İclal Erdoğan, Mavi Saçlı Kız'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Gerçekten duygulandığım eser. Bir genç kız ve bir hastalık. Bir tarafta yapmak istedikleri, heyecanları, mutlulukları diğer tarafta ise onu bekleyen son. Gerçekten etkilenmiştim okuduğumda. Bolca fotoğraf yer alıyor içerisinde Burçak'a dair. Okuyun.

Esra Kara, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 126)Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 126)
peaceful, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okuyor

Bilincinizde engeller, kısıtlamalar, ertelemeler belirlediğinizde, bilinçaltınızda var olan bilgelik ve zekayı reddetmiş olursunuz. Bilinçaltınızın sorunu çözemeyeceğini söylersiniz. Bu zihinsel ve duygusal tıkanıklığa yol açar, arkasından hastalık ve nörotik eğilimler gelir.

Bilinçaltının Gücü, Joseph MurphyBilinçaltının Gücü, Joseph Murphy

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

Su Üstüne Yazı Yazmak ...Amerika'da doğan ,Amerika'da yaşayan Muhyiddin Şekur'un tasavvufla tanismasini ve bu tanisiklik sırasında Mursid'inden aldığı derslerle dönüşümünü ve manevi gelişimini konu alır .

Öncelikle ilk defa "tasavvuf" türünde bir kitapla tanışmış oldum.Şeyh-murid kavramları bana her ne kadar uzak kavramlar olsa da kitabın ruhundan ,Ramazan'ı da vesile kılarak istifade etmeye çalıştım.Sertlikten hoşlanmayan birisi olduğum için yazarın büyük büyük laflar etmeden ,ümidi soluklamasi ,şefkatle her şeye rağmen kucaklayici olması açısından ,kalbi yumuşaklık vermesi açısından değerli buldum bu eseri.Ancak bu kitabın da okunması için manevi bakımdan belli bir olgunluğa ulaşılması gerektiği kanaatini taşıyorum.Hedonist yaşam şeklinden birazcik olsun uzaklaşarak kalbimizin farkına vardigimiz,kalbilestigimiz şu günlerde, kitabın olay orgusunun de Ramazan'a denk gelmesi müthiş bir tevafuk oldu benim açımdan.Sufizm ile yazarın kendi marifet ufkuna göre kulluk derinliğine ,arayışına ,pismanliklarina şahit olacaksınız.Kitapta altını çizdiğim ,hayatta motto olabilecek o kadar yer oldu ki zaman zaman bu kaynağa basvurup yudumlamak istiyorum .


Nasıl ki yaşamın içinde her şeyin bir hikmeti ,kalbi hatirati var ise başımıza gelen musibetlerin ,gelişmelerin de enfusi dairemizde bir karşılığı vardır.Ancak dünyayı tamamen kalbimizde taht kurdurdugumuz için biz bunu yorumlamaktan veya bir hikmetinin olduğunu yormaktan çekiniriz .Bağlı olduklarimizla ayrılmak, bagliligimizin şiddeti nispetinde acı verdiği için gerçeklerle yüzleşmek de nefsimize ağır gelebiliyor.Oysaki gözümüzü perdeleyen dünyayı terk etmeyi basarabilirsek,"dünyalı " olmaktan bir nebze vazgecebilirsek şayet "Mahlukatin soluklari sayisinca Allah'a giden yollar var!" dusturunca her durakta nefes alıp kalbimize dönüş yapabilir ,bakışlarımızı O'na odaklayabiliriz .


Kitaptaki beni çok etkileyen hazinedar Ayaz'in satılacak bir köle durumundayken hazinedarliga yukselisinin kalbinde makes bulmamasi için eskiden sahip olduğu fakirlik kıyafetini giyerek aynaya bakıp öz kimliğini kendisine hatırlatması ,bir hiç olduğunu ,acziyetini kabul etmesi; hayatı kral gibi yaşayıp kendi iktidarimizi sürdürmeye çalışan bizlere kendi Sultan'imizin huzurunda nasıl durmamiz gerektigiyle ,kalbimizin hazinedarina karşı nasıl bir duruş sergilememizle alakalı kulaklara küpe olması gereken ders niteligindeydi.

