• 779 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Dosto'nun bir önceki romanı Kumarbaz'ın yazılma hikayesi, bu büyük yazara ucundan, kıyısından dokunan herkesin bilgisi dahilindedir. Budala romanı da yine para karşılığı bir dergiye verdiği söz nedeniyle başladığı romanlarından biridir.

    Kumarbaz romanını teslim eden ve romanı bitirmede kendisine yardımcı olan stenograf Anna ile evlenen Dosto, hem gittikçe kötüleşen sağlığı nedeniyle doktorların yurt dışına çıkmasını tavsiye etmesi hem de alacaklıların yoğunlaşan ısrarlarından kurtulmak amacıyla çok sevdiği Rusya ve Petersburg'dan uzaklaşmak ister. Elde yeterli paraları olmaması nedeniyle Anna'nın fedakarlık yaparak kendi mobilyalarını ve çeyizini rehine vermesinin ardından, çiftimiz dört yıllık bir aradan sonra dönecekleri Rusya'dan ayrılırlar.

    Dosto, ilk başlarda eşiyle yürüyüşler yapar, akşamları sohbet eder, müzik dinler, büyük ressamların eserlerini inceler ve eşine yorumlarını aktarır. Geceleri ise yazmaya çalışır. Ama yazamaz. Rusya'dan uzakta Dostoyevski her şeyini yitirir. Çareyi ise ünlü tutkusu kumarda aramaya başlar. Eldeki tüm parayı kaybeder. Yeni borçlar alınır ve eşyalar rehine verilir. Onların da hepsini kumar masasına gömer. Bu dönemde karısını bırakıp başka şehirlere kumar oynamaya giden Dosto'nun, karısına yazdığı mektupları okumak cidden büyük sabır gerektiriyor. Mektupların hepsi, ''ben büyük bir rezilim, beni affet, seni hak etmiyorum, yanına gelmek istiyorum ama tek kuruşum bile kalmadı, bana yol parası gönder,'' şeklindedir. Anna her seferinde yol parası yollar ve o yolladığı para da kumar masasında kaybedilir. Bu mektupların sayısı okuyanı bile çileden çıkaracak kadar fazladır.

    Kışın gelmesi ve değişen hava nedeniyle sağlığı iyice bozulan ve nöbetleri sıklaşmaya başlayan Dosto, kumar masasına yeni ziyaretler yapar. Bu arada yazmaya başladığı romanı beğenmez ve müsveddeleri yakar. Bir yayıncıdan avans ister. Yayıncı romanın ilk bölümünü 1 Ocak günü teslim etmesi şartıyla parayı yollar. Ancak Aralık sonunda Dosto'nun elinde hâlâ hiçbir şey yoktur. Ama bir fikir aklına gelmiş ve romanın kişilerini oluşturmaya başlamıştır. Yazdığı mektuplarda bu romanı şöyle adlandırmıştır: Budala…

    İlk etapta yazmakta iyice zorlanan Dosto, baş döndürecek bir haber alır. Anna hamiledir. Dosto, eğer kızı olursa Suç ve Ceza'nın Sonya'sı anısına Sonya, erkek olursa kardeşinin anısına Mişel adını vereceklerini söyler. Bir kızı olur. Dosto bulutların üstünde gezmektedir. Ancak küçük Sonya bir süre sonra hastalanır ve hayata veda eder. Bu korkunç kayıpla birlikte Dostoyevski her şeyini yitirir. Kendisi ve eşi hastalanır. Dosto, her zaman yaptığı gibi kayıplarının ve acılarının üstesinden yazarak gelir. Budala, işte bu büyük mutluluk ve en korkunç kayıp arasındaki zaman diliminde şekillenir.

