• “Özgürlük bir kimsenin başkasına zararlı olmamak şartı ile dilediğini yapmasına denir. Hükümet bazı aşırı görüşlü kimselerin sandığı gibi halktan üstün bir varlık olarak kabul edilse bile onun millet üzerinde vasilik yapması kabul edilemez.” NK

    Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu benim ilk Hıfzı Topuz kitabımdı. TÜYAP’ ta bu yıl düzenlenen kitap fuarında, Ekin Yazın Dostları Kurucu Üyesi olan Sayın Aydın Ergil’e bir Hıfzı Topuz kitabı okumak istiyorum, hangisiyle başlayayım dediğimde bana bu kitabı önermişti. Kesinlikle doğru seçimmiş.

    Hıfzı Topuz, Allah uzun ömür versin, son derece orijinal bir kişilik. Çok iyi eğitim almış bir Frankofon. Yetenekli bir araştırmacı, akademisyen, hem akademik hem de alaylı çok iyi bir gazeteci. Cumhuriyetimizle aynı yaşta, 1923 doğumlu. 75 yaşına dek hemen tüm eserleri araştırmacı-gazetecilik üzerine. 1998 yılında, ilk romanı Meyyale’yi yayınlar. Son romanı da, şu an incelemesini okuduğunuz, 2013 Ekiminde Remzi Kitabevi’nden çıkan “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı”.

    Topuz’un üslubuna gelince: Yılların okuyucusuyum ama bu kadar narin, sıkmadan, su gibi bir anlatıcı sadece Yaşar Kemal’i bilirdim. Bu bir belgesel roman ama Topuz, iyi bir hikâye anlatıcısı olma sıfatıyla, son derece nesnel, üzerine ekleyip yorum katarak tarihi bozma gibi bir niyeti olmadan, başarılı bir kurguyla Namık Kemal’in (NK) hayatını ete kemiğe büründürmüş. Üşenmeden saydım, romanda tam 102 adet Osmanlıca sözcük var. Hepsine parantez içinde güncel karşılıklarını yazmış. Ayrıca NK’in Osmanlıca şiirlerini anlayalım diye günümüz Türkçesine çevirip hemen altına parantez içine yerleştirmiş, büyük bir kibarlık. 247 sayfalık romanı neredeyse tek oturumda okudum. Topuz, romanın hemen sonuna, eserin hayat bulmasında katkılarından dolayı yardımcıları ve dostlarına bir teşekkür yazısı ile bir de meraklıları için dizin eklemiş…

    Romanın Hikâyesi

    NK, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar. Annesini çok erken yaşta kaybeder. Çocukluğu, önceleri Tekirdağ Vali Yardımcısı ve daha sonra da 1853’te Kars Mutasarrıfı olan dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçer. 48 yıllık ömrünün 18 yılını sürgünlerde, son 9 yılını da Devlet Memurluğunda geçiren NK, Türkiye topraklarında sadece 1,5 yıllık mektep eğitimi alır. Osmanlı hükümetiyle arasındaki sorunlar nedeniyle 3,5 yıl kaçak olarak yaşadığı Londra’da, İngiliz hocalardan gazetecilik ve hukuk dallarında dersler alır ve İngilizcesini epey ilerletir. Çocukluk yıllarında şiir niyetine yazdığı ilk iki dize: “Dinine yandığımın kaldırımı, Acıttı baldırımı” dır. Tekirdağ ve Kars’ta geçirdiği ergenlik döneminde avcılık ve ata binmekten gayrı yaptığı pek bir şey yoktur. 15 yaşında ve dedesi de Sofya Kaymakamıyken, 12 yaşındaki Nesime Hanım ile evlendirilir. İleride NK’in oğlu Ali Ekrem şöyle diyecektir: “Babam ateş gibi bir zekâ parçasıydı, annem ise bir alıklık sembolü.”

    Yeni Osmanlılar Cemiyeti

    NK, 1861’de Tercüme Odasında memurken, 1865’de yöneticiliğini de üstleneceği, Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi, Osmanlı aydını Şinasi ile tanışır. Tercüme Odasındaki işiyle paralel olarak tüm dikkatini gazeteciliğe verir. Odadaki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalar, akşamları ev sohbetlerine de sirayet eder. Bir Tanzimat Dönemi aydını olan NK ile dostları; Mutlakıyet Rejiminin kaldırılarak Meşrutiyet’e geçilmesini ilk kez Belgrad Ormanlarında yaptıkları bir piknikte, 1865 yılının Haziran ayında, ulu ağaçların gölgesinde görüşürler.

    Devletin borcunu iki milyondan yüz milyona çıkaran hesap bilmez Padişah Abdülaziz, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Mısır Hıdivinin kardeşi Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı Paris’e sürgüne gönderir. Paşa NK’e Tasvir-i Efkâr’ da yayınlanması için şu minvalde mektuplar gönderir: “Osmanlı milleti içinde ilerici düşüncelere bağlanmış kimseler devlet işlerinin kişisel çıkarlarından önce geldiğine inanırlar. Gençlik de bu inançtadır.” Beyoğlu’nda Courrier d’Orrient matbaasının sahibi Jean Pietri, Mustafa Fazıl Paşa’nın NK tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş önemli bir mektubunu el ilanı şeklinde 50 bin adet bastırır ve tüm İstanbul’a dağıttırır. Bu olaydan hemen sonra, matbaanın ofisinde, NK ve o dönemin ünlü şair, yazar ve devlet adamı Ziya Bey ilk defa bir araya gelirler. NK, Ziya Bey, Ali Suavi (sonradan fundamentalist görüşleri ve yazılarıyla Osmanlı Cemiyetinden dışlanacak ve Çırağan sarayına yaptığı başarısız bir darbe girişimi sonucu askerlerce öldürülecektir), Agâh Efendi, Sağırzade Mehmet Bey, Kayazade Reşat Bey, Menapirzade Nuri Bey ve gruba Paris’te katılacak olan Kani Paşazade Rıfat Bey, işte Osmanlı Cemiyetinin kemik kadrosu (Reşat, Nuri ve Mehmet; Mayıs 1871 Paris Komününde çatışmalarda bilfiil savaşan tarihimizdeki tek Türklerdir). Tüm bu kadro, İstanbul’da kendi hayatları ve özgürlükleri tehlikeye girdiği vakit, Fazıl Paşanın ve İstanbul Fransız Konsolosunun gayretleriyle, Mayıs 1867’de İstanbul’u terk edip Paris’e Paşanın yanına kaçarlar. Kaçaklar Marsilya limanına ulaştıktan sonra, Genç Osmanlıların önünde yeni bir ufuk açılır. Fazıl Paşa, Cemiyeti uzun bir süre, 4 yıla yakın finanse eder. NK ve arkadaşları kendi sorunlarına o kadar gömülmüşlerdi ki, burunlarının ucunda, Avrupa’da Karl Marx önderliğinde, Uluslararası İşçi Derneğinin kurulup Enternasyonalin toplantıları yapılırken bu gelişmelerden bihaberdiler. Lakin Cemiyet, iki Firavun kardeş arasında yoyo olmaya başlayınca dağılmaya yüz tutar.

