• Hastanedeyken Sevgi benimle konuşmuştu: "Ben hem her şeyim hem de hiçbir şey. Rüzgar gibiyim, pencereler ve kapılar kapalıysa içeri giremem."
    Bense sevgiye şöyle karşılık vermiştim:" Ama ben sana açığım!"
  • Ingmar Bergman'dan müthiş bir başyapıt! Ne zamandır erteleyip durduğum Persona'yı sonunda izledim ve uzun zamandır izlediğim en acayip, en beyin gıcıklayıcı film olduğunu söylemeliyim. Çekimler mükemmel, sembolik biçimler çarpıcı. Siyah beyaz olmasına rağmen hiç sırıtmaması gerçek sanatın ölümsüz olduğu savını destekliyor, 1966 yahu 52 yıl önce!
    Jung'un analitik kuramı başta olmak üzere psikoloji ve modern anlatı konusunda bilgi sahibi olunması elzem bir film. Gölge arketipi ve personaya dair çok sağlam bölümler var.
    (Uyarı:Filmin başında birkaç rahatsızlık verici olabilen sahne var.)
    Merak edenler için akıcı olduğu kadar da dopdolu müthiş bir film analizini de aşağıya bırakayım.

    #
    "Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında gösterilen ve birçok yönetmenin filmlerinde etkileri görülen, Ingmar Bergman’ın başyapıtı Persona’ya başından geçen bir hastalığın ilham verdiğini biliyor muydunuz?

    Hikaye şöyle, 1965’te bir iç kulak enfeksiyonu geçiren Bergman, sürekli olarak, hatta uyurken bile baş dönmesi yaşar. Başında bir bantla haftalarca yatağa bağlanan Bergman, doktorunun tavana boyadığı bir noktaya bakarak baş dönmesini önlemeye çalışır. Ama her bakışta oda fırıldak gibi dönüyormuş hissine kapılır. Bergman tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur. İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman’ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.

    Filmin öyküsünü özetleyecek olursak, ünlü bir oyuncu olan Elisabeth, Elektra adlı oyunu sahnelerken aniden susar. Doktoru fiziksel ya da ruhsal bir rahatsızlığı olmadığını, suskunluğunun bilinçli bir tercih olduğunu söyler ve onunla ilgilenmesi için hemşire Alma’yı görevlendirir. Tedavi süreci yani filmin geri kalanı doktorun deniz kenarındaki yazlığında geçer. İki kadın herkesten izole bir biçimde yazlıkta zaman geçirirken Alma Elisabeth’in kışkırtan sessizliği karşısında bütün sırlarını açık eder ve Elisabeth’in benliği karşısında kendi benliğini yitirme tehdidiyle burun buruna gelir.

    Bergman sineması nevrozların sinemasıdır. Filmleri baskıya dayalı, travmatik çocukluğu ve II. Dünya Savaşı sonrası İsveç’in bunalımından izler taşır. O nedenle filmlerinin çoğunun psikolojik analizle okunmaya açık olduğunu görüyoruz. Persona, Jung’un Arketipler Kuramıyla okunmaya açık bir film. Dolayısıyla filmden bahsetmeden önce Jung’un Arketipler Kuramından bahsetmemizde fayda var.

    Bergman’ın başyapıtıyla aynı ismi taşıyan Persona kavramı, Carl Gustav Jung’un en temel teorilerindendir. Buna göre, dünyaya gösterdiğimiz dış yüzler, başkalarının görmesine izin verdiğimiz kendimizin parçası personamızdır. Yunan oyuncuların taktığı maskelere gönderme yapan persona, başkalarına gösterdiğimiz kişiliklerimizin maskesidir. Toplum tarafından tepki görmemek için gizlediğimiz yanımızı örten kostümdür. Böylece kendimizi tehlikelere karşı korur, çıkarlarımızı güvence altına alırız.

    Bazı durumlarda birey, taktığı personanın aslında kendisi olduğuna inanır, personasıyla özdeşleşen birey böylece kendisine yabancılaşır. Bu durumu Jung şişme (inflation) olarak tanımlar. Bu bireyler, rollerine kendilerini fazlasıyla kaptırmış, personalarının egemenliği altında kaybolmuşlar, kendi gerçekliklerinden kopmuşlardır. Filmde Elisabeth’in başına gelen de budur. Elisabeth personasıyla özdeşleşmiş, kendi gerçekliğini kaybetmiştir. Bu yüzden bilinçli olarak susmayı tercih etmiştir, çünkü böylece rol yapmayacak, yalan söylemeyecektir.

