• XI. yüzyıl Orta -Doğusu'nun büyük devletlerinden birisini oluşturan şii Mısır -Fatımi halifeliği, özellikle sekizinci halife Mustansır devrinde (1036-1094), mülki yönetimin bozulması ve devlet hazinesinin boşalması, askeri unsurların yetki çatışmalarına girişmelerine sahne olmuştur. Halifelik veziri Nasıruddevle Hasan, şii halifeliğin yerine sünni bir devlet kurulması amacıyla, bu sıralarda Horasan'da bulunan sultan Alparslan'a Buharalı fakih Ebû Cafer Muhammed'i elçi olarak gönderdi ve "ordusuyla Mısır'a gelmesini, ülkeyi kendisine teslim edeceğini ve şii hutbesini kaldırıp yerine sünni hutbesi okutacağını" bildirdi. Bu çağrı üzerine sultan, esasen fethedilmesi, Selçuklu fetih planları içinde bulunan Mısır ülkesini, Büyük Selçuklu devletine katmak amacıyla, kuvvetli bir orduyla Azerbaycan üzerinden Doğu-Anadolu'ya girdi (1070 yılı ortaları). Bu bölgede üslenen Selçuklu akıncı kuvvetleriyle de ordusunu güçlendiren Alparslan, Van Gölü'nün kuzeyinden Malazgirt önlerine geldi. Daha önce görüldüğü üzere, amcası sultan Tuğrul'un iki kez kuşattığı halde alamadığı sağlam surlara sahip Malazgirt'i, daha sonra da Erciş'i güçlük çekmeden fethetti. Henüz Selçuklu kuvvetleri tarafından alınmamıs olan Murat, yukarı Dicle ve kolları arasındaki birtakım kaleleri birer birer fetheden sultan, Diyarbakır topraklarına gelerek Dicle ırmağı kıyısındaki Harşefiyye yörelerinde konakladı. Diyarbakır'ın muhteşem surlarını hayranlıkla seyreden sultan, hala yürürlükte olan Türk adeti uyarınca, ellerini sur taşlarına, daha sonra da göğsüne sürdü. Sultan Diyarbakır ve yörelerinin yönetimini ellerinde tutan ve anlaşmazlık halinde bulunan Selçuklu vasalı Mervanoğulları ailesinden iki kardeş Nasr ve Said arasında, uzlaştırıcı bir barış yaptıktan sonra Tulhum ve Siverek kent ve kalelerini fethetti; o zamana kadar Selçuklu kuvvetleri tarafından birkaç kez kuşatılmasına rağmen fethedilememiş olan, fevkalede sağlam surlara sahip bulunan dük Vasil'in savunduğu Urfa'yı kuşatıp sıkıştırmaya başladı (Mart 1071). Sultan, 50 gün süren bir kuşatmadan sonra, gereksiz yere zaman kaybetmemek ve Mısır'ın fethini biran önce gerçekleştirmek amacıyla kuşatmayı kaldırdı. O, hareketinden önce, yanında bulunan elçi Ebu Cafer Muhammed'i, Selçuklu vasalı Halep Mirdasoğulları emiri Mahmud'a gönderip "kendisine itaat arz eden bütün vasal hükümdar ve emirler gibi, onun da katına gelip itaatını arzederek yenilemesini" bildirdi. Buna rağmen Mahmud, Hanoğlu Harun'un telkini ve sultandan çekinmesi sebebiyle, onun bu çağrısına uymayıp Haleb'den süratle topladığı para ve armağanları ona göndermekle yetindi. Bunun üzerine sultan, Mahmud'a gönderdiği cevapta "Adıma hutbe okutup benimle böyle mektuplaşmayı sürdürdüğün halde, niçin katıma gelip itaat arzetmekten çekindiğini anlayamıyorum. Halbuki sen, katıma gelen bütün tabilerimize gösterdiğimiz lütuf ve yaptığımız ihsanları çok iyi bilirsin" dedi. Emir Mahmud'un, huzuruna gelmemekte direnmesi üzerine