• 258 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Jack London'dan okuduğum ikinci kitap. Martin Eden'da olduğu gibi bu kitap da çok akıcı ve kendini hemen okutturuyor. Sanki sayfalar yağ gibi akıyor. Gereksiz betimlemeler yok, betimlemeler çok gerçekçi, kurtlar, karanlık ormanlar, vaşaklar, zorlu avlar...Kurtların insanların peşinde koştuğu bölümde nasıl gerildim sanki o an benim peşimden koşuyorlardı. Çok gerçekçi, harika bir eser.

    Bir kurt gözünden insanları,bizleri, okuyoruz. Hangimiz hayvan hangimiz insan hiç belli değil. Beyaz Diş'e kötü davrandıkları her bölümde çok gerçekçi söylüyorum o kadar üzüldüm ki. Hemen gidip muhabbet kuşuma sevgiler saçtım.

    Scott ile tanıştığında sevgiyle de tanışmış oldu Beyaz Diş... İnsanlara alıştığını, sevgiye muhtaç olduğunu anlayıp sevildiğinde bundan hoşlandığını fark etmesi.. Kötü muamele gördüğünde insanlara güveni kırılıyor ve her zaman bir darbe bekliyor. Sevgiye hiç alışık olmadığı için birden birisi çıkıyor ve zaten insanların ona davranması gerektiği gibi davrandığında, onun hükümdarı gibi kendini görmediğinde, ona sevgi gösterdiğinde, merhametle yaklaştığında bunu bir tehdit olarak algılıyor. Canım benim.. Çünkü bilmiyor ki sevgi ne demek. Herkes kötü davranmış, diğer köpeklerle dövüştürmüş, dövmüş, eziyet etmiş.. Neyse ki daha sonra ona bütün öğrendiklerinin aslında yanlış olduğunu gösterecek bir dostla karşılaşıyor.(Ona göre tanrı)


    "Yavru kurt insanlar gibi düşünseydi, hayatı, doymak bilmez bir iştahı doyurmaya çalışmak olarak özetlerdi. Dünyayı ise takip eden ve edilenin, avlayan ve avlananın, yiyen ve yem olanın bir sürü arzu ve iştahıyla dolu, düzensizlik ile şiddetin, açgözlülük ile kıyımdan ibaret bir kaosun acımasız, plansız ve sonsuz rastlantıyla birlikte tamamen körlemesine ve karmaşa içinde hüküm sürdüğü bir yer olarak görürdü."

    -SPOILER -
    Anlamadığım tek şey sondaki hapishaneden kaçan suçsuz adamın olayıydı. Yargıç Scott ona haksız yere 50 sene hapis verdi o da intikam almak için evlerine girdiğinde Beyaz Diş öldürdü. Keşke o masum olmasaydı, gerçek bir suçlu olsaydı çünkü böyle olunca o adama üzüldüm. Ve o kişiden bahsederken hayatın ona hiç iyi davranmadığını ve kötülükle beslediğini yazıyor. Beyaz Diş ile benzerlik vardi. Nur içinde yatsın ne diyeyim...
  • Yargılama süresince Nevin'in hayatı didik didik edildi. "Ben bu ilişkiyi gönüllü yaşamadım, yaşanan hiçbir şeyde rızam yoktur" ifadeleri mahkemenin soğuk duvarlarıns çarparak dönüp yine Nevin'i buldu, heyete ulaşmadı bile. Mahkeme heyeti Nevin yerine, tecavüzü inkar eden, ortada gönüllü bir ilişki olduğunu iddia eden akrabalara, komşulara inanöayı tercih etti. Daima dik duran, hiç bir duruşmada durumunu inkar etmeyen, heyete en küçük bir sitemde bile bulunmayan Nevin'e hiçbir indirim uygulanmaksızın müebbet hapis cezası verildi.

