• “Yankı, hiçliğe çarpıp heyecanlanan ruhun sesidir.”
  • Süleyman'a karısı telefon etti : 
    — Konuşan ben, 
         ben, Fahire. 
         Tanımadın mı sesimden? 
         Demek çok bağırdım birdenbire. 
         Çığlık mı? 
         Belki... 
         Hayır, 
                  çocuklar hasta değil. 
         Dinle beni : 
         İşini bırak da gel, 
         çabuk ol ama. 
         Telefonda anlatamam, 
                                   olmaz. 
         Daha kıyamet kadar vakit var akşama. 
         Saatlar, saatlar, 
         kıyamet kadar. 
         Sorma. 
         Dinle beni... 
         Hemen vapur bulamazsan 
                           Üsküdar'a kayıkla geç. 
         Bir taksiye atla. 
         Paran yoksa 
                          patrondan avans al. 
         Yolda hiçbir şey düşünme, 
         mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış. 
         Yalan kuvvetliye söylenir 
                         ben kuvvetsizim. 
         Alay etme kuzum. 
         Evet kar yağacak, 
         evet 
                hava güzel. 
         Koynuna girdiğim adam gibi 
                                      kocam gibi değil, 
         büyüğüm, akıllım, 
                                babam gibi gel... 
     

    2

    Geldi Süleyman, 
    Fahire, kocası Süleyman'a sordu : 
    — Doğru mu? 
    — Evet. 
    — Teşekkür ederim Süleyman. 
         Bak işte rahatladım. 
         Bak işte ağlamıyorum artık. 
         Nerde buluşuyordunuz? 
    — Bir otelde. 
    — Beyoğlu tarafında mı? 
    — Evet. 
    — Kaç defa? 
    — Ya üç, ya dört. 
    — Üç mü, dört mü? 
    — Bilmiyorum. 
    — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? 
    — Bilmiyorum. 
    — Demek ki bir otel odasında. 
         Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. 
         Bir İngiliz romanında okudum, 
         bu işlere yarayan otellerde 
                                       kırık küvetler varmış. 
         Sizinkinde de var mıydı Süleyman? 
    — Bilmiyorum. 
    — Hele düşün, 
         toz pembe çiçekli, kırık bir küvet? 
    — Evet. 
    — Hiç hediye verdin mi? 
    — Hayır. 
    — Çukulata, filân? 
    — Bir defa. 
    — Çok mu seviyordun? 
    — Sevmek mi? 
                             Hayır... 
    — Başkaları da var mı Süleyman? 
    — Yok. 
    — Olmadı mı? 
    — Hayır. 
    — Bunu sevdin demek... 
         Başkaları da olsaydı 
                                          daha rahat ederdim... 
         Çok mu güzel yatıyordu? 
    — Hayır. 
    — Doğru söyle, bak ne kadar cesurum... 
    — Doğru söylüyorum... 
    — Zaten gösterdiler bana. 
         İnek gibi karı. 
         Belimden kalın bacakları... 
         Fakat zevk meselesi bu... 
         Bir sual daha, Süleyman : 
         Niçin? 
    — Bilmiyorum...

    Karanlıkta pencerenin hizasında 
    karlı, ağır bir çam dalı. 
    Bir hayli zaman oldu 
    sofada asma saat on ikiyi çalalı.

    3

    Süleyman'ın karısı Fahire 
                şunları anlattı kocasına ertesi gün : 
    — ... Dayanılmaz bir acı halindeydi 
                                           kendime karşı duyduğum merhamet, 
         ölmeye karar verdimdi, Süleyman... 
         Annem, çocuklarım ve en önde sen 
                             bulacaktınız karda ayak izlerimi. 
         Bekçi, polisler, bir tahta merdiven 
         ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız 
                                 arka arsada bostan kuyusundan. 
         Kolay mı? 
         Gece bostan kuyusuna doğru yürümek, 
         sonra kenarına çıkıp durarak 
         baş aşağı atlamak karanlığına? 
      
         Fakat bulmadınızsa eğer 
         karda ayak izlerimi 
         sade korktuğumdan değil. 
         Bekçi, merdiven, polisler, 
         dedikodu, kepazelik, 
         aldatılmış bir zevcenin intiharı : 
                                               komik. 
         Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. 
         Kime? Herkese, sana meselâ. 
         İnsan, ölmeye karar verirken bile 
         insanları düşünüyor...

