• "Yargı" bir sevme kusurudur. Sevmeyi zorlaştırır, yanlış yönlendirir, manipüle eder, sarsar, geciktirir, hata yaptırır ve bütün bunların sonunda da tabii ki "mutsuz" kılar.
  • Bu ülkede çok fazla haksızlık ve adaletsizlik oluyor. hiç babanızı almaya 10 panzer asker geldimi evden yaka paça çıkarıp,ömründen ömür alıp yılar sonra pardon yanlışlık oldu diyip serbest bırakıldımı.asıl insana ne zor geliyor biliyormusun bir ülkede yargı ve adalet nasıl olurda bile bile hata yapar.
  • Başkalarının hatasını görmekten daha büyük hata var mı?
  • Gözlerim kara bir bezle bağlanmış ,yargı gücüm dolaylı olarak elimden alınmış, çıkışı çıkmaz sokaklarından daha dar olan bir labirente salınmış gibiyim...
    Hata yapacağım gayriihtiyari besbelli
    Çünkü görmeden yapılan her şey ya hatadır ya tesadüf
    Ve benim nazarımda tesadüf yargısız olduğu için de hatalardan bir hatadır
    Bu hataları benliğimden nasıl ayrı tutacağım ise muammadır.
  • Hayali Şüpheyi Aşmayı Öğrenmek

    Şimdi yazacaklarımı gözünüzde bir canlandırın. Sizi bir odaya alıyorlar, içeride tek bir masa var. Masanın üstünde üç eşya: bir kutu raptiye, bir kutu kibrit ve bir de mum. Size sadece tek bir göreviniz olduğu söyleniyor: mumu duvara monte edeceksiniz. Zaman sınırı yok. Ne yaparsınız? Gestalt psikoloğu Kari Duncker'ın, günümüzde artık bir klasik haline gelmiş olan bu çalışmasına katılan insanların yüzde 75'i gibiyseniz, muhtemelen şu iki yoldan birini deneyeceksiniz. Ya mumu duvara raptiyelemeye çalışacaksınız - ki bu metodun da çok geçmeden işe yaramaz olduğunu göreceksiniz, ya da raptiye kutusunu tamamen boş verip (sonuçta o raptiyelerin bir şaşırtmaca olduğunu da düşünebilirsiniz), mumu yakacak ve eriyen kısmıyla onu duvara yapıştırmaya çalışacaksınız. Ve yine başarısız olacaksınız. Eriyen mum, mumun kendisini taşıyacak kadar güçlü olmadığı için kurduğunuz düzenek yıkılacak. Peki o zaman ne olacak? Gerçek çözüm için biraz hayal gücüne ihtiyacınız var. Doğru yolu kimse ilk anda göremez. Bazıları" birkaç dakika düşünüp bulur. Bazıları ancak birkaç başarısız girişimden sonra doğru yolu keşfeder. Bazıları da dışarıdan yardım gelmediği sürece çözümü bulamaz. İşte sorunun cevabı: Raptiyeleri kutusundan çıkarın, kutuyu duvara raptiyeleyin ve mumu yakın. Bir kibritle mumun altını yumuşatın, mum eriyerek kutunun içine akmaya başlasın. Sonra da mumu alın ve eriyen mumlardan oluşan yumuşacık yastığın üzerine oturtup kutunun içine yerleştirin. İyice yapıştığından emin olun. Sonra da bütün mum yanıp da kutuyu ateşe vermeden önce odadan kaçın. Ta-da! Peki neden bu alternatif yolu görmeyen bu kadar çok insan var? Gözlem ve tümdengelim arasında kalan o çok önemli zihinsel anı nedense herkes unutuyor. Direkt telaşlı Watson Sistemi'nin yoluna giriyorlar - aksiyon, aksiyon, aksiyon. Pek üzerinde durmuyorlar ama o anda tam tersini yapmaları lazım aslında: Bir dakikalığına durup sessizce düşünmek. Ama aceleci oldukları için hemen en doğal, en bariz olan çözüme atlıyorlar. Bu durumda kalan insanların çoğunluğu bariz olan bir şeyin -bir kutu raptiye- aslında daha az bariz olan bir şey olabileceğini göremiyorlar: bir kutu ve raptiye. Buna işlevsel sabitlik deniyor. Nesneler bize nasıl takdim ediliyorsa, biz de onları öyle görüyoruz. Onlara çoktan atanmış olan, spesifik bir işlevleri olduğunu kabul ediyoruz. Kutu ve raptiye bir araya gelince bir kutu raptiye olur. Kutu raptiyeleri tutar, başka bir işlevi yoktur. Bunun ötesine geçmek ve o nesneyi bileşenlerine ayırıp kutuyla raptiyelerin birbirinden ayrı iki şey olduğunu fark edebilmek, dev bir hayali