Alparslan, Urfa'dan ayrılıp Ocak 1071 sonlarında, Birecik yakınlarındaki Nehrülcevz yöresinden Fırat'ı geçerek burada bulunan çok hoşlandığı bir çayırda dinlenmek üzere konakladı. Bu sırada fakih Ebu Cafer, sultan'a "Ey Efendimiz, ulu Tanrı'nın sana ihsan ettiği bu nimete şükret" deyince, sultan "Bu nimet nedir?" diye sordu. Bunun üzerine fakih "Bu ırmağı şimdiye kadar Türk olarak yalnız köle asıllı hükümdarlar geçmişlerdir; halbuki, bu gün, Hazret-i alileri, ilk kez bir Türk sultanı olarak geçiyorlar" dedi. Sultan, çok geçmeden yoluna devam ederek eriştiği Haleb'e bağlı yörelerde karargah kurdu. İtaat arzı için katına gelmesi hususunda, emir Mahmud'a yeniden ulak gönderdi ise de o, bir türlü gelip sultanın huzuruna çıkmadı. Buna sonderecede kızan sultan Alparslan, Nisan 1071 başlarında, Haleb'i kuşatmaya başladı. İki ay kadar süren bir kuşatma sonucunda Halep burclarının en sağlamı olan Ganem burcu delindi; kent, buradan yapılacak bir saldırıyla alınabilecek bir duruma geldiği halde, sultan "Savunmasız kalıp Bizans'ın eline düşmemesi için, bu uç kentini kılıç kuvvetiyle almaktan endişe ederim" diyerek kuşatma harekatını durdurdu ve böylece ciddi bir savaş yapılmadı. Bununla birlikte çok sıkışık ve ciddi bir duruma düşen emir Mahmud, Oğuzlara mahsus giysiler giyerek annesiyle birlikte sultanın katına çıkıp, yer öperek arzı ubudiyette bulundu; sultan da onu affedip, bir ferman ve hil'atlerle Halep emirliğini yeniden kendisine verdi. Sultan Alparslan, Mısır'a gitmek üzere, Dımaşk yönünde bir günlük yol aldığı sıralarda, Bizans imparatoru Romanos Diogenes'ten kendisine gelen bir elçi "Menbic, Ahlat ve Malazgirt'in Bizans'a geri verilmesini" istedi; ayrıca bu isteğin yerine getirilmemesi halinde imparatorun kuvvetli bir orduyla harekete geçeceğini de bildirdi. Bununla birlikte imparatorun, Doğu -Anadolu (Erzurum) yönünde ilerlemekte olduğunu haber alan sultan, elçiyi sert bir cevapla geri yolladıktan sonra ordusunun bir kısmını, burada bırakarak emir Aytekin ve Mahmud'u Mısır'ın fethiyle görevlendirdi; kendisi de ordusunun büyük bir kısmıyla Bizans imparatorunu karşılamak üzere, derhal vakit kaybetmeden Doğu -Anadolu yönüne hareket etti. Fırat ırmağını süratle geçişleri sırasında, ordusunda bulunan at, deve, mal ve yiyecek maddelerinin çoğunun telef olmasına hiç aldırmayan sultan, ileri yürüyüşüne devam etti. Fakat bir süre sonra yiyecek sıkıntısı sebebiyle ordudaki Irak askerlerini terhis etmek zorunda kaldı, böylece orduda, Horasan, Erran ve Azerbaycan kuvvetleri kalmıştı. İleri yürüyüşüne devam eden Alparslan, Urfa üzerinden Diyarbakır yörelerine ulaştı. Silvan'da, Malazgirt' e kadar ilerleyip kaleyi elegeçiren Bizans ordusunun kıyımından kurtularak kaçan Malazgirt kadısıyla birçok Müslümanlar, durumun ciddiyeti sebebiyle kendisinden acele yardım istediler. Böylece Bizans ordusunun nerede bulunduğunu öğrenen sultan, süratle Erzen ve Bitlis boğazından geçerek Selçuklu hareket üssü Ahlat'a geldi.