         Sen yatakta uyuyordun 
                              yüzün rahat, 
         her zaman nasıl uyursan 
         ondan evvel ve o varken.

         Dışarda kar yağmaya başladı. 
         Bir tek gecelikle çıkmak balkona : 
         Zatürree ertesi gün, 
                                 nümayişsiz ölüvermek. 
         Hayır, 
                   hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.

         Yaktım sobamızı. 
         İyice ısınmak lâzım ilkönce. 
         Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış. 
         Pencereye, kara bakıyorum : 
         «Eşini gaip eyleyen bir kuş 
                                                     gibi kar 
           geçen eyyamı nev baharı arar...» 
         Babam bu şiiri çok severdi. 
         Sen beğenmezsin. 
         «Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»

         Lambayı söndürmeden balkona çıktım. 
         « ... gibi kar 
                     düşer düşer ağlar...» 
         Oturdum balkonda iskemleye. 
         Havada çıt yok. 
         Karanlık bembeyaz. 
         Uykudayım sanki. 
         Sanki çok sevdiğim bir insan 
         korkarak beni uyandırmaktan 
                                 yumuşacık dolaşıyor etrafımda. 
         Üşümüyordum. 
         Kederim duruluyor 
                                        berraklaşıyor. 
         Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık 
         sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin. 
         Ben rehavetli bir mahzunluk içinde 
                                        acayip şeyler düşünüyordum : 
         Feneryolu'ndaki çınar 
                                       150 yaşındaymış. 
         Ömrü bir gün süren böcekler. 
         Gün gelecek 
                              insanlar çok uzun 
                                               çok bahtiyar yaşayacaklar. 
         İnsanın yüreği ve kafası var... 
         İnsanın elleri... 
         İnsan? 
         Ne zamanki, 
                              nerdeki, 
                                           hangi sınıftan? 
         Onların insanları, 
         bizim insanlarımız. 
         Ve her şeye rağmen 
         yeni bir dünya için yapılan kavga. 
         Sonra sen 
                         ben 
                               bir kırık küvet 
         ve benim 
         kendime karşı duyduğum merhamet...

         Kar durdu. 
         Sökmek üzre şafak. 
         Utanarak 
                         odaya döndüm. 
         O anda uyansaydın 
                      sarılıp boynuna... 
         Uyanmadın. 
         Evet, 
         çok şükür nezle bile değilim.

         Şimdi? 
         Zaman zaman hatırlayıp 
         zaman zaman unutacağım. 
         Yine yan yana yaşayacağız 
         beni sevdiğine emin olarak.

    4

    Altı ay kadar geçti aradan. 
    Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. 
    Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı. 
    Fahire birdenbire durdu 
    baktı muhabbetle kocasının gözlerine 
    ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.
  • Sakallı Celal ....

    Sakallı Celal Deniz Bakanı olan bir Paşanın oğlu olarak dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz, durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur.

    Babasının henüz yaşın küçük demesine direnerek Fransızca dersleri aldırmalarını sağlar. Kısa zamanda mükemmel derecede Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okulu olan Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında kayda gittiğinde hazırlık okumasına gerek kalmadığını, Fransızcayı çok iyi bildiğini söyler ve bunu kanıtlar...

    Galatasaray Lisesi’nde iken derslerinde olağanüstü başarılar elde eder ve aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ı geçmeye çalışır. Bu sırada subay olan ağabeyi Cemal’in padişahın despot yönetimine başkaldırdığı için Beyazıt Meydanı’nda asılacağını duyar. Korkuyla meydana koşar, asılanlar arasında ağabeyi yoktur fakat ömür boyu sürgüne gönderilir...

    Bu, Sakallı Celal için ilk travmadır. İkincisi ise; aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ın ölümüdür. Atletik bir vücuda sahip Nihal barfikste çalışırken başının üzerine düşer ve hayatını kaybeder. Celal’in dünyası başına yıkılır.

    En büyük ağabey Kemal ise deniz subayı ve gemi mühendisi bir mucittir. “Havanın oksijenini yakan bir makine’’icat etmiş ama bununla ilgili çizimler yanlışlıkla bir manavın eline geçip “kesekâğıdına’’ dönüşünce uygulama olanağı bulamamıştır.

