• 188 syf.
    ·5 günde·10/10
    Yaşar Kemal’in efsaneleşmiş İnce Memed serisini bitirdikten sonra Yaşar Kemal’in hayatını çok merak ettim. İnternette bulduğum birkaç yazı ve videolardan bazı bilgiler edindim ama bunu Yaşar Kemal hakkında kitap(lar) okuyarak daha da büyütmek istedim. Yaşar Kemal hakkında youtube’da çok güzel bir videosu olan Begüm Çakır ‘a da danıştım. Kendisi de bana bu kitabı hediye etti. Bana bu harika kitabı hediye ettiği için Begüm Hanım’a çok teşekkür ederim.

    Kitap, röportaj şeklinde ilerliyor. Alain Bosquet soruyor, Yaşar Kemal cevaplıyor. Bu şekilde 30 soru cevaplanmış. İlk sorunun cevabı Yaşar Kemal’in hayatını anlattığı bölüm. Kitabın neredeyse yarısını kaplayan bu bölümü biyografi gibi okuyorsunuz.

    Yaşar Kemal’in anlattıklarını hep İnce Memed romanını düşünerek okudum. Çünkü her düşüncesinin, her tanıdığının ve her olayın İnce Memed’de bir karşılığı vardı bana göre ya da bu karşılığı bulmak için çabaladım.

    Yaşar Kemal’i tanıyıp anlamak için mükemmel bir kitap. Okuyunuz, okutturunuz... Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 280 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #osenolmalıydın ️ 287 Sayfa

    "Belki kendi problemlerimi çözemiyordum, ama sadece birkaç saatliğine de olsa başkasının problemlerinde kendimi kaybetmek kesinlikle iyi hissettiriyordu. Yazı yazarken, sanki Moura'nın ölümü yüzünden hissettiğim öfke, suçluluk duygusu ve kederi küçük bir odaya itip, ışıkları söndürüp kapıyı kapatabiliyormuşum gibi hissediyordum."
    .
    Herkese Merhaba
    ️ Bugün sizlere harika bir polisiye kitabı bırakıyorum. Kitabı elime aldığımda aşk hikayesi okuyacağımı sanmıştım ama yanılmışım.
    ️ Farklı özelliklere sahip ikiz olan kız kardeşler Clara ve Maura. Beş ay önce evde kimsenin olmadığı sırada Clara odasında müzik dinlerken, Maura çok sevdiği piyanosunun başında cinayete kurban gider. Arkadaşları ve ailesi tarafından kız kardeşinin ölümünden sorumlu tutulan Clara kendini kötü hissetmeye başlar. Tüm bunlar olurken Clara anonim bir şekilde okul gazetesinin tavsiye köşesini yazar. Bir gün mesaj gelen kutusunu açtığında isimsiz bir tehdit mesajı alır... "O SEN OLMALIYDIN... Ama bekle... Az kaldı..."
    Bu mesajlardan ve çevresinin suçlamalarıdan çok sıkılan Clara kendisi araştırmaya başlar ve tam da bu sıkıntılı döneminde aşk kapıyı çalar... ️ Acaba Clara verdiği bu mücadele sonunda katil bulunacak mıydı? Ya da katil kimdi...? Ve yazarın kitabın sonundaki yaptığı ters köşe biraz tahmin etmeme rağmen başarılıydı.
    ️Kitabı elinize aldığınızda akıp gidiyor. Farklı bir kurgu ve sade bir anlatım olması sıkılmadan keyifli bir okuma sunuyor. Ben kitabı büyük bir keyifle okudum ve türü sevenlere kesinlikle tavsiye ederim. Okuyun efendim...

    #kitaptanalıntılar
    ️"Akıl sağlığı harikadır, ama seni tehlikeye sokuyorsa değil."