  • Anadolu'daki Selçuklu istila hareketlerinin başlamasından itibaren Bizans'ta iç karışıklıklar ve buhranlar sürüp gitmekte idi. Özellikle imparator Konstantin X. Dukas'ın bu sıralarda ölümünden (1067) sonra vasiyeti gereğince karısı Eudokia, üç oğlu adına Bizans tahtına geçmişti. Bununla birlikte Bizans sarayındaki çeşitli gurupların devlet yönetimine gelişi güzel karışmaları sonucunda, imparatorluk içindeki eyaletler ihmale uğramış, özellikle ordu, kendi kaderiyle başbaşa bırakılmıştı. Anadolu'da bakımsız ve dağınık bir halde bulunan Bizans kuvvetleri, çoğu zaman yiyecek ve giyecek bulma amacıyla, kent ve ilçeleri yağmalamakta idiler. İşte bütün bu sebeplerle imparatorluğun öteki eyaletlerinde olduğu gibi, Anadolu'da da Selçuklu istila hareketlerini önleyecek bir Bizans ordusu sanki yok gibiydi. İmparatorluk içinde gittikçe artan ve ciddi boyutlara ulaşan tehlikelerin önlenememesi sebebiyle Eudokia'nın niyabeti ancak yedi ay sürdü. Saraydaki askeri kanadın baskısı sonucunda imparatoriçe, askeri aristokrasiye mensup Kayserili bir general olan Romanos Diogenes ile evlenmek zorunda kaldı. Böylece, daha önce tahtı ele geçirmek amacıyla, başarısız bir teşebbüste de bulunmuş olan Romanos Diogenes, Ocak 1068'de Bizans imparatoru oldu, bu suretle amacına ulaşabildi. Bununla birlikte o, daha önceki imparatorlar gibi, devleti, içine düştüğü bu ciddi durumdan kurtarma yolunda pek fazla bir varlık gösteremedi. Çünkü o, bomboş bir hazine, yıllardan beri yüzüstü bırakılmış bir ülke, perişan ve darmadağın bir ordu ile karşı karşıya gelmiş idi. Bununla birlikte iktidarı bir türlü elinden bırakmak istemeyen karısı Eudokia ile arası açılan imparator, sarayı terk ile Anadolu yakasına geçerek özellikle Selçuklu istilasını durdurma planları yapmaya başladı.

    Sultan Alparslan, kuzeyden inen gayri Müslim Türk Alan, Konuk, Sarir ve bir kısım Hazarların, Selçuklu vasalı Şeddadoğulları ve Şirvanşahların memleketlerini istila etmeleri (1065) sebebiyle 1067 /68 yılında, Horasan' dan büyük bir orduyla hareket edip ikinci kez, Aras ırmağını geçerek Gürcistan ülkesine girdi; beraberinde veziri Nizamülmülk ve Kafkasya fatihi emir Savtekin bulunuyordu. Bu sıralardaki Şeddadoğulları emiri Fadlun ile Şirvanşahlar hükümdarı Feriburz sultana itaatlarını yenilediler. Alparslan'ın derhal Şeki ve yörelerine yürümesi üzerine, Aphaz ve Gürcüler buradan çekildiler. Sultan, yöredeki ormanları yaktırmak suretiyle, burada üsler kurup gizlenen Gürcü şakilerinin kalelerini fethetti. Savaşa girişmeye cesaret edemeyen Gürcü, prensi Bagrat kaçtığı gibi, Şeki hakimi Akhastan (Agasartan)da teslim olmak zorunda kaldı, hatta lslamiyeti kabul etti. Daha sonra sultan, onun yönetimindeki memleketlere yürüyerek bir buçuk ay zarfında, başta Tiflis ve Rustov olmak üzere, bir çok kent ve kaleleri fethetti. Çok geçmeden Bagrat, "yıllık vergi ödeme" şartıyla Selçuklu vasallığını yeniden kabul etti. Bu arada Selçuklu akıncıları, Trabzon' a kadar olan yörelere akınlarda bulundular. Bu sıralarda Derbendilerle Şirvanşahlar arasında çıkan anlaşmazlık ve savaşlardan istifade eden Gürcüler, Khartli'ye yürüyüp Tiflis'i yeniden elegeçirdiler, hatta emir Fazlun'u da tutsak aldılar (Temmuz 1068). Bunun üzerine sultan Alparslan'ın Nisan 1069'da emir Savtekin'in kumandasında gönderdiği bir ordu, Gürcüleri yenilgiye uğrattığı gibi, Fadlun'u da tutsaklıktan kurtardı; ayrıca sultan, Derbend yönetimine emir Yağma'yı bir menşurla atadı. Esas amacı, bütün Gürcü ve Aphaza memleketlerini feth ile Selçuklu sınırları içine aldıktan sonra Anadolu'da bizzat fetihler yapmak ve dolayısıyla Bizans'a ağır darbeler vurmak olan sultan Alparslan, Karahanlı hükümdarının ölümü üzerine, imparatorluğun doğu sınırlarında ortaya çıkan karışıklıklar sebebiyle, fetih planlarını tam anlamıyla gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kaldı. Bununla beraber ordusunun bir kısmını Anadolu sınırlarında bırakarak, Kutalmışoğlu Mansur ve Süleyman ile, kardeşi Azerbaycan Genel Valisi Yakuti, eniştesi Erbasgan (Erbasan) ve Anadolu'da giriştiği akınlarla ün salan emir Sunduk'u fetih hareketlerini devam ettirmekle görevlendirdi. Derhal askeri hareketlerine yeniden başlayan bu Selçuklu prens, emir ve Türkmen beyleri, Bizans'a sürekli akınlarda bulundular.