sıçrayış gerektirir. (Gestalt okulundan gelen Duncker da aynen bu konuyu, bizlerin parçadan çok bütünü görme yatkınlığımızı araştırıyordu. ) Hatta, Duncker'ın orijinal çalışmasının ardından yapılan deneylerin birinde, nesneler birbirinden ayrı olarak sunulduğunda, yani raptiyeler kutunun yanına konduğunda, problemi çözen insan sayısının ciddi oranda arttığı gözlenmiş. Aynı şekilde ufak bir dilbilgisi hilesi de benzer sonuçlara neden olmuş: Mum problemini çözmeye kalkışmadan önce raptiye kutusu yerine raptiye ve kutu gibi kelime öbekleriyle hazırlanan · katılımcılar, problemi daha kolay çözebilmişler. Hatta sadece kelimelerin altı çizildiğinde bile kibrit kutusu, raptiye kutusu) problemi çözenlerin sayısı artmış. Fakat asıl problemi çözebilmek için biraz düşünmek, dışarından herhangi bir yardım almadan bariz olandan uzaklaşabilmek gerekiyor. Bu, gözlemlediğiniz şeylere bir bakıp hemen harekete geçmek ya da kendi hedeflerinizi gerçekleştirmeye yönelik çıkarımlar yapmaya çalışmak kadar kolay bir iş değil. Bu problemi çözebilen insanlar, harekete geçmemenin önemini, beyinlerinin durumu sindirmesine ve bir süre sessizce düşünmesine izin vermenin değerini biliyorlardı. Kısaca, gözlem ve tümdengelim arasında son derece önemli, yeri doldurulamaz bir hayal gücü aşamasının yer aldığının farkındaydılar. • • • Sherlock Holmes’u hissiz bir mantık makinesi gibi görmek çok kolay: Hesaplama mantığının ete kemiğe bürünmüş hali. Ne var ki bu Mantık Otomatı Holmes görüşünün gerçekle alakası yok. Tam tersine. Holmes’u Holmes yapan, onu bütün dedektiflerden, müfettişlerden ve benzeri sivillerden üstün kılan şey, doğrusal olmayanla ilgilenme, farazi olana kucak açıp, beyninde varsayımlara da yer verme isteğidir. Yaratıcı düşünce ve hayali düşünme kapasitesidir. Peki o zaman niçin dedektifin bu çok daha yumuşak, hatta neredeyse sanatsal yanına değil de, mantık hesaplamalarındaki bilgisayar benzeri becerilerine odaklanıyoruz? Basit... Bu yanı çok daha kolay ve güvenli de ondan. Bu hepimizin psikolojisine kazınmış bir düşünce biçimi. Erken yaştan itibaren hepimiz bu şekilde düşünmek üzere eğitilmişiz. Albert Einstein’ın da dediği gibi: “Zekâyı tanrılaştırmamak için özen göstermeliyiz. Zekâ çok güçlü bir kas olabilir ama kişilikten yoksundur. Bize önderlik edemez. Sadece hizmet eder. Bir lider olarak tercih yaparken de asla titiz davranmaz.” Şu anda, sayısız veriyi alıp onları şaşırtıcı bir titizlikle analiz eden ve çözümü hemen ardından ortaya koyabilen insan-dışı Holmes’u idolleştiren bir toplumda yaşıyoruz. Hayal gücü gibi ölçülemeyen bir şeyin gücünü yok sayan ve onun yerine zekânın gücüne odaklanan bir toplum bu. Ama durun, bunun tamamen saçmalık olduğunu düşünebilirsiniz. Sonuçta yenilikçi ve yaratıcı fikirlerle büyüyoruz biz, değil mi? Girişimcinin, fikir sahibi adamın, Steve Jobs’un ve “Farklı Düşün” mottosunun çağında yaşıyoruz, değil mi? Şey, hem evet hem de hayır. Çünkü yaratıcılığa yüzeyde değer veriyoruz ama yüreğimizin en derinlerinde, hayal gücü bizi deli gibi korkutabiliyor. Genel bir kural olarak hepimiz belirsizlikten nefret ederiz. Huzursuz oluruz. Belirgin bir dünya bizim için daha sevimli bir yerdir. Elimizden geldiğince önümüze çıkan belirsizlikleri azaltmaya çalışır, statükoyu koruyan, alışkanlık haline gelmiş beynin çatı katını keşfetmek 143 ve pratik tercihler yaparız. Hani, “en kısa yol bildiğin yoldur” diye bir deyim vardır ya? İşte durumu çok güzel özetliyor. Öte yandan yaratıcılık, yenilik gerektirir. Hayal gücü, yeni olasılıklar, var olmayan ihtimaller, olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etme, öğelerin