• Neden böyle solgun ve bitkinsin sevdalı aşık?
    Sağlıklı görünürken onu heyecanlandıramadın da,
    Hasta görünürken mi heyecanlandıracaksın?

    Neden böyle aptal ve suskunsun genç günahkâr?
    Güzel konuşmak onu elde edemedi de,
    Hiçbir şey söylememek mi elde edecek onu?
  • Başkalarının yaşam öyküleri içinde yitip gideceğinin, kendini unutacağının bilinciyle okumaya başladı....
    Michael Ondaatje
    Sayfa 19 - Alfa yayınevi
  • Amerikalı, Fransız fark etmez. Dünyanın kara ırklarını bombalamaya başladığında, İngilizsin demektir.
  • Süleyman'a karısı telefon etti : 
    — Konuşan ben, 
         ben, Fahire. 
         Tanımadın mı sesimden? 
         Demek çok bağırdım birdenbire. 
         Çığlık mı? 
         Belki... 
         Hayır, 
                  çocuklar hasta değil. 
         Dinle beni : 
         İşini bırak da gel, 
         çabuk ol ama. 
         Telefonda anlatamam, 
                                   olmaz. 
         Daha kıyamet kadar vakit var akşama. 
         Saatlar, saatlar, 
         kıyamet kadar. 
         Sorma. 
         Dinle beni... 
         Hemen vapur bulamazsan 
                           Üsküdar'a kayıkla geç. 
         Bir taksiye atla. 
         Paran yoksa 
                          patrondan avans al. 
         Yolda hiçbir şey düşünme, 
         mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış. 
         Yalan kuvvetliye söylenir 
                         ben kuvvetsizim. 
         Alay etme kuzum. 
         Evet kar yağacak, 
         evet 
                hava güzel. 
         Koynuna girdiğim adam gibi 
                                      kocam gibi değil, 
         büyüğüm, akıllım, 
                                babam gibi gel... 
     

    2

    Geldi Süleyman, 
    Fahire, kocası Süleyman'a sordu : 
    — Doğru mu? 
    — Evet. 
    — Teşekkür ederim Süleyman. 
         Bak işte rahatladım. 
         Bak işte ağlamıyorum artık. 
         Nerde buluşuyordunuz? 
    — Bir otelde. 
    — Beyoğlu tarafında mı? 
    — Evet. 
    — Kaç defa? 
    — Ya üç, ya dört. 
    — Üç mü, dört mü? 
    — Bilmiyorum. 
    — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? 
    — Bilmiyorum. 
    — Demek ki bir otel odasında. 
         Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. 
         Bir İngiliz romanında okudum, 
         bu işlere yarayan otellerde 
                                       kırık küvetler varmış. 
         Sizinkinde de var mıydı Süleyman? 
    — Bilmiyorum. 
    — Hele düşün, 
         toz pembe çiçekli, kırık bir küvet? 
    — Evet. 
    — Hiç hediye verdin mi? 
    — Hayır. 
    — Çukulata, filân? 
    — Bir defa. 
    — Çok mu seviyordun? 
    — Sevmek mi? 
                             Hayır... 
    — Başkaları da var mı Süleyman? 
    — Yok. 
    — Olmadı mı? 
    — Hayır. 
    — Bunu sevdin demek... 
         Başkaları da olsaydı 
                                          daha rahat ederdim... 
         Çok mu güzel yatıyordu? 
    — Hayır. 
    — Doğru söyle, bak ne kadar cesurum... 
    — Doğru söylüyorum... 
    — Zaten gösterdiler bana. 
         İnek gibi karı. 
         Belimden kalın bacakları... 
         Fakat zevk meselesi bu... 
         Bir sual daha, Süleyman : 
         Niçin? 
    — Bilmiyorum...

    Karanlıkta pencerenin hizasında 
    karlı, ağır bir çam dalı. 
    Bir hayli zaman oldu 
    sofada asma saat on ikiyi çalalı.

    3

    Süleyman'ın karısı Fahire 
                şunları anlattı kocasına ertesi gün : 
    — ... Dayanılmaz bir acı halindeydi 
                                           kendime karşı duyduğum merhamet, 
         ölmeye karar verdimdi, Süleyman... 
         Annem, çocuklarım ve en önde sen 
                             bulacaktınız karda ayak izlerimi. 
         Bekçi, polisler, bir tahta merdiven 
         ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız 
                                 arka arsada bostan kuyusundan. 
         Kolay mı? 
         Gece bostan kuyusuna doğru yürümek, 
         sonra kenarına çıkıp durarak 
         baş aşağı atlamak karanlığına? 
      
         Fakat bulmadınızsa eğer 
         karda ayak izlerimi 
         sade korktuğumdan değil. 
         Bekçi, merdiven, polisler, 
         dedikodu, kepazelik, 
         aldatılmış bir zevcenin intiharı : 
                                               komik. 
         Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. 
         Kime? Herkese, sana meselâ. 
         İnsan, ölmeye karar verirken bile 
         insanları düşünüyor...

         Sen yatakta uyuyordun 
                              yüzün rahat, 
         her zaman nasıl uyursan 
         ondan evvel ve o varken.