    Yeni Bizans imparatoru Romanos Diogenes, gittikçe artan Selçuklu akınlarını durdurmak amacıyla, büyük bir çaba göstererek Anadolu' dan, özellikle memleketi olan Kayseri yörelerinden çok sayıda asker topladığı gibi, Rumeli'deki Uz (Hıristiyan Oğuzlar) ve Peçenek Türklerinden de kuvvetler sağladı. Ayrıca, Frank, Alman, lskandinav ve ltalya Normanlarından ücretli askerler tuttu. Çeşitli milletlerden çabucak oluşturulan bu Bizans ordusu gerçek bir birlikten yoksun idi. Romanos Diogenes, Mart 1068'de Suriye yönüne hareket etti. Kayseri'ye gelmeden önce, Selçuklu kuvvetlerinin Niksar'ı alarak yağma ettiklerini haber alınca yolunu değiştirip Sivas'a, oradan da Divriği yönüne yürüyüşüne devamla bu bölgelerde kendisine saldıran Selçuklu kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bıraktı. Kazandığı bu ilk başarıdan sonra imparator, Maraş'a gelip buradan, Fırat boylarına gönderdiği birliklerle sol-ard yanını güven altına almak istediyse de bu yörelerde harekatta bulunan Selçuklu emiri Has İnal, bu kuvvetleri yenilgiye uğratıp, imparatorun bu harekat planını uygulamasına engel oldu. Çok geçme den Kuzey -Suriye'ye gelen imparator, Halep ve yörelerine ağır bir şekilde yağma ve tahrip akınlarına uğrattı. Daha sonra o, Kuzey -Suriye'nin en önemli kalelerinden birine sahip olan ve Umurtekin adlı bir Selçuklu emirinin savunduğu Menbic'i elegeçirdi. Bu sıralarda Hanoğlu Harun ve Selçuklu vasalı Halep Mirdasoğulları emiri Mahmud, Türkmen ve Arap kuvvetleriyle Halep yörelerindeki Bizans askerlerine saldırıp onları yenilgiye uğrattılar. Bunun üzerine derhal Halep yörelerine gelen imparator, Türkmen ve Arap kuvvetleriyle şiddetli bir savaşa girişti; çarpışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar verdi (Kasım 1068). Bu savaştan sonra imparator, daha önce Hanoğlu Harun tarafından fethedilen Artah ve İmm kalelerini yeniden elegeçirdi, sonra da Çukurova'ya indi. Bu sıralarda emir Afşin, Ahmetşah'la birlikte Orta -Anadolu yönünde akınlara başlayarak Sakarya ırmağı vadisine kadar ileri harekatını sürdürdü; lstanbul Çukurova yolu üzerinde önemli bir konuma sahip olan Emirdağ yörelerindeki ünlü Amuriyye kentini elegeçirerek yerle bir etti. Bunu haber alan ve sonderecede üzülen imparator, Afşin'in yolunu kesmek amacıyla, derhal harekete geçtiyse de Afşin'in bir yıldırım hızıyla sürdürdüğü harekat sebebiyle, buna muvaffak olamadı ve kış mevsiminin gelmesi sonucunda da lstanbul'a dönmek zorunda kaldı.