yeni yollarla tekrar kombine edilmesi demektir. Denenmemişle ilgilidir. Ve denenmemiş olan da belirsizdir. Korkutucudur. Bizi ne kadar korkuttuğunu fark etmesek bile korkutucudur. Potansiyel olarak da utanç vericidir (sonuçta hiçbir zaman başarı garantisi yoktur.) Conan Doyle’un müfettişleri standart protokolü bir kenara bırakıp soruşturmalarını tehlikeye atabilecek ya da bir anlığına olsun sekteye uğratabilecek herhangi bir şey yapmaktan neden bu kadar nefret ediyor sanıyorsunuz? Holmes’un hayal gücü onları korkutuyor. Şu evrensel paradoksu bir düşünün: Organizasyonlar, kurumlar ve bireysel karar alıcılar, her yerde yaratıcılığa ne kadar önem verdiklerini, hatta bazı durumlarda asıl hedeflerinin yaratıcılık olduğunu dile getirmelerine rağmen sık sık yaratıcı fikirleri geri çevirirler. Niye mi? Yeni araştırmalar, tıpkı ırkçılık ya da fobiyle ilgili vakalarda olduğu gibi yaratıcı fikirlere karşı da bilinçli önyargılar taşıyabileceğimizi öne sürüyor. İkinci bölümdeki, Örtülü İlişkilendirme Testi, IAT’yi hatırlıyor musunuz? Jennifer Mueller ve meslektaşları, yaptıkları bir dizi çalışmayla, IAT’yi modifiye ederek daha önce test edilme gereği görülmeyen bir şeyi test etmeye karar vermişler: yaratıcılık. Katılımcıların, standart IAT’de olduğu gibi aynı türde iyi/ kötü kategori eşleştirmeleri yapmaları gerekiyormuş ama bu sefer eşleştirmeler ya pratik (işlevsel, yapıcı ya da faydalı) ya da yaratıcı (farklı, yenilikçi ya da orijinal) bir tutumu ifade eden iki kelimeyle yapılmış. Testin sonunda, kendi olumlu özellikler listelerinde yaratıcılığı en başlara koyan insanların bile belirsiz koşullar altında yaratıcılığa karşı örtülü önyargı taşıdığı ortaya çıkmış. Üstelik öncesinde yaratıcı olarak kabul edilen bir fikri (örneğin, ayağı serin tutacak ve su toplamasını önleyecek şekilde kumaş kalınlığını ayarlamaya yönelik bir nanoteknoloji 144 mastermınd kullanan bir koşu ayakkabısı), çok daha belirli olan benzerlerine kıyasla az yaratıcı olarak derecelendirmişler. Yani sadece örtülü önyargı sahibi değillermiş. Ayrıca yaratıcı bir fikir karşılarında dururken bile onu algılamakta zorlanmışlar. Doğru, bu etki genelde belirsiz koşullar altında ortaya çıkmış ama zaten karar almak zorunda kaldığımız ortamların çoğu belirsiz değil midir? Dedektiflik mesleğinde durum böyle. Şirketlerde de. Bilimde de. İşyerinde de. Hatta neredeyse aklınıza gelebilecek her şeyde durum böyle. Büyük düşünürler, işin en zor kısmının yani boşluk korkusunun üstesinden gelmeyi başarmışlar. Einstein’ın da başarısızlıkları oldu. Abraham Lincoln’ün de. Herhalde bir savaşa yüzbaşı olarak gidip de er olarak dönen ve başkanlık koltuğuna oturmadan önce iki kez iflasını ilan eden nadir insanlardan biridir. Aynı şekilde Walt Disney de yeri geldi hata yaptı. “Hayal gücü eksik olduğu” için çalıştığı gazeteden kovuldu (işte alın size kapı gibi bir yaratıcılık paradoksu örneği). Çalışan bir ampule denk gelene kadar binlerce başarısız icada imza atan Thomas Edison da. Ve tabii ki Sherlock Holmes da (Irene Adler’ı hatırlayan? Tavşan dudaklı adamı? Ya da ileride detaylarıyla inceleyeceğimiz Sarı Yüz’ü?). Onları farklı kılan şey başarısız olmamaları değil, başarısızlık korkusundan yoksun olmaları. Yaratıcı beynin alametifarikası da bu açıklıktır zaten. Hayatlarının bir döneminde onlar da hepimiz gibi anti-yaratıcı önyargılara sahip olmuş olabilirler ama bir şekilde onları bastırmayı başarabilmişler. Sherlock Holmes’da, bilgisayarda olmayan bir cevher var ve onu hem olduğu kişi yapan, hem de dedektif dediğin yalnızca mükemmel bir