    Avrupa’da Jön Türkler

    Paris’teki Liberté gazetesi, Genç Osmanlılar için: “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilerleme ordusunun öncüleri. Fransız ulusu, ilerleme düşüncesinin bayraktarlığını yapmakta olan bu genç yurtseverlere sevgi ve saygı duyguları ile kucağını açarken özgürlük yolunda onlara yardım etmeyi onurlu bir görev sayar” diye yazar. Genç Osmanlılar, Paris-Londra-Cenevre-Belçika gibi Avrupa’nın merkezi bölgelerini davaları uğruna arşınlarlar. NK, uzun hazırlıklar sonunda Hürriyet’i 29 Haziran 1868’de Londra’da yayınlar. Agâh Efendi gazetenin yöneticisidir. Tüm yazılar NK ve Ziya Bey’in kalemlerinden çıkar. NK’in son Hürriyet yazısı 6 Eylül 1869’da yayınlanır. Bu arada ekseni kayan Ali Suavi, Hürriyet yayınlandığı esnada, kendi Muhbir gazetesinde “Büyük İslam Birliği”nden dem vurmaktadır…

    “Çapulcu” Söylemi

    Romandaki şu noktaya dikkat etmenizi isterim: Hürriyet gazetesi İstanbul Beyoğlu’nda Mösyö Coq’un Kitapçı dükkânın camında herkesçe okunabiliyordu. Zaptiye Nazırı Hüsnü Paşa, zaptiyelerine emir vererek: ‘Takip edin şu çapulcuları! Nasıl okurlarmış bu gazeteyi’ dediği aktarılıyor. Hıfzı Topuz Bey “Çapulcu” sözcüğünü kullanmış. TDK Web’ de bu kelime için şu yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem’ –N. F. Kısakürek. NFK bu sözcüğü, Abdülhamit Hanın kışkırttığı 31 Mart Vakasında, İslamcı ayaklanmayı kontrol altına alan Harekât Ordusu Komutanı ile harekâtın kâğıt üstündeki planlayıcısı Mustafa Kemal için söylemişti. Sanırım Topuz, “Gezi Olayları” na ve günümüz gençliğinin uyanışına bir gönderme yapmaktadır romanın bu kısmında.

    Nükteli Bir Adam NK

    NK, Magosa sürgününe giderken, arkadaşı Nuri Beye şunu yazar: “Birader iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de Akka’da Fizanî boylarsınız. Telaş etmeyin Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da iyi nar olurmuş. Akka’da yoksa bana yaz, gönderirim.” NK bir fıkra fabrikasıdır. Arkadaşlarına yazdığı mektuplar espri ve küfürlerle doludur.

    Son Dönemleri

    NK, 1870 Ekiminde Londra’daki kaçak hayatını bırakıp yurda döner Bir süre sonra Gelibolu mutasarrıflığına atanır. Sonra da 3 yıllık Magosa sürgünü. 31 Ağustos 1876’da Abdühamit Han başa geçer. 12 Şubat 1877’de NK tutuklanır. 19 Temmuz 1877’de Midilli adasına sürgüne gönderilmesine karar verilir. Midilli sürgünü öncesi ve sonrası arkadaşlık ettiği ve mektuplaştığı Mehmet Nazım Bey, 1902 yılında doğacak olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in büyükbabasıdır. Nazım, Kemal Tahir için bir ankete şu mülakatı verir: “Namık Kemal, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde kendine yol açmak isteyen burjuvazinin bayraktarıdır”. Yine Nazım, 1935’de Peyami Safa’ya şu şiiri gönderir:

    O takma aslan yeleli

    Namık Kemal üstadın senin

    Abanoz ellerinden

    Zenci kölelerin

    Som altın taslarla şarap içerek

    Ve ‘didarı hürriyet’ in dizinde

    Kendi kendinden geçerek

    Yüksel ki yerin bu yer değildir

    Dünyaya geliş

    Hüner değildir…

    Abdülhamit Han yumuşayıp lütuf göstererek, 21 Aralık 1879’da NK’i Midilli mutasarrıflığına atar. Ve böylece NK’in özgürlük dönemi biterek bağımlılık dönemi başlamış olur. 20 Ekim 1884’de Rodos’a atanır. Aralık 1887’de son durağı olan Sakız adasındaki mutasarrıflık görevine nail olur. Ziya Beyin ölümünden beridir hep hasta olan NK, görevi esnasında, 2 Aralık 1888’de zatürreden dolayı vefat eder. Mevtası, oğlu tarafından adadan alınıp, projesini Tevfik Fikret’in çizdiği, Gelibolu Bolayır’daki son istiratgâhına nakledilirken sanırız ki hep bir ağızdan (bu özdeyiş kendisine aittir), şu söylenir: “Hakk’a el bağlayalım er kişi niyetine”…

