• Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • "Ah," dedi. Vah vah. Anladığım kadarıyla, mezun olmak için yıllarca okuyacak sonra da tıpkı benimki gibi, istesen bugün girebileceğin çattı bir işe gireceksin ve diploman sayesinde, bir gün keşfedilmeyi umarak... bu küçücük olasılıkla yaşayacaksın." Derin bir soluk aldı, çayını yudumladı.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba kardeşlerim, bundan 2 yazı önce size Otomatik Portakal filmi hakkında serzenişte bulunmuştum şimdi Otomatik Portakal Kitabının bana hissettirdikleri hakkında biraz konuşmak istiyorum. Malumunuz tüm üzerinde en çok konuşulan kitaplar arasında bulunan kitabımızı okumaya başladığınızda eğer vaktiniz çoksa bir günde bitireceğinize eminim. Elinizden bırakmak istemeyeceksiniz. Birazda argo seviyorsanız kitap iliklerinize kadar işleyecek. Argo sevmiyorsanız da çok mühim değil çünkü kitabı okumaya karar verdiğinizde az çok konusuna bakmışsınızdır. Kitabın anlattığı ahlak konusunda yozlaşmış distopyada bu argoların kullanılması kitabın gidişatı açısından gerekli olduğu için, okuduğunuz argo sizi rahatsız etmemeli. Burada bir parantez açmak istiyorum kitapta kullanılan argo, filmde kullanılan argo ve materyallerden daha hafif ve yerinde. Bu yüzden kitabı okumadan önce filmini izlediyseniz kitapta bu kadar büyük bir saçmalık ile karşılaşmaktan korkmayın. Filmin üzerinizde yarattığı travmayı atlatmak için mutlaka bu kitabı okuyun.

    Otomatik Portakal Kitabının geçtiği dünya öyle bir hal almış ki kendi güvenliğini sağlayacak durumda olmayan insanlar dışarı geceleri dışarı çıkmamak için ellerinden geleni yapar hale gelmiş. Diyelim ki dışarı çıkmak zorunda kaldı bu seferde kelle koltukta sürekli etrafını, izlemek takip edilmediğinden emin olmak ve çetelerden uzak durmak için büyük çaba sarf etmek gerekir. Kolluk gücü yetersiz olduğu için sokakların güvenliğini kolluk kuvvetleri yerine çeteler kendi tarzında sağlıyor. İnsanlar o kadar korkuyor ki kapılarına yardım için gelen insanlara bile kapılarını açmaktan kaçınıp, kapılarının arkasından sesleniyor. Kapılarını zincirleyip yarı açık bırakan kişilerin vay haline… Tecavüz, hırsızlık gecelerin rutin olayları. Gençlerin parası bitti mi bir yerleri soymak, babalarından para istemek gibi basit bir olay. A noktasından B noktasına gitmek için araba çalmak taksi çağırmak gibi bir durum. Böyle bir distopyada hükümet, liderliğini sürdürmek için belli başlı tedbirler almaya çalışır ve özellikle benim ilgimi çeken bir nokta var. İçişleri Bakan’ının bir lafı “Suçluları bir araya tıkıp onlardan hayır beklemek çölde su aramaya benziyor. Toplum kurallarına karşı çıkmış kişileri aynı yerde tutmakla sizleri ilkel davranışlara zorluyoruz. Bundan böyle hapishaneler yalnız siyasi suçluların barındıkları bir yer olacak gibime geliyor.” ne kadar açık sözlü bir bakan. Tamda kitabın ironi dolu distopyasına nükseden harika bir tespit. Üstelik gerçektende başarılı bir fikir değil mi? “Toplum kurallarına karşı çıkmış kişileri aynı yerde tutmakla sizleri ilkel davranışlara zorluyoruz.” sizde hak vermiyor musunuz? Yani insan kendisi gibi katil olanlarla hayat mücadelesi verdiği bir hapishanede ne kadar terbiye edilebilir?

