• 225 syf.
    ·4 günde·9/10
    Spoiler içerir.
    Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümleri kanıksayarak... Bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler, insanların yüzünü ağartan işlerdir. İnsanlık, yüzyılımızın yaptıklarıyla övünebilir de.
    Yine de geçirdiğimiz yirminci yüz yıl belki de insanlığın en acılı yüz yılıydı. Milyonlarca insan, çoğunluğu da genç, bu yüzyılda öldürüldü. 20. yüzyıl, insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı dünya savaşları bu yüzyılda çıktı, büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.
    Birinci Dünya Savaşı’ndan geriye kalan insanlar, savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz... İkinci Dünya Savaşından kalanlar daha beter durumda. Hele Üçüncü Dünya Savaşı, yani Soğuk Savaş, insanlarımızın nasıl canına okudu... Dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek, ölümü beklemek gibidir.
    Her savaş, adı ne olursa olsun, bir yıkım, bir ölümdür, insanlığımızı çürütür, vicdanımızı çürütür. Yenenler de yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamazlar.
    Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilendiler. Birinci dünya savaşı bittiği zaman dünyamız değişmişti. Bu değişimi de birçok usta yazdı. Savaşı görmüş ülkelerin de, görmemiş ülkelerin de romancıları bu korkunç olayı yazdılar, yazmak zorundaydılar. Savaşa girmemiş ülkelerin yazarları da savaşa girmişler gibi kıtlıklar gördüler, yoksullaştılar, aç kaldılar, savaşa girmişler kadar değiştiler.
    Şu sıralar elimde çok önem verdiğim bir kitap var. Eric Hobsbawm Kısa 20. Yüzyıl 1914 – 1991 Aşırılıklar Çağı.
    Hobsbawm kitabın girişinde “Kuşbakışı 20. Yüzyıl” başlığıyla bu yüzyıla önemli iz bırakan on iki kişinin 20. yüzyıla bakışını veriyor, bu on iki kişi 20. yüzyılın birçok yanını bize gösteriyor.
    Burada Yehudi Menuhin’in değerlendirmesinin altını çizmek isterim: "20. yüzyılı özetlemek gerekirse, insanlığın o zamana kadar idrak ettiği en büyük umutları canlandırdığını ve bütün hayalleri ve idealleri yıktığını söyleyebiliriz."
    20. yüzyılda insanlık önemli pek çok şey yaratmıştır. Dünyanın birçok ülkesinde yeni bir eğitim anlayışı gelmiştir. Medya ve iletişim araçları değişmiş, gelişmiştir. Savaş silahları şaşılacak kadar değişmiştir. Bunların en önemlisi atom bombasıdır. Teknoloji ve üretim araçları şaşılacak kadar değişmiştir. Bir de Sovyetler Birliği var, doğuşu, yarattığı umutlar ve sevinç ve ortadan kalkması... Bu dünyamıza bir gün baktık ki dünya değişmişti.
    Benim için 20. yüzyılı en iyi anlatan roman hangisidir derken üç eser arasında gittim geldim, Heller’in Catch 22, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don ve Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.
    Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, bu kitabı gençliğimde okumuştum. Bu kitap 20. yüzyıl dünyasının el kitabı sayılabilir. Böylesi kitaplar büyük ustalıkla yazılır, dahası can pahasına yazılır. Hatırlayalım, bu kitabı Hitler meydanda yaktırmıştı. Yazarı da ortadan kaldırmak için aramışlar, kaçmayı başaran Remarque’ı bulamamışlar, buna karşın geride kalan kız kardeşini öldürmüşlerdi.
    Bu kitabı bir daha okudum. Yıllar önce okuduğum bu kitap daha bugünlerde yazılmış gibi. Böylesi kitapları insanoğlu sonuna kadar götürecektir.
    Dünyamızda savaşlar üstüne çok kitaplar yazılmıştır. İlyada destanını insanlık unutmadı. Savaşlar yok olduğu zaman bile İlyada okunacak. İlyada olmasaydı Stendhal Parma Manastırı’nı yazamazdı diyenler var. Tolstoy ben İlyada’yı yazdım diyor. Başkaları da Parma Manastırı’ndaki Waterloo olmasa Borodino anlatımı olamazdı diyor... Doğru değil gene yazarlardı.
    Kimden gelirse gelsin, Remarque Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanıyla çağımızın destanını yazmıştır.
    Bu roman 20. Yüzyılımızı en yaralı yönüyle yani savaşla derinlemesine gösteriyor. Çoğu şimdiye kadar görülmemiş silahlar, insanlık dışı silahlar karşı tarafın askerlerinin köylerinin, şehirlerinin üstüne yağmur gibi yağıyor, insanlar ölüyor, ölmeyenler yaralanıyor, insanlıktan çıkıp deliriyorlar. Bu romana göre savaşa giren iflah olmaz, delirmese bile şöyle veya böyle hastalanır. Savaştan çıkanlar eksik bir insan olurlar.
    Birinci Dünya savaşında kimyasal silah çıktı ki bu silahların en korkuncuydu. İkinci Dünya savaşı kimyevi savaşların en korkuncuydu. Atom bombası çıktı, yalnız Japonya’nın üstünde patlamadı, bütün insanlığın üstünde patladı. Derken dünya eli yüreklerinde Amerikayla Sovyetler Birliğinin atom savaşına gireceği korkusuyla yaşadı. Onlar vazgeçtiler ama nükleer başlıklar, silahlar pek çok yerde hala duruyor, hatta çoğalıyor.
    Biz gene Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok a gidelim.
    Kitabın başlangıcında cephenin altı yedi metre gerisinde askerler dinleniyorlar. Yemek çok, gençler hep memnunlar. Yemekleri, bolluğu haketmiş değiliz diye, Prusya ordusu cömert değildir diye konuşuyor, şu sefamızı yanlış bir hesaba borçluyuz diyorlar. Yemek düşünüyorlar, yemek konuşuyorlar, posta geliyor, mektuplar geliyor, oldukları yerde keyifleri yerinde.
    Ve savaş başlıyor, İngilizler durmadan kurşun sıkıyorlar. Kurşunlar o kadar çok ki. Savaşa şaşmış delikanlılar kaçışıyorlar. Kaçtıkça kurşunu yiyor yere düşüyorlar. Koşarken birden karşıdan kurşun akmaya başlıyor, arkada toplar gürlüyor, arkadakiler biraz duruyorlar, kaçanlarsa yavaşlıyor, onlar bir durduktan sonra, toplar yine gürlüyor. Onlar gene koşuyorlar, karanlıkta bir varıyorlar, kaçanların yarıdan çoğu ölmüş. Açlıktan kırılıyorlar. Yaralananları sırtlarına almışlar, yola düşmüşler. Kurşunlar yağmış, karşılık vermişler daha da yere düşmüş, ölenleri götürmüşler. Kurşunlar yağmur gibi yağıyor, toplar gürlüyor. Kurşunlar yağarken onlar topların çukurlarına iniyorlar, orada kendilerini koruyorlar. Yağan kurşunlara, gürleyen top güllerine can verenler inanılmayacak kadar çoğalırken birden göklere bakarlar, İngiliz uçaklarının seslerine doğru bakarlar, üstlerinde birçok uçak onları bombalıyor.
    Görülmedik zayiat verirler. Uçaklar bir türlü onları bırakmaz, sonra hepsi birden bir emirle yerlere yüzükoyun yatarlar. Uçaklar üstlerinden gelir geçer. Gelirler giderler. Gelirler giderler ya yerlerde insan ölüleri çok. Arabalar gelir ölüleri, yaralıları taşımaya başlar. Yatan askerleri toplamak kolay değildir. Askerler dağılmıştır.
    Orduya gönüllü gelenler hep bir aradadırlar, yalnız yüz elli kişiyken seksenden az kişi kalmıştır. Yaralıları sırtlarında taşırlar, sabahleyin onları doktorlara götürmek için. Uzaktan bir köy görürler, yola düşer köye giderler. Köyde kimse kalmamıştır. Evlerin içini ararlar, çok yiyecek içecek vardır. Lambaları yakarlar, ateş yakarlar, çoktandır açlardır, karınlarını doldururlar, hep birden uyurlar, hastalar inler. Köyde iki gün kalırlar, hastalardan birkaçı ölür, hastaları sırtlarına alırlar hasta yerlerine götürürler. Doktorların oldukları hastane gibi bir yerdir bu. Ölülerden sırtlarına alabildiklerini getirmişlerdir, getiremediklerini köye gömmüşlerdir.
    Savaş sürer gider. Onlar için artık hiçbir anlam ve amaç taşımayan bu savaşın bir köşesinde beklerler, ölümden kaçarlar kaçarlar, yine beklerler. On dokuz yaşında gönüllü yazılmış Paul, dostu, yol göstericisi Kat’ın ölümünden sonra artık ölümden kaçmayı da bırakır.
    1918 yılının Ekim ayında onu vurdular. Bütün cephe boyunca öyle sakin hareketsiz bir gündü ki!.. O günkü ordu bildirisini bir tek cümleye sığdırabildiler.

    ‘Batı cephesinde yeni bir şey yok’
    Yüzükoyun düşmüştü ve yerde uyur gibi yatıyordu. Sırt üstü döndürdükleri zaman acı çekmemiş olduğunu gördüler. Yüzünde öyle dingin bir ifade vardı ki, bu sonuçtan adeta memnun kaldığı sanılırdı.
    Yerde ölüsü yatan asker bütün romanı anlatan Paul’dür.
    Remarque’nin Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı böyle biter.
    Roman, sözlü sanatın en önemli koludur, çünkü her okuyucu bir romanı okurken okuduğu romanı başından sonuna kadar yeniden yaratır. Romanların gücü bu yaratmaya bağlıdır.
    Bizim çağımızda romancıların başları beladadır, çünkü insanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır, çünkü roman insanlara insan olduklarını söyler.
    Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar.
    Savaşlar insanların ölüm fermanıdır, savaşlar üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.
    Sanat, gerçek sanat savaşın, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğunun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır... Çünkü ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır. 20 yüzyılda roman bu uyarıcılığı dirençle sürdürdü. Erich Maria Remarque’ın 1929’da yazdığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor.
    Yaşar Kemal
  • 304 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İnceleme ve Önerme Yazısı

    - Başlangıcından Günümüze-
    Kitap Adı: Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
    Yazarı : 5 akademisyen / Kolektif
    Editör : Prof. Dr. Temuçin Faik Ertan
    Yayınevi : Siyasal Kitabevi
    Baskısı :6.Baskı/ Ağustos 2018/304 Sayfa
    Barkodu : 9786055782566