    NK, Abdülaziz ile hemen hiç anlaşamamasına rağmen Sultan Abdülhamit Han ile çok iyi ilişkiler içerisine girmişti. Abdülhamit onu ve ailesini ihya etmişti, sağlığında da öldükten sonra da. NK bir vatanperver, bir şair, bir gazeteci, bir özgürlük savaşçısı, bir oyun ve tarih yazarı, dürüst ve çok başarılı bir devlet adamı, halkçı ve devrimci, iyi bir baba, kötü bir koca, iyi bir evlat, iyi bir dost, Padişahının sevgili tebaası, bir şeriatçı, alfabe devrimine muhalif, anti sosyalist, saltanatçı, İslamiyet’e gönül veren bir mümin, boğma rakı ve su teresi dostu bir akşamcı olarak yaşadı ve öldü. Asla bir dönek değildi. Kalemini kimseye satmadı. Öldükten sonra arkasında: Vatan Mersiyesi, Osmanlı Tarihi ve Vatan Yahut Silistre (ilk defa 20 Mart 1873’de Gedik Paşa Tiyatrosunda oynanır) oyunu gibi şaheserler ile dilden dile dolaşan şiirler bıraktı. Memleketin istibdadı ve kaderi için, bireylerin özgürlüğü, hak edildikleri gibi yönetilmesi için yıllarca sürgünlerde –çok sıkıntılı olmayan- bir hayat yaşadıysa da son döneminde kraldan çok kralcıydı. Mesela NK’in şu uz görüşü yoktu: “Vatan, insanların ve atalarının doğup büyüdüğü yerdir. Aralarında ortak paydalar olan insanların yüzyıllardan beridir üzerlerinde yaşadığı topraklar onların vatanıdır”. Bu yüzden de Osmanlı’dan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ülkeleri mantığı bir türlü almıyordu.

    Mustafa Kemal, NK’in Vatan Mersiyesi’ndeki iki mısraını, tek bir değişiklikle, Mart 1922’de TBMM’de şu şekilde okur:

    “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

    Bulunur (yoğimiş) kurtaracak bahtı kara mâderini.”

    Süha DEMİREL, 22 Aralık 2013.

    ***

    Romanın Künyesi:

    Hıfzı Topuz
    “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal‘in Romanı”
    Remzi Kitabevi
    1. Baskı Ekim 2013
    255 sf
  • - "Dinsizin hakkından imansız gelir" sözü yanlış... diyordu.
    Şair arkadaşıma,
    - Neden? diye sordum.
    - Yanlış, dedi, yanlışlığı tecrübeyle sabit...
    Bu atalar sözünü şöyle düzeltmeli:
    "Dinsizin hakkından gelse gelse imanı çok kuvvetli olan gelir."

    Böyle konuşan şair arkadaşımın adını duymamışsınızdır.
    iyi, güzel şiir yazar ama, şiirlerini kıskandığından mı nedir,
    bu güzelliklerin paylaşılmasını istemediği için
    hiç kitap çıkarmamıştır.

    Karadeniz illerinden birinde kendi halinde yaşar.
    Kırk yılda bir İstanbul'a, Ankara'ya uğrar.
    Başında şiirin kavak yelleri esmeye görsün,
    kapar koyuverir kendini, alır başını gurbetlere çıkar.
    Pek öyle belli bir iş-güç tuttuğu da yoktur,
    köküne kibrit suyu ekmemek üzere,
    yavaştan yavaştan babasının paracıklarını yer.
    Bu tutumuyla bence hayırlı evlattır.

    Ne var ki babasıyla hiçbir konuda anlaşamaz.
    Çünkü babası, onyedinci yüzyılın koyu ve doğulu orta
    çağında yaşarken, oğlu çağının ileri görüşlü bir aydınıdır.
    Babası abdest-siz yere basmaz,
    oğlu kafayı çekmeden yatağa girmez.
    Ne var ki babaoğul arasındaki bu anlaşmazlık çok sessiz geçer, hiçbir zaman aralarında çatışma olmaz.
    Babanın yenilecek parası oldukça da bu böylece sürüp gidecek, "Sünnet-i şerif üzere sakal bırakmış hoca efendiyle,
    içkiye düşkün kalender-meşreb oğlu arasında
    hiçbir geçimsizlik olmıyacaktır.

    Şair arkadaşım,
    - Babamın sofrası kendi gibi düşünenlere açıktır, dedi,
    bizim evden hacılar, hocalar hiç eksik olmaz.

    Semtimizde Kırık Ali denilen bir belalı türedi.
    Çocukluğunu bilirim, bir mahallede büyüdük.
    Sonra bu Kırık Ali ortadan kayboldu, onbeş-yirmi yıl görünmedi. Bu zaman içinde orada burada dolana dolana
    serserilik stajını yapmış...
    Bir belalı, bir azılı olmuş ki başedilir cinsinden değil.
    Çarşıyı pazarı haraca kesti.
    Yalnız bizim semtin değil, bütün vilayetin huzurunu kaçırdı.
    Kadına kıza sarkıntılık bunda, kumarda kavga bunda,
    içip içip çıngar çıkarmak bunda, türlü rezillik...
    Allah korusun, öyle bir belalı ki, şerrine lanet,
    polis, candarma da başedemiyor.
    Yolda kendi halinde gidene "Vay, yan baktın!"
    diyerek bıçakla saldırır.
    Dediklerine göre, her çeşidinden sabıkası ikiyüzü aşmış.

    Babam, "îşte" diyor, "insanlarımız Hak yolundan ayrıldıkları i-çin, Cenab-ı Allah bu belayı ceza diye başımıza musallat eyledi."
    Buradan cehennem olup gitsin, diye para toplayıp
    kendisine verdiler, gitmedi.

