• DİKKAT SPOİLER VE ALINTI VARDIR !!!

    UNAMUNO , BİR YAMAN ADAM , BİR YAMAN YAZAR

    Unamonu uzun zamandır aklımda olan fakat okumadığım bir yazardı, en ünlü kitabı SİS. Onu henüz okumadım ama bu okuduğum ilk kitabı, bu öyküler bana göre muhteşemdi. İnsanın özünü, çelişkilerini, saf halini ,sevgiyi,nefreti ve türlü duyguları önümüze seren adamlardan yazar, gönül adamlarından tabiri caizse.

    Çeviren Behçet Necatigil. Bana göre çok iyi ve ruh katarak çevirmiş hakkını teslim edelim.

    İncelemede pek alıntı yapmayı sevmiyorum ama bu sefer bir hikayeden bolca alıntı eklemek istiyorum.

    10 tane kısa öykü var kitapta, en uzunu ise 50 sayfa olan ve kitaba adını veren "Yaman Adam". Kısaca, güçlü bir adamın hikayesi ve sevdiği kadının, ama ne sevgi.. Yaman bir hayat,yaman bir ilişki, yaman bir sevgi. Kadın da onu sever ve öyle bir bağlanır ki anlatılmaz okunur. Toplumun erkeğe biçtiği güçlü olma rolü ve hayat şartlarının da getirdiği katılığı o kadar güzel anlatmış ki yazar mest ediyor ve günümüzde de pek değişen bir şey yok dedirtiyor.

    Diğer en sevdiğim öykülerinden biri "Aşkın Hücumu" oldu. Bu öykü 8 sayfa ama ne dolu ne özel geldi bana, belki fazlaca da romantik ve dramatik olsun buna da ihtiyaç yok mu yani ara sıra ?
    Bu öyküden bolca alıntı paylaşıyorum size, nerdeyse tamamını okumuş kadar olacaksınız, bakın hele şu üsluba.


    “Bu kadar lafı edilen , şairlerin hemen biricik konusu olan aşk nedir acaba, diye düşünüyordu Anastasio. Çünkü o, aşıkların aşk dediğine benzer bir şey hissetmemişti ömründe. Sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa veya can sıkıntısına karşı korunmak için kullandıkları itibari bir yalan mı? Anastasio'nun duygusuna göre hayattan daha boş,daha sıkıntılı, daha manasız,daha saçma bir şey olamazdı çünkü.”

    “Zavallı Anastasio acınacak bir hayat sürüyordu; bomboş ve gayesiz bir hayat sürüyordu ve içinde zayıf bir ümit, zayıflığına rağmen bütün hayal kırıklıklarına meydan okuyan bir ümit taşımayıp da sonunda elbet bir gün aşkın kendisine geleceğinden emin olmasaydı şimdiye kadar yüz kere canına kıyardı şüphesiz. Ve Anastasio boyuna seyahate çıkıyor, aşkı aramaya yollara düşüyor, bir yol kavşağında ansızın aşkın hücumuna uğrayacağına inanıyordu adeta.”

    “İsim yapmış erotik yazarların hepsini , seksüel aşk çözümleyicilerini incelemek gelmişti aklına: aşk romanı namına her ne varsa cümlesini okuduktan sonra henüz tam erkek olmamışlarla, bir bakıma artık erkek olmaktan çıkmışlar için yazılmış o pek biçare eserlere kadar indi; baldır bacak edebiyatının en azgın örneklerine kadar alçaldı. Tabi bütün bunlarda aşk adına bulduğu şey , hemen hemen bir hiçten ibaret kaldı.”

    "Ben de mi böyle olacağım " diye düşündü. "Meşum kadın , aşkı hiç düşünmediğim bir anda peşinden mi sürükleyecek beni?" Ve Anastasio , bu kaderi aramaya seyahat üstüne seyahate çıktı.

    "Bir gün gelecek ki " diyordu içinden. "Aşkı bulacağım diye beslediğim o cılız ümit de sönüp gidecek bir gün! Ya gençliğimi yahut hiç değilse olgunluk çağımı anlayıp tadamadan ihtiyarlık gelip çatarsa nice olur benim halim? Ya gün gelip de ne yaşadım ne de bundan sonra yaşayabileceğim demem gerekirse ? Ben korkunç bir şanssızlığın mı kurbanıyım, yoksa bütün insanlar birlik olmuşlar da yalan mı söylüyorlar?" Ve Anastasio , kötümser oldu.

