Dünya onu müsrif ve gösteriş düşkünü yapmıştı. Müsriflik ve kibir onu soğuk kalpli ve bencil yapmıştı. Başka nitelikleri yok ederek kendi suçlu zaferini ilan etmeye çalışan kibir onu gerçek bir beraberliğe yöneltmiş, o zaman da müsrifliğin ya da müsrifliğin ürünü olan ihtiyacın feda edilmesini gerektirmişti. Onu kötü sona götüren her kusurlu istek, aynı şekilde cezaya da götürmüştü. Dürüstlüğü, duyguları, mutluluk fırsatını çiğneyerek kendini fiilen kopardığı beraberlik, artık elinde olmadığı zaman, bütün aklına hükmediyordu;
Bakınız o siyah peçenin, siyah çarşafın, siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor, güya siyah bir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor, yakıyor, fakat okşayan bir ateş, bir ateş ki sıcak bir buse [öpücük] gibi...
Gözlerinle onun içine girmeye çalış; o mailikleri yırtmak için uğraş, ne görüyorsun? Mai... Daima mai... Değil mi? Sonra, bak ayağımızın altındaki toprağa, ne buluyorsun? Donmuş, simsiyah bir renk... Of!.. O siyah tabakaları parçalayarak içeriye bak; in, in, in, ne kadar inebilmek mümkünse o kadar in; ne buluyorsun? O siyahlıklar içinde ne buluyorsun? Siyah... Daima siyah değil mi? İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai; aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun. Hasta mıyım, bilemiyorum; fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem; onu şöyle karşımda resmi çıkarılmış, tasvir edilmiş [betimlenmiş] görmek mümkün olsa; işte o vakit, zannediyorum ki artık ölebilirim; hayatta nisabını [nasibini] tamamıyla almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim...