Hatice Tunç

Hatice Tunç
@haticetunc
Edebiyat burada bize yardım edemez.
Since you seldom spoke, you were rarely wrong. You seldom spoke because you seldom went out. If you did go out, you listened and watched. Now, since you no longer speak, you will always be right. In truth, you do still speak: through those, like me, who bring you back to life and interrogate you. We hear your responses and admire their wisdom. If the facts turn out to contradict your counsel, we blame ourselves for having misinterpreted you. Yours are the truths, ours are the errors.
Sayfa 10·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim

Hatice Tunç

, bir kitap okudu
Puan vermedi·128 syf.·
2024 25. kitabı
Édouard Levé
8/10 · 4.171 okunma
Bir başıma dikildim pencerenin önüne. Pencere çerçevesine sığdığı kadarıyla şehre, şehirlere sevgiyle, muhabbetle baktım; Rüya'yı barındırması muhtemel olan her şehre. Yaşayanların ve ölülerin ortak şehirlerine. Öteki şehirlere.
Sayfa 26·Kitabı okudu
Sabra illet çocuklardık; dere yataklarında pür hiddet eşkıyalar; en yaban sesleri biz yağmalamıştık, en çok kim bağıracak idi en gözde oyunumuz. Ham cıvıltıydık; üstüne kurşun dökülmüş hayatlarımızı uçurmak, mor dağların azametine baka dura hiçe dönmüş gururumuzu ayaklandırmak; sancılanmış çekirgeler gibi koşuşturduğumuz ovada, dere yataklarında ve dağın bizde dehşet uyandıran cisminde, küçük ve çıplak ayaklarımızın olmasa bile ince ve çirkin seslerimizin izini bırakmak istiyorduk sanki. Arsız çığlıklarımızın paslı kelimeleri parlatması çare değildi; çocuk seslerimizle yeniden var olmuş kelimeleri dağda bayırda gezdirmek, kurda kuşa, dere yatağındaki taşların altında nemli bir rehavete kapılmış solucanlara, bizi görünce demir görmüş cine dönen kurbağalara, saksağanlara, salkımsöğütlere ve salkımsöğütlerde salınan bülbül yuvalarında heyecanla cıvıldaşan sarı gagalı bülbül yavrularına duyurmak istiyorduk.
Sayfa 65·Kitabı okudu
Artık bunaldığı; zulmetin yüreğindeki kara noktaya, sonsuz dibe doğru koşup onda erimeyi arzuladığı bir anda yeni bir sepet ve bir top kâğıt iniyordu karanlığın içinden. Elleri; kanun, kural, kement kabul etmez elleri, nerede bıraktıysa oradan başlıyordu yazmaya. Her şeyi ve en çok da yüzünü yazıyordu; hiçbir aynaya yansımamış, hiçbir su yüzeyinde kılcal bir ikincil olamamış, hiç hatırlayamadığı, zulmete tutsak yüzünü. Tam da o anda anlıyordu: Yüzü olamazdı; yazı, gözleri olamazdı. Bakır tenli bir bakirenin boynundan sirayet eden huzur ve koku olamazdı. Yazmak uydurmaktı, uydurmak kendini kandırmak. Kendisi olamazdı yazı, o olamazdı. Işık olamazdı, fer olamazdı; gözleri değildi yazı. Olsa benzeri olurdu; zulmetin ve yalnızlığın yarattığı benzeri. Çatlak ağızlı, zeytin gözlü ve en az kendisi kadar çok sayıklayan yazı.
Sayfa 96·Kitabı okudu