    1907’de mezun oluncaya kadar Galatasaray’da geçirdiği 11 yıl, Celal’in özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok etkili olur. Mezuniyetine az bir süre kala aşığı olduğu okulu ile birlikte bütün kitapları ve anıları yanar. Bu onun için ağabeyinin ölümü gibi ağır bir darbedir. Uzun süre kendine gelemez.
    Okulunu bitirir. Muhteşem bir Fransızcası ve elinde her kapıyı açan Galatasaray Lisesi diploması vardır.

    Basit memurluklar gözüne küçük gelir. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar. Celal, Nazım Hikmet gibi birçok gence ders verir.
    Bir süre sonra devlet Fransızcası kuvvetli 35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yükseköğrenim için gönderir. Kazananlardan biri de Celal’dir. Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya Fransa’ya gönderilir. Kendisi Makine Mühendisliği okumak ister fakat bunu hocasına söyleyemez.

    Sonra ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine geçmesini sağlamalarını, kabul etmezlerse kendi paraları ile okutmalarını rica eder ama ailenin maddi imkânı gayet yeterli olmasına karşın bunu reddederler. “Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını uzatmaya başlar. Fransa’nın en büyük yazar, şair ve düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan ülkesine döner.

    Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve fanila diktirir. Futbol’u öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış. Çünkü Yezit’ler Hz. Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil ediyormuş.
    İstanbul’a döner.

    Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince arkadaşları “silahımız var vuruşalım’’ derler ama o karşı çıkar; “ silahları değil aklımızı kullanacağız’’. Muhteşem dili ve siyasi bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır...

    Silâhaltına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele eder. Öğrencilere Fransızcanın yanı sıra tarih ve hayat bilgisi dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu oynatıyor günahtır” diye İstanbul Eğitim Bakanlığı’na şikayet ederler. Görevden alınır.

    İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile tanışır. Sakallı Celal öldükten sonra şair onun arkasından; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının büyüklüğünü gösterecektir.
    Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları gerektiğini öğütler.

    “Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca derslerini arttırır.
    Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar.

    Mevzuatı delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır.
    Bakanlıktan bir yazı gelir. Yazıda “Yükseköğrenime öğrenci ihtiyacı olduğu için son ve bir önceki sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’ yazmaktadır.
    Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha öğretmenliğe dönmemek üzere istifa eder.

    Aydın’a incir fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu adam gözde biri haline gelir ve “ustabaşılığa’’ getirilir.
    İşçilere okuma yazma ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçiye ise kooperatifleşmeyi öğretir.

    Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını verdiği için komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorarlar.
    Sakallı Celal ise kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir.
    Sağ işaret parmağı makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı bir şey olmaz’’ cevabını verir.
    Hakkındaki iftiralara dayanamaz evindeki bütün eşyaları işçilere dağıtıp bir çuval kitapla Ankara’ya döner. Oradan da İstanbul’a…

    İstanbul’da onu tanıyan dönemin en büyük şair, yazar, avukat ve kalburüstü aileleri evlerine sohbetini dinlemek için davet ederler. Çünkü muhteşem bilgisi ve konuşma yeteneği vardır.
    Çöpçülerin aldığı maaşı düşük bulur. Bunu protesto etmek için Vali konağının önünü süpürmeye başlar. O sırada oradan geçen Rasih Nuri İleri ile hocası Profesör Kerim Erim geçmektedir. O günü İleri şöyle anlatır; “Hocam, Profesör Kerim Erim bir anda fırlayıp yerleri süpüren sakallı bir çöpçünün elini öpmeye başladı.’’

    Sakallı Celal Maddi sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez. Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur hocasına hesap açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görünce baygınlık geçirir.

    Hayatı boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. Maddiyata asla önem vermez.
    6 haziran 1962 yılında hayata gözlerini yummadan önce yazdığı vasiyetinde..

    Mustafa Kemal’i seviyorum. Ona olan tahmin edilmeyen güçlü özlemimle ölüyorum. Onu öpmek, koklamak isterdim ...
  • 396 syf.
    ·16 günde·9/10
    Nereden başlayım, neyi hangi birini anlatayım bilemedim inanın! 1. Dünya Savaşı sürerken ülkemizin yaşadığı dramı mı, yoksa cephede açlıktan, soğuktan inim inim inleyen kahraman askerlerimizi? Bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da Türk Milleti'nin her zaman zorluklarla mücadele ettiği. Diyordu ya merhum Gazi Faik Tonguç: ''Dünyada Türk askerinden daha sabırlı ve güçlü bir ordu yoktur.''

