Artık bunaldığı; zulmetin yüreğindeki kara noktaya, sonsuz dibe doğru koşup onda erimeyi arzuladığı bir anda yeni bir sepet ve bir top kâğıt iniyordu karanlığın içinden. Elleri; kanun, kural, kement kabul etmez elleri, nerede bıraktıysa oradan başlıyordu yazmaya. Her şeyi ve en çok da yüzünü yazıyordu; hiçbir aynaya yansımamış, hiçbir su yüzeyinde kılcal bir ikincil olamamış, hiç hatırlayamadığı, zulmete tutsak yüzünü. Tam da o anda anlıyordu: Yüzü olamazdı; yazı, gözleri olamazdı. Bakır tenli bir bakirenin boynundan sirayet eden huzur ve koku olamazdı. Yazmak uydurmaktı, uydurmak kendini kandırmak. Kendisi olamazdı yazı, o olamazdı. Işık olamazdı, fer olamazdı; gözleri değildi yazı. Olsa benzeri olurdu; zulmetin ve yalnızlığın yarattığı benzeri. Çatlak ağızlı, zeytin gözlü ve en az kendisi kadar çok sayıklayan yazı.