    Tarih boyunca, bu hazin durumlara nasıl düştüğümüz ayrı bir yazı ve araştırma konusu.
    Yakın tarihimizle ilgili okumuş olduğum bu 11. kitap. Öncelikle yayınevine, 304 sayfa hem de büyük boy bir kitabı 12 TL gibi fiyatla okuyucuyla buluşturduğu için tebrik ve teşekkürlerimi iletmem gerek.
    Bu kitap beş akademisyenin, farklı konuları ele aldığı ortak bir çalışmanın ürünü. Konu işleyişini daha sistematik ve hatırda kalıcı bulduğumu belirtmeliyim. Her konunun sonunda listelenen yararlanılan kaynaklar, eserin nasıl bir emekle ortaya çıktığının ayrıca bir tanığı.
    Tarihi; yalnızca okuyanlar, ancak yazanları anlayabilirler fakat yapanları tam anlayamazlar.
    Bundan dolayıdır ki “ben olsaydım şöyle yapardım” diye 100 yıl öncesi bir vakayı eleştirip, ucuz kahramanlık konumuna düşmemek gerekiyor. Bu durum bir eleştiri, temenni, yorum yapmamızı da
    engellemiyor tabi.
    Aynı tarihi olayları, farklı kaynaklardan okumak bana sıkıcı gelmiyor. Anlayamadığım bir konuyu daha iyi anladığımı ve değişik yorumlayabildiğimi fark ediyorum. Tek sıkıcı gelen, hayrete düşüren, ibret almayıp da aynı hatalara tekrar tekrar düştüğümüzün resmidir.
    Cehalet diz boyu, ihanet ondan aşağı kalmıyor. Etnik ayaklanmalar, benliğine yenik düşenler, ben baş olayım telaşları. İstanbul hükümetinin acziyeti, enkazı ve teslimiyet politikası.
    Ve ortada, yarım sente muhtaç, hasta adam rolü biçilen, koca devletin son bakiyesi.
    Yakın tarihle ilgili 11 farklı kitap okumaktaki maksadım da buydu zaten. Niye bu durumlara düşmüşüz? Bunu hak etmiş miydik? Ne tür hatalar yaptık? Ne yapsaydık, gücümüzü koruyabilirdik?
    Bu soruların cevabını aradım hep kitap satırlarında. Tarih bilinci olmadan basit bir kuyu bile kazamazsınız. Kültür, bilim, teknik, sanat, savunma, yönetim, sanayi ve düşünce devrimi yapamazsınız. Yaptıklarınızı geliştirmezsiniz. Geçmişi bugüne bağlayıp geleceği planlamak zorundayız.
    Gücünü kaybeden, emperyalistlerin iştahını kabartan bir duruma düşmüştü Osmanlı.
    Kurtuluş mücadelesi, istiklal Savaşı ve Cumhuriyet’in ayak sesleri. Bu aşamaya kolay gelinmedi.
    Devamında bir devletin yeniden inşası, devrimler, aydınlanma hareketini, toplumsal ortak bilincimiz
    kadar anlayabildik. Aşama aşama yüceltirken tüm değerlerimizi, bugün çok daha ileri bir seviyede olmalıydık.
    Kuvvetler birliği ilkesi, bu süreçte geçici olarak benimsenmiş olsa da nihai hedef katılımcı, çoğulcu demokrasi anlayışıdır. İcraat, ıslahat ve devrimlerin uygulanması için, tek parti hükümeti kadro hareketi olarak geçici bir yönetimdi. Söyleyecek söz bulamayanlar genelde bunu eleştirirler de sonuçta demokratik bir hükümet yıkılarak yeni bir devlet kurulmamıştı.
    Aslan güçten düşünce sırtlanların maskarası olur misali, kurda kuşa yem olacak bir duruma düşmüştük.
    Şöyle okuduklarımı gözümde film şeridi gibi canlandırıyorum da kurtuluş savaşı bir mucizedir, azmin, zekanın, inancın, kararlılığın zaferidir.
    Askeri, mali, siyasi ve teknik, savunma olarak güç kaybına uğrayınca, Sevr Anlaşması dayatmasını
    Milli Mücadele ile nasıl bertaraf ettiğimizi gururla okuyacaksınız. Cepheden cepheye, savaştan savaşa koşturup duran milli kahramanlarımızda eksiklik/noksanlık / yanlışlık aramak kimin haddinedir.
    Canının dişine takmış, vatan, millet ve tüm mukaddes bildiği değerler uğruna, “ya istiklal ya ölüm”
    bayrağıyla yaşayan cesaret abidelerinde kusur aramak, hiçbir mantıklı ölçüyle örtüşmez.
    Kusur ve hata insan içindir. Hiçbirimiz bunda istisna değiliz. Terazide ağır gelen tarafla değer biçmek gerek. Ve insanın her yaptığı hatasız/noksansız olacak diye bir kural da yoktur.
    Bize düşen, aldığımız emaneti daha yücelere çıkarabilmektir. Milli Mücadele başlangıcından bu yana, 100 yıl geçmek üzere, bizimle yarışanları/savaşanları geçebildik mi? Hayır. Demek ki vatanı, küresel canavarlardan kurtarıp bize bırakanlara söyleyecek sözümüz olamaz. Her birey kendi eylem, söylem, beklenti ve bıraktıklarıyla sorumludur.
    1918-20’li yıllar. Farklı cephelerde Rus, İtalyan, Fransız, İngiliz ve Yunan askerlerine karşı ölüm-kalım savaşı veren Anadolu’nun milli mücadele kahramanlarına karşın, teslimiyetçi-mandacı İstanbul Hanedanlık Saray Hükümeti’nin hiçbir çabasının olmaması ve tehlike püskürtülünce, başarıya ortak olma çabaları manidardır.
    Bilgi yarışmasında değillerdi, bir makine üretmiyorlardı, kendi tarlasının kurtarma çabasında değillerdi, ailelerine kışlık azık hazırlamıyorlardı, yedi göbek torunlarına yetecek kadar para kazanma sevdasında da değillerdi. Canı pahasına, düğüne gider gibi cepheden cepheye koşan vatanperver ruhu anlayabilmek için, o yürek frekansının en azından onda birine sahip olmak gerek.
    Savaşı, can vermeyi, video oyunları, atari makinasından ibaret zannedenler, toprağa düşmüş askeri elbette anlayamayacaklardı. Hak etmediğine sahip olanlar, elindekileri de kaybetmeye mahkumdur.
    Tarih; vefa, saygı, ibret, deneyim, ilim, irfan ve sabır öğretmeli bize. Yoksa aynı nakarat nağme ile
    dolapçı beygiri gibi döner dururuz.
    Anlamak isteyene bu kitap yeter. İyi okumalar.
    17.03.2019
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
  • 640 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Ne desem ah neler yazsam...
    Enver Paşa'yı çok severim, bu sevginin gözlerimi kör edip aşka dönüşmesinden korkarım fakat mani olamadan onu severim. Onu nasıl sevmem? Edirne bugün Odrin değilse bu Enver Paşa sayesindedir. Trablusgarp'ta bir avuç milisle İtalyanlara karşı destan yazanların kumandanıydı o. Yüreği şefkatle dolu bir adamdı. Libya çöllerinde kendisine arkadaşlık eden küçük bir geyiğe Mansura adını takıp onu hasta gördüğü zaman ağlayabilen bir kişiden bahsediyorum.
    Muvaffak olsaydı ne olurdu bir düşünün.
    Kuzey Kafkasya'da sürgün ve soykırım denen şeyler vücuda getirilebilir miydi?
    Balkanlarda Türk-Boşnak-Arnavut-Pomak-Torbeş itilip kakılıp bir köşede sahipsiz bir halaskar beklemekten yorulmuş bir vaziyette sinip kalır mıydı?
    İkiye bölünen Azerbaycan onun idealleri sayesinde yeniden bir ve bütün olarak dünyada söz sahibi olmaz mıydı?
    İngiliz rafineri şirketlerinin sömürdüğü İran bugünkü kötü vaziyetine sürüklenir miydi?
    Afganistan'da bile büyük bir şöhrete sahip olan bu insan emellerini gerçekleştirebilmiş olsa Peştun-Özbek çatışmaları yaşanır mıydı?
    Çin Doğu Türkistan'da böyle soykırımlara devam edebilir miydi?
    Tatarlar, Başkurtlar o büyük medeniyetlerinin sonunda 1-2 milyonluk küçük halklar olarak Rusyanın müstemlekesi olarak kalır mıydı?