    Budala en büyük yapıtlarından biri sayılsa da oldukça gereksiz uzatılmış bir roman. Romanın gelişme olarak adlandırabileceğimiz 400-500 sayfasının gerçekleşen olaylara ya da konuya neredeyse hiçbir katkısı yok. Zaten Dosto da arkadaşına yazdığı mektuplarda elinde hiçbir şey olmadığını ve anlatmak istediklerinin 10/1'ini bile anlatamadığından yakınıyor. Dostoyevski'ye hayran olma nedenlerinden biri olan insan psikolojisine dair tespitler ise yok denecek kadar az. Bazı hikayelerinde ve novellasında dâhi bu 800 sayfaya yakın romanında bulunan tespitlerden daha fazlası mevcuttu. Eleştirmenler tarafından bile kategorilendirilemeyen bu romana Dosto'nun ilk büyük aşk romanı denilebilir sadece. Ancak bu romandaki aşk, varılmak istenen bir hedeften ziyade aşılması gereken bir engeldir. Baş karakter olan Prens Mişkin ise Dosto'nun kaleminden çıkmış en gerçek dışı karakter olarak kabul edilir. Bu karakter tamamen duygusal bir zekaya sahiptir. Herkes için 2+2=4 iken Prens Mişkin için cevap 3'tür. Her türlü mantık, ahlak ya da toplumdan gelen kuralların dışında durur. Diğer karakterler bu budalanın fikirlerine katılmasalar ve gülünç bulsalar bile ondan etkilenmekten, hoşgörü göstermekten geri duramazlar. Rogojin ve Nastasya tüm kuralları aşarak yaşayan karakterler olduğu için de bu kuralların dışında yaşayan budaladan en fazla etkilenen iki karakter olurlar. Zaten romanın ana iskeletini oluşturan olay ve karakterler genelde bu 3 karakterdir. Peki tüm kitaplarında insanlığa dair gözlemlerinden, çevresindeki kişilerden, yaşadığı olaylar ve acılardan beslenen Dosto, hayatında yer kaplamayan, gerçek dışı bu karakteri nasıl besledi? Bu karakterin büyük oranda kaynağı Dostoyevski'nin ta kendisiydi. Prens ve Dosto'nun geçirdiği nöbetler ve etkileri oldukça benzerdir. Prens'in bazı kişilere anlattığı ve çok etkilendiği, idam kararı ertelenen adamın hikayesi birebir kendisinin yaşadıklarıdır. Nastasya konusunda rakibi olan Rogojin'e yardım etmesi ve gösterdiği tavırlar ise ilk eşiyle evlenmelerinden önce ileride karısı olacak kadının başka bir adama gönlünü kaptırması ve onların ilişkisine yardım etmeye çalışmasıyla benzerlikler gösterir. Prensin, Rogojin'in evinde gördüğü ve bakmaya katlanamadığı Hans Holbein'in elinden çıkan Haçın İndirilişi adlı tablosuna verilen tepki ve romana girmesi de Dosto'nun hayatından geliyor. Anna'nın hatıralarında bu tabloya Avrupa gezilerinden rastladıkları ve Dosto'nun bu tablo karşısında uzun süre kitlendiği ve bir tür nöbet geçirdiği yazıyor.

    Budala, halk tarafında Suç ve Ceza'nın yarattığı etkiye biraz olsun yaklaşamıyor. Eleştirmenlerin birçoğu yorumda bile bulunmuyor. Eleştiri yapanlar ise bu gereksiz uzatılmış ve Dosto'nun aklına geleni yazdığını iddia ettikleri romanı beğenmiyorlar. Ancak yaşadığı acı nedeniyle aklını kaybetmesine ramak kalmış Dosto'yu, ortaya koyduğu bu romanla yine de takdir etmemek benim pek elimde değil.

    "Şimdi Şneyder gelmiş olsaydı İsviçre’den, eski öğrencisi ve hastasını böyle görseydi, İsviçre’de onu tedavi etmeye başladığı ilk yılda bazen böyle olduğunu söyler, elini sallayıp o zaman söylediğinin aynısını söylerdi: “Budala!”
  • Dostoyevski bu kitabın ilk bölümünü bitirdikten sonra yeğeni Sonya'ya yazdığı mektupta romanın nihai amacını belirtip şöyle demiştir:

    "Romanın temel düşüncesi, mutlak iyi adamı anlatmak."

    Yazarın daha çok insan tahlillerinden bahsetmek amacıyla oluşturduğunu düşündüğüm eseridir. Aynı zamanda Dostoyevski'nin ilk ve ahlâki temel aldığı romanı, hatta en trajik ve en acı verici olanıdır.