    Diğer bir kavram gölgedir. Gölge, personanın karşıtı olan güçtür. Başka bir deyişle kişinin yüzleşmekten kaçındığı, toplumdan gizlediği, hoş karşılanmayan istek ve fikirleridir. Bu her zaman bizimle olan ama çoğu kez fark edilmeyen karanlık yan, öteki bendir(alterego).

    Bergman filmlerinde seyircinin algısını kıracak teknikler kullanır. Bunun nedeni seyirciye bir film karşısında olduğunu hatırlatmaktır. Böylece seyirci filmle özdeşleşme içine girmez, filme yabancılaşır ve dışarıdan bakar. Örneğin Persona’da filmin girişinde görüntünün seyirci üzerindeki güçlü etkisini kanıtlayan peş peşe tek çekimlik görüntülerden oluşan bir gösteri izleriz. Film bir projeksiyon arkı ve film şeridinin görüntüsüyle başlar, sırasıyla bir örümcek, kesilen bir koyun başı, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, morgdaki ölüler ve son olarak morgda boylu boyunca yatan bir çocuk görüntüsüyle şoke ediliriz.

    Çocuk bir türlü üzerini örtemez ve yüzüstü uzanıp Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” romanını okur. Bu ana kadar bizim bakışımızdan çocuk bizim dışımızdadır. Ardından bakışımız bir anda yer değiştirir ve seyirci olarak oturduğumuz yerde Elisabeth ve Alma’nın yüzlerinin olduğu görüntünün yerini alırız. O anda çocukla aynı odadayızdır ve içeriden dışarıya bakarız. Daha film başlamadan kafamızda bir sürü soru oluşmuştur bile. Bergman bu görüntülerle seyircinin algısını kırmayı hedeflemektedir. Bu sahnenin devamında çocuk bir telefon sesiyle doğrulur ve eliyle ekrana dokunur.

    Daha sonra Bibi Andersson (Alma, hemşire) ve Liv Ullmann’ın(Elisabeth, aktris) oynadığı karakterler seyirciye tanıtılır. Elektra oyununu sahnelerken aniden susan ünlü oyuncu Elisabeth hastaneye yatırılmıştır. Hemşire Alma onunla ilgilenmek üzere görevlendirilmiştir.

    Bergman daha filmin başında seyirciye filmin devamında göreceklerimizle ilgili ipuçlarını vermeye başlar. Elisabeth’in ünlü bir oyuncu olması ya da Elektra isimli oyunu sahnelerken susması rastlantısal değildir.

    Şöyle ki: Fiziksel düzeyde oyuncuların kendileri personalardır.Yüzleri sahnede canlandırdıkları kahramanların kişiliklerini ve öykülerini aktarırlar. Bu bağlamda Elisabeth filmde personayı temsil eden karakterimizdir. Elisabeth’in oynadığı Elektra karakteri ise mitolojide babasına ihanet eden annesini, “annelik bağı”na rağmen öldürtmüştür. Elisabeth hastanedeyken kocasının gönderdiği mektubun içinden çıkan oğlunun fotoğrafını yırtar. “Annelik bağı”nı inkar mı etmektedir? Nitekim filmin sonuna doğru Alma ile Elisabeth’in yüzleştiği sahnede seyircinin bu sorusunu yanıtlar Bergman.

    Elisabeth hastanedeyken Alma’nın radyodaki merhamet temalı piyesi açması üzerine rahatsız olur ve tıpkı sahnede olduğu gibi gülerek tepki verir. Dış dünya gerçekliklerine ise korkuyla yaklaşır. Hastane odasındaki televizyonda budist bir rahibin Vietnam’da olanlara tepki olarak kendini yakmasını dehşet içinde izler. Gerçeklik onu rahatsız eder.

    Ayrıca doktorun Elisabeth’e söyledikleri, Elisabeth’in durumunu ve filmin temasını özetler gibidir.

    “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Hastane sekansının ardından film doktorun yazlığında devam eder. Susan(Elisabeth) ve susmayan(Alma) iki kadın bir araya getirilir. Film monolog üzerine kuruludur, Alma sürekli konuşur, Elisabeth ise susar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabet zaten özdeşleşmeyi tetikleyen bir konumdadır. İlaveten kışkırtıcı konumdaki suskunluğu Alma’yı daha çok cesaretlendirir ve onunla en mahrem sırlarını paylaşmasına neden olur. Böylece iki kadının rolleri değişir. Alma hasta konumuna düşer, Elisabeth de sabırla onu dinleyen ve sorunlarını dile getirmesi için onu cesaretlendiren ‘klinik gözlemci’ konumuna yükselir.