    Kitabı okurken sürekli iyi ve kötü kavramını sorgulayıp duracaksınız. Adaletin ne olduğunu, nasıl işlenmesi gerektiğini, özgürlüğün ne olduğunu ki kitabı bitirdiğinizde aklınıza kazınmış en önemli cümle olan “iyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.” alıntısını düşündüğünüz zaman kitabın gerçek konusunun özgürlük olduğunu anlayacaksınız. Özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu ve hiç bir etki altında kalmadan içinizden geçen tüm şeytani fikirlere rağmen doğru olanı kendi özgür iradenizle gerçekleştirmenizin iyilik olduğunu anlayacaksınız. İyilik anlık gelişen ve hissedilen bir şeydir. Mesela bir köpeğin ayağına batan bir dikeni çıkardıktan sonra köpeğin sevincini fark etmeniz, yaptığınız iyiliğin sizi tatmin etmesi noktasına çıkartır. Bundan haz alırsınız. Sokakta dilenen bir çocuk gördüğünüzde ona bir şekilde yardım ettiğinizde haz alırsınız. O mutluluğu onun gözlerinde görür hissedersiniz. Kötülükte aynen böyledir içinizden gelir yaparsınız. Fakat sahte olmaya gerek yok. Kötüyseniz kötüsünüzdür. Alex’in dediği gibi “Ben yaptıklarımdan zevk, mutluluk duyduğum için kötüyüm o kadar.” kitap bittiğinde sizde bunun farkına varacaksınız. Yaptıklarınızdan zevk ve mutluluk duyduğunuz için bir şey yapıyorsunuz ve bu sizi insan yapan seçenek. Bana hissettirdikleri yanı sıra yazarın toplumu manipüle edip onu insanlıktan çıkaran kişilere bir mesajı var onuda paylaşmadan edemeyeceğim…

    Yazarın Mesajı
    Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…

    https://www.serkandinc.com.tr/...issettirdikleri.html
  • Bir süre hangi kaşıkların kullanılacağı konusunda kaygılara kapıldıktan sonra keşfetmiştim ki sofrada yanlış bir şeyi biraz küstahça ve doğru haraket ettiğinizi çok iyi biliyormuşçasına yaparsanız durumu kurtarırsınız ; hiç kimse görgüsüz olduğunuzu ya da yetersiz eğitim gördüğünüzü düşünmez. Üstelik orijinal ve çok esprili bir insan olarak bile tanınırsınız.
    Sylvia Plath
    Sayfa 31 - Kırmızı Kedi Yayınları
  • 1025 syf.
    Sevginin tarifini bu kadar iyi anlatıldığı başka bir kitap okumamıştım. Öyle bir sevgi ki kendini sevmeyi bırakıp başkalarını sevdiğinde mutluluğa ulaşacağın türde yani bence bu hayatın en çok ihtiyacı olan sevgi tam olarakta bu....

    Acı, merhamet, vicdan bunlar bence yazarın kitaplarındaki en önemli silahları o kadar güzel kullanıyor ki hissettiriyor ki bu duyguları okurken bocalamamak, düşünmemek ve sorgulamamak imkansız oluyor. Dostoyevski kitaplarını okuyunca insan yoksunluğunu çok yoğun hissediyorum ve onu kalemindeki insanlık anlayışı yok bence o kadar uzak ki insanlar insan olmaya daha iyi bakmaya yani mesala Dostoyevski' deki suçluyu bağışlama, anlama anlayışı hangimizde var? Hangimiz kendimiz, sevdiklerimiz ya da kendi doğrularımız, inandıklarımız söz konusu olunca adil ya da anlayışlı davrana biliyoruz? Şu zaman da insanlık bizimle beraber akan nehir gibi o kadar ki sadece aynı görüşte aynı düşüncede hatta aynı hayatın insanı bile değilsin ama kim olursa olsun karşımızda; affetmiyoruz, görmüyoruz, duymuyoruz ve anlamıyoruz bu durum Dostoyevski kitaplarında insan karakterlerinin üzerindeki yaptırımlarıyla o kadar iyi anlatıyor ki okudukça of of dedim :) Yoğun bir şekilde insanlar üzerinde yarattığı farklı karakter çeşitliliği inanılmaz derece de iyi, her çeşit insana bu kadar güzel tespitlerle değinmesi ve her karakterinin üzerinde ayrı ayrı durup o kadar iyi vermesini çok beğendim. Çünkü Liza, Kolya İlyuşa, Gruşenka, Mitya, İvan, Katya, Smerdyakov ve Alyoşa genel bütün karekterler farklı insanlar ama hayatın içinde her an karşımıza çıkan insanlardan başkası değil ve bu gerçek çok üzücü. Bu kadar iyi anlatmakta ve tespit edebilmekte Dostoyevski farkı olsa gerek :)


    Hayat iyi. Biz kötüyüz, ama hayat iyi. Hem kötü, hem iyiyiz; hem iyi, hem kötüyüz...