    [Kitaba hemen girmeden önce şikayet edilmesi gereken bir husus olduğunu yazma gerekliliği hissettim. Sonuç bölümüne bağlayan o son bölümde yazar, bahsetmesi gereken ayrıntıları bilerek es geçmiş (Dostoyevski'nin kendisi belirtiyor bunu).
    Aslında son kez Rogojin ile kaçan Nastasya'nın o anlarını yazmasını beklerdim. Ayrıntıya girmesi gereken yerleri kestirip atmış gibi çabucak yazması, doğal olarak biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
    Ayrıca Rogojin'in evinde bulunan ve her görenin önünde bir süre donup kaldığı "ölü isa" tablosu alman ressam Hans Holbein'nin eseridir. Karısının anlattıklarına göre Dostoyevski Avrupa gezisinde Cenevredeyken bu tablo karşısında 20 dakika kalmış, hatta sonunda sara krizine tutulmuştur. O kadar etkilenmiş olacak ki kitapta bu tablo'ya yer vermiş. Merak edenleriniz için : (Hans Holbein - Body of Dead Christ) şeklinde aratabilirsiniz.]

    Romanın baş kahramanı peygamberimsi havada olan sara hastası Prens Mişkindir ve yazarın "mutlak iyi" malzemesi yani diğer bir deyiş ile 'budala'sıdır. Dostoyevski hemen her filozofun araştırdığı sevgi meselesine farklı bir boyuttan yaklaşmaktadır. Dünyayı anlama ve anlamlandırma sürecinde önemli bir niteliğe sahip olan sevme, sevilme, değer görme, yazarın da eserinde çekirdek yapıyı oluşturmaktadır. Bana sorarsanız; Dostoyevski'nin bu eseri iyilik temasının sevgi teması ile birleştirildiğinde doğruluk, dürüstlük, açıklık gibi sahip olunan duyguların tam anlamıyla bir 'budalalık' olduğunu söylemektedir. Bir tık daha ileri giderek şunu söyleyebilirim ki, ahlâk'ın altını oymaktadır. Altı çizilesi birçok yer bulunan kitabın, en popüler cümlelerinden birinde bunu açıkça desteklediğini söylemek mümkün.

    “Bu devir, sıradan insanların en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.”

    Öte yandan kitap da Nastasya-Mişkin ilişkisinden çok Aglaya-Mişkin ilişkisini sevme nedenime kısaca değinmek istiyorum. Prens ve Aglaya ilişkisi dostluk ve sırdaşlık üzerine kuruluydu. Hatta Aglaya bir keresinde "Hiç olmazsa tek bir insanla sanki kendi kendimleymişim gibi her şeyi konuşmak istiyorum." demişti Prense. Onlar sırdaşlık ve dostluk ediyorlardı. Aglaya havalıydı, kaprisliydi ama çok iyi bir eş olabilirdi, kuşkusuz. Fakat Nastasya'nın acı veren aşkı Aglaya'nın huzur veren aşkına tercih edildi. Prens Mişkin ütopik bir karakter olsa da bu tercih meselesi tamamen gerçekle paralel olabiliyor, dostlukla yoğrulmuş aşkı sevsek de 'acı veren' aşk olgusu insanlar için tercih sebebidir. Bilemiyoruz, bunun birçok psikolojik faktörü olabilir. Aşık olmak, dürüst olmaya cüret etmek aslında hayata karşı çok ciddi bir meydan okumadır. İçinde yaşadığı toplumda kabul edilen ama tam olarak anlaşılamayan, yaşam akışına bireysel olarak bir alternatif yaratmak isteyen, anlaşılabilir bir ahlak ve dürüstlük üzerinden yaşamak isteyen Prens, aşık olmaya cüret ederek kendi kaderini mühürledi ve benim içimi acıtan şekilde Aglaya İvanovna Yepançin'i de mahvetti.