    “Dalgın dalgın oturdu, çorbayı bekledi.Başını kaldırıp da bakışlarını yolcu dizilerinde üstünkörü gezdirince bir kadın gördü; kadın o sırada büyücek , terütaze ağzına bir elma dilimi götürüyordu. İkisi de göz göze geldi ve sarardılar. Karşılıklı sarardıklarını görünce daha da sarardılar. Göğüsleri kalkıp kalkıp iniyordu. Anastasio , vücudunun ağırlaştığını duyuyor, uzuvlarını saran soğuk bir karıncalanmadan rahatsız oluyordu.”
    Anastasio ayağa kalktı, titreyerek ona yaklaştı; kurumuş, susuzluktan kavrulmuş, titrek bir sesle kadının kulağına fısıldadı:
    "Neniz var? Rahatsız mısınız?"
    "Bir şeyim yok, hayır, teşekkür ederim"
    "Müsaade buyurun!" Ve Anastasio, titreyen parmaklarıyla genç kadının bileğini tuttu.
    O anda birinden ötekine bir ateş seli boşandı sanki. Birbirlerinin sıcaklığını hissettiler. Yanakları alev gibi yanıyordu.
    "Ateşiniz var" diye kekeledi Anastasio ancak işitilebilir bir fısıltı halinde.
    Bir başka dünyadan, maveradan geliyora benzeyen bir sesle, cevap verdi kadın:"Ateş bana senden geçti!"

    "Yolculuğa devam edemezsiniz" dedi Anastasio.
    "Evet ben burada kalacağım" cevabını verdi kadın.
    "Biz burada kalacağız " diye düzeltti Anastasio.
    "Evet, biz..Ve ben sana anlatacağım!Her şeyi anlatacağım!" diye ilave etti kadın.
    Valizlerini aldılar, bir arabaya bindiler. Ve arabada karşı karşıya oturmuş, diz dize sıkışmış, bakışları iç içe geçmiş bir halde kadın, Anastasio'nun ellerini avuçlarına aldı ve ona kendi hikayesini anlattı. Bu Anastasio'nun kendi hikayesiydi, tıpatıp aynı hikaye! Kadın da aşka seyahat ediyordu.Kadın da aşkı itibari bir yalan , hayatın sıkıntısını gidermek için bulunmuş bir çare olarak görüyordu.

    Karşılıklı itiraflarda bulundular; birbirlerine içlerini döktükçe kalpleri o nispette sükuna kavuştu. İlk anın acıklı perişanlığını kurtuluşa benzer bir büyük gönül rahatlığı takip etti. Birbirlerini çoktan beri , daha doğmadan önce tanıyorlardı sanki; ama bir taraftan da geçmiş günlere ait bütün hatıralar hafızalarından silinmişti; zamansız,ebedi bir "şimdi" içinde yaşıyor gibiydiler.

    “Derme çatma bir otelin küflü bir odasına kapandılar. Günün tamamını,daha ertesi günün bir kısmını bu odada geçirdiler. Sağ mıdırlar, öldüler mi,dışarıya ses seda sızmıyordu. Sonunda otelci huylandı, vuruşlarına bir cevap alamayınca kapılarını kırıp odalarına girdi. Otelci onları yan yana, soğuk ve kar gibi beyaz,yatakta çıplak yatar buldu. Çağırdığı doktor intihar etmediklerini, kalp sektesinden öldüklerini söyledi.
    "Nasıl, ikisi de mi?" diye haykırdı otelci.
    "İkisi de!" diye cevap verdi doktor.

    Her iki ölünün hüviyetleri tespit edilemedi. İkisini de mezarlığa götürdüler, nasıl buldularsa öyle,çıplak ve beraber ,bir mezara gömdüler; üzerlerini toprakla örttüler. Bu topraktan otlar bitti, bu otlara yağmur düştü. Onları ölüme sürükleyen gökyüzü, mezarları başında ağlayan tek kişi oldu.”

    Diğer 8 öykü de farklı farklı konularda ve okutuyor kendini. Unomuno henüz yeterince okunmayan özel bir yazar, keşfedilmeli. Keyifli okumalar dilerim.
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede 
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de 
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, 
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi 
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, 
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. 
    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, 
    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. 
    Bir geliş var!.. Ne mubarek, ne garib alem bu!.. 
    Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu... 
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; 
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. 
    Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık 
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık; 
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, 
    Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. 
    Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, 
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. 

    Ordu-milletlerin en cok döğüşen, en sarpı 
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı. 
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarının. 
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, 
    Seçmis Istanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi; 
    Taşımış harçını gaazileri, serdarıyle, 
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle. 
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne, 
    Uhrevi bir kapı açmıs buradan gökyüzüne, 
    Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları.. 

    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. 
    Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; 
    Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; 
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; 
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, 
    Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim 
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. 
    Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını 
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını; 
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes 
    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; 
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi, 
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi! 

    Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri 
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i 
    Ne kadar saf idi simasi bu mu'min neferin! 
    Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin? 
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu 
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu, 
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli; 
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz 
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz; 
    Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o, 
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde, 
    Hem de çoktan beri kaybettigimiz yerlerde. 

    Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahceleri, 
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri. 
    Gökte top sesleri var, belli, derınden derıne; 
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? 
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı? 
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa, 
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa; 
    Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan, 
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan. 
    Ne kadar duygulu, engin ve mubarek bu seher! 
    Kadın erkek ve cocuk, gönlü dolanlar, yer yer, 
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını, 
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. 

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? 
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor: 
    Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan.. 
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an; 
    Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı? 
    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı? 

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
    Adalar'dan mi? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi? 
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
    Cok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine 
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahi. 

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı
  • Orhan Pamuk'un belki de bende en cok gel-gitler yaratan kitabı oldu diyebilirim. Kitabi okumadan bu yoruma denk gelenler icin nacizane onerim Yazarin kitabin sonunda yer alan ''Romanin yazilis hikayesi'' bolumunu okuyarak baslamalari. Basta belirttigim gel gitlerin nedeni bazi bolumlerde oldukca sıkılarak yer yer kendimi zorlayarak ilerleme çabası öte yandan özellikle belli bir bolumden sonra kitabin oldukca akici bir sekilde devam etmesiydi. Bir noktayı da belirtmeden gecmek istemiyorum bu kitabi Istanbul-Hatiralar ve Sehir kitabindan sonra okudugumdan olsa gerek kitaptaki yerlerin o yerlerle ayni oldugunu yazarin yine son bolumde bahsettigi uzere "Kara kitap çocuklugumdab baslayarak hayatimin cogunu yasadigim yerlerde gectigi ..." kesfetmek ayri bir keyifti. Yazarin ayrica bu kitapta sergiledigi edebiyat bilgisi ve etkilendigin kitaplardaki bilgileri hayal gucu ile cok guzel bir sekilde bu kitapta sergilemesi takdir edilesi bir durum. İyi okumalar
  • Bak hatıralar hayal oldu
    Dur desem dönmez ki gitti kayboldu
    Dönemez artık mutlu günler
    Açılmadan solacak tomurcuklar
    Her yanını saracak karanlıklar
    Son bir gemi kalkacak bu limandan
    Mendil sallanmayacak ardından
    Bitecek hayat elveda elveda..

    Daris moremo ( İzmir - tarihî asansör )
  • Yerin ve göğün bütün seslerini ve bütün kokularını içime çekiyorum. Nesneleri daha şimdiden çok daha fazla sevmek, hayal etmek, onları solumak, insanları ise yeterince düşünmemek istiyorum. Oysa eylemden koparılalı sadece bir gün oldu...
  • Cahit Sıtkı, yaşama sevinciyle birlikte ölüm düşüncesi de şiirlerinin temelini oluşturan şairimiz.Yaşama o kadar bağlıdır ki ölüm korkusu hayattan kopmak istemeyişinin bir neticesi olarak şiirlerine yansır.Asıl ününü Otuz Beş Yaş şiiriyle kazanmıştır.Okul yıllarında arkadaş olduğu Ziya Osman Saba onun şair yönünün gelişmesindeki en önemli etkenlerdendir.
    İnsan olarak dünyaya geldiğine sonunda ölüm olduğu için üzülmektedir Cahit Sıtkı
    " İnsan çektim kur’ayı,
    Olmazlara meylim var.
    Ne kalp isterdim, ne baş!
    Üstelik bir dilim var.
    Sılabilmez ayağım,
    Boşta kalır elim var.
    Görmeli öldüğüm gün;
    Ne garip bir halim var.
    Ağacı kıskanırım,
    Yemiş yüklü dalı var;
    Bahar olsun, güz olsun,
    Ne güzel masalı var!
    İmrenirim arıya,
    Petek petek balı var;
    Konduğu çiçeklerin
    Pembesi var, alı var.
    (Varlık, 1 Şubat 1942)
    Çaresizlikler, sıkıntılar ,anlaşılamamakve üzüntüye bile razıdır yaşamak adına

    Ne doğan güne hükmüm geçer,
    Ne halden anlayan bulunur;
    Ah aklımdan ölümüm geçer;
    Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
    Ve gönül, Tanrısına der ki:
    –Pervam yok verdiğin elemden;
    Her mihnet kabulüm, yeter ki
    Gün eksilmesin penceremden!
    (Varlık, 15 Aralık 1936)
    İnsan bu duygular nasıl da değişir birden pervam yok verdiğin elemden derken bir gün bir diğer gün:
    Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
    Gün kasvet gece kasvet.
    Bulutlar, sisler içinde bunaldım;
    Gök mavisine hasret.
    Olmuyor seni düşünmemek Tanrım,
    Ummamak senden medet.
    Suyun dibine vardı ayaklarım;
    Suyun dibinde zulmet.
    Kalmadı ümidin soluk ve cılız
    Işığında bereket.
    Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
    Bir at oldu nihayet.
    (Varlık, 15 Şubat 1942)
    demektedir bir iç hesaplaşmayla ve ömrünün muhasebesini yapmaktadır bir anlamda.