    "Dinsizin hakkından imansız gelir" deyip,
    daha azılı serseriler aradılar. Bizim oralarda,
    belki duymuşsunuzdur, kiralık katiller vardır:
    Adamların geçimi bu yüzden...
    Onlardan bikaçını kiraladılar.
    Bizim serserinin karşısında hiçbiri dikiş tutturamadı.
    Gece sabahlara kadar karanlık sokaklarda vuruştular,
    tabanca seslerinden uyuyamadık.
    Profesyonel katilleri, bizimki önüne katıp kovalamış...
    Yani ne ettikse bitürlü hakkından gelemedik...

    Bigün babam çağırdı beni,
    - Bu gece Bekir Hoca misafirimizdir. Gayet derin bir hocadır. Yemekte sen de bulunacaksın dedi.

    Bizim eve hacı hoca çok gelir ama, babam bana
    "Birlikte yemek yiyelim" demez.
    Sonradan işi annemden öğrendim.
    Babam benim gidişimi beğenmediği için, sonunda
    Kırık Ali gibi bir belalı olacağımdan korkmuş.
    Bekir Hoca'yı beni yola getirsin, içkiden, başıboşluktan
    vazgeçirsin diye çağınyormuş; Bekir Hoca bana
    öğüt mü verecek, dua mı edecek, her neyse...

    Bekir Hoca geldi: Ak sakallı, mübarek bir zat. Ulu bir din adamı. Akşam yemeğine hep birlikte oturduk.
    O gün ramazan değil ama, Bekir Hoca yine de oruçluymuş.
    İftar bozma zamanı yemeğe girişildi.
    Ben akşamları yemek yemem, yalnız içerim, yıllardır böyle...

    Çorbadan iki kaşık alıp bir bahaneyle dışarı çıktım,
    odamda votkayı çekip yine sofraya döndüm.
    Ağzım kokmasın diye rakı değil de, o akşamlık votka içiyorum.
    Ne yaparsınız, baba hatırı...
    Bikaç kez votka içmek için gide gele yemek bitti.
    Bekir Hoca duaya başladı.
    Hocanın duası yemekten uzun sürdü.
    Duadan sonra da yüzüme doğru bikaç kez üfürdü.
    Bekir Hoca'yı herkes tanırmış oysa...
    Onu görmeye, duasını almaya misafirler geldi.

    Ertesi gün de bizim müftü, Bekir Hoca'dan camide
    va'zetmesini rica etti. Böyle büyük, ulu, derin bir hoca
    buraya gelmişken va'zından yararlanılacak.
    Babam bırakmadığı için bitürlü yanlarından ayrılamıyorum.
    - Öğle namazına, sen de bizimle camiye gel! dedi.
    Baba sözüdür, dinledik. Bekir Hoca'nın va'zedeceğini
    duyan cuma namazı kılmak için camiye dolmuş.
    Caminin içinde yer kalmadığından son cemaat yeri de dolu da,
    içeri sığmayanlar avluda hasır üstünde namaz kıldı.
    Namazdan sonra Bekir Hoca va'za başladı.
    Va'zından anladım ki, gerçekten derin hocaymış.

    Cuma namazına gelmeyen kadınlar da, va'zı dinlemek için
    camiye doldular. ilk ağlama, kadınlardan duyuldu.
    Sonra yayıldı, Bekir Hoca'nın va'zına herkes ağlamaya başladı. Hoca efendi, iri gövdesiyle, sedef kakmalı kürsüye çıkıp
    oturdu. Başladı anlatmaya...

    Va'zın sonu çok güzeldi. Bekir Hoca diyordu ki:
    "Orucu neyi tutmazsınız, rakıyı, şarabı içersiniz, sarhoş gezersiniz. Ondan sonra da cennete gitmek istersiniz.
    Naaa!... alırsınız cenneti!

    Namaz niyaz yok. Kumar dersen çok.
    Sonra da cennet istersiniz. Naaa size... Alırsınız cenneti.

    Namahreme bakarsınız, harama uçkur çözersiniz,
    zil zurna gezersiniz, sonra da cenneti istersiniz.
    Naaa!... Alırsınız cenneti!.."

    Bekir Hoca "Naaa size cennet! Alırsınız cenneti!.." dedikçe, cemaatin gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülüyordu.
    Hayatımda "Naaa size, alırsınız cenneti!" sözünün
    bu kadar etkin olabileceğini hiç düşünmemiştim.
    Kendimi tutamayıp ben de ağlamaya başladım,
    artık öbürlerinden ağlama duygusu bana da mı bulaştı,
    yoksa Bekir Hoca'nın va'zı mı çok dokundu, bilemiyorum.

    Bekir Hoca "Naaa, alırsınız..." dedikçe, ben de öbürleri gibi,
    hüngür hüngür ağlıyordum.
    Vaazdan sonra, ağlamaktan kızarmış gözleri yumruk yumruk olanlar bir bir gelip Bekir Hoca'nın elini öptüler.
    Ben de içimden bir daha rakı, şarap içmeye tövbe ettim,
    ama akşama doğru baktım olacak gibi değil...
    içimden "Hele bu akşam da son olarak içeyim de,
    yarın bir daha tövbe ederim" dedim.

    Babam,
    - Bu akşam da yemeği birlikte yiyelim! dedi.
    Aklıma bir kurnazlık geldi. Babama,
    - Müsaade edersen, Bekir Hoca efendi amcam bu akşam da
    benim misafirim olsun da, dışarıda onunla yiyelim... dedim.
    Bekir hoca bunu duyunca "Bak, oğlan adam oluyor"
    gibilerden babama göz kırptı.
    Babam da memnundu,
    - Peki, dedi, Bekir Hoca razı gelirse âlâ...
    Bekir Hoca,
    - Ben öyle her lokantada yemem, dedi,
    bir Müslüman lokantası var mı?
    - Hacı Raşit'in lokantası var... dedim.
    Her akşam içtiğim lokantanın sahibi Raşit, gerçekten hacı idi. Tabelasında "Lezzet Lokantası - Hacı Raşit Eroğlu" yazılı.