    ️"Hepimiz iki tipten de özellikler taşıyoruz, ama büyük çoğunlugumuz birinden çok diğeri olma eğilimi gösteriyor"
    ️"Keşke hayatımızdaki pislikleri, onlardan bir daha haber almamak üzere uzaya yollayan bir "Fırlat" butonuna basabilsek. Bu benim favori hayalim." ️

    .
    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar... Sorgulatan, düşündüren ve hayatı anlamlandıran okumalarınız olsun...
  • 400 syf.
    ·2 günde·1/10
    Büyük beklentiler içerisinde başladığım, ejderha mızrağı ve unutulmuş diyarlar serilerine biraz ara verdiğim zamanda okuduğum kitap. Daha doğrusu okumaya çalışırken işkence çektiğim kitap. Haftada 2-3 kitabı çok rahat okurken 2hafta boyunca elimde sürünen kitap. Okumak için kendimi tehdit ederek okuduğum bir kitap. Elimde yüzlerce harika seçmece kitap dururken neden bu abartılmış kitabı aldım acaba diye kendimle savaştığım kitap. Kitap kitap diyorum ama olmamış aslında. Herhangi birimizin oturup bir haftada buna yakın yazı dizisini çok rahatlıkla yazabileceğimiz karalamalar bütünü. Sevmedim ya. Fantastik beklerken ağır dram okumak nedir arkadaş? Arka kapak yazısına aldanmayın aşırı eğlenceli gibi görünebilir ancak cidden okurken dram içerisinde yoruluyorsunuz. 2 haftama 25 lirama ve kütüphanemdeki diğer kitaplarıma saygısızlık oldu resmen.
  • Kitapları "bir çırpıda bitirmek" okurda
    yüzeyselliğin bir işareti midir?

    Geçtiğimiz sene Guardian'dan bir muhabir Man Booker Ödülü jüri üyelerinin tüm bir yazı "birbirinden harika romanları bir çırpıda okuyarak geçirdiklerini” ve bir düzine (artı bir) kitabın arasından sonuca ulaştıklarını yazmıştı. Bu alışılmadık bir ifade değildir. Yemek yemekle ilgili ifadeler okuma alışkanlıklarını tanımlamak için her zaman kullanılmıştır. Eğer bir açıklama getirmek gerekirse kitapları "bir çırpıda bitirme"nin olumlu bir şey yapmak demek olduğu söylenebilir. Bu ifade okurun gösterdiği yoğun beğeniyi işaret ederken bir yandan da kitapların sıcak bir hamur işi gibi hoş ve lezzetli olduğunu öne sürmektedir.

    Fakat bu metafor her zaman bu kadar olumlu bir şekilde kullanılmamıştır. İki yüz yıl önce bir kimsenin bir kitabı bir çırpıda yiyip bitirdiğini söylemek bir eleştiri olarak algılanırdı. Yemekle okumak arasındaki uzun ve Çalkantılı ilişki modern gözler tarafından kolaylıkla görülmeyebilir fakat günümüzün medyayla iç içe hayat tarzında bu ilişki şimdiye dek olduğundan daha yoğundur. Bu üzerine pek düşülmemiş bir çırpıda silip süpürme dili, öteki türlere zarar vererek belli bir tür okumayı idealize ederken okurları da fakirleştirmektedir.
    ......

    LOUISE ADAMS
    ÇEV. MERVE YALÇIN
  • 595 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Devletler, güçlü şirketler gibi bütünleşme ya da savaşın önüne geçmek için yapılan siyasî evlilikler ilk devletler, dinler ve tüccarlardan belli var olan evliliklerdir.
    Marie Antoinette'de o da siyasi evliliğin kurbanıdır. 14 yaşında XVI.Louise ile nişanlanıp 15 yaşında evlenen toy ve kişilik açısından vasat bir kraliçenin hayat hikayesidir bu biyografi.
    Habsburg Hanedanı Avrupa'da en büyük ailelerden biridir. Kendini Mecdelli Meryem'e dayandıran ailedir. Cermen iktidarının sembolüdür bu aile. Kutsal Cermen Imparatorluğu'nun hanedanlığını yapan aile. Avusturya'yi yıllarca yönetmiştir. Işte 18.Y.y'da bu aile vardı ve Bu aile Avusturya ile özdeşleşmiş bir ailedir.