    Romanos Diogenes'in lstanbul'a dönmesinden bir süre sonra 1069 yılında Afşin, Sunduk, Ahmetşah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş komutasındaki Selçuklu kuvvetleri, doğu, güney -doğu ve güney bölgelerinden Anadolu'ya akınlara başladılar. Bu akınları önlemek üzere imparatorun gönderdiği kuvvetler, Türk atlı birlikleri tarafından tamamen bozguna uğratıldılar.Bunun üzerine imparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas'a, Philaretos Brachamios kumandasında da Malatya'ya iki ordu sevkettikten başka, üçüncü bir orduyla da bizzat harekete geçerek Kayseri yörelerine geldi; buralarda harekatta bulunan bir Selçuklu birliğini geri püskürttü ve Fırat ırmağına kadar harekatını sürdürdü. Onun esas amacı, Anadolu'ya yapılan akınlarda, Selçuklu harekat üssü olan Ahlat'ı almak, doğu ve güney Anadolu'daki Selçuklular tarafından fethedilen belli -başlı kaleleri yeniden elegeçirmek ve dolayısıyla Selçuklu kuvvetlerini Anadolu'dan çıkarmak idi. Bu planını gerçekleştirmek üzere imparator, Harput yörelerine geldiği zaman Selçuklu kuvvetleri de Malatya'ya saldırarak kenti savunan Philaretos'u yenilgiye uğratıp perişan ettiler; çok az bir askeri birlikle kaçmayı başaran bu Bizans generali binbir güçlükle imparatora katılabildi. Buna rağmen Romanos Diogenes, Murat suyu boyunca ilerleyerek Palu'ya geldi. Fakat öte yandan ardı arkası kesilmeyen akınlarla Anadolu içlerine akmakta olan Selçuklu kuvvetleri, başta Karaman ve Konya olmak üzere, birçok il ve ilçeleri istila ile elegeçirmeyi başarmakta idiler. Özellikle Orta-Anadolu'nun önemli kenti olan Konya'nın fethini haber alan imparator, daha ileri gitmekten vazgeçerek Selçuklu kuvvetlerinin dönüş yollarını kesmek amacıyla, Sivas üzerinden Kayseri'ye geldi. İmparatorun bu planını tespit eden Selçuklu kumandanları, onun bütün çaba ve önlemlerine rağmen Toros dağları geçitlerinden güneye inerek Kuzey -Suriye'deki hareket üsleri olan Haleb'e ulaşmayı başardılar. Böylece Romanos Diogenes, giriştiği bu ikinci seferde de başarılı olamayarak İstanbul'a döndü. Bununla birlikte o, bitip tükenmeyen bu Selçuklu akınlarını durdurmak amacıyla 1070 yılında, yeniden Anadolu'ya bir sefer düzenlemek istediyse de kendisine yakın olan birtakım saray erkanı buna engel oldu. Bunun üzerine imparator, Doğu -Anadolu orduları komutanlığına atadığı Manuel Komnenos'u kalabalık bir orduyla Anadolu'ya gönderdi. Bu sıralarda, sultan Alparslan' a isyan sebebiyle arası açılan eniştesi ( sultanın kızkardeşi Gevher Hatun'un kocası) Erbasgan, Navekiyye ( Yabgulu) adlı kalabalık bir Türkmen kitlesinin başında olarak sultanın emriyle kendisini takip ve yakalamakla görevlendirilen Afşin ve diğer Selçuklu emirlerinin önünden batı yönüne kaçarak Kızılırmak kıyılarına kadar ulaşmış idi. Erbasgan, yolunu kesme harekatına girişen Manuel'i Sivas yörelerinde bozguna uğrattı, hatta onu, Nikephoros Melissenos ve daha bazı Bizans generalleriyle birlikte tutsak aldı. Bununla birlikte Erbasgan'ın Selçuklu emirleri tarafından izlenmekte olduğunu öğrenen tutsak Manuel, onu, Bizans'a sığınması hususunda ikna etti. Bunun üzerine Erbasgen, Manuel