    Yıl 1914, sömürge ve zulüm yapmak isteyen büyük güçler savaş başlatmıştı. Hem de ne savaş! Acı, korku ve sefaletin hiçbir zaman dinmeyeceği büyük bir savaş. Hasta Adam da savaşa girecekti. Girecekti çünkü Yıldız Sarayında işler yolunda gitmiyordu. Son dönem Padişahların saray sefaları gitgide azalıyordu ve 2. Abdülhamit de bunu elinden geldiği kadar değerlendiriyordu. Tabii bu cariyeli akşam sefaları şömine başında devam ederken, Sarıkamış ve Erzurum'dan da bir mesaj vardı Mehmetçikten: ''Paşa'ya söyleyin de düşmana atacak 2-3 bağ fişek, korkunç derecedeki açlığı giderecek bir parça kara ekmek, zatürreden kurtulmak için de bir parça esbap istiyoruz'' diye. Vah anam vah! Vah Mehmedim vah!

    Tabii orada, burada, sarayda, konaklarda devam eden her türlü eğlence ve güya adaleti sağlar gibi yapan büyük komutanlar, büyük büyük padişahlar İngilizleri ağırlarken, ekonominin çöktüğü, eğitim yerle bir olup cahilliğin baş gösterdiği bir zamanda, bu vatanı düşünen aydınlar da vardı, kazması küreğiyle ninelerimiz, dedelerimiz de vardı. Bunlardan biri de Faik Bey'di. Vatan elden gidiyordu. Londra'da ülkesi için eğitim görürken daha büyük bir görev çıktı: Vatana hizmet. Gönüllü olarak yedek subay olarak katıldı bu savaşa. Geldi hemen Erzurum'un gara kışına, soğuğuna. Yılmadı, vazgeçmedi. Ruslara karşı boyun eğmedi. Acı ve ibretlik bir hatırat bıraktı bizlere, düşünüp anlayalım diye!

    Bu kitap Faik Bey'in savaş yıllarında gördüklerini, yaşadıklarını kaleme döktüğü bir eserdir. Erzurum'da Ruslarla kahramanca çarpışırken anlattıklarıdır. Hem de ne çarpışma. Aziz Mehmetçik açlıktan, düşmana nişan almayı geç kuru gürültü yapmak adına mekanizmayı çevirecek bir gücü, dermanı dahi yokmuş. Günümüz insanlarının kucak dolusu nimetlere yüz çevirirken şehitlerimiz ahırda bir yandan sığırlar işerken bir yandan da idrar sıçranan ekmekleri yemek zorunda kalmışlardır. Oy Mehmedim oy! Aylarca banyo yüzü görmeyen, her tarafı bitlerle dolu bir vücut. Ne için, kim için bu sıkıntı! Kahraman askerlerimizin korkusu yoktu fakat cephanesi azdı. Bundan da ziyade açlık, ah o açlık yok mu bitirmiş, kahretmiş Mehmedimizi. O yollar, o Erzurum yolları yok mu her sokak başı 16 -17 yaşlarında boyu boylarından büyük mavzerlerle uzanmış bedenler, ayağında patikleri dahi olmayan yüzü mosmor olmuş bebekler... Ne korkunç manzaralar. Kimse anlamaz diyor merhum Faik Bey. Görmeyen, yaşamayan asla bilemez diyor. Geliyordu ona doğru gözleri yaşlı bir çocuk: '' Efendi Erzurumu gine alabilir miyik aceb?'' Cevap veriyordu asker Padişah'ın Erzurumdan başka güzel şehirleri de var diye. Çocuk cevap verir: '' Nerde Efendi, Erzurum gibi şehir mi ola?'' diye inanmadığını belirtmiş.