    Bourbon Hanedanı: 10. Y.y daki Lüksemburg Dükü High Henry Capet'in soyundan gelen Capet Hanedanın bir üyesidir. Bu aile Italya(Napoli Krallığı) Fransa (16 ve 18. Yy Bourbon Hanedanı) simdi etkin olduğu(Ispanya ve Luksemburg krallıkları) olmak üzere Avrupa'da hakim bir ailedir.
    Bu iki aile defalarca siyasi evlilikler yapmışlar. Onlardan birisi Antoinette'nin evliliğidir.
    Habsburg Hanedanı hanedanın bir üyesi olan Marie Antoinette Fransız Capet (Captouin) hanedanın bir ucu olan Bourbon Hanedanı'na gelin olur. Bugün kendini bilmeden sonrasını düşünmeden hareket edenler gibidir o da.
    Siyasi evlilikler iki tarafında fikri sorulmaz ne kızın ne de erkeğin genelde. Ikisi de kurbandır aileleri için. Kimisi güçlü zeki olur gücü elinde kullanır kimisi de Antoinette gibi zayıf olur gücün elinde kullanılır.
    Antoinetteiste böyledir. Kitap okumaya sevmeyen, gelen mektupları okumayan, yazıları okumadan imzalayan bir insandır Antoinette. Bu halinden uyandığında kendini Giyotinden savunurken bulacak. Fakat onu idam etmeye karar vermiş kitle için bu uyanma fazla bir şey ifade etmeyecek.
    Onu idam koltuguna getirmek için 1781'den itibaren uğraşanlar 12 yıllık uğraşın sonucunu alacaklar ve kralice giyotine giderek idam edilecek.
    Ve hicbirsey değişmeyecek yine bir siyasi evlilik olacak ve yine devam edecek kurbanlar. Napolyon'da Habsburg Hanedan'indan gelin getirerek bunu gösterir.
    Bonaparte gelir, çok geçmeden adı Napoléon olur, İmparator Napoléon olur ve kendine Habsburg Hanedanı’ndan bir başka arşidüşes alıp getirir, yeniden bir uğursuz düğün yapar. Fakat o da, Marie Louise, aynı kanla bağlı akrabası da olsa, kalbinin o muğlak ataleti içinde –bizim anlayışımıza göre kavranır bir şey değildir– kendisinden önce o aynı Tuileries’nin aynı odalarında yaşamış, çile çekmiş kadının acı uykusunu nerede uyuduğunu bir kere bile sormaz: Soluğu henüz o kadar yakın bir insanın, bir kraliçenin, en yakınları ve soyundan gelenler tarafından bu kadar gaddarca bir soğukkanlılıkla unutulduğu asla görülmemiştir. Nihayet bir değişim olur, vicdan azabıyla hatırlayış: Provence Kontu, üç milyonun cesedine basa basa, nihayet XVIII. Louis olarak Fransız tahtına yükselmiştir, nihayet, nihayet hedefine ulaşmıştır o gölgelerde dolaşan oyuncu. Hırsına onca zaman yolu tıkayanlar, XVI. Louis, Marie-Antoinette ve talihsiz oğulları XVII. Louis en sonunda bertaraf edilmiş olduğuna ve ölüler de ayağa kalkıp şikâyette bulunamayacağına göre, niçin arkalarından şatafatlı bir mozole yapılmasın ki? Nihayet şimdi, Marie-Antoinette’in gömüldüğü yerin bulunması için emir verilir (öz ağabeyi asla kardeşinin mezarını sormamıştır). Fakat aradan geçen yirmi iki yıllık rezilce kayıtsızlıktan sonra kolay değildir bu artık, çünkü Madeleine yakınındaki, terörün bin cesetle gübrelediği o adı kötüye çıkmış manastır bahçesinde işin hızı ölü gömücüye tek tek mezarlara işaret koyacak zamanı vermiş değildir; adamlar vaktiyle, o doymak bilmez bıçağın önlerine günbegün itip durduğu gövdeleri taşımış taşımış gömmüşlerdir. Nulla crux, nulla corona, ne bir haç ne bir taç vardır bu bilinmez yeri gösteren; bilinen tek şey, Konvansiyon’un kraliyet cesetlerinin üstüne sönmemiş kireç yığılmasını emretmiş olduğudur. Böylece kazarlar da kazarlar. Sonunda kürek sert bir tabakaya çarpar. Ve yarı yarıya çürümüş bir çorap bağından anlaşılır ki, ıslak topraktan tüyleri ürpererek kaldırdıkları o bir avuç soluk toz, kendi döneminde zarafet ve estetiğin tanrıçası olan, fakat sonradan her türlü azabın seçilmiş ve çilekeş kraliçesi olarak dünyayı ardında bırakan o kadından kalan son izdir.