    Bekir Hoca'nın bizim evde nasıl yemek yediğini gördüğüm
    için, ne olur ne olmaz diye, yanıma çokça para aldım.
    Akşam Hacı Raşit'in lokantasına gittik.
    Bekir Hoca yine oruçluydu, iftar saatinde besmele
    çekip bir yudum suyla orucunu bozduktan sonra çorbaya girişti. Ben sözüm ona bir ızgara köfte yedim.
    Garsona,
    - Komposto getir diye elimle içine votka koymasını
    işaret ederek göz kırptım.
    Votkalı komposto geldi, kaşığı çaldım.
    Bekir Hoca çorba içiyor, ben komposto...

    Bekir Hoca bir çorba daha içti.
    Ben kendime bir komposto daha ısmarladım.
    İkinci çorbayı içtikten sonra hoca, taskebabı istedi.
    Ben üçüncü kompostoyu içiyorum.

    Yavaş yavaş kafamı bulmaya başlamıştım ki,
    Kırık Ali yanında üç kopukla lokantadan içeri girdi.
    Eyvah, şimdi bir rezalet çıkaracak.
    Kırık Ali'nin girdiği yerde çıngar çıkarmadığı görülmemiş.
    Kırık Ali, Bekir Hoca'yi görünce, birden koşup
    hocanın eline varmaz mı!
    Bekir Hoca'nın elini öpüp,
    - Duan sayesinde Hoca efendi inşallah bizim gibi
    günahkârlar da Hak yoluna girer... dedi.

    Bekir hoca, bu sözlerden çok duygulanıp,
    - Berhudar ol evlat, buyur, otur... dedi.
    Kırık Ali ile yanındaki üç serseri, lokantaya içmeye
    geldiklerinden Bekir Hoca'nın yanında oturmak
    istemedilerse de hoca onları zorla bizim masaya oturttu.
    Ben o sırada votka karıştırılmış dördüncü
    kompostoyu kaşıklıyordum.
    Bekir Hoca da karnıyarık yemekteydi.

    Bekir Hoca onlara,
    - Siz ne yiyeceksiniz? dedi.
    Birbirlerine baktılar.
    Kırık Ali istemiye istemiye,
    - Çorba içelim, dedi.
    Kırık Ali akşamları hiç çorba içmiş değil.
    Bekir Hoca karnıyarıktan sonra yoğurtlu ıspanak, sonra köfte yedi. Ondan sonra da pilav istedi.
    Pilavı yerken,
    - Senin içtiğin nedir, hoşaf mı, diye bana sordu.
    - Evet, Bekir efendi amca, hoşaf... dedim.
    Garsona,
    - Bu hoşaftan bana da getir! diye seslendi,
    getirilen kompostodan üç kaşık aldıktan sonra,
    - Oooh, pek de güzelmiş. Bir hoş lezzeti var... deyince,
    garsonun ona da votkalı komposto getirdiğini anladım.
    Bekir Hoca ağzını şapırdatarak kompostoyu
    içtikten sonra, garsona,
    - Evlat, bir hoşaf daha getir, pek nefis olmuş. dedi.

    Hemen mutfağa koşup, içine votka koymamalarını söyledim. Votkasız komposto geldi.
    Bekir Hoca bir kaşık alıp yüzünü buruşturdu, garsonu çağırıp,
    - Bu deminkinden değil, dedi, bunu götür oğlum.
    Deminki hoşaftan getir!
    Artık olan olmuştu. Bekir Hoca'ya votkalı komposto geldi.
    Pilavla üç kâse votkalı komposto içtikten sonra
    arkadan börek istedi.
    - Börek kuru gitmiyor, bir hoşaf daha getirsinler... dedi.
    Kırık Ali,
    - Hocam, bugün camide va'zetmişsiniz, bilip gelemedik.
    Velakin başkalarından duyduk.
    Biz günahkârlar... derken, Bekir Hoca sözü alıp,
    - inşallah hidayete erişirsiniz... dedi.
    Garsondan bir hoşaf daha istedi, içerken,
    - Ooooh, aşçıbaşımn ölmüşlerinin canına değsin,
    pek leziz, pek nefis... Hiç böyle hoşaf içmemiştim... diyordu.


    Yavaş yavaş gözleri dönmeye, baygın baygın bakmaya başladı. Peltek peltek konuşuyor, dili dolanıyordu.
    - Bir hoşaf daha getir evlat! diye garsona seslendi.
    Sekizinci kompostoyu içiyordu.
    Baktım Bekir Hoca iyice sarhoşlamış.
    Onu idare edebilmek için ben votkalı kompostodan vazgeçtim.

    Kırık Ali ile üç kopuk arkadaşının, rakı içemedikleri için
    canları sıkılıyor, amca Hoca'ya da bişey söyliyemiyorlardı. Çorbalarından biriki kaşık alıp durmuşlardı.
    Kırık Ali, cıgara paketini Bekir Hoca'ya uzattı.
    - Hocam, buyurmaz mısınız? dedi.
    Bekir Hoca dili dolanarak,
    - Ben cıgara içmem, velakin burada içmek vacip oldu.
    Anladım ki, bana hürmetinizden sizler de içmiyeceksiniz.
    Onun için tellendirelim bakalım da, siz de rahat rahat için... dedi.
    Cıgarayı tellendirince,
    - Hoşaf pek güzelmiş, bir tane daha getirsinler! dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırdım.
    Bir kâse daha içerse büsbütün sarhoşlayacak,
    yollarda yıkılacaktı. "Bekir Hoca'yı içirtip baştan çıkarmış"
    diye adım çıkarsa, babam beni eve almaz,
    bir daha buralarda duramam...

    Garsonun kulağına,
    - Bir daha hoşaf isterse kalmadı dersin... dedim.
    Bekir Hoca hem votkalı kompostoyu kaşıklıyor,
    hem va'zedi-yordu:
    - Şarabı içersiniz, rakıyı içersiniz, kötü yola gider,
    zina edersiniz, günaha girersiniz, sonra da cennet istersiniz...
    Naaa! Alırsınız cenneti!...

