Ne diyebilirdim ki, bu kentin tarihi konusunda tam bir cahildik. Bırakın Yunan, Roma dönemini, Osmanlı dönemi hakkında bile hiçbir şey bilmiyorduk. Bütün bu bilgisizliğimize rağmen, lafa geldi mi, utanıp sıkılmadan, şanlı ceddimiz diye nutuk atmaya bayılıyorduk.
Başkalarına duyulan sevgi, ölenlere duyulan bağı azaltmamalıydı. Buna evet demenin kendimi kandırmak olduğunu biliyordum. Hayat, canlılara öncelik tanırdı. Ölenlerin görüntüleri, sesleri, kokuları, anıları, izleri ağır ağır silinir giderdi. Acı ama galiba başka yolu da yoktu. İnsan pek de vefalı bir varlık değildi. Önemli olan ölenleri tümüyle unutmamak, ruhlarından bir parçayı benliğinize katarak, onların gönlünüzde yaşadığına kendinizi ikna etmekti. İkna etmekti, diyorum çünkü zamanla yüzlerini bile hatırlamakta güçlük çekeceğimiz sevdiklerimizin ruhumuzdaki etkileri, yaşamın canlı görüntüleri, sarsıcı olaylarıyla ağır ağır silinip giderdi belleğimizden. Her ne kadar bunun tersini kendime sık sık yinelediysem de acı gerçek buydu. Ve bu gerçek, beni avcuna almakta gecikmemişti.
En başından kusursuz bir alışkanlık tasarlamaya çalışmak yerine daha tutarlı bir temelde kolay olanı yapın. Optimize etmeden önce standardize etmelisiniz.
Bir anlamda her alışkanlık gerçekten istediğinizi elde etmenin önündeki bir engelden başka bir şey değildir. Diyet yapmak forma girmenin önündeki engeldir. Meditasyon sakin hissetmenin önündeki engeldir. Günlük tutmak net bir şekilde düşünebilmenin önündeki engeldir. Aslında istediğiniz, alışkanlığın kendisi değil, o alışkanlığın getirdiği sonuçtur.