    İçimi titreten bir sestir her gün,
    Saat her çalışında tekrar eder:
    “Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
    Elin boş mu gireceksin geceye?
    Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.
    Gençlik böyledir işte, gelir gider;
    Ve kırılır sonra kolun kanadın;
    Koşarsın pencereden pencereye.”
    Ah o kadrini bilmediğim günler,
    Koklamadan attığım gül demeti,
    Suyun sebil ettiğim o çeşme,
    Eserken yelken açmadığım rüzgâr!
    Gel gör ki, sular batıya meyleder,
    Ağaçta bülbülün sesi değişti,
    Gölgeler yerleşiyor pencereme;
    Çağınız başlıyor, ey hâtıralar.
    (Varlık, 1 Temmuz 1937)
    Ve tek sığınılacak varlık şair için de değişmemektedir.
    Belli ne birdir ne iki;
    Günahım başımdan aşkın.
    Yarab sen de bilirsin ki
    Bir Sen varsın bana yakın.
    Yaşaran gözlerime bak,
    Ben yalan söylemek bilmem.
    Her şeyim güneşte çıplak;
    Nedamet bende cehennem.
    Ben ne geceleyin yıldız,
    Ne kelebeğim gündüzün.
    Bana ben gibi riyâsız
    Yüzün gerek Yarab yüzün.
    Boş değil ettiğim niyaz,
    Halden bilmiyor kimseler.
    Dost mu düşman mı tanınmaz,
    Suda oynayan çehreler.
    Gitmekle bitmiyor umman;
    Sular azgın, tekne delik.
    Ah bu dağlar, ah bu duman!
    Yolunu şaşırdı geyik.
    Gün yoktur geçsin tasasız;
    Geceler dersen Kerbelâ.
    Sanırım her düşen yıldız
    Göğsümden kopan vaveylâ
    Merhem tutmuyor yarada;
    Kırıldı kolum kanadım.
    Gençliğim gitti arada.
    Ah neden sonra anladım.
    Bende, senden gayri hasret
    Değmez gözyaşı dökmeye.
    Medet büyük Allah medet,
    Kulunu saran geceye.
    (Yücel, Kasım 1937)
    Sevdayı da kimi şiirlerinde çok etkili anlatmıştır şair
    DESEM Kİ...
    Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
    Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
    Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
    Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
    Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
    Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
    Sende tattım yemişlerin cümlesini.
    Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lâzım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
    Ve soframda en eski şarap.
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
    Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
    Günlerden sonra bir gün,
    Şayet sesimi farkedemezsen,
    Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
    Bil ki ölmüşüm.
    Fakat yine üzülme, müsterih ol;
    Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
    Ve neden sonra
    Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
    (Yücel, Ağustos 1940)
    Kimi zaman her insan gibi geçmişe özlemle yanmıştır Tarancı
    ABBAS
    Haydi abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.
    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.
    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumana,
    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
    Ne acıdır ki şair Yaş otuz beş yolun yarısı eder derken aslında yarıyı çoktan geçmiştir farkında olmasa da
    Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
    Dante gibi ortasındayız ömrün.
    Delikanlı çağımızdaki cevher,
    Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
    Gözünün yaşına bakmadan gider.
    Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
    Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
    Ya gözler altındaki mor halkalar?
    Neden böyle düşman görünürsünüz,
    Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
    Zamanla nasıl değişiyor insan!
    Hangi resmime baksam ben değilim.
    Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
    Bu güler yüzlü adam ben değilim;
    Yalandır kaygısız olduğum yalan.
    Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
    Hâtırası bile yabancı gelir.
    Hayata beraber başladığımız
    Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
    Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
    Gökyüzünün başka rengi de varmış!
    Geç farkettim taşın sert olduğunu.
    Su insanı boğar, ateş yakarmış!
    Her doğan günün bir dert olduğunu,
    İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
    Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
    Her yıl biraz daha benimsediğim.
    Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
    Nerden çıktı bu cenaze?
    Ölen kim?
    Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
    N’eylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak.
    Taht misali o musalla taşında.
    (Ülkü, 16 Aralık 1945
    En güzel şiirlerini de son dönemlerinde kaleme almış 1956'da 46 yaşında hayata gözlerini kapamıştır.Hala beğenilerek okunan eserler bırakarak.

    Bu nisan rüzgârı da şahadet eder,
    Bütün insanları kardeş biliyorum,
    Cümlenin sağlığına duacıyım.
    Şayet ölürsem,
    Helâllaşmaya vakit kalmadan,
    Hatırdan çıkarmayın beni;
    Dünyaya benden selâm olsun,
    Her nefes alıp verişiniz.