    Aslında herşey bu alıntıdaki gibi hayat iyi biz kötüyüz her şeyi kötü bir hale getirdik ve savunmalarınız, gerekçelerimiz her zaman doğru, işte bu harika eserde insanların inandığı ya da inanmak istediği doğrular üzerinden kendi düşüncelerinin karakterler üzerindeki toplumun algısını etrafında şekillenen hayatların özellikle de Rus toplumu, için de bulunduğumuz toplum, bizi her zaman birey olarak etkiler ve aslında toplumuzun bize sunduğu şeyler hayatımızda her zaman yer ediyor. Örneğin din, dil, ırk hatta ve hatta kültürel ve sosyal her şey olabilir. Dostoyevski'nin kalemi de bunları hiç es geçmiyor. Mesala toplum içindeki insanların inanç konusundaki sorgulamama ya da sorgulama yaparken ki duruşu ya da yaptığı işler çok şaşırtıcı yani anlatmak istediğim bize dayatılan ya da için de var olduğumuz düşüncelerin, fikirlerin veya hayatların dışında da hayatların olabileceğini görmeyişimiz üstüne bide anlayış göstermemiz kitap gerçekten bu duyguları inanılmaz derece iyi şekilde hissettiriyor ve gösteriyor. Dostoyevski'nin inanç üzerine yazdıklarını okuyunca insanın iç sesi olmayı o kadar iyi başarmış ki evet doğru dediğin çok nokta oluyor. Bir yandan inançlı Alyoşa'nın içindeki çevrenin inanma konusundaki düşüncelerini aktarırken bir yanda da kardeşin İvan'nın Tanrı'nın varlığını sorgularken buluyorsunuz kendinizi ve çok keyif alıyorsunuz bu durumdan bu yüzden detaylandırılması zor bir inceleme hepsini verebilmek benim için zor okumanız lazım:)



    Son olarakta eleştiri kısmını gelecek olursam kitap çok iyi o yüzden hiç eleştiri hak ettiğini düşünmüyorum bu durum da asıl eleştiriyi kendime yapmak istiyorum. Çünkü benim yanlış bir zaman da okumayı seçtiğim için en uzun zaman diliminde okuduğum kitap oldu benim için bu çok üzücü kesinlikle. Ama kitabın hakkını yememek adına şunu söyleyebilirim ki her sayfa çok doyurucu ve sürekliliği olan harika bir eser herkese şiddetle tavsiye ediyorum:)
  • 480 syf.
    ·15 günde·10/10
    Martin Eden, tam anlamıyla arada kalmış bir adamın öyküsüdür. Bu adamın hazin sonudur. İşte böyle iddialı bir giriş yaptıktan sonra, gelin bu iddialarımızı temellendirelim.

    Sınıf kavramını ve sınıflar arasındaki farklılıkları anlatan birçok kitap vardır. Germinal, Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar gibi. Ancak her bir kitap bunu farklı bir gerçeklikle anlatmaktadır. Örneğin Germinal, bir işçi sınıfı gerçekliği üzerinden farklı sınıfları karşılaştırırken Gazap Üzümleri de sosyolojik bir gerçek üzerinden(iç göç meselesi) bunu yapar. Böyle örnek çoktur. Bu da göstermektedir ki aslında konu değişmese bile yazarın meseleyi ele alma şekli ve tuttuğu mercek, yani gerçeklik, eserlerde devamlı harmanlanmaktadır.

    Başta ifade ettiğimiz Martin Eden da böyle bir eser. O da bir karakter üzerinden toplumu, yani geneli yansıtır. Edebiyatta bu tarz portre romanlar çoktur. Oliver Twist, Don Quijote, Zorba, Anna Karenina, Budala gibi daha pek çok örnek sayabiliriz. Kendi edebiyatımızda da Aylak Adam gibi, İnce Memed gibi karakterler bolcadır. Ne var ki hepsi farklı bir gerçekliği yansıtıyor. İnce Memed denilince aklımıza ağaların zulmü, Aylak Adam denilince bireyin bunalımları ve yabancılaşması geliyorsa aslında yazar amacına ulaşmış demektir. Yazarın amacı yarattığı karakter üzerinden geneli yansıtmaktı. O halde bunu başarmıştır. Yazarın bunu yaparken ne gibi yollar izlediğini gelin Berna Moran’dan dinleyelim: ‘’Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun hayatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar.’’(Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, s.29)