ve diğer Bizans generallerini serbest bıraktı ve sultanın gazabından korkup endişe etmesi sebebiyle, ailesi ve bazı yakınlarıyla birlikte lstanbul'a gitti. İmparator Romanos Diogenes, onu sanki bir müttefik devlet başkanı imiş gibi, çok parlak bir törenle karşılayıp kabul etti; böylece tarihte, ilk Selçuklu prensi Bizans'a sığınmış oluyordu. Öte yandan Erbasgan'ı izlemekte olan emir Afşin, batı yönünde ileri harekatına devamla Kayseri -Sivas bölgesindeki kent, kale ve ilçeleri bir yıldırım hızıyla çiğneyip istila ettikten sonra Afyon -Uşak -Denizli bölgesine girip Honas ve Laodicea kentlerini yakıp yıkarak Marmara denizi kıyılarına kadar ileri harekatını sürdürdü. Çok geçmeden Kadıköy'e kadar gelen Afşin, lstanbul'a imparatora bir elçi göndererek "Selçuklu -Bizans devletleri arasında barış olduğunu ve bu sebeple, Sultana isyan halinde olan Erbasgan'ı, beraberindekilerle birlikte kendisine teslim etmesini" sultan adına bildirdi ise de kabul edilmedi. Bunun üzerine Afşin, 1070 yılı sonbaharında, gidişinde olduğu gibi, dönüşünde de Bizans kent ve kalelerini adeta yerle bir etti. o, giriştiği bütün bu harekatı sırasında elegeçirdiği sayısız ganimetlerle kışı Anadolu' da geçirdikten sonra Ahlat'a döndü ve sultan Alparslan'a ''Erbasgan ve Bizans" hakkında bilgi verdi.
  • Sultan Alparslan'ın buyruğu gereğince, daha önceleri de Anadolu'da akınlarda bulunan Horasan Saları, Ergani yörelerindeki Tulhum ve Siverek kalelerini başarısız bir kuşatmadan sonra Urfa'ya yürüyerek bu yörelerde birtakım yerleri elegeçirdikten başka Antakya dükünü yenilgiye uğrattı, fakat Urfa'yı kuşatma girişimi başarılı olamadı (1065 /66). O, aynı yıl içinde yeniden Urfa yörelerine akınlarda bulunarak Kısas (K'sos = Akaos) ve Celeb'i kuşattıktan başka Diphisar'ı elegeçirdi; bunun üzerine karşı harekatta bulunan dört bin kişilikvbir Bizans kuvvetini de bozguna uğrattı. Bu kumandan, aynı yılda, üçüncü kez, Urfa yörelerine akınlar yaparak tutsak ve ganimetler elegeçirdi. Daha sonra bu Selçuklu emiri, Diyarbakır'a gelerek şehrin Hevve Kapısı önlerin de karargah kurdu. Bura emiri Nizamüddin'le müzakerelerde bulunmak üzere, şehre girdiği zaman hile ile yakalanıp beraberindekilerle birlikte öldürülerek cesetleri bir kuyuya atıldı. Bu sebeple bu kuyu Horasan Saları Kuyusu (Bi'rü Saları Horasan) adıyla anılmıştır. Bu sıralarda Karahanlı devletinin Batı Kolu hükümdarı Ebû İbrahim 1. Tamgaç Han'ın (1058-1067 /68) oğullarından biri olması mümkün olan Hanoğlu Harun, Selçuklu hizmetinde olarak, bin Oğuz atlısıyla Anadolu sınırlarını aşıp Diyarbakır yörelerine akınlarda bulundu. Daha sonra o, Haleb'deki Selçuklu vasalı Arap Mirdasoğulları emirleriyle (Atiyye ve Mahmud) birlikte Bizans'a karşı akınlara girişti; Halep için stratejik bakımdan önemli olan Artah ve lmm kalelerini fethettikten başka, Kuzey -Suriye'ye bir sefer yapan Bizans imparatoru Romanos Diogenes'e karşıda başarılı savaşlarda bulundu (1064/65-1067 /68). 