    Kitaba yönelik eleştirim
    Stefan Zweig Tarihi karakterleri yazdığı biyografilerde kaynak kullanmamış olması ve kendini söyle savunuyor
    Tarihî bir kitabın sonunda, kullanılan kaynakları saymak âdettendir; Marie-Antoinette’le ilgili bu özel durumda ise bana, hangi kaynakların ve hangi nedenlerle kullanılmamış olduğunu kaydetmek neredeyse daha önemli görünüyor. Çünkü burada, her zaman en emin olan belgelerin, yani birinin kendi eliyle yazdığı mektupların bile güvenilmez olduğu ortaya çıkıyor. Marie-Antoinette, bu kitapta birçok defa söylendiği gibi, sabırsız karakterine uygun olarak, mektup yazmak bakımından kayıtsız birisiydi; bugün bile Trianon’da görülebilen o harika, zarif yazı masasına gönüllü olarak, gerçek bir zorlama altında olmadan, neredeyse hiç oturmamıştır. Bu nedenle, ölümün üzerinden on yıl, yirmi yıl geçtikten sonra bile, “Payez, Marie-Antoinette” şerhi taşıyan sayısız fatura bir yana, onun elinden çıkmış hiçbir mektubun bulunmamış olmasında şaşılası bir yan yoktur. Sürdürdüğü ve gerçekten ayrıntılı olarak yapılmış iki mektuplaşma, biri annesi ve Viyana Sarayı’yla, diğeri Kont Fersen ile yaptığı özel yazışma, o sıralar ve daha sonra da bir elli yıl boyunca arşivlerde kilit altında tutulur; Kontes Polignac’a yazdığı ve yayımlanmış olan pek az mektup da keza, orijinal olarak ulaşılır belgeler değildir.
  • 400 syf.
    ·7306 günde·Beğendi·10/10
    Kitap çok güzel. O kadar beğendim ki bir günde bitirdim tavsiye ederim biraz duygusal ama yine harika kitabı almaya ve okumaya sadece arkasındaki yazı sayesinde karar vermiştim iyi ki o yazıyı okumuşum
  • 172 syf.
    İsim olarak; yatkınlık, alışkanlık, yeti, meleke gibi anlamlara gelen ve halk ağzında daha çok kılavuz, yardımcı, yöntem gibi anlamlarda kullanılan yordam kelimesi Gökhan Özcan’ın bu kitabında alışkın olduğumuzun dışında uygun olan davranış biçimi, adap/erkan anlamına gelecek şekilde yol kelimesiyle değil, belirtisiz isim tamlaması oluşturacak biçimde ruh kelimesiyle birlikte kullanılıyor ve karşımıza Ruh Yordamı adıyla bir güzel kitap çıkıyor. Kitabın ilk yayımlanma tarihi olan 1997 değişim ve gelişimin çok hızlı yaşandığı çağımız açısından düşünüldüğünde aslında pek de yeni sayılmaz, ama içeriği nokta-i nazarından baktığımızda üzerindeki buğusuyla ve mis gibi kokusuyla henüz fırından yeni çıkmış çıtır çıtır bir ekmeğin aç bir insanda meydana getirdiği yeme ihtiyacı ve iştiyakını oluşturuyor okuyucuda.
