• Saphho, Antik Yunan'ın ilk kadın şairidir. Ölüm ve aşk üzerine harika şiirler yazmış. Mitolojik ve felsefi şiirleri gerçekten damağınızda çok güzel bir tat bırakacaktır. Ben çok sevdim. Şiir okumayı sevenler için güzel bir başucu kitabı olabilir.

    Sevgiler...
  • Sanirim biraz sonra harika bir siir geliyor:)
  • Sen her gün başka bir güzel olsan
    Ben her gün başka bir aşık
    Her göz göze gelişimizde
    Yıldırımla vurulmuş gibi olsak
    Yepyeni bir aşk olsa aramızdaki
    Her seferinde
    Ne harika olurdu yaşamak
    Hele evlilik
    Sen her gün başka bir güzel olsan

    (Akşam gazetesi, sanat sayfası, Eylül 1953)
  • Öncelikle adındanda anlaşıldığı üzere bir kırk yaş kitabı. Ayrıca olgunlaşmanın analizi ve şiirin aşk olduğunun bilincinde olup direk onu hissettiğim, şairin dil ve üslubunun tamamen kusursuz olduğu buna istifaden başarıyla uygulayanın Harika bir şair olduğu kesin. Küçük İskender’in bir yorumuna dikkat çekerek devam ediyorum. Zekâ kavramının şiire uygulanış biçimini sevdim ben de onun gibi.Her zeki insan şiir yazabilir değil de her zekâ bir şiire verilemez. Bakın ne diyor Haydar: “Beni de gizle ey nar bin âşığın biri gibi!” Tamamen anlatıyor burada olayın uyarlanış şekli ve şairin tarzının duygu hitabının da ağırlıklı olduğu, zeki bir şairin duygularını içtenlikle ifade edişinin tamamen cömertliği olsun merhameti olsun beni derinden etkiledi. Son olarak kardeşliğe önemi de gözden kaçırılacak bir husus değil. Okuyup şiirerlerinin her mısrasını epey derinden yaşadığım bir kitap oldu.
  • Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • Böyle geldik,
    Böyle gidiyoruz
    Tebeşir yüzlü gülüşler gibi
    Bayan ölüm'ün gülüşü gibi
    Politik manzaraların yok oluşu gibi
    Kaypak bir balığın,
    Kaypak bir avını beklemesi gibi

    Bizler böyle geldik,
    Böyle gidiyoruz
    Çok masraflı hastanelere gideriz,
    Oralarda ölüm çok daha ucuza gelir
    Çok kazanan avukatlara gideriz,
    Suçunu kabullenmek daha ucuza gelir
    Kodeslerin ağzına kadar dolduğu,
    Tımarhanelerin kapandığı bir ülkeye,
    Kitlelerin,
    Ahmakları,
    Zengin kahramanlara dönüştürdüğü bir ülkeye doğru gidiyoruz

    Böyle geldik,
    Böyle yaşamaktayız
    Bu yüzden ölmekteyiz
    Kısırlaştırılmış,
    Dışlanmış,
    Mirastan yoksun bırakılmışız
    Sırf bu yüzden

    Parmaklar tepkisiz Tanrı'yı göstermekte
    Parmaklar içkiye,
    Haplara
    Ve tozlara uzanmakta

    Bu hazin,
    Öldürücü yerden
    Dünyaya gelmişiz

    Sokaklarda gözler önünde işlenen cinayetler cezasız kalmakta
    Sokaklarda silahlarla başı boş çeteler hüküm sürmekte
    Ülke işe yaramaz hale gelmekte
    Yiyecekler gittikçe azalmakta

    Herkes elinde nükleer güç bulundurmakta
    Patlamalar habire dünyayı sarsmakta
    Radyasyonlu insanlar radyasyonlu insanları yiyecek

    İnsanoğlunun ve hayvanların, çürümüş bedenlerinin kokusu Rüzgarla yayılacak
    Daha önce benzeri görülmemiş harika bir sessizlik geliyor

    İşte böyle bir yere gelmişiz,

    Güneş orada bir yerde saklanmış bir sonraki bölümü bekliyor.

    Charles Bukowski
  • Bir kitabı 60 yılda yazmak nasıl bir duygu acaba? Faust bir doktordur. Mefistofeles isimli şeytanla anlaşma yapar ve daha önce deneyimlemediği şeyleri deneyimler. Şiir formunda yazılan oyunu çok beğendim. Hatta adına "Faust Etkisi" diyebileceğim bir şey yaşadım. Kitaba konsantre olduğum sırada, telefonumdan bir iletiyi cevaplamam gerektiğinde kitaptaki gibi kafiyeli cümleler yazdım. Çok da zor değilmiş. Doğu Batı Yayınlarının çevirisi çok başarılı. Bunda Çevirmen İclal Cankorel'in emeği büyük elbette. Yıllar önce Emre Yılmaz'ın "Şeytanın Fısıldadıkları" ve Burak Özdemir'in "Levh-i Mahfuz" kitaplarını okumuştum. Fark ettim ki o kitapların da fikir babası Faust'muş. Hatta Faust'un 321. sayfasının sonundaki "Konuşma sanatıdır fısıldamak, şeytanın." cümlesi Emre Yılmaz'ın kitabının isminin nereden geldiğini de gösteriyor. Mümkünse oyununu değilse filmini izleyeceğim. Etkisini uzun süre hissedeceğim harika bir okuma oldu.