    N'olursa olsun, Dostoyevski gerçekten iyi bir insan tasvir etmek istemiş olabilir ama ne kadar ironik? Kahraman olarak da bir aptalı seçti. Yinede kitap bittiğinde her okuyucunun aklında kalması gereken kocaman bir soru işareti olmalı... İyi bir insan başkalarına aptal gibi görünebilir. Bu bir hazindir. Çünkü ön yargısız ve çıkarsız iyiliğin hak etmediği, derin bir mağlubiyete tanıklık ediyoruz.
  • °•~Hiçbir şey rastlantıya bırakılmamış gibi görünüyor.Tüm kompozisyon öylesine mükemmel bir biçimde dengelenmiş ki, her şey "apaçık" ortada.Holbein ''ın asıl amacı da bu zaten.Daha önceki portrelerinde, resmi yapılan kişiyi, ömrünü geçirdiği nesneler arasına yerleştirip , bunların aracılığıyla onun kişiliğini verirken ayrıntıları yorumlamaktaki mükemmel becerisini sergileme fırsatı arıyordu.Kendini öne çıkarmak ,izleyicinin dikkatini tablo için poz veren kişinin dışına dağıtmak istemiyordu. İşte bizim de ona duyduğumuz asıl hayranlık, bir sanatçı olarak, kendini bu ustaca geri çekişidir.~°•
  • Kimileri de güneş gibi ışık saçan bu tip insanları fark eder ve kendi kendilerini bulmalarına ve ışık saçmalarına yardımcı olur. Ingiltere krallarının en ünlü ve güçlülerinden biri olan 8. Henry'nin saray ressamı Hans Holbein Jr evine çalışırken ziyarete gelen bir İngiliz lordunu kapıdan çevirmiş. Lord ve arkadaşları kendilerine saygı duymayan ressamı kendilerince cezalandırmaya karar vermişler. Olay kralın kulağına gidince bütün Lordları çağırmış ve hepsini azarlayarak;
    - Ben sizin gibi beş para etmez adamları Lord, vekil hatta bakan yapabilirim ama topunuzdan bir ressam yaratamam, haddinizi bilin. Holbein'in kılına dokunanın canına okurum, der..

    Bu tip dehaların pek çoğunun ışığı yaşadıkları devirde ve yakın çevrelerinde fark edilmemiştir.
    Batı müziğinin en büyük bestecilerinden biri kabul edilen Mozart'ın müziği yaşadığı devrin anlayışına göre darmadağın, karmaşık ve anlaşılmaz idi. Avusturya İmparatoru ilk dinlediğinde ;
    -Çok fazla nota var bir kısmını çıkar, demişti. Mozart servet ve ucuz övgü pahasına değişecek adam değildi.
    -Sizce hangilerini çıkarayım?, diye bir imparatora sorulamayacak kinayeli bir soru sormaktan çekinmemişti. Yaptığının doğru, eşsiz ve çağının ötesinde, olduğunu biliyordu. Kendi dehasının farkında idi.
    Senfoni bestelemek isteyip Mozart'a danışan yakın bir arkadaşına önce çok kısa eserler yazarak besteciliğe adım atmasını tavsiye etmişti. Gücenen arkadaşı ;
    -Ama sen 10 yaşında senfoni yazmaya başlamıştın, diye cevap verdi. Mozart ;
    -Ama benim neyi nasıl yapacağımı sormama gerek yoktu, demişti. Çağdaşı müzisyenlerin ondan nefret ettikleri, gözden düşürmek için acımasızca eleştirdikleri ve hatta ölümüne neden oldukları ile ilgili söylentiler vardır.

    Benzer bir anekdot da Einstein'dan.
    Einstein'ın da hiç tarak değmemiş saçları, kralların karşısında bile asla çorap giymeyecek derecede pasaklılığı, kadınları ile olan ilişkileri, toplumları sürükleyen siyasi düşünce, siyasetçi ve ideolojik akımları küçümsemesi (sonra da haklı çıkmıştır) fikir ve buluşlarından daha fazla bilinmiş yadırganmış ve eleştirilmişti. Alman Büyükelçisi maiyeti ile birlikte evlerine ziyaret edeceği gün yıpranmış ev kıyafetleri ile eski terliklerini değiştirip giyinmesini söyleyen eşini
    -Beni görmeye geldilerse işte olduğum gibi karşılarındayım. Yok eğer elbiselerimi görmeye geldilerse onları elbise dolabımın yanına götürürsün, diye terslemesi konu olmuştu.

    Tabi ki Mozart ve Einstein son derece uç örnekler. Ama yaşamımız boyunca yetenekli ve farklı insanlarla karşılaşmışızdır. Belki kimimize itici de gelmişlerdir. Bu gibi insanlar hakkında şöyle düşünmemiz gerekiyor diye düşünürüm. "Çok mu önemli? Etrafımızda yeterince farklı olmaktan korkan "normal" uyumlu, mütevazi, sıradan, kibar, sıcak ve ilgili insan yok mu? Yaşamı bir tas çorba gibi nitelendirirsek etrafımızdaki olağan insanlar çorbanın suyu yağı malzemesi ise eğer; yemek doyurucu bile olsa yemeğe gerçek lezzetini kokusunu özgünlüğünü verecek olan az miktarda baharattır. Ne sadece yavan su ve yiyecekle ne de sadece baharatla yaşanmaya değer bir yaşam sürdürülebilir.