    Berna Moran’ın bu dediği aslında tüm romanlar için geçerlidir. Yazar sonuçta kendi mümkün gördüğü dünyayı anlatmış olur. Martin Eden’a geçmeden önce böyle bir tanımlama yapmanın faydalı olacağını düşündüm. Şimdi geçebiliriz.(SPOİLER VARDIR, OLACAKTIR DA!)

    Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere başkahramanımız Martin Eden, bir denizcidir. Buradan yola çıkarak kitabın denizcilik serüvenleri üzerine kurulduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Kitapta bu meselenin yüzeysel anlatılması bir yana, zaten yazar bu mesleğin serüven kısmıyla ilgilenmiyor. Yazarı ilgilendiren Martin’in içinde bulunduğu sınıf. Bu sınıf denizcilik olduğu kadar çamaşırcılıktır da(aslında emekçi sınıfın her kesimidir). Kitap, Martin’in bu sınıftan yavaş yavaş sıyrılma istekleriyle başlar. Bu isteklerin başlangıcı Martin’in farklı bir dünyayı keşfetmesiyle olur: Burjuvazi. Bir kavgada hayatını kurtardığı Arthur’un davetiyle onun evine gider. Evde gördükleri, Martin’deki değişimin başlangıcıdır. Martin’in ev üzerindeki izlenimleri yazar tarafından öyle canlı anlatılır ki aradaki sınıf farkını biz de içimizde hissetmişizdir okurken. Ama Martin’i etkileyen yalnızca ev değildi. Evde Arthur’un tanıştırdığı kız kardeşi Ruth’tan da epey etkilenmişti Martin. Üstelik söz konusu etkilenme gencin hayatında çok büyük etkiler de yarattı. Bu etkilenme sürecinde Martin, yaşadığı dünya ile bulunduğu ortamı devamlı kıyaslamaktadır: ‘’Hayatı boyunca kendisine ‘Eden’,’Martin Eden’ veya sadece ‘Martin’ diye seslenilen genci bu denli heyecanlandıran, ‘Bay Eden’ sözüydü. Hele de o ‘Bay!’ Belli ki içindeki etkisi uzunca bir süre gidecekti bu sözlerin. Zihni o anda koca bir karanlık odaya dönmüştü sanki; kömürlük ağızlarına ve baş kasaralara, kamplara ve sahillere, hapishanelere ve meyhanelere, bulaşıcı hastalıklar hastanelerine ve eğri büğrü kenar mahalle sokaklarına dair sayısız resim peş peşe akıyor; farklı zamanlarda ona adres olmuş bu mekanlarda kendisine nasıl hitap edildiği bir şerit gibi geçiyordu gözlerinin önünden.’’(s.6) Kendisine edilen hoş bir hitap bile onu bu kadar etkilemişken, o ortamın kusurlarını görmesi mümkün müydü? Elbette göremezdi. Çünkü o, aynı zamanda Ruth’tan da büyülenmiş ve ona hayran kalmıştı: ‘’İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile etmediği sıcacık, harika bir güzellik, diye düşündü. Kendini unutup aç gözlerle kıza baktı. Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye.’’(s.11) Elbette ilk gördüğü anda kendini uğruna öldürecek kadar sevmeye karar vermesi, yalın bir hayalciliği ve saf coşkuyu ifade ettiği kadar, yazarı bu konuda eleştirmemize neden olur. Çünkü eve daha ilk girdiği anda o havadan etkilenmesi anlaşılabilirse de, bir kızı görüp gördüğü anda da aklından bu düşüncelerin geçmesi anlaşılamaz. Görülüyor ki yazar, duyguları ilk bölümde böyle yoğun ifade etmekle aslında biraz gerçeklik-hayalcilik dengesini şaşırmış. Tabii bu benim şahsi kanaatim. Ama devam edelim.