mantık ustasıdır imajını ortadan kaldıran, yine bu cevher. Yani, hayal gücü. Bariz cevabı direkt göremediği için kim, bir problemi çözmekten vazgeçmemiştir? Açık ve bariz olanın aslında biraz fazla bariz olabileceğini düşünmediğimiz için yanlış bir karar almayanımız, ya da yanlış bir yola sapmayanımız var mı? Pek de ideal olmayan bir ortamda, sırf bir iş böyle yapılır diye, denenmiş ve geçerli kabul edilen yolların dışına çıkmamak için daha iyi bile olsa yeni yollara karşı ayak dirememiş olan var mıdır? En kısa yol, bildiğin yoldur. Belirsizlik korkumuz, bizi sürekli kontrol altında tutar. Halbuki ara sıra Holmes'un hayali yolculuklarına eşlik etmek ve -en azından o an için- var olabilecek senaryoları kafamızda canlandırmak bize de iyi gelebilir. Mesela Einstein, genel izafiyet teorisini orta ya koyduğunda elinde sezgilerinden başka hiçbir şey yokmuş. 1929 yılında George Sylvester Viereck, ona, keşiflerinin bir sezginin mi yoksa ilhamın mı ürünü olduğunu sorduğunda, Einstein, "Hayal gücümden özgürce faydalanabilecek kadar başarılı bir sanatçıyım,- ki bence bu, bilgiden çok daha önemli bir şey. Bilgi kısıtlıdır. Hayal gücü ise dünyayı kuşatır," diye karşılık vermiş. Eğer hayal gücü olmasaydı, büyük bilim adamı düz mantığın ve kolay erişilebilirlerin sınırları içinde tıkanıp kalmış olacaktı. Üstelik bazı problemler için başvurabileceğiniz bariz bir pusula bile olmayabilir. Mesela Norwood gizemiyle ilgili olan vakamızda, Lestrade'ın elinde hazır bir hikayesi ve şüphelisi var. Peki ya onlar olmasaydı? Doğrusal bir anlatı yerine, doğru cevaba ulaşmak için tek çare beynin dolambaçlı ve farazi yollarına dalmak olsaydı? (Mesela Korku Vadisi'ndeki vakada, kurban da ev de göründüğü gibi değil. Dolayısıyla bu örnekte hayal gücünün yokluğu çözümsüzlükle eş anlama geliyor. ) Ya da dedektiflerden, müfettişlerden ve inşaat ustalarından çok uzakta bir dünyada, bizi daha mutlu edecek bariz bir iş dalı, romantik hayatta daha iyi bir ihtimal ya da tercih yoksa ne olacak? Ya cevabı bulmak için derinleri kazmak, yaratıcı yönden kendimizi keşfe çıkmak zorundaysak? Çoğunluk yine bildiği yoldan gitmeye devam edecek . Çok azı da önüne çıkan her yolu bilsin bilmesin denemeye razı gelecek . Hayal gücü olmadan becerimizin yettiği düzeydeki bir düşünceye asla erişemezdik. En fazla detayları ve gerçekleri ortaya koymak konusunda başarılı olurduk ama o gerçekleri kullanıp, yargı ve kararlarımızı anlamlı ölçüde geliştirmeyi beceremezdik . Beynimizde güzelce tertiplenmiş kutularla, dosyalarla ve materyalle dolu bir çatı katına sahip olurduk. Ama bir şey arayacağımız zaman nereden başlayacağımızı bilemezdik. Onun yerine bütün dosyaları defalarca , tek tek karıştırır, doğru yaklaşımı da belki bulur, belki bulamazdık. Hele aradığımız elemanın bir dosyadan değil de iki, hatta üç farklı dosyadan çıkarılması gerekliyse? Şansımız bol olsun. Şu Norwood'lu inşaatçı vakasına tekrar dönelim. Hayal gücünden yoksun olan Lestrade neden gizemi çözmeye yaklaşamıyor da masum bir adamı mahkum etmesine ramak kalıyor? Doğrudan bir analizin sunmayı başaramayıp da hayal gücünün sunduğu şey nedir burada? Hem müfettiş hem de dedektif, birebir aynı davaya erişim hakkına sahip. Holmes'un elinde, Lestrade'ın göremediğini görmesini sağlayan gizli bir bilgi yok. Ya da daha doğrusu o ne biliyorsa, Lestrade de onlara aynı şekilde kolayca ulaşabilir. Fakat iki adamın farkı şu: Bir, sahip oldukları ortak fikirlerin içinden farklı unsurları kullanmayı tercih ediyorlar. İki, bildiklerini birbirinden tamamen ayrı iki ışık altında değerlendiriyorlar. Lestrade direkt