    Karar duruşmasından bir gün önce, 24 yıldır evli olduğu Fatma'yı öldüren katil Kemal Balaban'a, "cinayeti haksız tahrik" altında işlediği gerekçesiyle haksız tahrik indirimi uygulayıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını 10 yıla indiren yargı, bir gün sonra Nevin'e müebbet hapis cezasını eli titremeden veriyorsa, kadınların kendi adaletlerini sağlamak dışında seçenekleri kalıyor mu?
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Nazım Hikmet'in en güzel şiirlerinin toplandığı hoş bir eser. Kendi karmaşık aşk hayatı, hapis ve sürgün yılları, vatan özlemi ile yazılmış şiirleri mutlaka okunmalı.
  • Harem Ağası Ali Ağa Şehzade Süleyman 'ı hapis tutulduğu şimşirlik dairesinden çıkarmaya gitti. Ali Ağa, şehzadeye asker, ulema ve vezilerin cülûs töreni için kendisini beklediklerini söyledi. 40 yıldır sarayda hapis hayatı yaşayan Şehzade Süleyman, Ali Ağa'nın söylediklerine inanmadı. Şehzade öldürüleceğini zannederek, Ali Ağa'ya " 40 yıldan beri her gün ölüm korkusu çekmektense, bir kere ölmeyi yeğlediğini" söyledi. Harem Ağası Ali Ağa, tahta çıkacağına bir türlü inanmayan Şehzade Süleyman'ı diğer Şehzade Ahmed'in devreye girmesiyle anca ikna edebildi. 8 Aralık 1687' de devlet adamlarının biat etmeleriyle Osmanlı padişahı oldu.
  • “Dayanamıyorum, ne olur, anla beni” diyecekti. “Bu durumun seninle ilgisi yok. Ben evlenecek birisi değilmişim, yanlış yaptım. Evlilik beni boğuyor, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışım gibi hissediyorum.”
    “Evliliğin, bir yuva kurmak ve bir hayatı paylaşmak için özgürlükten vazgeçmek olduğunu bilmiyor muydun?” demiştim.
    “Evet” diye cevap vermişti.
    “Teorik olarak biliyordum. Buna hazır olduğumu sanıyordum, ama bilmekle yaşamak aynı şey değilmiş. Beni affet!”
  • Cemîl-i Zülcelâlin bütün isimleri, "Esmâü'l-Hüsnâ" tabir-i Samedânîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en lâtif, en güzel, en câmi âyine-i Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse güzel olduğu gibi, hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünkü, güzel olan o Esmâü'l-Hüsnânın güzel nakışlarını gösterir.
    Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir, hayatın kıymetini tenzil eder, ömrün lezzetini sıkıntıya kalb eder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymettar ömrüne adâvet edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor.
    Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor, ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. "Aman güneş batmadı, ya gece bitmedi" diye sıkıntısından of, of etmiyor.
    Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor, "Ne haldesin?" Elbette, "Aman vakit geçmiyor; gel bir şeş beş oynayalım. Veyahut vakti geçirmek için bir eğlence bulalım" gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyahut tûl-i emelden gelen, "Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım" gibi şekvâları işiteceksin.
    Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor, "Ne haldesin?" Aklı başında ise diyecek ki: "Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke çabuk güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor, gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum; fakat bu da geçer. Herşey böyle çabuk geçiyor" diye, mânen ömür ne kadar kıymettar olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek, meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor.
    Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla kat'î bir surette ispat edildiği gibi, musibetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mayası ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur, vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur.
    Madem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymettar hayatı sâfileştirmek, kuvvetleştirmek, terakki ettirmek ve vücudundaki sair cihazat-ı insaniyeyi o hastalıklı uzvun etrafına muavenettarane müteveccih etmek ve Sâni-i Hakîmin ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi çok vazifeler için, o hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşaallah çabuk vazifesini bitirir, gider. Ve âfiyete der ki: "Sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni gör. Bu hane senindir, âfiyetle kal."
  • 416 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Osmanlı'nın en güzel kadınlarından birini anlatan #osmanbalcıgil ‘in kitabı #elagözlüparscelile ile... Bir solukta okuyacaksınız gerçekten zira ben bugün sınav gözetmeniydim sınav biterken yarılayıp eve geldiğimde mis gibi bir kahve eşliğinde bitirdim kitabı Çok cevval bir kadınmış Celile zorluklara göğüs germesi ve çetecilere kafa tutması takdire şayan.. Tabi aşk hayatı da biraz karışıkKendinden dört yaş küçük Yahya Kemal’e aşık oluyor ve aşkı uğruna evini terk ediyor. Oğlu Nazım Hikmet’in hapis yıllarında onu kucaklaması ve onun sağlığı için savaşması da güzeldi. Daha fazla anlatmayayım ama bir biyografi ancak böyle güzel bir eser haline gelebilirdi