• Hasan Ali Toptaş'ın okuduğum ilk kitabı Anlatılan Baba sevgisi güzel bir Eşin 57 yıllık hayat arkadaşına hizmeti bakımı ve vefası,sevgisi harika ama anlatımla ilgili maalesef aynı şeyi söyliyemeyeceğim aynı şeyleri çok sık tekrar etmesi ,Babanın geçirmiş olduğu kazayı eşine çocukları 6-7 yaşına kadar anlatmaması,Gelinin bir kere dahi Aziz amcanın yanına gitmemesi,cenazede gidiyor.Ayağı protezli birinin Ankarada kışta havuza düşmesi ve kimsenin ilgilenmemesi,Ankara Denizli arası gidip gelmesi ve atı her seferinde görmesi,Evin önüne gelen çocuğu görmesi,Eve gelenlerin sıralı listesini bol bol tekrar etmesi ben Duygu anlamında bir şey bulamadım.
    Cemal Süreya'nın
    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum satırları bu kitaptan daha çok duygusal etkileşim yaptı bana
    iyi okumalar
  • Çizgileri açısından bakıldığında öncesi yoktur Hasan Aycın'ın. Hocası yoktur. Ustası yoktur. Çırağı da yoktur aynı zamanda. Taklitçileri de yoktur. Bir armağandır insanlık için, müslümanlık için. Kağıda, kaleme, güzellikler bağına başta anne, baba ve dedesinin, aynı zamanda bütün güzel ve mahzun çocukların, her biri ayrı bir dünya olan değerli ve kederli insanların elleriyle uzanır. Yed-i beyza gibi zulumatı kovar ve aydınlığa uzanan köprüler kurar, ışıklar düşürür, iyilik ırmaklarına yol açar.
  • Efendim şöyle özetleyeyim kısaca. Yani diyor ki Hasan Bey: Eskiden çok hızlı solcuydum, idealisittim, sonra devir değişti, Turgut Özal sağolsun memlekete serbest piyasa ekonomisini getirdi, kapitalizm memlekete nüfuz etti, e baktım bal tutan parmağını yalıyor, idealizm filan karın doyurmuyor ben de karar verdim liberal olmaya. N’apalım kardeşim çoluğumuz var çocuğumuz var, çocuğumuz var. O yüzden de kimse kızmasın bu benim hikayem diyor. İyi yapmışsın Hasan Bey. Ne işimiz var yahu idealizmle filan. Ne demiş Nasrettin Hoca: Parayı veren düdüğü çalar!
  • Asıl adı Cemalettin Seber olan, Cemal Süreya 1931 yılında Erzincan’da dünyaya gelmiştir. Edebiyatımızın en usta şairlerinden Cemal Süreya’nın babası 1938’de Erzincandan sürgün edilir. Pülümür köyünden yola çıkarak zorunlu bir göz yaşayan Seber ailesi Bilecik’te yaşamaya başlar. Bilecik’e sürülen ailenin aynı zamanda bir başka şehre gitmeleri de yasaktır. Cemal Süreya’nın annesi Gülbeyaz Hanım, erken yaşta ölünce o yıllardaki adı ile Cemalettin Seber İstanbula gönderilir. 1942 yılına kadar İstanbulda eğitim gören Cemal Süreya, 1942 Bilecik’e geri getirilir. Bu yıllarda babası bir başka hanımla evlenir ancak Cemal Süreya, bu evlilikten hiç de memnun değildir. Ortaokul yıllarında ise yıllar sonra ilk eşi olacak olan Seniha Nemli ile sınıf arkadaşı olur. Ortaokuldan sonra Cemal Süreya, Haydar Paşa Lisesine parasız yatılı olarak kaydolur. Lise yıllarında ise üvey annesi bir olay neticesinden evden ayrılır ve Cemal Süreyanın babası bir süre sonra bir başka evlilik yapar. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesin’de Maliye ve İktisat Bölümünde okumaya başlayan Cemal Süreya, bu yıllarda Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Nihat Kemal Eren ve Hasan Basri ile çok yakın arkadaş olur.
  • Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir

    Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
    Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
    Bir de fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i
    Ankara Ankara
    Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
    Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
    Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
    Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
    Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
    Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
    Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
    keman kutusu,
    Osmanlı Bankası davul;
    Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika
    ordusu:
    Dol (An) kara bakır dol!