yaklaşımı tercih ederken Sherlock, müfettişin ihtimal dahi veremediği, daha hayali olan bir yaklaşımı seçiyor. Holmes ve Lestrade soruşturmaya aynı noktadan başlıyor. John Hector McFarlane, ikisinin önünde ifade veriyor. Hatta bir adım önde olan biri varsa, o da Lestrade. Çünkü çoktan olay yerini gidip görmüş bile. Oysa Holmes her şeyi ilk defa o anda duyuyor. Ama buna rağmen yaklaşımları anında iki farklı yöne ayrılıyor. Lestrade, McFarlane'ı tutuklayıp götürmeden önce, Holmes'a başka bir sorusu olup olmadığını sorduğunda, Holmes, " Önce Blackheath'e gitmem lazım ," diyor. Blackheath mi? Ama cinayetin gerçekleştiği yer Norwood. Lestrade, "Norwood demek istediniz herhalde," diye düzeltiyor dedektifi. "Ah, evet, kesinlikle öyle demek istemiştim," diyor Holmes ve tabii ki, Blackheath'in, yani talihsiz Bay McFarlane'ın ailesinin yaşadığı evin yolunu tutuyor.Tıpkı Lestrade'ın vermiş olduğu şaşkın tepki gibi, " Neden Norwood'a gitmiyoruz? " diye soruyor Watson. "Çünkü," diye karşılık veriyor Holmes. "Bu davada birbiri ardına gerçekleşen iki ayrı hadise var. Polis, asıl suç oluşturan şey ikinci hadise olduğu için tamamen ona yoğunlaşmak gibi bir hata ediyor." İşte Lestrade'ın düz yaklaşımına karşı ilk darbe geldi bile. Nedenini birazdan göreceksiniz. Holmes yaptığı yolculuktan memnun kalmıyor. "Bir-iki ipucunu takip ettim," diyor Watson'a eve dönünce. "Ama varsayımımızı destekleyecek hiçbir şey bulamadım. Hatta bizi haksız çıkaracak bir sürü şey öğrendim. Sonunda pes edip Norwood'a gittim." Fakat şimdi göreceğiniz gibi kaybedilen bir zaman yok . Zaten Holmes da zaman kaybettiğini falan düşünmüyor. Çünkü çatı katınızda hayal gücüne ayrılmış olan o alanı sonuna kadar kullandığınız anda, en düz mantık görünen olayların bile bir anda nasıl yön değiştirebileceğini asla bilemezsiniz. Hele anlamsız bir bilmeceyi anlamlı hale getirecek bilginin hangisi olacağını hayal gücünüzü kullanmadan asla bilemezsiniz. Davanın yine de başarılı bir çözüme ulaşacakmış gibi bir yanı yok . Hatta Holmes da Watson'a şöyle diyor: "Şans yüzümüze gülmezse, korkarım, Norwood Kayıp Yakası, doğruyla yanlışı ayırt etmekten aciz halkımızın er ya da geç kabul etmek zorunda kalacağına inandığım başarı günlüğümüzün içinde yerini alamayacak ." Ve derken, en olmayacak anda şans yüzlerine gülüyor. Lestrade, McFarlane'ın suçunu kesinleştiren " yeni ve önemli kanıtlar" bulduğunu haber veriyor. Holmes tabii ki yıkılıyor - ta ki o yeni kanıtın ne olduğunu öğrenene kadar: McFarlane' ın koridor duvarında bulunan kanlı parmak izi. Lestrade'ın direkt suç delili olarak gördüğü şey, Holmes için McFarlane' ın masumiyetinin yegane simgesi . Üstelik de o ana kadar içini yiyip bitiren bir huzursuzluktan, daha doğrusu Holmes'un deyimiyle bir "sezgi" den öteye gitmeyen şüphesinin, yani başından beri ortada işlenmiş hiçbir suç olmadığının kanıtı. Çünkü aslında Jonas Oldacre, hala sağ salim hayatta. Peki bu nasıl olabilir? Müfettişin bir adamı hapse tıkmasına yarayan bir bilgi, Holmes'un nasıl aynı adamı serbest bırakmasına yarayabilir? Üstüne bir de bütün davayı şüpheli hale sokabilir? İşte her şey hayal gücünde bitiyor. Adım adım üzerinden geçelim. Önce Holmes'un hikayeye verdiği ilk tepki var: Apar topar sözde suçun işlendiği yere gitmek yerine, olası bütün açıları yakından tanımayı tercih ediyor. İşe yarayıp yaramaması mühim değil. Ve böylece Blackheath'e, Jonas Oldacre'ın gençliğini bilen ve ta bii ki McFarlane'ı tanıyan ana-babasının yanına gidiyor. Bu size pek de hayal gücüne yönelik bir hareket gibi gelmeyebilir ama dosdoğru olay yerine gidip, oradan