    Irz ehline kem gözle bakarsınız, helale haram,
    doğru işe hile katarsınız, sonra da cennet ararsınız.
    Naaa, alırsınız cenneti!..

    Kırık Ali'ye baktım, Bekir Hoca'nın karşısında
    büzülmüş de büzülmüş, teşbih böceğine dönmüş...
    Bekir Hoca,
    - Bu hoşaftan getir oğlum! diye bağırdı.
    Garson,
    - Kalmadı hoca efendi, dedi.
    Demesiyle kızılca kıyamet koptu.
    Bekir Hoca yumruğunu masaya vurunca sıçrayan
    tabakları çanakları, kaşıklan yere savurup, allan korusun,
    - Haaaayt!... diye bir nağra savurdu ki,
    lokantayı dolduran müşterilerin ellerinden çatallar, kadehler düştü.

    Bekir Hoca,
    - Hoşaf isterim!... Yok ne demek?
    Bekir Hoca hoşaf ister de yok mu denir, bre zındıklar!., diye kükreyince baktım hoca gövdesiyle ileri atılmış,
    masaları devirip koca lokantayı dümdüz edecek,
    - Aman Bekir efendi amca, hele dur, hele dur!...
    Sen tek hoşaf iste, şimdi yaratırız!.. diye sakalını
    okşaya okşaya yerine oturttum.
    Önüne kâseyle kompostoyu koşuşturduk.
    Bekir Hoca kaşığı fırlatıp attı, kâseyi ağzına dikti.
    Komposto suları sakallarından ensesine, göğsüne süzülürken,
    - Oooh!... Cana can katıyor. Çok şükür!., diyerek geğirdi.
    - Doldur bir daha! diye bağırdı.

    Sakalları aslan yelesine dönmüştü.
    Nasıl olduysa birden Kırık Ali'ye döndü.
    Sen kimsin bakayım, adın ne?
    - Ali...
    - Hı... Yoksa sen? Ali denilen... Öyle mi?...
    Kırık Ali boynunu büktü. Bekir Hoca kükredi:
    - Ulan Kırık Ali... Kırık olmasan ne lazım gelirmiş, ulan it!..
    - Eyvah! Şimdi Kırık Ali bir azarsa, hoca moca demez,
    sakalından tuttuğu gibi bunu doğram doğram doğrar.

    Bekir Hoca nağra savurur gibi seslendi:
    - Ulan oğlum bu masaya, bakan yok mu?
    Heeeeeey Doldur şunu!..
    Bekir Hoca pusulayı şaşırdı.
    Benim korkum, olanları babamın duymasından.
    Bekir Hoca bir kâse daha votkalı kompostoyu içince
    gözleri fırfır dönmeye başladı.

    Hocanın sarhoşluğunun farkında olmayan Kırık Ali,
    - Müsaaden olursa kalkalım hoca efendi, bize izin ver! dedi.
    Vara demiyeydi.
    Bekir Hoca'dır bu, yakasına bir yapışmasıyla
    Kırık Ali'yi sandalyeye çökertti:
    - Sen misin ulan bu millete medet Allah dedirten? Bana bak...
    Ben kınk mınk dinlemem... Ben adamın...
    Hoca bar bar bağınyor. Karşı masada oturanlardan biri,
    demek Bekir Hoca'yı tanımazmış.
    - Sakalından utan, ayıptır yahu! demesin mi!
    Vay vay vay... Hoca bir azdı, zaptolunur gibi değil.
    Beşon kişi birden Hocanın önünde duramıyoruz.
    Kırık Ali'yi görsen, Bekir Hoca'nın eline ayağına varmış, yalvarıyor:
    - Aman hocam, etme hocam, eyleme hocam...
    Bekir Hoca göbeğine çarpanı deviriyor.
    Maşallah koçbaşı gibi göbeği var. Kırık Ali ile onun üç kopuğu,
    iki garson, bir de ben, Bekir Hoca'yı güç bela lokantadan
    sokağa çıkardık. Hoca bir o yana yıkılıyor, bir bu yana sallanıyor.

    Koluna girmesek düşecek...
    - Ulan Kmk!
    - Buyur Hocam!
    - Bu memleketin en azılı kabadayısı sen misin?
    - Sayende haddimiz olmıyarak...
    - Ulan ben kabadayıların...
    - Yaparsın Hocam...
    - Buralarda meyhane yok mu?
    - Hocam, bizi imtihandan geçiriyorsun besbelli...
    Yanımızda sen varken...
    - Düş önüme, çabuk meyhaneyi göster!..
    Demesiyle, boşluğuna bir dirsek atıp, Kırık Ali'yi
    beş metre i-leri savurdu. Kırık Ali,
    - Şurada Hocam! dedi.
    -Düş önüme!..
    Meyhaneden girdik...
    Bekir Hoca, yer gök inleten bir nağra savurup,
    - Bre kafirler! diye haykırdı, yarın kıyamet günü
    ne hesap vereceksiniz? Bu zıkkımı içersiniz, bir de cennet istersiniz. Naaa A-lırsınız cenneti!!

    Yalvar yakar düşmüşüz eline eteğine:
    - Etme hocam... Aman hocam!..
    Meyhanedekiler hocayı sakalından sürükleyecekler ama,
    Kırık Ali'nin korkusundan seslerini çıkaramıyorlar.
    Hoca'yı zorla bir masaya oturttuk.
    Biz bu halle babamın evine gidersek, babam beni
    evlatlıktan reddeder. Oldu olacak dedim,
    Bekir Hoca'yı iyice içirip sızdırmalı da salla sırt
    eve götürüp babama duyurmadan yatağa atmalı.

    - Bekir efendi amca, hoşaf içer misin?
    -Gelsin!..
    Meyhanede hoşaf da yokmuş, vişne suyu varmış.
    Bir şişe vişne suyuna votkayı, likörü boca edip verdik.
    Hoca bir dikişte bitirdi.
    - Bir daha Hoca?
    - Gelsin...
    Dayadık önüne... Onu da içince Bekir Hoca,
    parmaklarını masaya vurarak bir türkü tutturdu;
    yanık, gevrek bir sesi var.