    Filmin bütününe bakıldığında düşün nerde başlayıp gerçeğin nerde bittiği anlaşılmaz. Dolayısıyla klasik anlatı sinemasındaki gibi olaylar kronolojik bir sırayla birbirini izlemez ve seyircinin bu yöndeki beklentisi boşa çıkarılır. Alma Elisabeth’e içini döktükten sonra düşsel bir boyutta Elisabeth (persona)ile Alma (gölge)’nın karşı karşıya geldiklerini görürüz. İki kadının yüzleri birleşir ve birisi diğerine dönüşmeye başlar. Bergman, yakın plan çekimleri en çarpıcı kullanan yönetmenlerden biridir. Bu çarpıcı yakın plan yüz çekimlerinin seyircide uyandırılmak istenen duyguların aktarımında çok etkili olduğunun ve anlatıya ve dramatik yapıya olan katkısının farkında olan Bergman, filmlerinde sık sık yakın plan çekimlere başvurur. Birbirinin yerine geçmeye çalışan iki kadın başlarını birbirlerinin omzuna dayarlar. Alma’nın bedeninde Elisabeth’in başı ve Elisabeth’in bedeninde Alma’nın başı durmaktadır. Elisabeth her şeyden sıyrılıp Alma gibi basit olmayı isterken, Alma da her şeyden sıyrılıp karizmatik, güzel olmayı istemektedir. Elisabeth/persona ve Alma/gölge gece ile gündüz kadar farklıdır ancak garip bir biçimde birbirlerini tamamlar görünürler.

    Elisabeth Alma’ya göndermesi için bir mektup verir. Mektupta yazanları dayanamayıp okuyan Alma, Elisabeth’in onun hakkındaki gerçek fikirerini öğrenir. Kendine dışarıdan bir gözle bakar. Mektubu okuduktan sonra arabasından inip gölün suyundaki aksine bakar.

    İnsanlık tarihindeki ilk ayna sudur. Ayna burada daha sonra karşılaşılacak yıkıcılık ve saldırganlık boyutunu ima ediyor olabilir. Diğer yandan bir sınır, aşılamayan şeyi de temsil ediyor olabilir. Neticede mektupta yazılanları okuyan Alma Elisabeth’e dönüşemeyeceğini anlar.

    Elisabeth Alma’yı her zaman hoşgörülü bir modda dinler ancak Alma ile birlikteyken de maskelerini taktığını unutmamak gerekir. Nitekim kocasına yazdığı mektupta Alma’dan “onu incelemek” eğlenceli diye söz eder. Elisabeth’in narsist kimliği onun mütevazi olmasına izin vermez. Alma’yı kendi toparlanışı için bir araç olarak görür. Alma onunla bir dostluk kurmak niyetiyle sırlarını ifşa etmişken, Elisabeth bu duruma yalnızca suçluluk psikolojisiyle dile getirilmiş sözler gözüyle bakar ve onun işkencesini, hastasını dinleyen terapist edasıyla gözlemler. Onunla Alma’nın ona yaptığı gibi duygusal bir yakınlık içerisine girmez. Elisabeth narsist kişiliği yüzünden ilgisini, sevgisini kimseye yöneltemez ya da diğerlerinin sevgisine karşılık veremez. Dolayısıyla tıpkı kocası ve oğlu gibi Alma da onun umursamaz tutumundan nasibini alır.

    Mektupla birlikte bir kırılma yaşayan Alma için hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bergman Alma’nın yaşadığı kırılmayı film içinde film kopuyormuş izlenimi yaratarak seyirciye de geçirir. Alma’nın yüzü merkez alınarak film yanmaya başlar. Bu sahnede yalnızca Alma ile Elisabeth arasındaki bağlantı kopmaz aynı zamanda seyirciyle film arasındaki bağlantı da kopar. Bu andan itibaren filmde bir kırılmanın yaşandığını ve Alma için parçalanma korkusunun söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Her şey başa dönmüştür, Alma Elisabeth’le aynı ve tek olamayacağını kavramıştır ve elinde kalanları korumak için direnmeye başlar.