    Hayatın ikircikli hikâyelerinde zorlu roller aldığını ve elleriyle bir ruh yordamı aradığını ifade eden Özcan, okuduğum her yazısında olduğu gibi Ruh Yordamı’ndaki yazılarında da dertli bir insanın yüreğinden sökün edip geldiği besbelli olan cümleleriyle hissettirmeyi, düşündürmeyi, farkına vardırmayı, duyarlı davrandırmayı ve yüreklerimize dokunmayı/dokundurmayı başarıyor; kısa, anlaşılır, net ve sarsıcı cümleleriyle.
    “Siz gerçekten hiç konuşmuyorsunuz!” diyerek irkiltiyor önce bir okuyucusunu, kimsenin ağzının fermuarı çekilmemişken ve ağzı olanın konuşmaktan imtina etmediği bir devri yaşarken. Ama peşi sıra art arda sıralıyor iddiasının gerekçelerini. Sözlerimizin içimizin derinliklerinden değil dilimizin ucundan çıkmasıyla nasıl bir yüzeysellik denizinde boğulduğunu yüreğimizi cız ettirecek bir kesinlikte ama zarif bir dille söyleyiveriyor. Sonra ilave ediyor; birbirimizle, dünyayla, yaratanla ve en önemlisi de kendimizle hiç konuşmadığımızı. Yüreğimizden çıkmadığı için muhatabımızın yüreğinde de bir karşılığı olmayan ve boşlukta kaybolan ve konuştukça sessizliği büyültmekten başka bir işe yaramayan sözlerimiz; etrafımızı kuşatan onca güzelliğe ve bizi sarmalayan onca ikrama bigane kalarak ne güle ne bülbüle nida arzusu taşımadan görüntülerin dışında ve perdelerin içinde geçen suskunluklarımız; Yaratanın huzuruna çıktığımız, samimiyetten ve yalınlıktan uzak, soğuk tekerlemelerden öteye geçmeyen, bizi değiştirmeyen ve dönüştürmeyen hissiz ve kalpsiz dualarımız ve yüreğimize giden yolu bilmeyen, içimize işlemeyen, ruhumuzu temizlemeyen kelimelerimiz üzerinde bir kez daha düşünmemizi sağlıyor ve ‘söz meclisten içeri’ keskinliğinde önce iğneyi kendine sonra da çuvaldızı bize/okuyucuya batırıyor. “Konuşmuyorsunuz!” diyen yazar ardından sağırlığımızdan da dem vuruyor. Ne kendimizi ne birbirimizi ne dünyayı ne de Yaratanı duymadığımızdan yakınıyor. Anlaşmak için elimizdeki tek silahımız olduğunu düşündüğümüz dilimizin; ürettikleriyle “konuşmak” sonucuna ulaşmaktan çok, çılgın bir gürültüyü çoğaltmak ve bir sağırlar diyaloğuna malzeme olmaktan öte bir icrada bulunamadığından hayıflanıyor. Bu nedenle de dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde anlamlar üzerine eğlenceli seksek oyunları, saklambaçlar ve kovalamacalar oynamak için hiç kimseye randevu veremediğimiz için üzülüyor. Ama bu tablonun bizim değişmez yazgımız olmadığı kanaatinde olan yazar, bir süre için dilsiz bir konuşmaya değil, konuşmayan bir dile ihtiyacımızın olduğunu ve bunun için de işe susmayı öğrenmekten başlayabileceğimizi salık veriyor.
