dünya klasiklerine olan önyargımı göğsünde yumuşatan martin eden, benim için “madde ve manâ nedir” sorusunun cevabı oldu; hayat, manâdır. içerisinde disiplinlerarası (sosyoloji, tarih, psikoloji, felsefe) kavramların da çokça yer aldığı bu edebi eserin varoluş sancısı çeken kahramanı, oğuz atay’ın selim’ine çok benzer. selim’den farkı, selim’in intihara mecbur görünecek kadar kırılgan olan ruhuyken, martin’de bu, tercih meselesiydi. yahut jack london, ruhunda oluşan intihar fikrinin ayrıntılarını okuyucuya yansıtmamayı tercih etti.
aşk insanı hayatta tutmak için yeter miydi? evet, martin için yeterdi. aşkını kaybettikten sonra paraya ve üne kavuşan martin’in ruhunda oluşan boşluğu hiçbi’şey dolduramaz, tutkunu olduğu denizler bile.
eser üzerine bi’çok fikir öne sürülebilir ve üretilebilirken, beni tek sarsan nokta, sonu olmuştur. mutlu sonlara bağımlı bi’okuyucu muydum? belki biraz. fakat mutsuzluk ile trajedi farklı şeyler. eser, mutsuzlukla değil, trajedi ile bitti.
martin, sessizce intihar etti.