    Çok büyüktü Paşa, çok büyük... Türkiye'yi küçük Amerika yapmakla övünecek olan küçük kafaların idare ettiği Türkiye onunla bambaşka bir yer olabilirdi fakat olmadı. Bize gayret yaraşır takdir Allah'ındır diyerek gayret etti... Sefer etti ama zafer olmadı buna insan isyan edebilirdi. Bu kadar fedakarlıklara rağmen akamete uğramamalıydı bu mücadele.
    Bir yandan Rus öbür yandan İngiliz, sonra İtalyan hançeri Fransız küstahlığı ve onların kışkırtarak üstümüze saldırttığı Venizelos'un Rumları, Ferdinand'ın Bulgarları, Rusların daima ısırmaya hazır sadık ve itaatkar itleri Sırplar... Bir de "Edirne'ye Enver gireceğine Bulgar girsin diyerek" yurdu kişisel ihtirasları sebebi ile peşkeş çekenler... Bu kadar çok düşmana karşı zaferle çıkabilmek pek müşkül bir hadiseydi fakat zafer kazanılmış olsaydı biz dünyaya gözümüzü borçla açmayacak, zulümler bu kadar şedit olmayacaklar, zalimler mazlumların üstüne bu kadar kolay yürümeyecekti...
    Ruhun şad olsun Paşa...
    Sen Abide-i Hürriyet'te gezen şühedayla konuşuyorum gibi diyordun bugün biz de Abide-i Hürriyette gezerken seninle konuşuyor gibiyiz.
  • Deccal Sistemi: 666

    DECCAL KİMDİR?

    Deccal… Asırlardır beklenen bir şey. Kimilerine göre Şeytandan sonra yaratılmış en büyük düşman. Bazı gizli öğretilere göreyse o bir kurtarıcı.! Deccal, İslam dinine göre ahir zamanda, Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır. Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir. Bazı kimseler deccalin internet veya televizyon olduğu hakkında teoriler ortaya sürmüşse de hiçbir dini kaynakla uyuşmamaktadır. Deccalin fiziksel özelliklerinden İslam kaynakları şu şekil de bahsetmektedir; Deccal cüsseli, heybetli, kızıl renkli, kıvırcık saçlı, ensesi kalın ve alnı geniş bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır. Alnında “kâfir” yazısı vardır. Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır. Bir insanın alnında açık açık kâfir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. Öyleyse bununla başka bir mânâ kastedilmiş olmalıdır. Deccal Yahudîdir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudî oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudîler de zâten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alûsî tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudîler, Resûlullaha (a.s.m.) gelmiş, “Âhir zaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak” demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü’min Sûresinin 56. âyetini göndermişti. Deccalın bazı metafızıksel ozellıklerının olduğu rıvayet edılmektedır. Deccal önüne bulutu katan rüzgar gibi hızlı gider… Bu rivayetten yola çıkarak onun hızlı araçlardan yararlanacağını, süratli icraat yapacağını anlıyoruz. Şualarda da belirtildiğine göre deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir. Bilindiği gibi kafirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere istidraç denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabii bunu şerre alet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar. Deccal da böyledir. Ondaki bu haller istidraç kabilindendir. Her ne kadar firavun gibi ilahlık davasında da bulunsa, birkısım harikuladelikler de gösterse, nihayet deccal doğup büyüyen, beşeri özelliklere sahip bir yaratıktan başka bir şey değildir. Sahihi Müslim de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir. Kendine tabi olanları cennetine, tabi olmayanları cehennemine atar. Rivayette var ki, ” Süfyan büyük bir alim olacak, ilim ile dalalete düşer. ve çok alimler ona tabi olacaklar. ”Çağımız alimlerinden Muhammed Gazali, deccalı tabiat ilimlerine vakıf bir Yahudi alimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudilerin vicdanını temsil ettiğini söyler.

    Deccal bir kısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde zekaveti, fenni ve siyasi ilmiyle mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok alimin aklını emri altına alır. Azılı bir islam düşmanı olan büyük deccal, egemen olduğu ülkede Allah’ın kanunlarını kaldırıp kuranı yasaklayacak ve din düşmanlığı ilkesine dayanan korkunç bir baskı rejimi kuracak. İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş yalan, hile, iftira, tertip, baskı, işkence ve idam sehpaları ile devlet terörü estirecek ve sapık rejimini Müslümanlara zorla kabul ettirmeye çalışacak. Ahir zamanda doğuda ,Horasan veya İsfahan da, Şam da yahut Şam ile Irak arasındaki bir yerde ortaya çıkıp yeryüzünde kırk gün kalacak, fakat bu günlerden biri bir yıl biri bir ay biri de bir hafta kadar sürecek, diğerleri ise normal günler gibi geçecektir. Deccal çıktığı zaman beraberinde su ve ateş alacaktır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur, halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir.” Sizden kim o güne ererse halkın ateş olarak gördüğüne girmeyi tercih etsin. Çünkü o aslında tatlı soğuk sudur.” Deccalin sağında cennet solunda cehennem görünür. Ayrıca deccal Bir adamı herkesin gözü önünde öldürüp diriltecektir. Bu kişinin Hızır A.s. olduğu düşünülür. Sonra toplanan halka 3 defa sorar Rabbiniz olduğuma şahit oldunuz mu! Orada bulunan pek azı müstesna halk Şahit olduk iman ettik rabbimiz sensin derler! İnanmayan haniflerse oradan uzaklaşıp dağlara kaçar. İslam kaynakların da Deccal hakkında çok daha fazla rivayet vardır. Yahudilerden gizli kabalistik öğretilere bağlı bir kısım elitler deccalı kurtarıcı olarak görür. Bunlar azınlıkta da olsa dünyanın kontrolü ellerindedir. Bu deccalcıların gizli öğretilerindeyse Deccalın gelmesi için dünya da yapılması gereken bazı işler vardır. İşte bu deccalcıların amacı dünyayı deccalın gelişine hazırlamaktır. Şimdi sizlerden bu kısmı çok iyi dinlemenizi hatta imkanınız varsa yazarak not almanızı istiyorum. Nihayetin de dünya da bildiğiniz yada bilmediğiniz yaşanan pek çok olumsuzluğun sebebi az sonra sayacağım 4 madde. Onlara göre Deccal geldiğin de;

    Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet hakim olacaktır.
    Dünya Nüfusu 500 milyon olacaktır.
    Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır.
    Nüfus’un Büyük kısmı Kölelerden oluşacaktır.