    Yıllar önce okuduğum bir kitap bana güzelliklerin detaylarda gizli olduğunu öğretmişti, Özcan da gerçeklerin detaylarda gizli olduğundan bahsediyor, kaba doğruların yuvarlatılmış biçimi olduğunu düşündüğü istatistik mevzuunu ele alırken. Hayatın; sayısal ifadelerin, matematiksel formüllerin giremediği kapıların ardında başladığı hakikatini ifşa ederek farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Ömrü boyunca bir çocuğun kaç dondurma yediğini sayabileceğimizi, hatta çıkan sonucu başka çocuklarınki ile karşılaştırabileceğimizi, ama bu rakamlarla bir çocuğun her dondurma yiyişinde belki de ilk yediği dondurmanın lezzetini aradığını asla bilemeyeceğimizi ve böylece insana ait olanı, insani olanı ıskalayabileceğimizin riskini haber veriyor. Küçük ayrıntılardaki büyük gerçekleri yakalamamızın gerekliliğini, sıradan bir insan olmanın ötesinde sıradışı bir insan olabilmek için de elzem gören yazar, bugün bizim sıradan olmanın güvenirliliğinin cazibesine kapılarak sıradışı olma ihtimalinin en büyük korkularımızdan birini oluşturduğunu ifade ediyor.
    Musavvir ismi ile varlığa farklı şekiller ve suretler veren ve aynı kategoride olsa dahi her birini bir diğerinden ayırt etmeyi sağlayacak farklı özellikler ve güzellikler ile yaratışı çeşitli kılan Rabbin sünnetinin hilafına bugün tek tipleştirmenin, tekdüze hâline getirmenin, aynı şeyleri düşünüp aynı şekilde hareket etmenin dayatıldığı dünya düzenine de itirazı vardır Özcan’ın. Aynı kaşı, aynı gözü dünya üstündeki iki insana vermeyen yaratıcının aynı ruhu da iki ayrı insana vermediğinden hareketle, yaratılış sürecine ve fıtrata ters bir istikâmet olarak düşündüğü “aynı”laşmanın niteliksiz “bütün”lükler meydana getirdiğini, hâlbuki bizim bu sığlığı yaşamaya mecbur olmadığımızı, bilakis kendi adımıza yaşayarak hayatımızı anlamlı bir yolculuğa pekâlâ çevirebileceğimizi, kendi aydınlık yarınlarımıza kanat çırpmanın çarelerini arayabileceğimizi, kendimiz olmaktan feragat etmeden, meşru sınırlar içinde bütün farklılıklarını sonuna kadar yansıtabilen bireyler olarak gelecek tablosunun en can alıcı renklerine hayat verebileceğimizi coşkulu bir imanla dile getirir. Birey olabilmeyi bir hedef olarak çok önemser ve yaşadığımız genel çürümenin ipuçları arasında bireyi hiçe sayan kitleci anlayışların izlerine vurgu yaparak herkesi derinleşmenin dikenli yollarında kendini aramaya çağırır ve bu yazılarının “sürü” olmaya itirazı olanların ortak bir sesi olarak zaman içinde yankılanmasını arzu eder. Bugün insanın sosyal bir varlık ya da daha karamsar bir ifade ile sosyal bir unsur olmak dışında bir anlam ifade etmemesini de eleştiren Özcan, insanın toplumsal olana maddi katkısı ölçüsünde değer kazanmasını da doğru bulmaz ve zihnî ya da kalbî üretimin kariyer denen tek boyutlu cetveli yükseltmemesini, görünenin dışındaki varlığımızın kimseyi ilgilendirmemesini insanın içsiz ve tek boyutlu bir varlığa indirgenmesiyle eşdeğer tutar.