da başka hiçbir yere bakmayan Lestrade'ınkinden çok daha açık fikirli ve daha az doğrusal bir yaklaşım olduğu kesin. Lestrade için daha en başından bütün olasılıkları saf dışı bıraktığını söyleyebiliriz. İhtiyacı oları her şey tek yerde dururken neden zahmet edip de başka yerleri arayacaktı ki? Hayal gücünün büyük kısmı, ilk bakışta birbiriyle alakasız görünen unsurlar arasında tamamen bariz olmayan bağlantılar kurabilmekle ilgilidir. Annemle babam çocukken bana bir oyuncak vermişti: Ortasında bir delik, dibinde de bir halka olan tahta bir direkti. Deliğin içinden kalın bir ip geçiyordu. İpin her iki ucunda birer tahta yuvarlak vardı. Oyuncağın amacı, halkayı direkten çıkarmaktı. Başta bebek işi gibi geldi. Fakat sonunda ipin ucundaki yuvarlakların, halkanın, bariz olan yolla, yani direğin tepesinden geçerek çıkmasını engellediğini fark ettim. Ben de asılmayı denedim. Daha fazla asıldım. Bir de aynı şeyi çok hızlı yapmayı denedim. Belki onu kandırabilirdim? İple yuvarlakları bir şekilde birbirinden ayırmayı denedim. Halkanın bir şekilde o yuvarlakların üstünden geçmesi gerekiyordu ama olmuyordu işte. Hiçbir şey işe yaramadı. Başta bana en parlak gelen çözümlerin hiçbiri çözüm bile değildi . O halkayı çıkarabilmek için izlemem gereken yol o kadar dolambaçlıydı ki, nihayet çözüme ulaşacak sabrı göstermem saatlerimi aldı. Tabii o saatler arasında geçen günleri de unutmayalım. Yapmanız gereken şey aslında halkayı çıkarmaya çalışmaktan vazgeçmekti. Halbuki ben doğru yol olduğunu düşünerek işe hep halkadan başlamıştım. Sonuçta asıl gaye halkayı çıkarmak değil miydi? Ancak halkayı unutup resmin geneline bakmak ve bütün olasılıkları keşfetmek için şöyle bir adım geri atınca çözümü bulabildim . Benim de Norwood'da olan biteni anlamam için önce Blackheath'e gitmem gerekiyordu. Lestrade'ın aksine benim kılavuzum belliydi. Bulmacayı doğru şekilde çözmeyi başardığım an bunu anlayacaktım. O yüzden Holmes'un beni dürtüklemesine de ihtiyacım yoktu. Yanlış yolda olduğumun farkındaydım çünkü doğru yolda olduğum an bunu kesin anlayacaktım. Fakat her problem bu kadar keskin hatlı değildir. Her problemde size doğru veya yanlış iki seçenek sunan inatçı bir halka yoktur. Onun yerine bir sürü yanıltıcı dönemeç ve yanlış çözüm vardır. Bu yüzden de Holmes'un ufak hatırlatmaları olmayınca halkayı yerinden çıkarmak için inatla çekiştirmeye devam edebilir ve sonunda onu çıkardığınızı zannedebilirsiniz. Halbuki tek yaptığınız, halkayı direğin ucuna doğru iyice sıkıştırmaktır o kadar. Böylece Holmes, Blackheath'in yolunu tutar. Ama ilgisini hayali olana yönlendirme isteği burada bitmez . Norwood'lu inşaatçı davasına dedektifin yaptığı gibi yaklaşmak ve onun başardıklarını başarabilmek için ilk adımı attığınız yerin açık fikirli olasılıklarla dolu bir yer olması gerekir. En bariz olay akışı eşittir tek olası olay akışı diyemezsiniz. Bunu yaptığınız takdirde, asıl cevap olabilecek diğer bütün olasılıkları göz ardı etme riskini alırsınız ve çoğu zaman, önceki bölümlerde incelediğimiz o lanet doğrulama sapmasının tuzağına düşersiniz. Mesela bu örnekte, Holmes, sadece McFarlane'in masum olabileceği ihtimaline gerçek gözüyle bakmakla kalmıyor, ayrıca kendi kafasının içinde var olan birbirinden farklı, birçok farazi senaryo üretiyor ve bu senaryoların hiçbirinde, inşaat ustasının ölümü de dahil olmak üzere, deliller göründükleri gibi değil. Gerçekte olayların nasıl geliştiğini fark edebilmek için Holmes'un önce o olay akışını hayal etmesi lazım. Yoksa o da Lestrade'ın durumuna düşüp , "McFarlane'in, kendi aleyhine kanıtlar bırakmak