    Biletim öldü;
    Gömleğim kirli.

    Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
    Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
    Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
    Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak
    Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
    Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
    Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de
    Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

    Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
    Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

    Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
    O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

    İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor
    Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

    İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi'yi açtıydım,
    "Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
    Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

    Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
    Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim
    Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
    Vergi iadesi için de Stad Otel var,
    Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

    Adını titizce saklayan bir sokak buldum
    Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
    Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
    Belki de oralarda bir yerdesin,
    Sen tavşan aralığı,
    Sen ağzımın tadı,

    Bir buluş gibisin!

    - Ağır ol Bay Düzyazı,
    Sen ancak uçağa binebilirsin!

    II.
    Ankara Ankara.
    Ey iyi kalpli üvey ana!

    III.
    Biliyor musun başkentim nedense
    Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
    Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
    Ben acılarıma yeterince.

    Tek boynuzlu yapılar arasında
    İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
    Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
    Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

    Her şey öyle yeni ki burda
    Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
    Ama ben budalalıklarla doldurdum
    Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

    Şurda işte tam şu noktada Dede'nin
    İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,
    Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
    Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

    Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
    Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
    Hani o arsız sonbahar küçücüğü
    Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

    Sen temiz hava saklı su

    Sen bayan Nihayet

    Sen bir mevsimin sanat eki

    Çeşmeler adın kokulu!

    IV.
    Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
    Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
    Alnaçlarının ardında kirli kan,
    Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

    Bugünün şarkısıdır ama yarın için
    Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
    Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
    Artık bir özel ad oldun ey Duman!

    Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
    Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
    Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
    Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

    Şöyle mi derdi İlhan Berk:
    "Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
    Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

    Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

    "İsterseniz İlkyazın gazinosuna
    Hep birlikte garson girebiliriz."

    Aldı Cahit Sıtkı:

    "Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
    Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda."

    Cahit Külebi:

    "O ozanlar var ya büyük ozanlar
    Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

    Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
    Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
    Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
    Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

    Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
    Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
    Metin Altıok'a devredip masadaki yerini
    İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

    Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
    Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
    Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
    Rengârenk kır çiçekleri gibi.

    - Şair arkadaş,
    Bir derdin mi var
    Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
    Ankara'ya gelmelisin.

    V.
    Yakındoğu'nun düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

    Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
    Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

    VI.
    Ankara Ankara
    Müfettişler arasından geçiyor tiren
  • YERALTI

    baba mayakovski demişti ya
    hani genç şairler için,
    işte benim de o yıllarda
    bitmemiş hiçbir şiirim yoktu hemen hemen;
    soluk soluğa yaklaşır rastlantı
    yumurtlayıp giderdi avcuma.
    istanbul'daydım, kimi zaman da ankara'da
    evli kadınlardan açılmıştı bahtım
    yani dalında sevmeye alışmıştım kadını;
    bir süre de tatlı çişi gelmeye başlamış
    öğrenci kızlar ardında sürttüm biraz, orda burda,
    bugün bu huylarımın çoğunu bıraktım
    tabii hepsini değil.

    bir de arkadaşım vardı: hasan basri
    kimbilir nerde şimdi
    bu hasan bahsi bir gün bir laf etmişti.
    niçin olduğunu unuttum, önemli de değil.
    bir küfür ki
    paslı bir kilidin içinde
    yeşil bir kilidin
    kirli bir kilidin
    koç başlı bir kilidin
    kuma batmış bir kilidin
    yapışkan bir kilidin
    nal söken bir kilidin
    pelte bir kilidin
    sarkaçlı bir kilidin
    karmaşık bir kilidin
    direği kurgan sorguçlu
    gömü kakmalı
    hınçla perçinli
    dilinde gümüş yeğniliği
    horozunda tilki gülücüğü
    duyarlıksız bir öreke

    işbirlikçi bir kampana
    lekeli bir gezinti
    altındiş bir miğfer
    bozuk bir kilidin
    hakiki bir kilidin
    kupon kesen bir kilidin
    seçilen bir kilidin
    bulanık bir kilidin
    cevapsız bir kilidin
    bilirkişi bir kilidin
    bekaret kemeri bir kilidin
    morarmış bir kilidin
    ayaklı bir kilidin
    tepeden tırnağa pusatlanmış
    balyemez bir kilidin
    ipek filtreli
    beyaz eldivenleriyle uyuşturucu
    bülbüliye sayaçlı
    kölelik terleyen
    anız terleyen
    yeminli bir kilidin
    salt bir kilidin
    göksel bir kilidin