    Filmin yanması bir başka açıdan Elisabeth’in hastane odasında izlediği Budist rahibin yandığı sahneyi anımsatıyor. ‘Rahatsız eden gerçeklik’ bu defa Budist rahibin görüntüsü değil Alma’nın Elisabeth’in bakışıyla görmeye başladığı kendi gerçekliğidir.

    Elisabeth’in sessizliği Alma’yı çileden çıkarmaya başlar ve artık onu konuşmaya zorlar.Alma’nın kriz geçirip Elisabeth’e kaynar suyu serpmek istediği sahnenin devamında eliyle Elisabeth’in yüzünü çekiştirdiğini görüyoruz. Alma aynadaki kendinden rahatsız olmuş ve onu parçalamak istemiştir. Bu sahne Jacques Lacan’ın ayna evresini akla getirir. Çocuk, aynadaki yansımasıyla özdeşleştiğinde iki türlü kayıp yaşar, birincisi, parçalara ayrılmış gerçekliğinin kaybı, diğeri ise özdeşleşme sürecine rağmen hiçbir zaman ulaşamayacağı o yansıyan-kışkırtan imgenin kaybı. Alma özdeşleşme yaşasa da düşsel bir çizgide Elisabeth’le bütünleştiğini, aynı ve tek olduklarını sansa da hiçbir zaman aynadaki sureti olan Elisabeth gibi olamayacağını anlar. Onu sürekli olarak kışkırtan, ele geçiren “ideal ben”i yok ederek, parçalanma korkusunu gidermek ister. Bununla beraber Alma’yı korkutan ve nevrozlara sürükleyen diğer nokta kendi gerçekliğini kaybetmesidir.

    Bu sahnenin devamında Alma’nın düşü olduğunu düşündüğümüz sahnede Elisabeth’in kocası yazlığa çıkagelir. Ve Alma’ya Elizabeth’miş gibi davranır. Elisabeth, Alma ve kocasının konuşmalarına ve yakınlıklarına seyirci kalır. Alma ise Elisabeth’in dile getiremediklerini dillendirir.

    Elisabeth nasıl ki Alma’ya ayna tuttuysa, Alma da aynı şeyi Elisabeth’e yapar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabeth topluma karşı oynadığı role kendisini fazlasıyla kaptırmış ve bastırdığı tarafını bir yana itmiştir. Gerçekliği yitiren ve personasıyla bütünleşen Elisabeth susarak bu sahteliğin önüne geçmeye çalışsa da Alma ile birlikteyken de rolünü sürdürür. Elisabeth’in maskesini düşüren Alma olur. Elisabeth anne olmak istediği için değil, ünlü bir kadın olarak tek eksiğinin çocuk olduğunu düşündüğü için çocuk sahibi olmuştur. Sürekli toplum tarafından seyredilen Elisabeth, çocuğuna karşı olan nefretini, bu gizli ve bastırılmış duygusunu personası altında gizler. Oynadığı Elektra karakteri babasının intikamını annesini öldürterek alır, annelik bağını yoksayar. Elisabeth’in tam da bu oyunu oynarken susması pek manidardır. Belki de kendisine çocuğuyla arasındaki bağı hatırlattığı için, gerçek onu rahatsız ettiği için susar. Susmak onun bilinçli tercihidir, gerçeklerden bu şekilde kaçar ve sessizliğe sığınır. Hastane odasında televizyonda gördüğü şiddet içerikli sahneleri gördüğünde verdiği tepki çığlıktır. Budist bir rahibin Vietnam protestosu sırasında kendisini yakması ya da Nazi kampında başına silah doğrultulmuş çocuk gerçektir. Elisabeth ise gerçeğe tahammül edemez.

    Bergman’ın aynı sahneyi iki kere tekrar ettiği, 8 dakika açı-karşı açı çekimde önce Bibi Andersson’un Liv Ullman’a bir şey anlattığı esnada, Bibi Anderson’un omuz çekiminden başka bir şey görmeyiz. İkinci çekimde Bibi Andersson aynı olayı tamı tamına aynı kelimelerle tekrar anlatır. Fakat bu kez kamera baştan sona Bibi Andersson’u gösterir. Tamamı Elisabeth’in dinleme planlarından oluşan ilk epizotta, Alma sözleriyle Elisabeth’i yargılayarak ona zulmeder. Elisabeth’in bakışları, Alma’nın sözlerini görsel olarak tamamlar niteliktedir.