En çok aslında kendimizi ihmal ediyoruz.Kendimizden vazgeciyoruz.Kulluktan yana yorgunluk yaşıyoruz.Muslumanliga çok avamca yaklaşıp ,kendi kalbimizde siglastiriyoruz.Ibadetlerimizde bile bıkkınlık var maalesef. Kırılacak cam parçalarına elmas fiyatı vererek "ebed" için yaratilisimizi çok ucuza satıyoruz.Ibadetler şeker şerbet yudumlar gibi zevk vermiyor bizlere.Neden duymuyoruz ?Neden heyecan yok ?Oysaki gülücükler saçan,gözümüzü boyayan makyajlı dünya kime ait olmuş ki ? Gerçekten kalbimizin ve ruhumuzun bakıma ihtiyacı var.Seklimizi semalimizi varlık aynasında seyretmeye ,yaralarimizin,kiriklarimizin Kudret eliyle nasıl sarıldığını gozlemlemeye ihtiyacımız var.Hayatımızda rahmetin tecellerinin izini sürüp kitaptaki gibi teslimiyet zor da olsa Sanatkarimizin bize bicmis olduğu değeri biçmek için kendi sigligimizdan kurtulmamiz gerekiyor.Her şeyden ziyade kalbimize karşı saygılı olmak mecburiyetindeyiz.


Hallaci Mansur'un "Aramızda tek bir perde var Ya Rabbi .O da benim.N'olur benden ben'imi al" dediği gibi içimizde köpürüp duran ,bitmek bilmeyen arzu kuyularimizda bogulmamak için "terk" şart .Neyi terk peki ? Rabbimizle muhabbetimize mani olan her ne ise ...Makam mi,evlat mı,para mı,villa mi ? Herkes bagimliliklarini ve zaafını çok iyi bilir emin olun.Neleri gözümüz kapalı ağrısız sancisiz bir şekilde,gölgesine kanıp aslına,faniligine aldanıp ebedi bir dünyaya nimet icre nimetleri oburca sadece burada tuketip feda ettik ?!!!

Oysaki sürekli suçu isnat ettiğimiz,hatalarımızı yukledigimiz içimizde ayrı bir varlık varmis gibi düşündüğümüz nefsimiz ,nefes anlamına gelen nefsimiz, yerine göre sinirlarimizi astigimizda "el freni" misali hayra teşvik edip kötülükten de alikoyarak nurani bir helozonla hayat ufleyebiliyordu bizlere !!!

Yine yazar en güzel saflastiricinin "ateş" olduğuna dikkatleri çekip ,iç derinligimizde yaşayacağımız varoluş sancimizin ,izdirabimizin kim bilir pismanliklarimizin bizi Vadedilen Yer'e goturebileceginin söylüyor.Hz.Meryem validemizi bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancısı,Hazreti Yakub’un gözlerine perde indiren hasret,Hz.Eyyub'a(as)“Ya Rabbi, zarar bana dokundu, Sen Erhamü’r Rahimim’sin.” dedirten hastalık ne ise bizlere de derinlik
kazandıracak,yakinlastiracak hüzün ağrısı da odur .Yeter ki bizler de Hz.Musa(as)'daki gibi "Ateş elde etmek için gitti öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti " teslimiyetinin zerresi bile olsa eşyanın bağrında saklı hikmetlerin hadiseler calkalandikca açığa çıktığına canı gönülden tereddüt etmeden inanalım.O zaman sancilarimiz bizde bir manevi doğuma,amudi yükselişe dönüşebilir belki.Rabbimiz sabrettiklerimize mukabil bize burada tattirdigi leziz nimetleri ilahi ikram olarak ahirette de tattirir İnş.