1066 yılında, Selçuklu devlet adamlarından hacip Gümüştekin, sultan Alparslan'ın emriyle, beraberinde Afşin, Ahmetşah ve daha bazı Selçuklu emir ve Türkmen beyleri olduğu halde, Murat ve Dicle ırmakları havzalarından ilerleyerek Elcezire bölgesine inip, Ergani ve Nizip yörelerindeki birtakım kaleleri elegeçirdi; Nusaybin'e başarısız bir kuşatma harekatında bulundu. Daha sonra o, Fırat ırmağını geçip Adıyaman yörelerini akınlara uğrattı. Bunun üzerine, Bizans uç kumandanı Aruandanos, Selçuklu kuvvetlerinin önünü kesip bir baskın girişiminde bulundu ise de Hoşin kalesi yörelerinde yapılan çarpışmalarda, Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğradılar, Aruandanos da tutsak alındı; fakat daha sonra 40 bin altın kurtuluş akçası karşılığında serbest bırakıldı. Bu başarılı hareketlerden sonra Gümüştekin ve diğer emirler, büyük ganimet ve tutsaklarla birlikte Anadolu'da Selçuklu askeri üssü haline gelen Ahlat'a döndüler. Fakat burada emir Afşin, Gümüştekin'le bozuşup yaptıkları kavga sırasında onu öldürdü. Sultan Alparslan'ın kendisini cezalandıracağından korku ve endişeye kapılması sebebiyle, o, buyruğu altında bulunan çok sayıdaki Türkmen atlılarıyla batı yönüne hareketle Anadolu'da akınlara başladı. Bu sırada karargahını Amanos dağlarındaki Karadağ'da kuran Afşin'in kuvvetlerinden bir kısmı, Gaziantep'in kuzey -batısın daki Dülük'ü elegeçirdi, başka bir kısmı (bin kişilik) da Antakya yörelerine inip geniş yağma ve talan hareketlerinde bulundu (Ağustos 1067). Afşin, daha sonra kuzeye Malatya'ya yönelerek burada karşılaştığı bir Bizans birliğini yenilgiye uğratıp darmadağın etti. Daha sonra Tohma suyu vadisi boyunca ileri harekatına devam ederek Kayseri'ye gelip kenti geçici olarak işgal etti. Bunu izleyen günlerde Afşin, Karaman yörelerine de akınlar yaptıktan sonra Toros ve Gavur dağları yoluyla Kuzey -Suriye'ye gelerek Anadolu'dan ele geçirdiği çok sayıdaki ganimet ve tutsakları, önemli bir ticaret merkezi olan Halep pazarlarında sattı (1067 sonları). Haleb'den ayrılan emir Afşin, ertesi yıl (1068), yeniden Antakya üzerine yürüyerek yörelerine akınlarda bulundu. Onun bu harekatı sırasında, Halep ve Antakya yörelerinde akınlara uğratılmadık hiç bir yer kalmamış, dolayısıyla sayısız ganimet ve tutsak elegeçirilmiş idi; ayrıca o, Antakya Bizans valisinden 100 bin altın ve savaş aletleri aldı. Çok geçmeden sultan Alparslan, Afşin'in Bizans'a karşı giriştiği bu çok başarılı akınları sebebiyle, ona bir mektup yollayıp kendisini affettiğini bildirdi. Antakya yörelerinde harekatta bulunduğu sıralarda, sultanın bu af mektubunu alan Afşin, onun huzuruna çıkmak üzere, atlı kuvvetleriyle birlikte buradan ayrıldı (Nisan 1068). Bütün bu Selçuklu akınlarını durdurmak ve özellikle doğu ve güney -Anadolu'da tahrip edilen kaleleri onartmak amacıyla, doğu orduları başkomutanlığına atanan Nikephoros Botaniates, Sivas, Malatya, Divriği ve diğer kent ve ilçelerin kalelerini tamir ettirip kuvvetlendirdi, fakat hiç durmaksızın sürüp giden Selçuklu akınlarını önlemeyi başaramadı.
  • Seninle konuşabilecek kadar
    Heybetli değildi belki kelimelerim ,
    Ama senin ruhunu yerinden
    Sarsacak kadar derindi hissettiklerim...
    Piraye Hanoğlu
  • Gecenin içinde sessizce bir çığlık kaçıyor. Sessizliğinde şiirler gözyaşı döküyor.

    Zeki Hanoğlu