    Bu sahne için Bergman: “Anlattığınız hikaye dinlediğiniz hikayeyle aynı değildir” der. Klasik anlatı sinemasında böyle bir sahne klasik açı-karşı açı şeklinde çekilip, şimdiki zaman yanılsaması içinde seyirciye sunulur. Böylece seyirci içerikten kopmadan hikayenin akışına kaptırır kendini. Begman ise aynı sahneyi iki defa tekrarlayarak seyircinin dikkatini filmin çekim, sahne, diyalog gibi unsurlarına kaydırır ve onu içerikten uzaklaştırır. Ona bir film izlediğini sürekli olarak hatırlatır.

    Ayrıca bu sahnedeki başka bir detay, iki karakterin aynı renkte ve biçimde giyinmiş olmalarıdır. Kostümlerdeki aynılık, farklı olanı tek bir semptomda bütünleştirir, Alma ve Elisabeth nasıl ki aynı maskeyi takarak tek bir yüze sahip olmuşlarsa, birebir aynı kostümü giyerek de tek bir beden yaratırlar. Alma her ne kadar istemediği bir çocuğu kürtaj ettirse de Elisabeth’e “Ben senin gibi değilim. Senin gibi hissetmiyorum. Ben hemşire Alma’yım” der.

    Bu sahnenin sonunda Bergman Alma’nın yüzünde iki kadının yüzlerini birleştirir ve tek bir yüz oluşturur. Bunun iki anlamı olabilir, birincisi, iki kadın birbirlerinin tamamlanmamış diğer yarısını temsil etmektedir, ikincisi, iki kadının da benzer bir noktaları var. Filmin prologunda bir çocuğun ekranda birbirine karışmış iki kadın yüzünü, Alma ve Elisabeth’in yüzünü okşadığını görürüz. Bu bağlamda çocuğun iki kadının ortak bir yanını bir diğer ifadeyle “istemedikleri çocuklarını” temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Bergman’ın bütün filmlerinin kendi hayatından kesitler sunduğunu ya da bir diğer deyişle her filmiyle hastalıklarının üzerine gittiğini göz önüne alırsak, filmdeki çocukla ilgili başka bir noktaya sürükleniyoruz. Bergman istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelir. Dolayısıyla çocuk, Bergman’ın alteregosunu temsil ediyor da olabilir.

    Alma Elisabeth gibi olmadığını ispatlamak ister gibi gidip üniformasını giyer. Geldiğinde Elisabeth’in yüzündeki maskeyi çıkarır gibi yapar ve onunla öyle konuşur. Alma tırnağıyla bileğini kanatır ve Elisabeth de onun kanını emer. Alma artık eskisi gibi personasını takıp sade ve basit yaşantısına devam edemeyeceğini bilir. Elisabeth onun kanını emerek aslında ruhunu içine çeker, böylece Alma Elisabeth’in tesirinden kurtulur. Ya da bu sahnenin devamında olduğu gibi böylece Alma Elisabeth’e hükmedebilecektir. Yine düşsel bir sahnede Alma ve Elisabeth’i hastane odasında görürüz. Alma adeta Elisabeth’e hükmetmektedir, söylediklerini ona tekrar ettirir.

    Bütün gerçekler ortaya konmuştur. Elisabeth her zaman yaptığı gibi gerçeklikten kaçar. En narsistik tarafı olan oyunculuğu ve sinemayı/yanılsama dünyasını seçer. Alma ise hemşire üniformasını giyip gider. Jenerikte olduğu gibi filmin finalinde de filmin koptuğu izlenimi yaratılır ve son yazısını göremeyiz."

    Kaynak:https://filmhafizasi.com/...nin-yuzleri-persona/
  • Ne derseniz deyin, bu iş bana göre değildi. Sanki ölümüm uzaktan beni izliyor gibi hissediyorum. Kafatasımın içine kadar sıkıntıdan patlamış halde aylar ve yıllar yavaş yavaş geçip gidecekti.
  • 431 syf.
    ·Puan vermedi
    Spoiler!!!

    İlk Polisiye Roman deneyimim... Kitabı nasıl anlatabilirim, incelememi hangi yöntemle yapabilirim diye düşünürken bu defa diğer türlerde yaptığımın dışına çıkıp farklı bir yol izlemeyi tercih ettim.
    Sonuç itibariyle; düşüncelerimi ve hislerimi, böyle bir üslupla, birbiriyle harmanlayarak KİTABI anlatarak yapmaya çalıştım. Tabii alıntıların da yardımıyla birlikte...

