiniz. Evlerine gelen gidenleri eksik olmaz, aç gelen tok ayrılır, misafirin heybesi boş gönderilmezdi. Evlerinde çifte çubuğa, mala malele bakacak kimselerle birlikte, misafire hizmet edecek kimseler de bulunurdu.
    O hiç dinmeyen gözyaşları, onun derdinin, tasasının bir kısmını alıp götürmüş olmalı ki, kendisini ölüme götüren son hastalığı hariç, sağlıklı ve hep hayırla yâd edilecek bir ömür sürdü.
    Bizim hiç gerçek bibimiz olmadığı için, bir bibi yeğenlerini nasıl sever, nasıl sahiplenir, kol kanat gerer bilmesek te O bizim “Bibi” dediğimiz ve gerçek bir “bibi” gibi hissettiğimiz birisiydi. Kendisi bizi her gördüğünde, sanki öz kardeşinin çocuklarıymışız gibi, “Bibimoğlunun oğlu” diyerek kucaklar, öper, koklar, başımızı, sırtımızı sıvazlar, “yavrum sende bibimin, ibiş’in kokusu var der ve bir çocuk gibi siline siline ağlar, birkaç kelime etikten sonra tekrar ağlar, ağlar ağlardı…
    “Öyle çok ağlıyorsun ki, seninle de konuşulmuyor Bibi” Deyince de bir cevap vermez, tekrar ağıda başlardı. Onun geçmişini biraz daha detaylı öğrenince şimdi anlıyorum ki, o öyle çok ağlamakta, ne kadar da haklıymış meğer.
    Fatma Öcal’ın ilk eşi “Güllü Hacı” diye anılmakla birlikte nüfusta “Mulla Ömer ile Refiye’den olma, 1913 doğumlu, Mehmet Arif Ertürk” adıyla kayıtlı olup, kendisi üvey anası Hürü’den olma: Halil Kâha, Topal İsmail, Fatma, Ayşe, Emine adlı kardeşlerin en küçüğüdür.
    İkinci eşi Mehmet Öcal: Kayıtlarda D-1897 Ö-1965 görünmekle birlikte, O, kendi ifadesine göre 1892 doğumludur. Durmuş Kâha ile Zeliha’dan olma ve üvey anası Ayşe’den: Zeynep, Fatma, Nafia, Rahma adlı kardeşlerin en büyüğüdür.
    Mulla Mehmet’in ilk eşi Rahime’den: Zeliha, İnayet, ikinci eşi Gülizar’ın Emine’den: Nazmiye, Elif, Durmuş, Lütfullah, Latife. Fatma’dan ise: Emine, Zeycan (Zican) Hacı (Abdurrahman) Muteber, Atika, Bilal, Gülizar, Raziye olmak üzere 15 çocukları oldu.
    Akdam Köyü, Gocaköy ve Malaş mevkilerinde evleri vardı. Geçim kaynakları, ormancı maaşı, kendi ekip biçtikleri ile koyun, keçi ve sığırlardandı. 5 Kasım 2018
    Kabri Akdam, Çatalkabaağaç Mezarlığı’ndadır.
  • Gel de şimdi Ahmet'in spermiyle Zeliha'nın yumurtasından hayır bekle.
  • Sait Faik şöyle betimlemiştir Orhan Veli’yi: “İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğse benzeyen bir sırt, denebilirse ergenlik bozuğu bir yüz. İşte görünüşte Orhan Veli.”

    Orhan Veli ise askerlik yaptığı yıllarda naif bir anlatımla hayatını şöyle dile getirmiştir: “1914’te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13’te Oktay Rifat’ı, 16’da Melih Cevdet’i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18’de rakıya başladım. 19’dan sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25’te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok aşık oldum. Hiç evlenmedim, şimdi askerim.”

    Orhan Veli, sonuncu aşkı Nahit Hanım’la bir sonbahar sabahında, Boğaziçi Vapuru’nda tanışır. Nahit Hanım’ın Zeynep Oral ile yaptığı röportajda Orhan Veli hakkında anlattıkları şöyledir:

    “Onu tek kelimeyle anlatmaya çalışsam, hüzünlüydü derim. Hüzünlüydü… Mahzundu… Neden? Bence… Tabii başkasına, başkalarına göre başka türlü olabilir. Ama bana soruyorsunuz. Onun için bana göre, benim düşündüğümü söylemek zorundayım. Yapısından geliyordu bu hüzün… Her şeyi ama, her şeyi içine atmasından… Fiziğinden… Öfkesini bile içine atardı. Sıkıntılarını da… Hüzünlüydü. Ve sessizliğe gömülürdü. Konuşmazdı. Sıkıldığında, üzüldüğünde konuşmazdı. Şimdi gelirim, der; kalkar gider, ya yarım saat sonra, ya üç gün sonra gelirdi. Örneğin, Mahzun Durmak şiiri, onun tavrına çok uygun bir şiirdir.”