    Fakat savaşla bitmiyordu bu durum, bir de esaret yılları vardı ki bu da en kötüsüydü. Her saat açlık, pis kokular ve soğuk. Daha yazacak çok başlıklar var ki anlatmak ve yazmakla bitmez. Sadece ve sadece şunu söyleyebilirim ki bu kitapta da belirtilmek üzere bu Aziz Milleti cahillik perişan etmiş. Her köşede, bucakda bekleyen yazarın da ifade ettiği gibi bir avuç 'cehli mürekkep' insan vatanın her omurgasını inim inim sızlatmış. Yobazlar her zaman işbaşında olmuştur. Bir de yazarın da belirttiği gibi bu ülkeye, devlete Ermeniler ve Araplar kadar zarar veren bir millet olmamış. Ama gel gör ki günümüzde de güya Ensar-Muhacir kavramı altında(ki bunu da anladıklarını sanımıyorum) Canavar suratlı, edepten ahlaktan yoksun insanları soktular bu ülkeye. Çocuğu, yaşlıyı anladı bu millet fakat askeri cephede küffarla savaşırken mahalle sokaklarında pervasızca gezinen boy boy adamları anlamadı. Osmanlı Devleti'nin yaptığı hatayı şimdi de tekrarlıyorlar. Onbinlerce Ermeni Ruslarla beraber askerimize kurşun sıktı. ''Osman Kardeş benim, biziz'' deyip gecenin kör karanlığında askerimizin siperlerine yaklaşırken haince kurşun sıkan bir millet. İngiliz uşağı Arapların da Peygamberimizin kutsal mekanında yaptıkları nankörlükleri saymayacağım bile. Irkçılık ve milliyetçilik kavramının ne olduğunu dahi bilmeyen bir insana ben bunları anlatsam ne fayda.

    Ben demiyorum merhum Gazi Faik Bey diyor. Biz savaşırken açlık, soğukla mücadele ederken ülkenin her tarafını da öyle zannederdim diyor. Fakat sarayda ve saraya bağlı konaklarda verilen ziyafetleri gördükçe düşündüklerinin doğru olmadığını anlıyor. Evet çok uzatmış olabilirim, belki herşeyi anlattınız diyenler de olabilir ki hiçbir şeyi anlatmadım, anlatamadım. Çünkü bu büyük Milletin büyük Ordusu'nun şanlı tarihi anlatmakla bitmez. Ve uzun sürmüyordu bu hasret. Teğmen Faik Bey'in beklediği o Halaskâr geliyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyordu. Gözleri çakmak mavi, duymuştu askerlerin sesini, milletin haykırışını... Doğuyordu bir büyük vatan daha: Türkiye Cumhuriyeti. Başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale, Sarıkamış, Erzurum ve diğer cephelerde savaşmış Aziz Mehmetçiğimizi, soğuktan, açlıktan şehit düşmüş askerlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Allah mekanlarını pürnur eylesin. Bir büyük kütüphanesi bulunan, bunları kütüphanelere bağış olarak vasiyet eden ve maalesef tamamı düşman tarafından yanan kitaplarıyla Faik Tonguç'u da Saygıyla yad ediyorum...

    https://www.youtube.com/watch?v=t-yAbWEsJi8
  • 258 syf.
    Sineklerin Tanrısı kitabıyla tanıdığımız William Golding'in Deniz Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Geçiş Ayinleri'nin konusunu kısaca özetlersek: Edmund Talbont, soylu vaftiz babasının torpiliyle Avustralya'ya yol alan bir gemide göreve getirilir. Vaftiz babası, Talbont'tan gemide yaşayacağı her şeyi kendisine hediye ettiği deftere yazmasını ister. Zamanında kendisi de böyle deniz yolculuğuna veya yolcuklarına çıkmış olduğu için vaftiz oğlunun kaleminden eski günleri tekrar yaşamak istiyor.

    Edmund Talbont, soyluluğun verdiği kibirle gemide her şeyden şikayetçi olur; kamarasından, gemiye sinmiş kokudan, geminin eski bir savaş gemisinden bozma bir yapıda olmasından ve Tiran diye nitelediği geminin kaptanı Anderson'dan...
    Edmund Talbont'un gelecek planında başarılı bir siyasetçi olmak vardır. Vaftiz babası biraz da Talbot'un siyaset konusunda pişmesi için bu deniz seyahatinde bulunmasını istemiş sonucuna vardım ayrıca.

    Talbot'un Tiran dediği gemi kaptanı Anderson ise bir nevi bu gemiye sürülmüş hayatı deniz olmuş, kara ve kara ile bağlantılı her şey ile ilişkisi kesilmiş yalnız bir adam. Yalnızlık hele de denizde geçen bir yalnızlık insanı haliyle sert, despot ve empatiden yoksun yapıyor. Bu nedenle Anderson'un en sevmediği şey gemide kendisinin koyduğu kurallara riayet edilmemesi.