    Keşke içinde bulunduğum iklimde daha fazla böyle insan kendine alan bulabilse idi ve ben yaşamım boyunca etrafına ışık saçan, duvarın ötesini gören / sezen / düşündüren, düşüncelerimizi, yaratıcılığımızı, ruhumuzu kışkırtan, sıra dışı daha fazla insanı kitaplardan değil yüz yüze tanıyabilse idim.
  • 779 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
    https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

    Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan her şey için Mışkincard.

    Athena ne güzel demiş 2006 yılında : "Aşk nefrete ne yakınsın."
    Dostoyevski ise ne güzel demiş 1868 yılında Budala'nın 715. sayfasında : "Peki, seviyor muydu bu kadını, yoksa nefret mi ediyordu ondan?"

    664. sayfada bahsi geçen alıntı aslında kitabın tam olarak özetiydi :
    "Nasıl olsa, bütünüyle yabancısı olduğu sosyeteye eninde sonunda sokmaları gerekecekti prensi. Sözün kısası, onu sosyeteye "göstermek" niyetindeydiler."
    Mışkin gibi adeta dürüstlük, iyilik ve sakinleştirme iğnesi olan bir adamı sosyetenin voodoo bebeğiymiş misali yine sosyeteye pazarlayan kimlerdi? Yoksa Rusya halkının Kasım aylarında kasım kasım kasılan ve Mışkin gibi budala algısıyla etiketlenmiş bir adamın hayatında hiç görmediği sosyete veya üst tabaka insanları mıydı? Soğan soyarmışçasına bir karışıklıkta alt, orta ve üst tabakanın bu kadar belirgin olduğu bir toplumda Mışkin bir radyonun kanal değiştirme tuşu gibi alttan üste, üstten ortaya veya ortadan alta sallandırılıp durulurken onun radyo kanal değiştirme tuşu olmasını belirleyen neydi? Tabii ki de paraydı, paraydı ve aşkın nefretle olan oynak dengesinin verdiği volatiliteydi. Evet, finansal bir piyasa ve belirsizliğin arttığı bir değer olmuştu Mışkin artık etrafındaki kadınlar için. Bu yüzden Kemal Sunal'ın "Talih Kuşu" filmindeki gibi yerlere göklere sığdırılamıyordu. Sosyetenin o keskin sınırlarında dönemin belirttiği salt kalıpsal imkansızlıkları delecekmiş gibi sızıyordu! Ne yapmaya çalışıyordu böyle bu adam? Ya da bu adama göz göre göre ne yapılmaya çalışılıyordu?

    Dostoyevski her kitabında yenileniyordu, eksperimentalliğin sınırlarında dolaşıyordu, onun bir çizgisi yoktu, onun çizgisi kitaplarındaki karakterlerinin akıl almaz detaylı mühendisliğini yaparken aklından geçen beyin hücrelerinin tayin ettiği birbirinden eşsiz DNA'lardı. Mesela Zweig böyle değildir, eğer onun üslubuna alışırsanız diğer kitaplarında da bu üsluba benzer ve yapay heyecanlara savaşlar açmış insanlara rastlamanız çok büyük ihtimal dahilindedir. Ama Dostoyevski ise her seferinde denemiş, denemiş ve denemiş. Nasıl sınırlarının dışına çıkıp daha da absürt olaylarla kitaplarımı nasıl bitirebilirim, nasıl daha da uçlarda uçurumlardan baş aşağı salınabilirim demiş bizlere.

    Dostoyevski bir havuzda... O havuz ise kelimeler havuzu. Budala ise din sorgulamalarının, siyaset giydirmelerinin, çeşit çeşit ölüm psikolojilerinin, hastalık paranoyalarının en derin çözümlemelerini içeriyor. Budala'yı okuyorum, elimden bıraktığımda sanki Mışkin, Rogojin, Nastasya, Aglaya askıda kalıyormuş gibi ve hemen okunup devam edilmezse o andaki doğal heyecanları ve duygusal dışavurumları kaybolacakmış gibi hissettiriyor.