    “Sevdiğim insanlara
    Kızabilirdim,
    Eğer sevmek bana
    Mahzun durmayı
    Öğretmeseydi.”

    “Neşesini hiç kaybetmez, çocuksu bir yanı vardı. Bir gün bana bir avuç bilye hediye etmişti. Ne severdi yürüyüşe çıkmayı. Ne çok yürürdük birlikte. Ama Melih Cevdet’le Çubuk Barajı’nda geçirdiği trafik kazasından sonra daha az sever oldu yürümeyi. “Vazgeç Nahit Hanım, yürümeyelim, gel şu salaş kahvede oturalım” derdi. Bedensel bir yorgunluk duyuyordu hep… At yarışlarına da gitmek büyük eğlenceydi bizim için. Ve hep kaybederdik.”

    Kızkardeşi Firuzan Yolyapan’nın ağabeyi ile ilgili anlattıkları ise şöyle:

    “Dürüst ve medeniydi. Kimseye kötü kelime konuştuğunu duymadım. Anneme, babama da itaatkardı. Aramızda 10 yaş vardı ama bana baba ve arkadaştı da. İyi olmamı, kişiliğimi ona borçluyum. Bana “Fırfırım” derdi. Çok şakacıydı. Maddi sıkıntı içindeydi. Buna rağmen çok neşeliydi. Küçükken arkadaşlarım geldiği zaman bize de Karagöz-Hacivat oynatırdı. Uçurtma yapma meraklısıydı. Futbol severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Bir sürü sarı-kırmızı çorapları vardı. Şiirlerini oturup yazdığını hiç bilmem. “Yeni bir şiirim var” derdi, yazılmış olarak gösterirdi. Onları zihninde hazırlıyordu. Son şiiri Aşk Resmi Geçidi ise öldükten sonra cebinden bir kağıda diş fırçasına sarılı olarak çıktı.”

    Ölüm hep yakınında olur Orhan Veli’nin. 1939 yılında, arkadaşı Melih Cevdet Anday’la birlikte araba kazası geçirir. Anday’ın kullandığı araba Çubuk Barajı’ndan aşağı yuvarlanır. Bu olayın sonucunda yirmi gün komada kalır. II.Dünya Savaşı’nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1942’den 1945 yılına kadar Gelibolu’nun Kavak Köyü’nde yapar. Orada da önemli bir kaza geçirerek ölümden kıl payı kurtulur. Attan düşer, ama birkaç günlük istirahatla düzelir.

    10 Kasım 1950’de bir haftalığına gittiği Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düşer ve başından hafifçe yaralanır. İki gün sonra İstanbul’a döner. Orhan Veli’nin biyografilerinin neredeyse hepsinin son paragrafında, bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirdi, hastahaneye kaldırıldı yazar. Orhan Veli, 14 Kasım 1950 Salı günü, Avukat Muzaffer Gençay Hanım’ın, kızkardeşi Nejat ile beraber yaşadığı evinde fenalaşır. Muzaffer Gençay, Zeliha Tuna’ya Orhan Veli’nin evinde geçirdiği son saatleri şöyle anlatır: “Önceki akşam kalabalık bir yemek vardı. Şiirler okundu, sohbet edildi. Orhan o gece bizde kaldı. Kanepede yatarken uyuyor zannettik. Bir terslik olduğunu anlayınca Nejat’ın ödü koptu, ortalığı velveleye verdi.

    Cenazesi Beyazıt Camii’nden kalkar.“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” dizelerinin şairinin tabutu, Beyazıt’tan Çemberlitaş’a, Sultanahmet’e yaklaşınca Bab-ı Ali Yokuşu’na sapıp Sirkeci’ye eller üstünde taşınır… Sonra arabayla da olsa Haliç, Karaköy, Tophane, Kabataş, Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Rumeli Hisarı… Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli’nin ölümünden iki gün sonra Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta şunları yazar :

    “Biraz evvel Pertev Boratav’la morgda öğrendik. Ölüm nedeni kronik alkolizmden mütevellit beyin kanaması. Üç gündür dört-beş arkadaş ne korkunç bir ölüm kırtasiyesiyle uğraştığımızı tasavvur edemezsin. Elalem Orhan’ın şiirini nihayet anlamaya çalışırken, biz cesedini gömebilmek için akla karayı seçiyoruz. Korkunç iftiraların önlenmesi için, bir bulut kadar temiz olan Orhan’ın didik didik edilmesi icap etti.”