    Yengeç dönencesi üzerinde. Güneydoğu Asya'da. Kamboçya. Tayland. Malezya. gibi ülkeler... Dünyanın bir ucu. Mekan mekan geziliyordu...
    İşaretler. Sonsuzluğun işaretleri.
    Gerçeğin rengi ama aynı zamanda Yalanın da rengi...
    "Olay tamamen havasız bir odada gerçekleşiyor, anlıyor musun?
    - Devam et.
    - Bu oksijen yoksunluğunun kanın rengi üzerinde bir etkisi olur mu?
    - Çoğunlukla evet.
    - Bu durumda kan ne renk olur?
    - Renksiz.
    - Nasıl?
    - Siyah olur. Tamamen siyah..."
    Artık cevabı biliyordu: Siyah kan! Marc normal hayatını sürdürüyordu.
    Gazetecilik işinde durağan bir ivme ile yaşamına devam ediyordu. Sophia, ah, Sophia! Güzelliğin sembolüydü o, onun için. Hayatının anlamı. Birlikte mutlu bir hayatları vardı. Tâ ki bir gün eve geldiğinde Sophia'nın paramparça vücudunu, sarkıtılmış bağırsaklarını ve dudaklarındaki acı gülümsemeyi görene dek. Tam bir vahşet. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Marc'ın hayatı kaydı adeta. Ama bir zaman sonra yeniden başlayacaktı. Bambaşka biri oldu.

    Jacques Reverdi, kanlar içinde bir odada kendinden geçmiş bir halde balıkçılar tarafından bulundu. Yanında yirmi yedi kez bıçak darbesiyle kesilmiş bir kadın cesediyle. Güneydoğu Asya'da. Malezya'da.

    Reverdi bir sporcu, dalgıç. Bir dünya rekortmeni. Ama son zamanlarda performansında bir düşüş yaşadı. Artık onun için uzun bir tatil ihtiyacı doğmuştu. Güneydoğu Asya'da Malezya seçmişti. Ama hayır, onun asıl niyeti başkaydı. O kendisine ihanet eden annesinin intikamını almak için gidiyordu. Ve burada milyonlarca kişi kayboluyordu. Reverdi de bunlardan payını alıyordu...

    Marc'ın tek bir düşüncesi vardı artık. Reverdi cinayetlerinin derinliğine doğru gitmek. Katilin iç dünyasındaki oluşumları irdelemek, Cinayetlerin sebeplerini, öldürme psikolojisini öğrenmek...
    - Peki neden kadınlar?
    - Ve niçin kanın akıtılmasından bu kadar zevk duyuyordu?

    Marc'ın planı tutmuştu. Bir kadın gibi kendini gösterip hapisanedeki Reverdi ile doğrudan bağlantı kurmayı başardı. Mektuplaşmalarla verilen talimatları bir bir, adım adım uyguluyordu. Gerilim dolu bir arayış. Zihninden kanlar boşanıyordu. İşaretler bir bir yerine yerleştiriliyordu. Bu arada hapishanede farklı ırklardan mahkumlar, birbirinden vahşi katiller eşcinsel sapıklıklar ve daha nice pislikle dolup taşıyordu...
    Ve jilet karnından girip ciğerlerine kadar yarıyordu vücudu!
    "...Üç hece artık beynimin içinde bir bomba gibi infilak ediyor: ihanet!"
    "Sonra bir anda bütün taşlar yerine oturmaya başladı."
    - Evet Reverdi cinayetlerin ana sebebi, tüm bunların altında yatan gerçek: İhanet!..
    Reverdi babasız büyür ama her biçime girebilecek o kişiden korkuyordu. Çünkü onun birden fazla babası olmuştu. Annesinin pislikleri yüzünden. Küçük yaşlardan beridir bilinç altında onu korkutan hayali bir varlık olarak kalıyordu: "Çabuk Saklan Baban geliyor!" Tıpkı bizim zihnimize takıldığı gibi. Ve annesi. Onun intiharını ihanet olarak görüyor ve bu sebeple ondan intikam almak istiyordu. Ama o intihar etmemişti! O tüm ihanet eden kadınlardan nefret ediyordu...
    İnsanın iç organlarıyla bir hayvanın, yani bir domuzun iç organları yer değiştirebilir mi? - Ondan her şey beklenebilirdi!
    "Her kadını siyah bir kan çeşmesine dönüştürmek..."
    "Kurban Reverdi'nin 'krallığında' ölüyordu. Kalesinin merkezinde, boğularak!"
    Bir odada ne bir ışık ne de hava girecek şekilde tüm delikleri tıkıyor. Ve kurbanın ağzını kapatarak içerdeki oksijeni tüketip boğulana kadar bekletiyor. Ve balla kapattığı yaraları açıp ortalığı kan gölüne çeviriyordu.
    "Reverdi, bu ölüm odasında korkmuyordu, çünkü dakikarca nefes almadan durabiliyordu."
    "Varlığı, gücü hücrenin duvarlarına kadar yayılıyordu."
    Çünkü o bir dalma rekortmeniydi. Nefes uzmanıydı...
    - Evet , Marc ona ihanet etmişti, Elizabeth olarak. O bunu asla affetmeyecekti...
    Bir taraftan bu macera serüvenin ilhamıyla yazdığı kitabının heyecanını duyarken, diğer taraftan içini kemiren bir korkuyla yaşıyordu. Reverdi' nin ne kadar güçlü bir katil olduğunun bilincindeydi. Ve korku onu tamamen ele geçirmişti. Kaçışı olmayacaktı...