    işte o küfür birdenbire,
    anahtar yerine,
    bir yaz gününü döndürdü
    bir kilidin içinde;
    gelip tıkandı boğazıma
    arkadaşımın da boğazına
    o yaz günü

    sonra nasıl oldu bıraktık işi
    yahu dedik var mı bunun ötesi
    ne yaptık ki bozulmasından korkuyoruz!
    hemen dışarı attık kendimizi

    iki alev gibi yürüdük sokaklarda
    ben mavi-kırmızı o kırmızı-mavi
    adım başında sağımızda solumuzda
    binalar yükseliyordu duman gibi.
  • kişne kirazını ve göç, mevsim
    bir kadın canıma mercan sokuyor
    dayamış ağzıma bir memesini;
    bir tel uzayıp gidiyor saçından
    damağına muhabbetle gömülmüş dişleri.

    bir mıknatıs tutkusunda ufuk,
    acıyoncam, çocuğum, bozkır çiçeği,
    bak şehla parmaklarının arasında
    şaşırıyor akrep eski trafiğini.

    bir kan halkasından geçiyor ısınarak
    boğazımdan dökülen sevda sözleri,
    güzel olan her şeye sinmiş o kederden
    özür mü zafer sesi mi teşekkürler mi?

    ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi,
    firavun'un ekinlerini yöneten yusuf da
    arkadan yırtılmış gömleğiyle
    kanatları dökülmüş kuşa benzerdi.

    muhammed dermiş ki hediyeler veriniz.
    cinsel tarafı düşün hediyelerdeki
    beş duyunun birliğini görmek istersen
    yaklaştır şurama usulca bas hançerini.

    sonra su içtik ve uyuduk
    uzakta duru kurtlar, çakal lekeleri,
    dilsiz olandan karşılanmaz olana
    çözüldü damar damar doğanın belleği.

    gün doğusu ense kökümüz sırtımız
    açlıkla aşkın sarsılmaz köşebendi
    ve sonra günbatıdan - nasıl anlatsam
    bir küçük bir yusufçuk geldi.

    ikili, diyordu bir ses, ikili olsun; ikişer ikişer yan yana getirdik sevdiğimiz adları: hasan ile hüseyin’i, üsküdar ile kadıköy’ü, nazım ile hikmet'i, harp ve sulh ile kelile ve dimne'yi, kızılırmak ve yeşilırmak’ı, oğlak ile yengeç’i, adilcevaz’daki usta ile stradivaryus'u, baston yapar bu usta; yaptığı bastonlar uğultulu ve serindir, ardıç kokulu ve ezgilidir değme kemanlar gibi; ve çök beğenilmiştir; ben o yıllarda...adilcevaz’ın nüfusu sekiz yüz doksan dörttür (kaymakamla birlikte); tanrıları bile yoktur, öyle yoksuldur ki insanlar; delikanlılar çakmaktaşıyla tıraş olur, yüksek tutun içer ermişler; bir mıknatıs tutkusundadır ufuk; uçurumlar tazeliğini yitirmemiştir; ferit ile tanyeri’ni; yakışıklı süphan ile gizemli ağrı’yı; dört mevsim ile 365 günü; karaköse'deki boynu karışık tulu atlarla bunların sessiz binicilerini; bohçacı adapazarı ile izlenimci bursa’yı; 1847 ile 1916'yi; zakkumun verdiği deli bal ile bati bağlarının lepiska bilgeliğini; muhacir nehirler ile kurumuş su kentlerini. konuşsun diyor...

    konuşsun diyor bir ses
    konuşsun ve yağsın ve terlesin ve yansın
    konuş akkavakkızı dereden tepeden
    yağmursa da karsa da yağ içindekini
    düzmece töreler arasından
    dağların büyük uğultusuna doğru
    terle iliğindeki o en eski, o en etkin,
    o en uyarıcı zambak vahşetini

    ve sen, kıyı, yan! alart çevremizi.

    kent,
    kibar ve fahişe sıfatlarla
    kus barsaklarında tembelleştirdiğin ilkeyi.

    ve öteden gelen sari tef sesi
    iste onbir taze basak dizdik bir sapa
    kargışla bizi.

    gözlerim. gözleri yanıyor.

    kişne kirazını ve göç, mevsim.