    Mışkin'in 93. sayfada belirttiği gibi :"Herkes nedense bir budala olduğumu düşünüyor. Evet, bir zamanlar çok hastaydım, bir budaladan farksızdım. Peki ama, şimdi, herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim? Bir yere girerken hep şöyle düşünüyorum: "İçeride bir budala olduğumu sanacaklar, ama akıllıyım ben, bunu anlayamayacaklar..."
    Aslında sırf bu alıntıdan bile Mışkin'in yansıttığı gerçeklerin toplumun gerçeklerine ters düştüğünü çok rahat anlayabiliriz. Farkındalık, insanların budalalık algısı ve kesin kararlar verme noktasında dönemin Rusyasına tek kişi üzerinden giydirmeyi yine çok iyi başarmış Dostoyevski. Hatta Raskolnikov'u tez, Mışkin'i antitez olarak kabul edersek bireysel ülkü ile toplumsal ahlaki ülkünün birleşimini de bu karakterler aracılığıyla yüksek sentez olarak bir diyalektiğe ulaştırabiliriz. Bir diyalektik olarak Dostoyevski!

    Gavrila'nın 158. sayfada dediği gibi "Aslında para insana yetenek kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir."
    Romanın bir bakıma dönüm noktası Mışkin'e kalan milyonluk miras konusuysa bu alıntının aslında bütün romana yön verdiğini düşünebiliriz. Çünkü para, gerçekten de insanlara olağanüstü bir yetenek kazandırıp arkasında onlarca hatta sayısızca insanı peşinden koşturabilecek nitelikte bir virüstür.

    İdam mahkumunun anlatıldığı sahneyi çok sevdim. Ölüm hissinden önceki o saniyelerin ve hatta saliselerin bile farkındalığında olunması, o saniyelerin içinin olağanüstü bir içerikle doldurulması hatta zamanın sanki önceden hiç yapılmamış gibi üçe bölünmesi çeşidinde ayrıntılar aslında bize Dostoyevski'nin bu kitapta kesinlikle otobiyografik özellikte bir yazı üslubu kullandığını gösteriyor.

    Kitapta bahsi geçen maddi/manevi tokat bahsi üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Maddi tokatlar değil de insanı zaten manevi tokatlar yaralar. Aşkın nefrete en yakın olduğu o anda manevi tokatlar bir bir iner surata ve sen ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü manevi eksiklikler insanı maddi eksikliklerden her zaman daha çok yorar. Manevi tokat da surata inmez aslında, duyguların bir ürün olarak yeşerdiği sinir hücrelerinin uçlarına iner tek tek. Bu yüzden de en çok acı veren aslında manevi tokatlardır. Tedavisi, nereden geldiği, neden olduğu bilinmeyen ruhların en derinine inebilen oltalardır onlar aslında.

    Bu kitapta neredeyse her şey var. O yüzden "Neredeyse Dostoyevskisel Bir Tarih" de diyebiliriz. Çünkü gerek Rusya'nın o dönemlerde -yani 1861 senelerinde- sertliği ve ağır uygulamaları kaldırmasıyla gerekse de Dostoyevski'nin sosyeteyi Rusluk ve Hristiyanlık, daha doğrusu Ortodoksluk gibi konularda meşguliyetleriyle alt ve orta tabakayı ise nihilizm ve o zamanlarda artan özgür düşünce sesleriyle aralarında keskin bir karşılaştırma yapmayı istemişti!

    Kitapta pek çok kez bahsedilmiş olan ressam Hans Holbein'in titiz bir doğalcılıkla acıyı alabildiğine olağan bir şekilde aktarmayı başardığı, Rogojin ve Mışkin'in karşısında tartışmalarını yaptığı bu tabloya ise günlerdir bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum : https://scribouillart.files.wordpress.com/...7/holbein_christ.jpg

    Keyifli okumalar olsun.
  • More’un rahip olmaktan neden vazgeçtiğini kesin olarak bilmiyoruz.
    More’un yaşam öyküsünü yazanlardan rahip Stapleton’a göre,
    çağının din adamları ahlak açısından gevşek davrandıkları,
    dinsel coşkularını da artık yitirdikleri için caymıştı bu işten.

    Erasmus’un demin sözünü ettiğimiz mektubuna göre de
    “sevdalandığı için bu isteğinden vazgeçti; iffetsiz bir rahip olmaktansa,
    iffetli bir koca olmayı yeğledi.” Ama belki de bunun nedeni,
    sanıldığı kadar basit değildi. Belki de More bir manastıra çekilmemekle
    topluma ve yurduna, dolayısıyla Tanrı’ya karşı görevini daha iyi
    yapabileceği kanısına varmıştı. More’un İtalyan Hümanisti
    Pico Della Mirandola’nın yaşam öyküsünü anlatan bir kitabı
    Latinceden İngilizceye çevirmesi, bu noktayı aydınlatmak açısından bir hayli ilginçtir:

    Otuz üç yaşında ölen bu soylu genç, o çağın en bilgili adamlarından biriydi. Savanarola’nın etkisinde kalıp, dünyadan el etek çekmek istedi.
    Ama Borgialar’ın egemenliğinde çeşitli kötülüklerle dolu bir çevrede,
    manastırda yaşayan bir keşiş gibi erdemli yaşamanın da olumlu yanları
    olduğunu düşünüp bu isteğinden vazgeçti.