         Dışarda kar yağmaya başladı. 
         Bir tek gecelikle çıkmak balkona : 
         Zatürree ertesi gün, 
                                 nümayişsiz ölüvermek. 
         Hayır, 
                   hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.

         Yaktım sobamızı. 
         İyice ısınmak lâzım ilkönce. 
         Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış. 
         Pencereye, kara bakıyorum : 
         «Eşini gaip eyleyen bir kuş 
                                                     gibi kar 
           geçen eyyamı nev baharı arar...» 
         Babam bu şiiri çok severdi. 
         Sen beğenmezsin. 
         «Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»

         Lambayı söndürmeden balkona çıktım. 
         « ... gibi kar 
                     düşer düşer ağlar...» 
         Oturdum balkonda iskemleye. 
         Havada çıt yok. 
         Karanlık bembeyaz. 
         Uykudayım sanki. 
         Sanki çok sevdiğim bir insan 
         korkarak beni uyandırmaktan 
                                 yumuşacık dolaşıyor etrafımda. 
         Üşümüyordum. 
         Kederim duruluyor 
                                        berraklaşıyor. 
         Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık 
         sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin. 
         Ben rehavetli bir mahzunluk içinde 
                                        acayip şeyler düşünüyordum : 
         Feneryolu'ndaki çınar 
                                       150 yaşındaymış. 
         Ömrü bir gün süren böcekler. 
         Gün gelecek 
                              insanlar çok uzun 
                                               çok bahtiyar yaşayacaklar. 
         İnsanın yüreği ve kafası var... 
         İnsanın elleri... 
         İnsan? 
         Ne zamanki, 
                              nerdeki, 
                                           hangi sınıftan? 
         Onların insanları, 
         bizim insanlarımız. 
         Ve her şeye rağmen 
         yeni bir dünya için yapılan kavga. 
         Sonra sen 
                         ben 
                               bir kırık küvet 
         ve benim 
         kendime karşı duyduğum merhamet...

         Kar durdu. 
         Sökmek üzre şafak. 
         Utanarak 
                         odaya döndüm. 
         O anda uyansaydın 
                      sarılıp boynuna... 
         Uyanmadın. 
         Evet, 
         çok şükür nezle bile değilim.

         Şimdi? 
         Zaman zaman hatırlayıp 
         zaman zaman unutacağım. 
         Yine yan yana yaşayacağız 
         beni sevdiğine emin olarak.

    4

    Altı ay kadar geçti aradan. 
    Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. 
    Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı. 
    Fahire birdenbire durdu 
    baktı muhabbetle kocasının gözlerine 
    ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.
  • Gençler İngiliz sporuna ilgi duymaya başlarken, özellikle en kötü spor dalına - ayakla oynanan bir tür top oyunu olan futbola merak giderek artmaktaydı. Futbol, bütün Avrupa'da daha okulu bile bitirmemiş gençler arasında bir çeşit dine dönüşmekteydi. Bütün ülkelerde binlerce insan bir futbol kültürü oluşturarak, ona tapmaya, futbolu bilim ve sanatla eşdeğer görmeye başlamıştı.

    Cahil, kaba ve ahlaki değerleri hiçe sayan sokak basını gençlerin bu yeni tutkusuna sıkıca sarıldı ve onu istismar etmeye başladı. Gazetelerde özel köşeler açılmakta, hemen her gün ''manda gibi güçlü ayaklara sahip'' kahramanlarla ilgili yazılar çıkmaktaydı. Snelman zamanında Finlandiya' da da benzer şeyler yaşanmaktaydı. Ciddi zihinsel çalışmalar için henüz eğitilmemiş Finlandiya gençliği, yüksek ülkü ve ideallerle yaşamaya alışık değildi. Finlandiya'nın Rusya ile birleşmesinden sonra halkın İsveçlilere duyduğu nefret ve İsveç yönetimine karşı ulusal mücadele kavramları anlamını yitirdi.

    Haylaz, vücut sağlığı yerinde ve ne yazık ki tembel ruhlu Finlandiyalı gençler futbola merak sardı. Futbol, ruhsal bir hastalık gibi, şehirde yaşayan gençlerin büyük kesimine sirayet etmeye başladı. Daha sonra büyük köylere sıra geldi. Bir modaya dönüşen futbol bütün bir kuşağın düşüncelerini ve kalbini esir aldı. Futbol kulüpleri ve toplulukları hasta vücudu saran sivilce ve benler, bataklıklarda bulut gibi uçuşan sinekler gibi çoğalmaya başladı. Bu topluluklar bir şehirden diğerine geçerek, futbol müsabakaları düzenliyor, maç yapmak için diğer ülkelere gidiyorlardı. Yapılan bu organizasyonlara büyük paralar harcanmakta, gençlerin değerli zamanı, özellikle de okul günleri boşuna heba edilmekteydi. Kalplerdeki ateş sönmeye yüz tutarken ''manda ayaklar'' zamanın düşünce sembolüne dönüşmekteydi.
    Grigory Petrov
    Sayfa 116 - Koridor Yayınları
  • Amerikalı, Fransız fark etmez. Dünyanın kara ırklarını bombalamaya başladığında, İngiliz’sin demektir.
  • O da ben de kendi yaşantılarımızın duvarlarına sığınmıştık.