    Talbont ve Kaptan Anderson'un iktidar çekişmeleri üstü örtülü şekilde ve İngiliz kibarlığıyla sürdürülür. Bu iktidar savaşında tarafların üstünden çarpıştıkları araç ise gemide kimsenin değer vermediği -hasta genç bir kız dışında- vaiz Colley olacaktır. Yazar, siyasilerin çekismesinde dinin önemli bir saha teşkil ettiğini burada göstermiş olur. Tabiki siyasilerin çekişmesinde başkalarını kullanmaktan nasıl çekinmediklerini ve eğer çıkarları örtüşürse hayatta yan yana gelemeyecek olan bu zıt kutup siyasetçilerin bile nasıl bir araya gelebileceğini akıcı üslubuyla Golding ortaya koyuyor.

    Yazarın kullandığı karakterlere baktığımızda görüyoruz ki devrin İngiltere'sinin sosyal tabakalarının sert bir şekilde birbirinden ayrılmış durumda. Bu ayrımı yer yer mizahi dokundurmalarla yeriyor yazar yer yer de bu sert şekilde ayrılmış görünen tabakaların birbirleriyle aslında benzerliğini de aynı üslupla ortaya koyuyor.

    Son olarak kitapta yazar ne kadar kutsal varsa hepsini kıyısından köşesinden zaman zaman ise direkt kalbinden yermekten geri durmuyor. Burası deniz, sizin tabularınızın, inançlarınızın, değerlerinizin kutsallıkları karada geçerli; denizin kutsallığı hiçbir şeyin kutsal olmamasıdır demek istiyor gibi. Deniz özgürlüktür.

    Keyifli okumalar
  • Dahi Filozof Sakallı Celal ( YALINIZ)

    Sakallı Celal deniz bakanı olan bir paşanın oğlu olarak dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz, durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur. Babasının henüz yaşın küçük demesine direnerek Fransızca dersleri aldırmalarını sağlar. Kısa zamanda mükemmel derecede Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okulu olan Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında kayda gittiğinde hazırlık okumasına gerek kalmadığını, Fransızcayı çok iyi bildiğini söyler ve bunu kanıtlar.

    Galatasaray Lisesi’nde iken derslerinde olağanüstü başarılar elde eder ve aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ı geçmeye çalışır. Bu sırada subay olan ağabeyi Cemal’in padişahın despot yönetimine başkaldırdığı için Beyazıt Meydanı’nda asılacağını duyar. Korkuyla meydana koşar asılanlar arasında ağabeyi yoktur fakat ömür boyu sürgüne gönderilir. Bu, Sakallı Celal için ilk travmadır. İkincisi ise; aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ın ölümüdür. Atletik bir vücuda sahip Nihal barfikste çalışırken başının üzerine düşer ve hayatını kaybeder. Celal’in dünyası başına yıkılır.
    En büyük ağabey Kemal ise deniz subayı ve gemi mühendisi bir mucittir. “Havanın oksijenini yakan bir makine’’icat etmiş ama bununla ilgili çizimler yanlışlıkla bir manavın eline geçip “kesekâğıdına’’ dönüşünce uygulama olanağı bulamamıştır.

    1907’de mezun oluncaya kadar Galatasaray’da geçirdiği 11 yıl, Celal’in özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok etkili olur. Mezuniyetine az bir süre kala aşığı olduğu okulu ile birlikte bütün kitapları ve anıları yanar. Bu onun için ağabeyinin ölümü gibi ağır bir darbedir. Uzun süre kendine gelemez.

    Okulunu bitirir. Muhteşem bir Fransızcası ve elinde her kapıyı açan Galatasaray Lisesi diploması vardır. Basit memurluklar gözüne küçük gelir. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar. Celal, Nazım Hikmet gibi birçok gence ders verir.

    Bir süre sonra devlet Fransızcası kuvvetli 35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yükseköğrenim için gönderir. Kazananlardan biri de Celal’dir. Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya Fransa’ya gönderilir. Kendisi Makine Mühendisliği okumak ister fakat bunu hocasına söyleyemez. Sonra ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine geçmesini sağlamalarını, kabul etmezlerse kendi paraları ile okutmalarını rica eder ama ailenin maddi imkânı gayet yeterli olmasına karşın bunu reddederler. “Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını uzatmaya başlar. Fransa’nın en büyük yazar, şair ve düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan ülkesine döner.

    Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve fanila diktirir. Futbol’u öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış. Çünkü Yezit’ler Hz. Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil ediyormuş.

    İstanbul’a döner. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince arkadaşları “silahımız var vuruşalım’’ derler ama o karşı çıkar; “ silahları değil aklımızı kullanacağız’’. Muhteşem dili ve siyasi bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır.

    Silâhaltına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele eder. Öğrencilere Fransızcanın yanı sıra tarih ve hayat bilgisi dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu oynatıyor günahtır” diye İstanbul Eğitim Bakanlığı’na şikayet ederler. Görevden alınır.

    İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile tanışır. Sakallı Celal öldükten sonra şair onun arkasından; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının büyüklüğünü gösterecektir.

    Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları gerektiğini öğütler.
    “Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca derslerini arttırır.
    Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar.
    Mevzuatı delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır.
    Bakanlıktan bir yazı gelir. Yazıda “Yükseköğrenime öğrenci ihtiyacı olduğu için son ve bir önceki sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’ yazmaktadır.
    Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha öğretmenliğe dönmemek üzere istifa eder.

    Aydın’a incir fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu adam gözde biri haline gelir ve “ustabaşılığa’’ getirilir.
    İşçilere okuma yazma ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçiye ise kooperatifleşmeyi öğretir. Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını verdiği için komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorarlar.
    Sakallı Celal ise kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir.
    Sağ işaret parmağı makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı bir şey olmaz’’ cevabını verir.

    Sakallı Celal Maddi sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez. Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur hocasına hesap açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görünce baygınlık geçirir.

    Hayatı boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. Maddiyata asla önem vermez.
    Ardında yazılı eser bırakmasa da ilk yorumlara atacağım muhteşem sözleri ile onurlu bir yaşam bırakır.

    6 haziran 1962 yılında hayata gözlerini yumar.
    “Ya bir de bu günleri görseydi’’ dostlar…
  • Gençler İngiliz sporuna ilgi duymaya başlarken, özellikle en kötü spor dalına - ayakla oynanan bir tür top oyunu olan futbola merak giderek artmaktaydı. Futbol, bütün Avrupa'da daha okulu bile bitirmemiş gençler arasında bir çeşit dine dönüşmekteydi. Bütün ülkelerde binlerce insan bir futbol kültürü oluşturarak, ona tapmaya, futbolu bilim ve sanatla eşdeğer görmeye başlamıştı.

    Cahil, kaba ve ahlaki değerleri hiçe sayan sokak basını gençlerin bu yeni tutkusuna sıkıca sarıldı ve onu istismar etmeye başladı. Gazetelerde özel köşeler açılmakta, hemen her gün ''manda gibi güçlü ayaklara sahip'' kahramanlarla ilgili yazılar çıkmaktaydı. Snelman zamanında Finlandiya' da da benzer şeyler yaşanmaktaydı. Ciddi zihinsel çalışmalar için henüz eğitilmemiş Finlandiya gençliği, yüksek ülkü ve ideallerle yaşamaya alışık değildi. Finlandiya'nın Rusya ile birleşmesinden sonra halkın İsveçlilere duyduğu nefret ve İsveç yönetimine karşı ulusal mücadele kavramları anlamını yitirdi.

    Haylaz, vücut sağlığı yerinde ve ne yazık ki tembel ruhlu Finlandiyalı gençler futbola merak sardı. Futbol, ruhsal bir hastalık gibi, şehirde yaşayan gençlerin büyük kesimine sirayet etmeye başladı. Daha sonra büyük köylere sıra geldi. Bir modaya dönüşen futbol bütün bir kuşağın düşüncelerini ve kalbini esir aldı. Futbol kulüpleri ve toplulukları hasta vücudu saran sivilce ve benler, bataklıklarda bulut gibi uçuşan sinekler gibi çoğalmaya başladı. Bu topluluklar bir şehirden diğerine geçerek, futbol müsabakaları düzenliyor, maç yapmak için diğer ülkelere gidiyorlardı. Yapılan bu organizasyonlara büyük paralar harcanmakta, gençlerin değerli zamanı, özellikle de okul günleri boşuna heba edilmekteydi. Kalplerdeki ateş sönmeye yüz tutarken ''manda ayaklar'' zamanın düşünce sembolüne dönüşmekteydi.
    Grigory Petrov
    Sayfa 116 - Koridor Yayınları