Ve işte o zaman tüm kırık ve yıkık yüreğimizle saraylara bile degisemeyecegimiz hüzün kulubemizle bizi birakmayan ,hatirimizi gören Rabbimiz bizlere ne harikuladelikler sunacaktir.Hatta bir adım daha yukarı çıkıp tüm bu harikuladeliklere “Değildir bu bana lâyık, bu bende; bana bu lütf ile ihsan nedendir! sırrıyla "Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Seni istemiştim. Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam her şeyi bulmuş, Seni kaybedersem işte o zaman her şeyi kaybetmiş olurum kulluk suuruyla dopdolu yasayabilsek.Ahh ...Uyuklamaya ve uyusukluga sürekli meyyal nefsim, ahh nefsimi yanlis yonlerde kullanan gayretsiz heyecansiz iradem !!! Rabbim emanetini kabzetmek zamanına kadar bizleri emanetinde emin eylesin.Aklı midesine,kalbi nefsine,ruhu cesedine hakim olan kullarından eylesin .

Bu kitapla tanismama vesile olan ,sayelerinde ilk defa tasavvuf konusunda az çok bilgi sahibi olabildiğim Eylül Türk Hanım ve Derya (Bahir) DENİZ'ya çok teşekkür ederim.


Keyifli okumalar ...

Nihavend İflazi, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Anne ve baba evli değilse, çocuk hiç hak etmediği bir yaftayla doğar. Anne ve babadan birinde zührevi hastalık varsa, çocuk büyük ihtimalle onu miras alır. Bakamayacakları kadar çok çocukları varsa, aile içinde yoksulluk, kalabalık, büyük ihtimalle ensest var olacaktır. Yine de ahlakçıların büyük çoğunluğu annebabanın gebeliği önleme suretiyle bu sefaletin nasıl önüne geçebileceğini bilmemesinin daha iyi olduğunda hemfikirdir. Ahlakçıların hoşuna gitsin diye milyonlarca insana işkence hayatı çektirilir. Hem de sırf üreme arzusu eşlik etmediği takdirde cinsel ilişkinin günah olduğu, ama doğacak çocuğun perişan olacağı kesin olsa bile üreme arzusu varsa günah olmadığı farz edildiği için.

Neye İnanıyorum, Bertrand Russell (Sayfa 43)Neye İnanıyorum, Bertrand Russell (Sayfa 43)
lumière, bir alıntı ekledi.
13 saat önce

Allah Resulü (SAV) buyurdu:
“Tedavi olun! İhtiyarlık dışında, Allah ilaçsız hiçbir hastalık yaratmamıştır.”

Hadis Elkitabı, Ömer Sevinçgül (Sayfa 89 - Ebu Davud)Hadis Elkitabı, Ömer Sevinçgül (Sayfa 89 - Ebu Davud)
*falah *, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Kumar bu , bilmez misiniz , doktoru ve ve ilâci olmayan hastalık...

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 165 - Büyük Doğu Yayınları)Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 165 - Büyük Doğu Yayınları)
Çağla Dündarcan, Swann'ların Tarafı'ı inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

En uzun süre elimde duran kitap oldu ve maalesef buna çok üzüldüm. Hastalık araya girdi iş yoğunluğu derken bir şeyler oldu. Okunması en zor kitaplardan biri mi değil aslında yazar ne demek istediğini çok güzel anlatmış. Anlıyorsunuz ama öyle her yerde her zaman okunabilecek bir kitap değil. Böyle kafanızın çok ama çok sakin olması lazım kafanızı boşaltmadan kitabı elinize alıp okumaya başlamayın bir yerden sonra siz kitaptan koparsınız. Yazar kısa ve öz olayları öyle bir şekilde abartmış ki sayfalar sayfalar sürmüş. İlk kitabın sonu beni azıcık şaşırtmadı desem yalan olur. Böyle bir ilişki böyle bir sonuç beklemiyordum. Bu kadar yavaş okuduğuma pişman mıyım değilim daha sindire sindire okudum. Bazı şeyler olmasa daha hızlı okurdum ki daha hızlı okunabilecek bir eser. Hemen bugün diğer kitaba başlamayı düşünüyorum umarım o bu kadar uzun süre elimde kalmaz.