    Martin, yeni arkadaşlarının evine çok saf duygularla girmişti. Oradakilerin birbirlerine karşı davranışları, entelektüel birikimleri ve Ruth’un güzelliği onu çok etkilemişti. Böylece soylu insanların adeta kusursuz olduğunu düşündü, kendi sınıfından olanlar, yani emekçiler ise kusurluydular. Bunun için Martin, Ruth’un da etkisiyle kendisini bir anda soylu sınıfın arasında buldu. Ruth’a karşı bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, elbette pahalıya malolacaktır. Çünkü Martin, Ruth’a karşı saf bir aşk ve sevgi hissederken Ruth’un amacı bambaşkadır: ‘’Bu ehlileştirilmemiş vahşinin böylesine mülayim vaziyette ayağına gelişi, esrarlı bir şekilde Ruth’un kibrini okşuyor, onu evcilleştirme dürtüsüyle içi kıpırdanıyordu. Bilinçsiz bir dürtüydü bu. Düşüncesinin en uç noktasındaki arzusu, Martin’in hamurunu yeniden şekillendirip dünyanın en iyisi olduğuna inandığı babasının görüntüsüne benzetmekti.’’(s.80) Görüldüğü gibi Ruth, Martin’in aşkı gibi saf niyetlerle hareket etmiyor. Onun istediği Martin’i apaçık kullanmaktır. Nitekim Martin onun istediği istikamette hareket etmeyince bir kenara fırlatmasını da bilir. Martin ise ilk başlarda onun yönlendirmesiyle, daha sonra kendi iradesiyle cahilliğini aşmayı başarmıştır. Kütüphanelere gitmiş, pek çok kitap okumuş, çok düşünmüştür. Hatta bu düşünmesi, kendi ailesi(bu çevreyi de eniştesi Bay Higginbotham ve ablası Gertrude olarak tanımlayabiliriz) tarafından akıl sağlığı sorunu olarak görülmüştür. Martin’in böylelikle yaptığı işlerde devamlı küçümsenmesinin esas sebebi –bunu hem Ruth’un çevresindeyken hem de kendi ailesi içindeyken söyleyebiliriz- bu işlerin tabiri caizse para getirmiyor oluşudur: ‘’Kimsenin yol göstermediği, teşvik etmediği, hatta cesaretini kırdığı Martin, karanlıkta da olsa mücadelesini sürdürüyordu. Gertrude bile ona kuşkuyla bakmaya başlamıştı. Önceleri yapmak istediklerini Martin’in aptalca işleri olarak görüp ablaca bir şefkatle yaklaşmıştı, ama artık iş kardeş dayanışmasından çıkmıştı ve Gertrude giderek daha çok tedirgin oluyordu. Ona göre kardeşinin aptalca işleri artık deliliğe dönüşüyordu. Martin bunu fark edince, Bernard Higginbotham’ın sürekli kusur bulan dırdırcı memnuniyetsizliğinden çok daha fazla acı veren ince ve keskin bir sızı hissetmişti. Martin’in kendine güveni tamdı ama kendine yalnızca kendisi güven duyuyordu. Ruth bile güvenmiyordu ona. Oysa Martin’in kendisini okumaya vermesini o istemiş ve yazmasına açık biçimde karşı çıkmamıştı, ama asla açık biçimde onaylamamıştı da…’’(s.138) Kitaptan aktardığımız bu pasajda karşımıza 2 sonuç çıkıyor. İlki, Martin’in okuma ve düşünme eyleminin bir çıkar beklentisi yaratmasıdır. Yapılan eylemin bir menfaat sağlamadığı düşünüldüğünde Martin’i herkes deli ilan ediyor. Oysa o menfaatleri bir şekilde sağlamış bulunan soylu sınıf, yani burjuvazi ise ezilenler tarafından devamlı örnek gösterilen, öykünen bir taraf konumundadır. Jack London’un bu haksız duruma eğilmesi, elbette kitapta realist ve toplumcu bir yaklaşım sergilendiğinden normalin de ötesinde başarılı olmuştur. Üstelik konu orijinal olduğu gibi, yazarın yazarlık hayatına da bir yönüyle ışık tuttuğunu kitabın arkasındaki notlardan öğreniyoruz. İşi hakkıyla yapan ama bundan bir çıkar sağlayamayan, bunu bu amaçla yapmadığı için de pek çok dergi tarafından ve onun da ötesinde çevresinden dışlanan Martin Eden gerçekliği, Amerika’daki edebiyat piyasalarına ve popüler edebiyat anlayışına tepkidir diyebiliriz. İkinci sonuç ise Martin Eden’ın yalnız olduğudur. Dikkat edilecek olursa Eden’daki bu değişimden sonra onun artık hiçbir sıradanlığa kapılmadan ve o sıradanlıklara gülüp geçerek hayatını sürdürmesi, London’ın ve onun özelinde tüm aydınların ve entelektüellerin tavrını yansıtmaktadır. Martin’in bu kadar okuyup yazarak aydın mertebesine erişmesinde elbette Ruth’un payı olduğunu yukarıda söylemiştik. Lakin Martin’in okur-yazarlığı ve aydınlığı çok kısa bir sürede Ruth’u da aşmıştır. Yazar, Martin’deki aydınlanmanın zaten Ruth’u ve onun şahsındaki burjuvaziyi aşacağını çok iyi tespit etmişti: ‘’Ruth artık onu takip edemiyordu. Edebiyat fakültesinden mezun olan kendisiydi, ama Martin onu aşmıştı. Fakat Ruth bunu anlayamıyor ve anlayamadığı bu şeyi Martin’in yetersizliğine yoruyordu.’’(s.147) Elbette Martin’deki bu durumu ve kendisini aşmasını Ruth çabuk fark etti. Öte yandan Ruth’un aşkıyla büyülenmiş olan Martin, onu hala bir otorite olarak kabul ediyor ve put gibi tapıyordu ona. Martin’in başından bu olaylar geçerken onun yukarıda çıkardığımız 2 sonucun henüz ilk evresinde olduğunu belirtelim.