için gecenin bir yarısı hapisten çıkıp buraya geldiğini düşünüyor olamazsınız herhalde," der ve tumturaklı gibi duran bu lafın arkasından bir de, "Ben pratik bir adamım Bay Holmes. Elimde kanıtım varsa vakit kaybetmeden bir sonuca varırım," diye eklerdi. Lestrade'ın kendisine duyduğu güvenin bu denli yersiz oluşunun nedeni de zaten onun elindeki kanıttan direkt sonuca varan, pratik bir adam olması. Aradaki o çok mühim basamağı unutuyor. Yalnızca önünüzde duranı kullanmaya zorlanmak yerine size olayları uzun uzadıya düşünebildiğiniz, ihtimalleri değerlendirdiğiniz, başka neler olmuş olabileceğini de düşünerek kafanızda belirlediğiniz farazi hatları takip edebildiğiniz zamanı sağlayan o alanı unutuyor. (Ama bundan bir önce gelen, kurgu sahanızı işinize yarayacak türden bilgilerle doldurduğunuz o gözlem etabının önemini de sakın hafife almayın: Holmes'un parmak izinden çıkardığı sonuca varabilmesinin nedeni, zaten onu daha önce gözünden kaçırmadığını bilmesi. "Dün koridoru incelerken o parmak izinin orada olmadığını biliyorum," diyor Watson'a. Gözlemlerine, dikkatine, hem çatının hem de içeriğinin doğruluğuna güveniyor. Halbuki onun kadar idmanlı olmayan ve Watson Sistemi tarafından yönetilen Lestrade için böyle bir kesinlik söz konusu bile olamaz. ) Hayal gücünün eksikliği yanlış davranışlara ( yanlış adamın şüpheli olarak gösterilmesi ve hapse atılması) ve doğru davranışın (asıl suçluyu aramak) yerine getirilmemesine neden olabilir. Her zaman en bariz olan çözümün peşinden gidilirse, doğru cevap asla bulunamayabilir. Hayal gücünden yoksun bir mantık, kontrolü ele geçiren Watson Sistemi'ne benzer. Bize mantıklı ve sanki yapmak istediğimiz şeymiş gibi gelir ama aslında düşüncesizce ve anidir. Geriye doğru bir adım atıp hayal gücünüzün de bir şeyler söylemesine izin vermezseniz, problemin çözümü ne kadar sıradan da olsa, resmi asla bütünüyle görüp değerlendiremezsiniz. Lestrade'ın yaptığının tam zıttı olan şu örneği irdeleyelim bir de. Holmes, Wisteria Köşkü'nde, nadiren yaptığı bir şey yapıp Müfettiş Baynes'e iltifatta bulunuyor: "Mesleğinizde çok yüksek yerlere geleceksiniz . İçgüdüleriniz ve sezgileriniz çok keskin." Peki Baynes , Scotland Yard'daki diğer emsallerinden farklı ne yapıyor da, böyle bir övgüyü hak ediyor? İnsanoğlunun doğasını boş vermek yerine onu hesaba katarak hareket edip, gerçek suçluya sahte bir mutluluk yaşatma amacıyla kasten yanlış adamı tutukluyor. (Tabii bu arada eldeki kanıtların hepsi yanlış adamın aleyhinde ve bu delillerin hepsi tutuklanmasına yeter de artar bile . O yüzden aynı durumda Lestrade olsa, bu ona kesinlikle doğru adam gibi görünecekti. Hatta Baynes'in yaptığı bu tutuklamayı, Holmes bile en başta Lestrade-tarzı bir gaf sanıp hataya düşüyor. ) Ve işte müfettişin bekleyişinin altında, hayali bir yaklaşımın en temel erdemlerinden biri yatıyor: gerçekleri yorumlarken basit mantığın ötesine geçmek ve aynı mantığı varsayımlara dayalı alternatifler yaratmak için kullanmak. Böylesine doğrusal olmayan bir yaklaşım Lestrade tarzında birinin aklına hayatta gelmezdi. Kanunlara göre tutuklanması gerekmeyen bir adamı tutuklamak için ne diye enerji tüketecekti ki? İşte Lestrade gibileri, hayal gücü olmadan, yalnızca tek bir çizgide düşünebilirler. 