    Belki aynı kaygıyla rahip olmayan More, 1505’te Jane Colt ile evlendi.
    Damadı Roper’e göre, More üç kız kardeşle tanışmış o sıralarda.
    En çok hoşlandığı bu kızların ikincisiymiş.
    Ama ortanca kızın ablasından önce evlenmesinin doğru olmayacağını,
    büyük kızın bu yüzden üzüleceğini düşünerek, hoşlandığı kızdan
    vazgeçip ablasını almış. Erasmus, More’u anlatan mektubunda
    Jane Colt’tan da söz eder: “Eş olarak seçtiği, iyi soydan, ama hiç okumamış,
    köyde yetişmiş çok genç bir kızdı. Böylece More, onun kişiliğine istediği
    biçimi verebildi. Kitaplardan hoşlanmayı, çalgı çalmayı öğretti ona;
    kendi yaşantısına uygun bir eş haline soktu.”
    Üstelik More, kıza ara sıra sopa çekmesini salık veren kayınbabasının
    öğütlerine hiç mi hiç kulak asmadan karısını adam edebildi.

    More’un evliliği çok mutlu oldu. Beş yıl içinde, üçü kız, dördüncüsü oğlan,
    dört çocukları dünyaya geldi. Ama ne yazık ki karısı vakitsiz öldü ve
    More, Erasmus’un anlattığı gibi, birkaç ay sonra, çocuklarına
    baksın diye bir dulla evlendi. Bu dulun ilk kocasından olan kızını da,
    kendi kızı gibi büyüttü. İkinci karısı Alice Middleton, ne gençti ne de güzel.
    Oldukça da huysuzdu. Ama More iyi geçinirdi onunla.
    “Şakalarla, okumalarla, karısını avucunun içine aldı.
    Oysa çoğu kocalar hoyrat ve sert davranarak, karılarını yola getiremezler.
    Bu kadının ters ters konuşmalarına aldırmadan, ona harp ve
    gitara çalmasını öğretti. Onu her gün gözü önünde çalıştırdı” diye anlatır Erasmus.

    More ailesinin mutluluğu dillere destan olmuştu.
    Ann Mannign, 1851’de yazdığı The Household of Sir Thomas More
    adlı kitabında, More’un kızları ve karısıyla nasıl yaşadığını çok iyi anlatır.
    Ama o evde uzun süre konuk kalan Erasmus’un anlattıkları,
    elbette daha çok ilgilendirir bizi: “More Thames kıyılarında,
    Londra’ya yakın bir ev yaptırdı. Bir sarayı andırmıyor bu ev;
    imrenilecek kadar görkemli de değil, ama rahat.
    Karısı, oğlu, gelini, evli olan üç kızı ve on bir torunuyla,
    tatlı bir dostluk havası içinde yaşıyor burada.
    Çocuklarına böylesine düşkün bir adam ömrümde görmedim.
    Gençlerle yaşlılar arasında hiçbir ayrım gözetmiyor.

    Karısı yaşlı olduğu halde, sanki on beşinde bir genç kızmış gibi seviyor onu,
    üstüne titriyor. Öyle bir huyu var ki, mutsuz olayları önleyemezse,
    bunlarda bile bir mutluluk buluyor. Platon gibi onun da bir akademiye
    başkanlık ettiğini söyleyebiliriz; ama bu akademide geometri ve
    hesap yerine, aile erdemleri öğretiliyor.
    Evinde oturanların hepsinin işi gücü var.
    Bir tek ters söz söylenmiyor burada.
    Nezaket ve iyilik üstüne kurulmuş bir disiplin var bu evde.”