    2. KANTO: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DECCALCILARIN FAALİYETLERİ

    Eski çağlardan beri mevcudiyetlerini sürdüren bu elitler dünyayı deccalın gelişine hazırlamak adına ciddi mesai harcamakta gizli örgütler kurup, makam mevkii sahibi kişileri kontrol altında tutmaktadırlar. Deccalcılar kendilerine en büyük düşman olarak İslam dinini görmektedir. Bu yüzdende Peygamberin vefatının ardından dini bozmak adına çeşitli faaliyetler yürütmüşlerdir. Pek çoğu inanca uygun olmayan sahte hadisler üretmişler, Sahte Mehdiler ortaya çıkartıp bu kişileri maddi ve manevi olarak desteklemişler. Hatta islam’a mezhepçilik anlayışını sokmuşlardır. Günümüzde bilinen tüm bidat mezheplerin kökeni Müslüman kılığına girmiş bu deccalcı elitlere dayanır. Buna en yakın örnek 1. Dünya savaşı esnasında Deccalcıların o dönem ki maşası İngilizler maharetiyle vücuda getirilen Vahabi mezhebidir. Bu bidatcı mezhepler Sünnetleri ve hadisleri terk etmiş yahut bir kısmına uyup bir kısmına uymayarak dinde reform arayışına girmişlerdir. Zaman içerisin de bu durum öyle bir hal almıştır ki farzlar dahi değiştirilmiştir. Örneğin bu bidat mezheplere üye kimseler namazı 3 vakit kabul ederler ve bu şekilde uygularlar. 2. Tapınak döneminden sonra Yahudilerin Kudüs’ten çıkartılması Deccalcılar için büyük bir felaketti. Nitekim deccalin zuhuru için az evvel ki maddelerde de belirttiğim gibi Kudüs başkentli tek bir dünya devleti gerekliydi. Yahudiler zamanla tüm dünyaya yayılarak başarılı bir ticari ağ kurdular Avrupa’da rahatı yerinde olan Yahudiler’in Kudüs’te toplanmasına imkansız gözüyle bakılıyordu. Ortaçağ Avrupasın’da işkence ve cinayetleriyle nam salan engizisyonlar ne tesadüftür ki ilk amaç olarak Yahudi ve Müslümanları Katolikleştirme amacıyla kurulmuştu. Lise tarih derslerinden hatta günümüz dizilerinden hepiniz hatırlayacaksınız Kanunu Sultan Süleyman İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudileri gemilerle aldırıp İstanbul’a yerleştirerek canlarını kurtarmıştı. Günümüzde İstanbul’da yaşayan Yahudi vatandaşlarımızın kökeni o dönem ki Yahudilere dayanmaktadır. İspanyol Engizisyonu, Aragon kralı II. Fernando ve Kastilya kraliçesi I. Isabel tarafından 1478’de kurulmuştur. II. Isabel tarafından 1834’te lağvedilene kadar devam etti. Netice olarak 200.000 den fazla kişi göç etmek zorunda kaldı 160.000 den fazlada kişi çeşitli işkencelerle öldürüldü. Kral Fernando’nun baş danışmanı ve en samimi arkadaşı bir yahudiydi. Ayrıca Tapınak şövalyelerinin sadık bir üyesi.

    Aynı şekilde Kraliçe I. Isabelin sözünden çıkmadığı kahinide bir yahudi ve tahmin edebileceğiniz gibi oda tapınakçıların sadık bir üyesiydi. Tapınak Şövalyeleri uzun yıllar deccalciler tarafından kullanılıp desteklenmiş bir yer altı tarikadir. Nitekim evde ki hesap çarşıya uymadı. Keza Kudüs Osmanlı’nın elindeydi. Göç eden kripto yahudiler toplu şekilde Kudüs’e yerleşebilmek için defalarca Padişahtan izin istemişlerse de Dönemin güçlü sultanları bu duruma müsamaha göstermediler. Vaat edilmiş topraklara Yahudileri yerleştirmek adına harekete geçen Deccalcılar ilerleyen yıllarda ilk olarak Osmanlı idaresinde ki Kudüs’ü satın almak istedi. Fakat Sultan Abdülhamid “Kanla alınmış topraklar parayla satılmaz.” Diyerek teklifi ret etmiş ve tüm diplomatik kanalları kapatmıştır. Elbette ki deccalcılar vaz geçmemiştir. 1. Dünya savaşı ile Osmanlı’yı lav ettiler. Akabinde İngiliz kuklası olarak kurulan Arap devletlerinden Kudüs ve civarında toprak satın aldılar. Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da işleri yolunda olan Yahudiler Kudüs’e yerleşmek istemiyordu. İşte bu sebeple elitler Rothschild ailesi önderliğinde Alman devletini ve önemli silah sanayi kuruluşlarını finanse etmiş hatta hibe krediler vermişlerdir. Bunun üzerine Almanya tarihin gördüğü en büyük mekanize orduyu kurarak tüm Avrupa’da bir Yahudi avına başlamıştır. Kaçıp kurtulan Yahudilerse tahmin edebileceğiniz gibi bedava ev ve arazi verilen Kudüs’ün yolunu tutarken. Nihayet savaşın bitiminden 3 sene sonra 14 mayıs 1948’de İsrail resmen kurulmuştur. Burada şunuda belirtmeliyim ki yazık ki ülkemiz de pek çok kişi dini gerekçelerle Araplar’a büyük bir hayranlık beslemekte ve onları yüceltmektedir. Elbette ki 10 parmağın 10uda 1 değildir. Ancak arapların Taa ilk haçlı seferinden başlayıp süre gelen ihanetlerini örtbas etmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Çamur balçıkla sıvanmaz beyler. Bugün arap devletleri parça parça iç karışıklarla sarsılıyor. Filistin’e herkes acıyor. Fakat hiç sordunuz mu Filistin neden bu halde? Türkler ortadoğudan çekildiğinden beri buralar adeta cadı kazanına dönmüş çatışmalar asla son bulmamıştır. O çok sevip destek verdiğimiz Filistin’in bayrağında ki kırmızı üçgen 1. Dünya savaşında İslam davasını müdaafa etmek üzere Mekke’de Medine’de kahramanca çarpışıp şehit düşen saf Anadolu çocuklarını sırtından bıçaklayan hain Şerif Hüseyin ve İsyanını sembolize eder. Yine Irak ve Yemen’de Lise zorunlu tarih derslerinde Türkler sıkı sıkıya aşağılanır. Padişahlarla açıkça alay edilerek iftiralara maruz bırakılır. Hatta Irakta ki tarih kitaplarında Bu Arap sever arkadaşların dilinden düşürmediği bir diğer isim olan Sultan Abdülhamid hanın eşcinsellik masalları romantik Arap diliyle uzun uzadıya yeni nesillerin aklına nakşedilir. Konumuza dönecek olursak bu deccalcıların amaçları uğruna yaptıkları dünyayı sarsan icraatlar saymakla bitmez. 1900’lerin başlarında İngilizler Dünyanın süper gücüydü. Çünkü elitler böyle tüm sermayeyi İngiltere’ye akıtıyordu. Daha sonra deccalılar Amerika’yı gözlerine kestirdi. İngiltere gözden düşerken sahte bir Hülya yaratarak bolluk ve refah söylemleriyle Yeni dünya düzeninin temellerini rahatça atabilecekleri Amerika’yı dünyanın yeni süper gücü haline getirdiler. Günümüzdeyse Elitler için hep kapalı kapılar ardında kalmış diplomasi ve dış ilişki tecrübesi olmayan Çin hedefe varmak için biçilmiş kaftan. Çok yakında Amerika’nın parçalara ayrıldığını ve Çin’in dünyanın yeni süper gücü olduğunu görürseniz hiç şaşırmayın!