    Kitabın bir diğer ilginç tarafı ise Martin’in okuma-yazma-düşünme üçgeni ortasında devamlı bir geçim sıkıntısı içinde olmasıdır. Kitapta derince hissedilen bu durum, Martin’in ara sıra deniz yolculuklarına çıkmasına, çamaşırcılık yapmasına neden olmuştur. Zaten incelememizin başında bu olayların o kadar önemli olmadığını, çünkü yazarın bunlardan bahsederken daha çok o sınıfa mensup(kendi emeğiyle geçinen sınıf) insanların yaşamlarını tasvir etme amacı güttüğünü söylemiştik. Şimdi bu durumu biraz daha açalım. Martin, elinde birçok olanağı olan bir sınıfa mensup değildi. Buna mukabil elinde olanağı olan sınıfın da –yani Ruth’un sınıfı- bu kadar bilgiye uzak olduğuna şaşmaktaydı. Aslında Martin’in bu şaşkınlığı, onu yukarıda çıkardığımız iki sonuçtan ikincisine götürecektir. Binaenaleyh sokakta görüp tanıştığı sıradan insanların, işçi sınıfa mensup olan ve varoş mahallelerinde oturan insanların kendisi gibi olduğunu gördü. Özü itibariyle bu çevreye mensup, sonradan tanıştığı Brissenden isimli arkadaşı da onun yazarlık serüveni üzerinde oldukça derin bir etki yaratacak, onun üne kavuşmasını sağlayacaktı.