    "Bana kanını göster sana kim olduğunu söyleyeyim."

    Reverdi hapisaneden kaçmayı başarmıştı. Onun izini sürmeye başladı. Marc hem kendini hem de Elizabeth kimliğiyle gösterdiği Hatica'yı korumalıydı. Ama, " Kendini kurduğu kapanın demir kıskacına bir bacağını kaptırmış avcı gibi hissediyordu." Her yerden ele veriyordu kendini. İzini bulması an meselesiydi. Çok yakınında bir yerlerdeydi. "Katil kurbanın kanıyla bir mesaj bırakmıştı: GÖRMEK BİLMEK DEĞİLDİR!" Evet, kan dondurucu bu olayın arkasındaki bu sözü Reverdi yazmıştı. Bir an durup düşündüm. Olaylarla bağlantısını kurmaya çalıştım. Çok ürkütücüydü. Bir fırtına gibi önümden geçti her şey... "Öfkeden, korkudan iki büklüm olmuştu."
    "Bütün bu fotoğraflar tek bir ismi işaret ediyordu: Hatica!"
    - Onu kurtarabilir miydi?
    Hatica ile birliktelerdi. Korku ile mutluluğun arasında bir noktada duruyorlardı. Gülüyorlar ama içlerindeki huzursuzluk artıyordu.
    Birden bir çığlık koptu...
    "Koşarak odasına çıktı ve Hatica'yı taş kesilmiş bir halde buldu, gözleri yataktaydı..."
    "Gözler."
    "Yatak örtüsünün üzerinde duran gözler!"
    "GÖRMEK BİLMEK DEĞİLDİR!"
    "Reverdi, onlara; Hoşgeldin diyordu."
    Dehşet verici bir duygu. Kalbimin ritmi bir anda değişti. Soluğum kesiliyor,nefes alış verişim hızlanıyordu.KORKU, kitaptan taşıyordu!
    "Çarşafın üzerinde kanla yazılmış bir yazı vardı: ÇABUK SAKLAN BABAN GELİYOR!"
    -Neler oluyor?"
    "Kaçmak, evet kaçmak gerekiyordu." Kapana kısılmışlardı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Reverdi, her an, her yerden çıkabilirdi. O da ne Minnoş- benim kedim- aniden hızla öne atılıyor ve karanlığın içinden korkuyu yüreğime taşıyordu.
    "Bu, kelimenin tam anlamıyla, geri dönüşü olmayan bir kaçıştı."
    Sığınaklarını bulmuşlardı. Artık ya kurtulacaklardı ya da burası onların mezarı olacaktı.
    "Sakın bana, fark edileceğimizi söylemeye kalkma..."

    Ve tüm o yaşananları, "onları atlatmış olabilirler miydi?"
    Hayır!
    "Katil şaşırtıcı bir gerçek olarak tam karşısındaydı"
    -"Evet; Reverdi yaşıyordu. Etiyle kanıyla gerçekti."
    Karanlığın içinden köpek ulumaları, kurbağa vıraklamaları; rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısı duyuluyordu. Derinlik görülebiliyordu. Ve bir kelebek daha ömrünü tamamlıyordu. Bir sonun hatırlatıcısıydı bunlar...
    - Ve DEJAVU!
    Böyle bir anda, böyle bir vaziyette. Geçmiş tekrarlanıyordu... Kesilmiş Yaralar, Kesilip balla kapatılmış derin yaralar!.. Oksijen azalıyordu. Ölüm birkaç soluk ötedeydi. Saniye saniye eriyorlardı....