1968'de yüksek atlama herkes tarafından bilinen bir spordu. Koşardınız, zıplardınız ve bir sürü farklı yöntemden birini seçip çıtanın üzerinden atlardınız. Eski zamanlarda genelde makaslama tekniği kullanılırdı. Bacaklarınızı iki yana açarak çıtanın üzerinden kayardınız. Fakat altmışlı yıllara doğru revaçta olan, çıtanın üstünden ata biner gibi ya da göbek-üstü yuvarlanarak atlamaktı. Hangi tekniği kullanırsanız kullanın kesin olan bir şey vardı: Atladığınız zaman yüzünüz her seferinde aşağı bakacaktı . Şimdi bir de sırtüstü, geriye doğru atlamayı hayal edin. İşte bu gerçekten çok gülünç olurdu . Lakin Dick Fosbury böyle düşünmüyordu. Ona göre sırtüstü geriye doğru sıçramak en doğru yoldu. Liseden beri sırtüstü atlama tekniğini geliştiriyordu ve üniversiteye girdiğinde , bu teknikle birlikte hiç olmadığı kadar yükseklere çıkmaya başlamıştı . Neden bu yöntemi kullandığını o da bilmiyordu ama bu soruyu cevaplaması istense, herhalde Doğu' dan ilham aldığını söylerdi: Konfüçyüs ve Lao Tzu'dan. Başkalarının ne yaptığı umurunda değildi. O sadece içinden nasıl geliyorsa, öyle atlıyordu. İnsanlar ona gülüyor, onunla alay ediyordu. Fosbury en az onların hayal ettikleri kadar komik görünüyordu (işin aslı ilham kaynağı da kulağa epey komik geliyordu zira Sports Illustrator dergisi ona bu tekniği nereden bulduğunu sorduğunda cevabı şöyle olmuştu: "Ben atlarken yüksek atlamayı düşünmüyorum bile. Benimkisi olumlu düşünme. Öylece akışına bırakıp, atlamanın gerçekleşmesine izin veriyorum" ) . Onun Amerikan Olimpiyat takımına gireceği, hatta bununla kalmayıp , Olimpiyatları kazanacağı kimsenin aklına dahi gelmezdi . Ama kazandı. Kazanmasının yanında bir de 2, 24 metrelik atlayışıyla hem Amerika hem de Olimpiyat rekorunu kırdı. 3, 8 santimetre daha yükseği geçseydi , dünya rekorunu da kıracaktı. Fosbury, daha önce eşi benzeri görülmemiş , "Fosbury Flop" adı verilen bu teknikle birçok geleneksel atletin başarmayı asla hayal edemeyeceği bir şeyi yapmış oldu: Koskoca bir spora son derece köklü ve gerçekçi bir devrim yaşattı . Kazandığı zaferin ardından bile insanlar, onun bu sıradışı yöntemi tercih eden tek insan olacağından, dünyanın kalanının yine bildiğini okumaya devam edeceğinden emindiler. Fakat 1978'den sonra o atlayışın üstüne rekor kıran kimse olmadı ve 1980 yılında, on altı Olimpiyat finalistinden on üçü çıtanın üstünden atlarken bu yöntemi tercih etti. Fosbury atlayışı günümüzde hala en baskın yüksek atlama metodu olmaya devam ediyor. Binme tekniği onun yanında eski ve hantal duruyor. Peki neden daha önce kimsenin aklına bu yöntemi değiştirmek gelmedi ? Geçmişe bakıldığında her şey insana sezgisel gelir. Şu anda bize göre gayet net olan bir durum o zamanlar aslında tamamen özgün ve emsalsiz bir buluştu. Kimse sırtüstü atlamak diye bir şeyin mümkün olduğunu düşünmüyordu. Saçma bir fikirdi bu. Peki ya Fosbury? Adam yetenekli bir atlet bile değildi. Koçu Berny Wagner, "Dick'ten çok daha yükseğe sıçrayabilen bir disk atıcım var benim," demişti. İşin sırrı yöntemdeydi. Hatta Fosbury'nin atlama yüksekliği şu anki rekorun -Javier Sotomayor'ın yaptığı 2, 45 metrelik atlayış- yanında sönük kalıyor ve kendi başarısı şu anki en iyi yirminin içine bile girmiyor. Ama sporun kendi Fosbury'den sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı. Hayal gücümüz dünyayı olduğundan farklı görmemizi sağlar. Hayal gücümüz sayesinde canlı olan bir adam ölü biri gibi görünebilir, sırtüstü geriye doğru atlamak ileriye doğru atlamaktan daha mantıklı , ya da bir raptiye kutusu sadece bir kutu olabilir. Hayal gücü, somut delilin yokluğunda bir şeyin ne olduğunu ve ne olabileceğini görmemizi sağlar. Bütün detaylar gözünüzün önünde dururken onları nasıl düzenlersiniz? Hangisi önemli nasıl bile bilirsiniz? Düz mantık size bu yolda bir yere kadar yardımcı olabilir, orası doğru, ama bu işi asla tek başına yapamaz. Nefes alacak bir alan olmadan bunu başaramaz.