    KANTO: GÜNÜMÜZ DE DECCALCILAR (DEŞİFRE)
    Köleliğin kaldırılması düşüncesi öncelikle Büyük Britanya olmak üzere, Kanada, Fransa ile Rusya gibi ülkelerde destek kazanmıştır. Uluslararası Kölelik Karşıtı Örgüt ABD’de köleliğin kaldırılması esasen köleliğin suçlanmasıyla sosyal düşüncenin ona karşı yöneltilmesini oluşturuyordu. 1830’lu yıllarda akım kuzey eyaletlerde geniş boyutlara ulaşmıştır. 1859 yılında Virjinya eyaletinde John Brown önderliğinde köleliğin kaldırılması için başkaldırı başladı. ABD’de 1861 ile 1865 yıllarını kapsayan iç savaş sona erdikten sonra tüzel olarak kölelik kaldırıldı. ABD’de Köleliğin kaldırılmasında 16. ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün önemli etkisi bulunmuştur. Köleliğin yasaklanması ile ilgili ilk kanunlar ise İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir. 1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyid etmiştir. Bayanlar Baylar uyanıp gerçekleri görme vaktiniz geldi! Kölelik asla kalkmadı sadece içeriğinde zorunlu düzenlemeler yapıldı. Abraham Lincoln’ün Yahudi kökenli mason bir başkan olduğunu söylememe gerek yoktur. Yine de hatırlatmış olalım. Söylediğim gibi kölelik kalkmadı sadece zorunlu olarak uygulamada revizyona gidildi. Çünkü köle sayısı çok fazlaydı ve çıkacak bir isyan bastırılamazdı. Bu yüzden elitler köleliği modernize edip bizleri yarattı. Deccalcıla parayı sevmezler yanlış anlaşılmasın bonkör değillerdir. Aksine günahlarını vermezler. Ancak paralarını yaptığımız işler karşılığında azar azar bize verirler. Bazı kişilere bolcada verirler önemsemezler. Hem niye önemsesinler ki para karşılığı olmayan sistemde yaratılan bir şey basılan çoğu para sadece sistemdedir. Kağıt banknot bile değildir. Yani kağıt kadar bile değeri yoktur. Paranın tarihte ki icadına bakacak olursak Alış Veriş için bir değer unsuru olduğunu görürüz Altın ve gümüş gibi değerli madenlerden imal edilirdi Ama deccalılar bunu değiştirdi. Artık para sadece bilgisayar ekranlarında ki yazılardan ibaret biz modern kölelerin kendilerini özgür atfetmesini sağlayıp sistemin devam ettirilmesine olanak tanıyan bir kırbaçtan ibaret. Ancak paranın değersizleştirilmesinin bir sebebi daha var ne demiştik? Deccal dünya sahnesine çıktığın da Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır. Onun yerine köleler artık vücutlarınıza yerleştirilen çipler kullanacak yani elitler sizlere yaptığınız işler karşılığında biçtikleri değerleri artık çiplerinize yükleyecekler. Ayrıca bu çiplerle sizleri çok daha rahat takip edip istediklerinde cezalandırabilecekler. Bilindiği gibi son yıllarda çiplerin insanlar tarafından kullanılmasıyla alakalı pek çok çalışma yürütülüyor. Çipli kimlik kartlarını kullanmaya başladığımız şu dönemlerde Hayal kurma diyenler internetten bu çiplerle ilgili birkaç makale okursa hayal kurmadığımı rahatça kavrayacaktır.

    Şimdi bir diğer maddeyi hatırlayalım Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet olacaktır. Yakın tarihte Amerika ve dünyada birkaç devlet Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve çok yakında tepkiler azaldığında diğer devletler de sırayla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaktır. Tesadüf mü elbette ki hayır. Aslında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak BOP’un son aşamalarından biriydi. Sahi neydi bu bop? Hadi bop neymiş kısaca anlatayım sizlere. Yeni Dünya Düzeni içinde ABD’nin uyguladığı yeni politika, “böl, güçsüz kıl, yönet” yerine, “küçült, birleştir, yönet” şekline dönüşmüştür. Geçmişte sömürgecilik yöntemleriyle hiçbir bedel ödenmeksizin elde edilen mal ve hizmetlerin, bugün değerinden daha az bir bedelle alınması ve yeni pazarlara sahip olunması, ABD’nin ve diğer egemen ülkelerin küreselleşme süreci içerisinde başlıca hedefi olmuştur. Ulus-devletlerin federal devletler haline dönüştürülmesi ve bunların bir federasyon çatısı altında birleştirilmesi, Büyük Ortadoğu Projesinin amaçlarından biridir. ABD bu yapıyla bölgeye barış getireceğini iddia etmektedir. Yani tüm Ortadoğu diğer bir adıyla tüm vaat edilmiş topraklar tek bir federe devlet çatısı altında toplanmak istemektedir. Elbette ki bu devletin başkenti Kudüs olacaktır. Yine de Kudüs’ü tüm dünyanın başkenti haline getirmek için Dünya nüfusu halen çok kalabalık. Hadi bir diğer maddeye göz atalım. Deccal Dünya sahnesine çıktığında dünya Nüfusu 500 milyon olacak. Peki bu koca dünya’da geriye kalacak bu 500 milyon kişi kimlerden oluşacak? Elitler bu konuda daha evvel yine kendilerinin bir şekilde ortaya attırdığı evrim teorisinden bir maddeyi baz alıyor. Doğal Seleksiyon. Yani güçlülerin hayatta kalıp güçsüzlerin yok olması yapılan nüfus azaltımı. Bunun içinde elitlere kaos gerekiyor. Tüm dünyayı saracak bir kaos. O kaosun ayak sesleri duyulmaya başladı çok oldu. O konuya geleceğim ama şimdi birazda nüfus azaltımı hakkında başka neler yapıldığından bahsetmek istiyorum. Adları dışında her şeyleri ile yabancı daha fazla kar elde etmek için mutasyona uğratılmış hayvanlarla besleniyoruz. Tükettiğimiz Hayvanların vücutları hastalık ve ilaç istilası altında ayrıca hızlıca kesip satabilmek için hormonun her çeşidine maruz kalıyorlar. Yediğimiz tavuklar yumurtadan çıktıktan sonra 45 günde kesime hazır oluyor. Doğada beslenen bir tavukta bu süre ortalama 120 gün. Tükettiğimiz gıdaların tamamı GDO içeriyor ve kanserojen. Yetiştirilen meyve ve sebzelerin hepsi kısır tohumlar sadece İsrail’den temin edilebiliyor. Nasıl kısır bir döngü içerisindeyiz anlayabiliyormusunuz? Deccalcıların fabrikalarında, bankaların da, yahut en azından mecburen bilmeden de olsa onların sistemine hizmet eden şirketler de çalışıyor, onların isteklerine itaat ediyoruz. Ve sonra bu çalışmamız karşılığında onlardan aldığımız birkaç parça kağıtla yine onların marketlerinden kendi imal ettiğimiz kanserojen yiyecekleri alıyoruz.