    Krık Ali kulağıma eğilip yavaşça,
    - Arkadaş, dedi. Bundaki hal, hocalık hali değil.
    Hiç beğenmedim. Ne iştir bu?
    - Sorma Kırık, bir iştir oldu.
    Aman zom edip sızdırmanın yolu...
    Kırık Ali, esrarı doldurup bir cıgara sardı,
    - Buyur Hocam! dedi. Hoca,
    - İçmem! dedi. Kırık Ali,
    - Huzurunuzda bizim içmemiz saygısızlık ve de caiz değil, dedi; hicap ederiz. Sen tüttür ki Hocam, bize de izin çıksın.
    Bekir Hoca esrarlı cıgarayı aldı.
    Ben hemen cıgarasını ateşledim. Hoca esrarı, likörü,
    votkayı çekiyor, mini mini türküler mırıldanıyor.
    Velakin uyumak, sızmak şöyle dursun, içtikçe azıyor.
    O gece onun içtiği votka kadar suyu bir manda içemez.

    - Ulan ben adamın... diye bağırdıkça Kmk Ali,
    - Eyvallah hocam... diyor.
    Esrar, Hoca'ya iyice dokunup da,
    - Buranın avrat pazarı nere? diye bağırmaz mı!
    - Aman hoca burada öyle yer bulunmaz...
    - Yıkıl... Dürzüler Siz bizi hoca kisvesinde görüp
    de yol yordam bilmez mi sandınız?
    Düşün önüme...
    Bize bu gece hafiften sedalar gelir, içimize nur doğdu.

    Kırık Ali savuşacak olduysa da, Bekir Hoca fark edip
    kolundan tuttu:
    - Bu memleketin kârhanesi neresi?..
    Kurtuluş yok, çıktık yola. Hoca başladı türküye.
    - Siz de söyleyin! dedi.
    Uyduk Hocaya... Herkes bize bakar, rezillik...
    Dediği yere vardık.
    Kadınlar Kırık Ali'yi görünce korkudan titreyerek,
    - Buyur ağam... dediler.
    Bekir Hoca bunları yandan çok çıplak görmesiyle,
    - Tuuu size!., diye gürledi, bre Allah'tan korkmazlar!
    Türlü menhiyatı işler, fuhuş yapar, günah içinde yüzer,
    sonra da cenneti istersiniz. Naaa!.. Alırsınız cenneti.

    Kadınlar korktular büsbütün. Hocayı bir koltuğa yıktık.
    - Bekir efendi amca hoşaf içer misiniz?
    - Gelsin!...
    Bu kez bir şişe vişneli gazoza bir şişe de saf ispirtoyu katıp verdik. Bir dikişte içti,
    - Elhamdülillah... dedi.
    - Çabuk Hoca efendiye bir kahve yapın!.
    Kırık Ali, kahvenin içine bir topak afyonu koydu ki,
    hoca içip uyuşsun... Ne uyuşması, Hoca afyonlu kahveyi içince
    bir azdı ki, bıçağı gören camus bile böyle olmaz.
    Kırık Ali pek şaştı,
    -Arkadaş, bu topak afyon bir bölük eşkıya askerini uyutur,
    bu ne iş?.. Allanın bir hikmeti... dedi.

    Bekir Hoca, evsahibi kadını çağırıp,
    - Boyunuzca günah işlersiniz hatun! dedi. Kadın,
    - Allah affetsin, işleriz Hocam, dedi.
    - Peki nasıl işlersiniz?
    Kadın utandı. Sustu. Bekir Hoca bir daha gürledi:
    - Söylen, nasıl işlersiniz?
    - Erkek gelir, muhabbet ederiz.
    - Edin de görelim!., işlediğiniz günahı görmemiz gerek...
    Kadının biri def aldı eline, biri şarkıya oturdu,
    biri de biraz daha soyunup çiftetelliye başladı.
    Hoca'ya bir kâse hoşaf sunuldu.
    Bekir Hoca'dır bu.
    - Yar, yar... Medet hey! diye ortaya fırlamaz mı!
    Bekir Hoca, o iri gövdesiyle göbek attıkça, evin tavanı,
    döşemesi sallanıyor. Oyuncu kadın da coştu.
    - Aman Hocam yavaştan, polisler basacak!.
    - Polislerin de...
    - Duyulur hocam...
    - Duyanların da...
    Hocaya kâseyle, bardakla, maşrapayla votkalı,
    alkollü hoşaf sunuluyor.
    Bekir Hoca bunları bir dikişte bitirip, yeniden oyuna giriyor.
    - Hocam bir kahve?
    - Gelsin...
    - Afyonlu kahveyi dayıyoruz.
    - Hocam bir cıgara?
    - Gelsin...
    Esrarlı cıgarayı dayıyoruz.
    - Hocam hoşaf
    - Gelsin...
    Votkalı, ispirtolu, likörlü şurubu, şerbeti dayıyoruz.
    Uyuşup kalacağına büsbütün azıtıyor.
    Artık azgınlığının nereye vardığını anlatamam...

    Gün ışırken evden çıktık, ama Bekir Hoca susmaz.
    - He heeeyt!.. diye nağralar vurdukça pencereleri açanlar
    bize bakıyor. Bekçiler, polisler varsa da, Kırık Ali'yi görünce
    köşe başlarına sinip kendilerini gizleyerek bizi
    görmezden geliyorlar.

    Bizim eve varırken, Bekir Hoca artık iyice azdı,
    Kırık Ali'ye ana avrat girişti. Kırık Ali yalvarır:
    - Kurbanın olsun Kırık, etme Hocam...
    Bekir Hoca söz anlar gibi değil.
    Derken Kırık Ali'nin tepesi atıp da hışım gibi bıçağı çekmez mi! Vay bre aman, sen o Bekir Hoca'yi bir görsen arkadaş,
    herif bıçağı görünce, bir ejderha kesilip de o göbeği ile
    bıçağın sivrisine yürümesin mi?