    Erasmus, başka bir mektubunda da şöyle der:
    “Ailesini kolayca yönetir. Felaketler kavgalar yoktur evinde.
    Bir anlaşmazlık çıkınca, dakikasında uzlaşılır.
    Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse ona.
    Tüm ev halkı mutluluk içindedir. Oraya her giren rahatlar.
    Çocuklarının üstüne fazla düşerek onların keyfini kaçırmaz;
    ama hiçbir görevini önemsemediği de görülmemiştir.”
    Tıpkı Erasmus gibi, damadı William Roper de More’un
    tatlı huyunu anlata anlata bitiremez; on altı yıldan fazla onunla
    aynı evde oturduğunu, ama onu bir tek kez öfkeli görmediğini söyler.

    Çağın ünlü ressamlarından Hans Holbein, Sir Thomas More’un
    Chelsea’deki bu evinde iki yıla yakın konuk kalmış,
    Erasmus’un isteği üzerine Utopia’yı resimlendirmiş,
    More’un çeşitli portrelerini yapmıştır. Bir söylentiye göre,
    bu portrelerin en güzeline Sekizinci Henry sahip çıkmış;
    ama More’a düşman olan karısı Kraliçe Anne Boleyn,
    bunu sarayın penceresinden atarak parçalamış.
    Hans Holbein, More’un mutlu ailesini gösteren bir tablo da yapmıştır.

    Pırıl pırıl bir çocuk olmadığı halde oğlunu çok seven More,
    kızlarına ayrıca düşkündü. Doğurmak üzere olan büyük kızı Margaret’e
    yazdığı bir mektupta, onun gibi kadınlara hayran olduğunu,
    üç erkek doğuracağına, kendine benzer bir tek kız doğurmasını
    yeğlediğini söyler. Margaret’e, başka bir mektubunda da, çocuklarına
    duyduğu sevgiye değinir:
    “Bil ki, çocuklarım cahil ve tembel olmasınlar diye her şeyi
    gözden çıkarırım; onların gelişmesine yardım etmek için işimi
    gücümü bırakırım gerekirse, der. Utopia’dan anlaşıldığı gibi,
    More kadınla erkek arasında hiçbir ayrım gözetmez.
    Kadınların tıpkı erkekler gibi eğitilmeleri gerektiğine inanır.
    Çocuklarının özel öğretmeni Gunnell’e yazdığı bir mektupta,
    eğer bir kadın hem bilgili hem de erdemliyse böyle bir kadını
    Troyalı Güzel Helena’dan daha değerli saydığını söyledikten sonra,
    kadınla erkeğin eşit olduğunu bir kez daha yineler:
    “Hasat zamanı gelince tohumu eken el, ha bir erkek eli olmuş, ha bir kadın eli...
    İnsanı hayvandan ayıran akıl, erkekte de var, kadında da.
    Onun için ikisi de okumalı; güzel bir eğitimin tohumlarıyla
    yeşeren bir tarla örneği, akıllarını geliştirip güçlendirmeli.
    Kadınların okumalarını engellemek isteyen kişilerin savundukları gibi,
    eğer kadınlar akıl alanında verimsizse, onların tarlalarında ancak
    zararlı otlar bitiyorsa, o zaman kadınların eğitimiyle özenle ve
    sürekli uğraşıp, doğanın bu yanlışını düzeltmek gerekir bana kalırsa.”

    Sir Thomas More’un üç kızı, özellikle Roper ile evli olan büyük kızı
    Margaret, bilgileriyle Avrupa’da ün salmışlardı o sıralarda.
    More, kızlarının eğitimiyle hem kendi uğraşmış, hem de onlara
    en iyi öğretmenleri tutmuştu. More’un kızları, Latinceyi İngilizce
    kadar rahat okuyup yazarlar, hatta ara sıra babalarıyla Latince konuşurlar,
    Latince yazışırlardı. More ile arası açılmadan önce, Kral da bu kızlarla övünür,
    felsefe tartışmaları yapmak üzere onları saraya çağırırmış.

    Erasmus, Fransız Hümanisti Guillaume Bude’ye bir mektubunda,
    More’un kızlarının bilgisine ne denli hayran kaldığını anlattıktan sonra,
    kızların yüksek öğrenimi konusunda eskiden bazı kuşkuları olduğunu,
    ama arkadaşının başarılı deneyinden sonra,
    artık bunun doğruluğuna inandığını söyler.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    "Hayat ancak anlaşılmadığı takdirde zevklidir" diyen bir bilgenin Luther ile neden çatıştığını anlamak için okunacak güzel bir biyografi. Sayesinde Hans Holbein ile de tanışıyorsunuz.
    Homo per se