    Plastik ambalaj malzemelerinden içtiğimiz sulara ve yediğimiz yemeklere sürekli kanserojen maddeler karışıyor. Anlayamadınız mı? Birde barınma ve gıdadan sonra insanların en büyük gereksinimi olan sağlığa göz atalımda anlayın. Bir zamanlar insanlar uzun yıllar sağlıkla yaşayıp sevdiklerinin yanında rahatça son nefeslerini verirlermiş. Günümüzdeyse huzurevlerinde, hastane köşelerinde uzun yıllar kanser veya kalp hastalıklarıyla mücadele ederek genç sayılabilecek yaşlarda acı içerisinde ve yalnız başlarına ölüyorlar. Sebebiyse bu az önce saydığımız gıdalar. Onların isteğiyle kendi elimizle ürettiğimiz kanserojen gıdaları tüketiyoruz. Sonra hasta olup yine onların ilaç şirketlerinden ilaç satın alıyoruz. Ne tarafa koşsak yine onların kucağına düşüyoruz. Her yerde radyasyona maruz kalıyoruz. Sonra aniden kanser oluyor ve kanser ilaçlarına tüm mal varlığımızı yatırıyoruz. Yıllarca çalışıp biriktirdiğimiz her şeyi. Kanser ilaçlarını sadece deccalcilerin ilaç firmaları üretmektedir yani yine onlar karlı çıkarlar bizim acılarımızdan. Ayrıca İsrail dünyada en az kanser hastası olan ülke konumundadır. Elitler Savaşlar çıkartır İsrail dünyanın en büyük Silah üreticisidir ve Amerikan şirketlerinin silah lisansları bile elitlere aittir. Yine de biz bunları görmüyoruz. Sahi her şey bu kadar açıkken niye görmüyorsunuz? Daha da acı olanı görseniz bile umursamıyorsunuz. Hadi ama bir şeyler ters gidiyor sizde bunun farkındasınız. Son yıllarda haberlerde hem hayvanlara hem çocuklara yapılanları hepiniz biliyor ve tepki gösteriyorsunuz. Biraz daha küresel bakalım. Son 15 – 20 yılda tüm dünyada eğitim sistemlerinin altına resmen dinamit koyuldu tüm dünyada yaşanan hızlı dejenerasyondan ülkemiz de nasibini aldı. Paranın kampçısıyla insanlar diploma delisi edilip eğitime saldırtıldı sonrada eğitim dinamitlendi. Olan buydu. Yine de bu yanıp yıkılmış sisteme ilginç şekilde bağlıyız Eğitim kurumlarında kazananların yazdığı sahte tarihi, cahillerin formülize ettiği yanlış sahte kitapları papağanlar gibi ezberliyoruz. Sonrada laboratuvar denekleri gibi sınava tabi tutulup derecelendiriliyoruz. Üstelik bunu hiç sorgulamadan kendimize amaç edinip başarabilenlere gıpta ile bakıyoruz. Yine de bu durum ne oldu bizlere. Nasıl oluyor da bakıp görmüyoruz? Duysak da işitmiyoruz sorularına cevap vermiyor. Bu soruya cevap vermeden evvel sizinle kısaca dertleşmek istiyorum. Bunun kadar kapsamlı olmasa da daha evvelde buna benzer birkaç video yaptım. Ne yazık ki kaldırıldı. Hatta öyle ki metinleri web sitemden isteğim dışında silindi. Ve insanlar hiçbir zaman anlamak istemedi sadece izledi. Bu yüzden en azından bu sefer eğer sizde bu kısır döngüye benim gibi karşıysanız beni youtube ve instagram üzerinden takip edip destek olun. Birilerinin gerçeği görüp bana destek verdiğini bilmek beni daha da cesaretlendirecektir.