    "Gazeteci, Denizle yaşadığımı,hep denizi düşündüğümü, hayatımın deniz olduğunu söylemek istiyordu. Haklıydı, ama imla hatası yapmıştı.
    - Evet, oldum olası annem benim içimdeydi!!!" "Norman bir kez daha haklıydı. Reverdi'nin tek kişiliği yoktu.!"
    (Bu durum bana Psyco filmini hatırlattı. Birden fazla kişilik! Filmdeki adam, hem kendisi hem de annesi oluyordu. Annesi gibi düşünüyor annesi gibi davranıyor ve hatta onun gibi konuşuyordu...)

    "Hiç oksijen kalmamış bu odada, akan kan siyahtı.
    Simsiyah"
    Bitmiyordu. Ne ölüm ne de bir kurtuluş oluyordu. Her son yeni bir başlangıç gibiydi!
    "Asla da kurtulamayacaktı.
    O iflah olmaz biriydi."
    Kim kazanacaktı bu savaşı sonunda?
    "Sonuç yoktu."

    Marc yeniden komadaydı ve ona gelen mesajda:" Her şey sona ermedi yazıyordu" -Halbuki mesajı kendisi göndermişti. Şimdi Katil oydu!..
    Kesilmiş boğazdan fışkıran kanlar... Küçük kan gölleri... Kan hiç durmayacaktı.
    Ve şehvet dolu yakarışlar!..

    Bir telefon: "Hatica, Reverdi ölmüş. fırının içinde sıkışmış ve yanarak can vermiş. Oradan hiç çıkamamış Hatica!"
    - Olamaz! Michael'in ölümü! Bir başka katil daha. Reverdi'nin kopyası. Ve Hatica onunla aynı yatağı paylaşıyordu: Marc!

    Marc, " Lise arkadaşım D'amico'yu ben öldürdüm. Kadınım sophia'yı da ben öldürdüm."
    "Yıllar boyunca hep bir katil aradığımı sandım. Halbuki aradığım sadece bir aynıydı."

    Hastanedeyken benim "gerçeğim" dışarıda diyordu.
    - Evet, o kanı, ölümü seviyordu. Onun gerçeği buydu.
    Sıra Hatica' daydı. Onun için günlerce hazırlık yapıyordu. Peki ama, neden Hatica'yı öldürmek istiyordu. Çünkü onu seviyordu.
    "Reverdi de onları seviyordu."
    Ama bunu yapamayacaktı. Hatica kurtulmayı başarmıştı.
    "Şüphe duymadığı tek şey buydu.:
    "Hatica."
    "Ve hala hayattaydı."
    Marc ise uçurumdan düşmüştü.
    Ve kan akmaya devam ediyordu.
    Hafızasından hiç silinmeyecekti...

    Siyah kan efsanesi zihnimin derinliklerinde yer edindi. Hiç unutamayacağım bir hatıra olarak kaldı. Kaygılarımın ve belirsiz ruhumun içerisinde akışkan bir madde olarak...
  • 416 syf.
    ·10/10
    Aşktan Sabıkalı bitti ama ben büyümüşte küçülmüş Buse'mi özlerim ki

    Kitap gizli görevdeki Bihter'in azılı bir suçluyu yakalamak için hayatını riske atarak yaralanması ile başlıyor ve hastanedeyken Bihter'in can dostu Sedef ile de burda tanışıyoruz

    Savaş ve minik kızı Buse ile tanışmamızsa evde Buse'nin oyuncak arabasını tamir etme şekli üzerine kavga ederken oluyor

    Cinayet büronun diğer çatlakları ise anlatılmaz yaşanır

    Savaş yıllar önce ailesinin ölümüne neden olan olayın soruşturmasını yeniden açmak için polisliğe geri döner ve bu soruşturma için Bihter de yardım için Savaş'ın evine gönderilir ancak yanlış anlaşılma sonucu eve Buse'nin bakıcısı olarak girer.

    Soruşturma sırasında gerek pandoranın kutusu gerekse kilit altında tutulan kalplerin kapısı açılır.

    Ve @ebru_aydin_91 ya katılıyorum hikayenin ikinci çiftine daha fazla yer verilmeliydi. Evet bir Bihter & Savaş değillerdi ama hikayeleri çok yüzeysel kaldı