    Bir gün gerçekten Martin başarılı oldu. Yazdığı yazılar ve çıkardığı kitaplar sayesinde büyük bir üne kavuştu. Ancak amacına ulaşabildi mi derseniz bu soruya cevap vermek pek kolay olmaz. Çünkü Martin’in amacı, şan ve şöhrete kavuşmak değildi. Üstelik Ruth’a da ulaşmak olamazdı. Çünkü artık onu sevmiyordu: ‘’Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirlerindeki ışık saçan ruhtu. Hakiki Ruth’u, sınıfının tüm o kusur ve zaaflarını taşıyan, o sınıfın psikolojisinin umutsuz sınırlarıyla kısıtlanmış burjuva Ruth’u hiç sevmemişti.’’(s.460) Görülüyor ki kahramanımız artık Ruth’un gerçek yüzünü görmüştür. Çünkü o, kendisini devamlı kullanmış, sonunda da bir kenara fırlatıp gitmiştir. Öte yandan Martin şan ve şöhrete kavuşunca, Ruth pişman olduğunu belirtmek için özür dilemeye gelmiştir. İşte Martin bu alıntıladığımız düşünceleri, Ruth kendisine pişmanlığını söyleyip barışma teklifinde bulununca aklından geçirmiştir. Oysa arada geçen zamanda Ruth’un gerçek yüzü belli olmuştur. Böylece Martin’in bir amacı da kalmıyor. Her ne kadar kitabın devamında kendini avutmaya çalışsa da -örneğin hayalindeki gibi uzun bir seyahatle dinlenme tasarısı yapması, ihtiyacı olanlara ve eski dostlarına para dağıtması gibi- Martin’in arada kalmışlığı çok iyi fark edilecektir. Şimdi sayın okuyucuların bu noktaya ehemmiyetle yaklaşmasını tavsiye ederim. Çünkü Jack London, esas anlatacağını burada anlatmıştır. İncelememizin başlığından da anlaşılacağı üzere, kitap boyunca Martin’in bir yerden bir yere sürüklenmesini anlattık. Ezilen sınıfın içinden çıkan bir adamın bir zaman aşkıyla yanıp tutuşması, bunun sonucunda burjuvaziye öykünmesi, bir süre sonra öykündüklerini anlamsız bulması ve onlardaki cehaleti fark etmesi, en son da Ruth’tan kopması ve şöhrete önem vermemesi olay örgüsünde bizim aklımızdan geçenler. İşte aslında tüm bu meseleler, eserde bir düşünceyi eleştirmek için yapbozun parçaları gibi bir araya geliyorlar. Eleştirilen düşünce ise esasında Martin’in bu kadar coşkulu olup sonra yine bu kadar umutsuzluğa düşmesi ve hazin bir sona sürüklenmesidir. Özetle ifade edersek bireyciliğidir. Filhakika Martin bu bireycilikten kitap boyunca kurtulamadı, hatta onu savundu bile. İşte karşınızda o bireyciliğin Martin’i getirdiği son: İntihar.

    Kitabın sonunda çevirmenin eklediği notlar oldukça faydalı olmuş. Nitekim bu intihardan çıkarmamız gereken sonucu da peyderpey açıklıyorlar: ‘’Aslında Martin Eden’ın intiharının kurgusal bir anlamı vardır. Bir sosyalist olarak Jack London, sosyalizme karşı olduğunu açıkça dile getiren bireyci bir karakter yaratmış, son derece canlı bir şekilde yarattığı Martin Eden, onun en sevilen karakteri olmuştur(…) London’a göre sadece kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden’ın, sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İntiharı, bireyciliğin yenilgisidir.’’(s.517) Martin’in intiharının bir bireysellik sonucu olması ve yazarın vermek istediği mesaj anlaşılabilirse de notta söylendiği gibi Martin’in sadece kendi kurtuluşu için çalıştığını da düşünemeyiz. Ya da yazarın bu kanaati uyandırabilmesi için heralde Martin’in bireyciliğini daha net sergilemesi gerekirdi. Çünkü görülüyor ki ondaki bireycilik yalnızca teorik olarak mevcut. Ancak eline para geçince asla bireyci davranmıyor. Eski dostlarına bolca yardım yapıyor, ailesine ve çocuklara para dağıtıyor. Buradan belki Martin için hayatın ve dolayısıyla paranın da anlamsız olduğu sonucunu çıkarmamızı istiyor yazar. Ama buradan Martin’in yardımseverliği sonucunu çıkarabiliriz ancak. Eğer Martin için hayat anlamsızsa yardımseverliğin de anlamsız olması gerekirdi. Demem o ki Martin’in tavrı yazarın tam da açıkladığı gibi değil. Burada bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Yine de verilmek istenen mesajın gayet net ve toplumsal eleştirinin, felsefi eleştirinin yoğun ve başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

    Sonunda herkesin dört gözle beklediği incelemenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Dili hakkında da biraz bilgi vermem gerekirse; oldukça akıcı, yalın ve edebi yönü de kurgusal yönü de gelişmiş bir üslup… Ama velakin çeviriyi o kadar da beğendiğimi söyleyemem. Levent Cinemre’nin çevirdiği bu İş Bankası Yayınları çevirisi kötü değilse de iyi de değil. Özellikle yer yer cümleleri uzattıkça uzatmış çevirmen. Belki bu çevirmenden ziyade metnin kendisiyle ilgilidir ama bir Türkçe çevirinin daha iyi olması gerektiğine inanıyorum. Sanırım bu konu anlattığım onca şey arasında anlatamadığım tek şey olabilir. İyi okumalar.