    Şimdi kaldığımız yere dönelim ve bizlere ne oldu sorusuna cevap arayalım. Öncelikle dizi film ve çeşitli yayınlarla zihin altımıza yolladıkları subliminal mesajlar sayesinde yıllardır bizleri yapacakları her şeye alıştırarak basite indirgememizi sağladılar. Örnek vermek gerekirse 1956 larda yapılan bazı bilim kurgu filmlerinde cep telefonu benzeri cihazlarla görüntülü görüşme yapan karakterler. Simpsonlar gibi çizgi filmlerde yeni seçilecek Amerikan başkanlarının önceden bildirilmesi İkiz kulelere yapılacak terör saldırılarına yazı karakterlerin de atıfta bulunulması ve kart oyunlarında yıllarca öncesinden sembolize edilmesi gibi anlatmakla bitmeyecek pek çok örnek halihazırda önümüz de bu konuyla beraber kaos konusuna da ele almak istiyorum. Sinema ve Tv dizilerinde yeni trend post apokaliptik senaryolar çünkü deccalılar eli kulağında dünya nüfusunu azaltma planlarını devreye sokacaktır. Bu kadar vurdun duymazlığımızın sebebi tabii ki sadece medya yayınlarında ki subliminal mesajlar değil. Türkçe Açılımı: Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı. HAARP’i ele alalım. Alaska’daki Gakona’da bulunan bu tesis, ABD’de bulunan üç benzer tesisten biridir. Fairbanks, Arecibo Gözlemevi ve Norveç’te daha küçükleri bulunmaktadır. Rusya’da da bir tane vardır. HAARP, 35 dönümlük arazi üzerine kurulmuş, 22 metrelik 180 adet antenden oluşmaktadır. HAARP son derece düşük frekans (ELF) dalgaları ELF dalgaları 0-100 Hz arasındaki elektromanyetik dalgalanmalar, beynin algıladığı dalga aralığındadır ve beyin, bu sayede beden ve Dünya üzerinde etki sağlamaktadır. Evrendeki her şey dalga boylarında çalışır, çünkü her şeyin frekans dalgalarından meydana gelmektedir. Her şey elektronlardan oluşur ki bu da teoride dalga etkileşimi ile meydana gelir. Elektronlar atomları, atomlar molekülleri, moleküller ise hücreleri meydana getirir vs.. Tek fark, dalganın yüksekliği, uzunluğu ve hızı ya da dalganın ne kadar hızlı hareket ettiği anlamına gelen frekans denen aralıktır. Yani evrendeki her şey dalgalardan oluşur, ancak farklı frekanslarda çalışır. NASA tarafından ölçülen değere göre Dünya’nın frekansı 7.8 ile 14 Hertz aralığındadır. İnsan beyninin frekansı sürekli değişmekte fakat ELF etkisiyle 8 hertz aralığına girer. İnsan vücudu da bu aralıktadır. Beynin farklı bölümleri, farklı ruh halleri, farkındalık, tükenmişlik, endişe gibi yaşadığımız duygular. Bütün bunların ELF dalgaları tarafından etkilendiği kanıtlanmıştır. Bayanlar baylar! Uyanışa hoş geldiniz. ELF dalgaları ile duygu durumumuzu istedikleri şekilde kontrol ediyorlar. Böylece yapacakları pis işlere aldırmamamızı sağlıyorlar. Gün içerisin de 6 saat sokakta yürüyen bir insan ortalama olarak 70 defa güvenlik kameralarının görüşüne giriyor. İzniniz olmadan her saniye görüntüleriniz kayıt ediliyor. Sizleri her yerde adım adım izliyorlar. Bu kadar şeyi anlattıktan sonra yakın zamanda başlayan ve ard arda gerçekleşen doğa sıra dışı olaylara değinmeden de geçemeyeceğim. Hepinizin bildiği üzere Yunanistan’da büyük bir orman yangını yaşandı. Bazı kareler var ki yangının suni olduğuna açık delil teşkil eder nitelikte. Bir arabanın camı ermiş ancak hemen üzerinde ki antende asılı duran bayrak plastik bayrak sağlam. Dünya da kaydedilmiş en sıcak orman yangını 840 Santrigrat derecedir. Camsa 1300 ila 1500 santrigrat arasında erir. Ayrıca camları eriten bir yangının 2 metre yukarıda ki plastik bayrağı yakmaması olur şey değildir. Nitekim bu yangın yeni bir teknoloji ile odaklanılan bölgelerde başlatılmıştır. Ardından Irak ve Yemen de sebebi bilinmeyen elektrik kesintileri yaşandı. 1 hafta süren bu kesintiler neticesinde fırınlarda yemeye ekmek dahi bulunamayıp yerel kaoslar çıktı. Akabinde Avrupa tarihinin en sıcak yazını yaşadı. Hemen ardından Endonezya’da dev bir deprem oldu. Birkaç hafta evvelde meterolojiden biraz anlayan herkese komik gelecek şekilde Yunanistan ve Türkiye’de kasırga çıktı. Yakında bunlara benzer başka olaylarında olacağına adım gibi eminim. Çünkü deccalılar kendi kıyamet alametlerini kendileri yapıyorlar.
  • Neden böyle solgun ve bitkinsin sevdalı aşık?
    Sağlıklı görünürken onu heyecanlandıramadın da,
    Hasta görünürken mi heyecanlandıracaksın?

    Neden böyle aptal ve suskunsun genç günahkâr?
    Güzel konuşmak onu elde edemedi de,
    Hiçbir şey söylememek mi elde edecek onu?
  • 312 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Önceden filmini seyrettiğim bir kitap olduğunu belirteyim. Ben genellikle kitapların işleniş, insanı içine alış ve daha ayrıntılı betimlemelerle kendi dünyasına çekmesini filmlere nazaran daha başarılı bulurum. Tabi bunun istisnaları da var elbette ama bu kitap istisnalardan biri değil kesinlikle 9 oskar ödülü alan filminden daha başarılı ve kapsayıcı.
    İngiliz Hasta İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Toskana'da rastlantı sonucu yaşamları iç içe geçen dört insanın sıradışı öykülerini anlatıyor. Her biri, savaşın yükünü omuzlarında taşıyan, izlerini beynine kazımış dört insan. Uçağının düşmesi sonucu yanarak tanınmaz hale gelen ve belleğini yitiren bir adam, kendini kimliği belirsiz bu adamın tedavisine adayan Kanadalı bir hemşire, savaş sırasında casusluk yaparken yakalanıp başparmaklarını kaybeden eski bir İtalyan hırsız ve her an ölümle burun buruna ve bu yükle korkusuzca yaşayan bomba imha uzmanı bir Sih asker. Tüm bu karakterler arasında, onları da biraz uzaktan izler gibi gezinen, bu dört karakteri belkide unuttukları bir geçmişe sürükleyen, İngiliz hastanın gerçek kimliğine götüren bir kadın...
    Kitabı okurken bir puzzle’ın parçalarını birleştirme zevkini tadıyorsunuz.
    "Sevgilim! sevgilim!, Seni bekliyorum. Karanlıkta bir gün ne kadar sürer yada bir hafta? Ateş çoktan söndü ve çok üşüyorum.kendimi dışarı sürükleyebildim ama güneş vücudumu kavurdu.Korkuyorum; tüm ateşi bu sözleri yazmak için harcadım.Ölüyoruz ölüyoruz; İçimiz aşkın zenginliği ve tadıyla dopdolu ölüyoruz.Bedenlerimiz nehirlerde yüzer gibi.Korkular, içinde saklandığımız bu perişan mağara gibi.Tüm istediğim gün ışığına çıkmak; seninle gerçek bir ülkedeyiz.haritaların ve güçlü adamların isminin olmadığı.Biliyorum. geliceksin ve beni dışarı, o rüzgarlı yere taşıcaksın.Tüm istediğim bu.Seninle orada arkadaşlarımızla öylece yürümek.Sınırları olmaksızın bir dünya.Işık çoktan söndü sevgilim ve ben karanlıkta yazıyorum.Çok üşüyorum."
  • Amerikalı, Fransız fark etmez. Dünyanın kara ırklarını bombalamaya başladığında, İngilizsin demektir.