    Kırık Ali'yi dersen,
    - Ben böyle bir namussuz görmedim, imdat!.,
    diye kaçmaya başladı.
    Bekir Hoca bunu ayağından yakalayınca çaldı yere,
    vurdu yere, bindi hümüğüne...
    - Ulan ben seni öldürsem ne lazım gelir?..
    Memleket bir mikroptan temizlenir!
    diye bağırıp biniyor tepesine,
    Bıçağı da kaptı Kırık Ali'nin elinden.
    - Ulan ben şimdi bunu senin nerene soksam?
    - Etme hocam, eyleme hocam... Ocağına düştük...
    Kırık Ali nasılsa bunun altından sıyrılıp,
    tabanları yağladı, üç kopuğu da arkasından... Kaçıp kurtuldular.

    Bekir Hoca'nın göğsü kalaycı körüğü gibi inip kalkıyor.
    Hoca'yı eve soktum, arkasından iteleyerek odadan içeri tıkıp, öylece yatağa attım. Döşeğe düşünce sesi kesildi şükür.
    İki gün öylece uyuya kaldı,
    iki gün, iki gece horultusu mahalleyi tuttu.

    Kırık Ali'ye gelince...
    Memleketi titretmiş bir Kırık Ali olup da, elin günün
    içinde bir Bekir Hocadan dayak yemesiyle, arkadaşlarına,
    - Artık bize gurbet göründü, bu memleket haram...
    Biz Hocaya saygımızdan içmedik.
    Yoksa iki kadeh patlatsaydık bu iş böyle olmazdı ya...
    Hoca, içkinin kuvvetine bizi kötüye düşürdü.
    Raconumuz çok kötübozuldu. Eyvallah... demiş, gitmiş.
    Gidiş o gidiş...

    Olan biten rezilliği babama duyurmadık.
    Ertesi gün öğleye doğru,
    - Kalkamadığına bakılırsa Bekir Hoca ya hasta, ya istihareye vardı, aman gürültü etmeyin... diye babam evde çıt çıkartmadı.
    Bekir Hoca iki gün sonra uyandı, yüzünün rengi nuru kaçmış...

    - Mahallemizin yaşlıları gelip Bekir Hoca'ya,
    - Kırık Ali kaçmış sayende hocam, bir beladan kurtulduk... dediler.
    Bekir Hoca, sakalını sıvazladı,
    - Biz onu iman kuvvetine kaçırdık... dedi.
    Bekir Hoca dünyanın duasını aldı.

    O gün bugün babam benim tutumumu beğenmezse,
    - Acep Bekir Hoca'yı bir çağırsak mı ki... der.
    Ben de korkumdan, o akşam yemeğini evde,
    babamla sofrada yerim.
    Benim bildiğim budur arkadaş, hiçbir zaman
    dinsizin hakkından imansız gelemez.
    Yedi düvel'in başedemediği Kırık Ali'nin,
    bir Bekir Hoca iman kuvvetine, hakkından geldi.
    Aziz Nesin
    Biz Adam Olmayız - Sizin Memlekette Eşek yok mu?
  • Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Hasta Etmeyin Adamı! isimli kitabıyla hastalıkların sebeplerini basit bir şekilde okuyucuya anlatmaya çalışıyor. Bir ara çok ca televizyonda gördüğümüz
    Küçükusta'nın, hasta ile hastalık arasında kurduğu bağ genelde halkın anlayacağı şekilde oluyor. Kitabında da aynı şekilde bilimsel makale, inceleme ve araştırmaları vatandaş bunu nasıl anlar diyerek, örnekler üzerinden ve 'gelelim neticeye' diyerek madde madde anlatır.

    Bu kitapda, hastalığa yol açan hemen yanıbaşımızda, çevremizde yer alan çeşitli yiyeceklerin vücudumuza nasıl zarar verebileceğini anlatması bakımından önemli. Genelde hasta olmadan hastalıkları çok önemsemeyiz. Hatta, 'bize birşey olmaz' ya da 'atın ölümü arpadan olsun' diyerek de olayı küçümseriz. Sonra bir sıkıntı meydana geldiğinde ise 'aman doktor, derdime bir derman' diyerek, o kapıyı çalarız.

    Hasta Etmeyin Adamı! kitabı da özellikle 'içindekiler' kısmına bakıldığında ne kadar kapsamlı bir çalışma olduğu anlaşılabilir. Kitle vücut endeksi ve diyetler; oruç, açlık, beslenme; süt, tereyağ, yoğurt, yumurta; abur cubur yiyecekler ve ıvır zıvır içecekler başlıklarına sahip ama içlerine girdiğinizde 'vay be!' diyeceğiniz çok sayıda konu bulursunuz.

    Ezcümle: Okunmasında fayda var. Orada bahsedilen şeylerin hepsini olmasa da belli bir kısmını da gerçekleştirebilirsek
    ne mutlu bize derim. Öyle hava civa değil konu. Tavsiye ederim.
  • Enerji içeceklerinin spor sırasında içilmesinin daha tehlikeli olduğu vurgulanıyor. Kafeinin yoğun egzersiz sırasında kalbi besleyen koroner damarlarda kasılmaya yol açarak kalp krizi ve ölümcül ritim bozukluklarını tetikleyebileceği bildiriliyor.
  • Enerji içeceklerinde gazoz, kola, soda gibi benzeri alkolsüz içeceklere göre çok daha fazla kafein bulunuyor. Bunların çoğunun 250 mililitresinde 80 miligram kafein olmakla beraber içlerinde kutu veya şişe başına 505 miligrama varan miktarlarda kafein ihtiva eden enerji içecekleri de var.
  • Şeker, bütün insanlar için zararlı. Sanılanın aksine sağlıklı yaşamak, enerji sağlamak için hiçbirimizin hiçbir şekilde şekere ihtiyacı yok.