    İnsan muazzam yapısıyla kocaman bir muamma. Çoğu zaman, değil karşımızdaki insanı anlamak içimizdeki “ben”i çözmek dahi özel bir çabayı ve başlı başına bir mahareti gerektiriyor. Bunun için kendimizle konuşmayı öneriyor yazar, milyarlarca göz kırpan yıldızın süslediği bir gecenin serinliğinde, dışarıdan gelen seslere kayıtsız kalmaksızın, balkonumuzda yudumladığımız tarçın kokulu çayın eşliğinde kendimizle baş başa kalmayı tavsiye ediyor. Sahte gündemlerin esaretine bir dur demek, her gün yeni bir iştahla startını aldığımız duraksız koşularımıza bir ara vermek, zamanla olan kavgamızı nihayetlendirmek ve kendimizle birlikte etrafımızda her ne varsa, keşfedilecek yönlerini birer birer keşfe çıkmak için...
    Galiba bu ayrıntıları önemseyen yapısı ve “küçük şey yoktur” farkındalığı Özcan’ı yazmaya sevk eden en önemli saiklerden. Çünkü ona göre yazmak bir sestir, bir akistir, konuşmanın bir başka şeklidir. Yazı bir kaygıdır, dünyanın bütün insanları adına beyne çöreklenen bir yılandır; bir kavgadır, daralan göğüslerde bir kasırga, bilinçaltlarında kopan bir tufandır; bir sırat köprüsüdür, gerçekle yalan, doğruyla yanlış ve varla yok arasında kurulan bir tahterevallidir; bazen bir kuştur yazı, uçar; bazen bir oyundur, eğlencelidir. Bazen bir şahitliktir, karda yürüyüp izini belli etmektir. Kalemin mertliğidir, harflerin kahramanlığıdır, ahengin gözü pek türküsüdür. Yazı bir yolculuktur, anlamları öpen bir göçebeliktir. Yazı bir kalp yarasıdır; deştikçe kanar, dokundukça yanar, dağladıkça büyür.
    Yaşadıklarımızdan duyduğumuz rahatsızlıklar; taşıdığımız sorumlulukların idrakinde olmanın, daha güzeli aramanın; yanlıştan uzaklaşmayı, doğruya kavuşmayı arzulamanın; dağılanı toplamaya, yıkılanı onarmaya çabalamanın; acıya, zulme kayıtsız kalmamanın; arşı titreten feryat ve figanları, yüreği yerinden oynatan ağıtları duymanın bir tezahürü olsa gerek. Nemelazımcı bir insanın tuzu da kuruysa neden, niye rahatsızlık duysun ki! Özcan, Ruh Yordamı kitabında Rilke’ye ait bir mektuba da yer verir ve Rilke’nin Tunus hakkındaki düşüncelerinin yer aldığı mektubun son cümlesi üzerinden o dönem ile kendi yaşadığı bir olay arasında kıyas yapar ve duyduğu haklı rahatsızlığı, Müslümanları arpacı kumrusu gibi düşündürtecek bir şekilde beyan eder. Rilke’nin mektubundaki bahsi geçen son cümle şöyledir: “Burada, İslam’ın sadeliğini ve canlılığını harika bir biçimde hissediyorsun. Peygamber daha dün yaşıyormuş gibi kent hep onun egemenliğinde…” Özcan’ın yaşadığı olay ise Kadıköy’de geçer, oradaki camilerden birinde müezzin, içeriye gelenlere çalınmaktan korunsun diye ayakkabılarını koyacakları poşetler dağıtır. Her sosyolojik cümlenin başına “Yüzde 99’u Müslüman olan…” ibaresinin yerleştirildiği bir ülkede, hem de manevi başkent olan bir şehirde, Allah’ın evine giren insanların ayakkabılarına musallat olabilen başka Müslümanların varlığı kendisini kahreder ve Rilke’yi sarsan manevi hava ile kendi yaşadığı kaba maddiyat tablosunun arasındaki korkunç uçurum karşısında feryat eder. “Ben kendi adıma bulduğumuz her boş arsaya bir çirkin cami kondurma gayretini gerekli bulmuyorum. Çevresinde Rilke’leri sarmalayacak manevi ikim oluşturamayan camiler inşa etmenin zerre kadar anlamı olduğuna da inanmıyorum.” Bunun için de bir gün bir yabancı şairin gelip de “Peygamber daha dün yaşıyormuş gibi kent hep onun egemenliğinde…” deyinceye kadar ruh inşaatımızı sürdürmemizin gerekliliğine vurgu yapar.
    Sürçen dilimizi düzeltmek, kayan ayağımızı doğrultmak, hasar gören kalbimizi onarmak ve böylelikle ruh inşaatımızın devamını sağlamak için emsalsiz bir fırsat olarak sunulan Ramazan ayının bu fonksiyonunu icra edememesindeki sorumluluğu da “biz”de görür Özcan. Gerek yazılı gerekse görsel basında dillendirilen Ramazan nutuklarının gerçek hayatta karşılıklarını bulmakta zorlanır. “Ramazanın manevi havası” diye başlayan söz kalıplarının dünya meşgalesine iyiden iyiye dalmış “biz”lere ulaşamadan boşlukta patlayan sabun köpüklerine dönüştüğünü düşünür. Bunun sebebini sözlerin yanlışlığına değil, duyuşlarımızın sesten manaya geçiş yapamamasına bağlar. Fakat “biz”im ne duyduğumuzu fark etmemizin gerektiği kadar “doğruyu dillendirenlerin” de ne söylediklerini duymalarının bir o kadar gerekli olduğuna işaret etmeden geçemez.
    Ruh Yordamı’nda öyle bir hayat hikâyesinden de bahseder ki Özcan, bu kitap başka hiçbir şey için değilse bile sırf bu hikâyeye muttali olmak için dahi okunmaya değer. Daha yirmi sekiz yaşındayken gazetecilikte kariyerinin en yüksek basamaklarına tırmanan Bauby, tıpta “Kilitlenme Sendromu” denilen bir hastalığa yakalanır ve bilincin, sindirim sisteminin ve kalbin çalışması dışında beyin vücudun hiçbir bölgesine hareket emri vermez. Bunun tek istisnası sol göz kapağıdır. Bunun üzerine bir ortofoni (doğru heceleme) uzmanı hemen özel bir alfabe hazırlar ve Bauby bu alfabe sayesinde göz kırpışlarıyla cümleler kurabilir hâle gelir. Zamanla cümlelerinden yazıya duyduğu özlem yansımaya başlayınca hemen yardımcı bir bayan bulunur kendisine ve hummalı ve meşakkatli bir çalışmanın sonunda, tam iki yüz bin defa kırpmak zorunda kaldığı göz kapaklarıyla, yüz elli sayfalık “Dalgıç Elbisesi ve Kelebek” adında bir kitap yazdırır. Kitabının yayımlanmasından dört gün sonra da ikinci projesini gerçekleştirmeye fırsat bulamadan hayata veda eder. Bu hikâyenin yaşadığımız hayatlar adına bir parça karamsarlığa düşeceğimiz bir final barındırması yanında hayatımızın bundan sonraki kısmı için alabileceğimiz birçok dersi de muhtevi olduğuna inanan yazar hayatı yaşamak ve yaşayamamak hususunda şu çıkarımda bulunur. “Bize gelince; vücudunun her zerresi tıkır tıkır çalışan insanlar olarak, hayatımızı ve dünyayı anlamlandırmak konusunda içine düştüğümüz gevşeklik kuyusuna mazeretler aramak yarışındayız sadece. Tıpta bizim yaşadığımız felce ne ad veriliyor bilmiyorum; ama bildiğim, Bauby’nin sadece sol gözkapağı ile yaşamanın hakkını bizden fazla verebildiğidir.”
    Kitabına birbirinden güzel dua cümleleriyle nihayet veren yazarın bütün dualarıyla birlikte hepimize iyi geleceğini düşündüğüm “Allah’ım, umarsız bekleyişlerle sıkıntı duvarları ören yalnız kullarına, bir kardelen heyecanıyla filizlenen umutlar ver yarabbi.” niyazına da gönülden âmin demek ve Ruh Yordamı'nın okuma listemize çoktan eklenmiş olmasını ümit ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.