• Bugün Tarık Akan'ın Ölüm Yıl dönümü büyük usta sanatçı aydın saygın onurlu sanatçımızı saygıyla anıyoruz... 🌹🌹🌹💖💖💖
    Tarık Akan (1949 - 2016)
    13 Aralık 1949 İstanbul doğumlu sinema oyuncusudur. Gercek Adı Tarık Tahsin Üregül'dür. Ses Dergisi'nin yarışmasında birinci seçilerek sinemaya girdi.

    Yıldız Teknik Üniversitesi, Makina Mühendisliği ve Gazetecilik Enstitüsünden mezun oldu. Babası emekli albaydır.

    2002 yılında "Anne kafamda bit var" isimli bir kitap çıkarmıştır. 1991 yılında daha önceleri kendisininde okuduğu Taş Özel İlkokulu'nu yap işlet devret sistemi ile alarak Özel Taş Koleji'ni kurdu.

    Eğitim konusunda da diğer işlerinde olduğu gibi başarılı oldu. Aziz Nesin'in vefatından sonra görevini devir alan oğlu Ali Esin'den vakıf başkanlığını devir aldı.

    Sinemacılığın kötü gittiği 1975-1980'li yıllarda ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticarete devam edip pornografik filmlerde yer almamayı tercih etti.

    Yazları fırsat bulduğunda Bodrum Akyarlar'da manço kulüp yanında taştan bir Rum evini restore edip dostlarını da ağırladığı bir yazlık haline getirdi.

    Sanatçı Tarık Akan, 16 Eylül 2016 Cuma günü İstanbul'da tedavi gördüğü özel bir hastanede hayatını kaybetti. Bir süredir akciğer kanseri tedavisi gören ünlü oyuncu Tarık Akan, İstanbul'da tedavi gördüğü özel hastanede yaşama veda etti.

    Filmografi

    Vizontele Tuuba (film) (2003)
    Gülüm (film) (2002)
    Meşrutiyet - Abdülhamit Düşerken (film) (2002)
    Hayal Kurma Dersleri (film) (2000)
    Eylül Fırtınası (1999)
    Mektup (film) (1996)
    Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey-Hep Aynı (film) (1995)
    Çözülmeler (film) (1993)
    Yolcu (film) (1993)
    Devlerin Ölümü (film) (1991)
    Uzun ince Bir Yol (film) (1991)
    Bir Kadın Düşmanı (film) (1991)
    Bir Küçük Bulut (film) (1990)
    Karartma Geceleri (film) (1990)
    Berdel (film) (1990)
    Üçüncü Göz (film) (1989)
    Dönüş (film) (1988)
    Yağmur Kaçakları (film) (1987)
    Kızımın Kanı (film) (1987)
    Ses (film) (1986)
    Adem ile Havva (film) (1986)
    Kıskıvrak (film) (1986)
    Acı Dünyalar (film) (1986)
    Beyoğlu`nun Arka Yakası (film) (1986)
    Bir Avuç Cennet (film) (1985)
    Tele Kızlar (film) (1985)
    Paramparça (film) (1985)
    Kan (film) (1985)
    Damga (film) (1984)
    Alev Alev (film) (1984)
    Yosma (film) (1984)
    Pehlivan (film) (1984)
    Beyaz Ölüm (film) (1983)
    Gecenin Sonu (film) (1983)
    Derman (film) (1983)
    Çocuklar Çiçektir (film) (1983)
    Arkadaşım (film) (1982)
    Yol (film) (1982)
    Kaçak (film) (1982)
    Delikan (film) (1981)
    Herhangi Bir Kadın (film) (1981)
    Adak (film) (1980)
    Sürü (film) (1978)
    Seninle Son Defa (film) (1978)
    Maden (film) (1978)
    Kanal (film) (1978)
    Lekeli Melek (film) (1978)
    Bizim Kız (film) (1977)
    Baraj (film) (1977)
    Nehir (film) (1977)
    Sevgili Dayım (film) (1977)
    Şeref Sözü (film) (1977)
    Aşk Dediğin Laf Değildir (film) (1976)
    Öyle Olsun (film) (1976)
    Kader Bağlayınca (film) (1976)
    Gece Kuşu Zehra (film) (1975)
    Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (film) (1975)
    Ateş Böceği (film) (1975)
    Merhaba (Bizim Aile) (film) (1975)
    Delisin (film) (1975)
    Evcilik Oyunu (film) (1975)
    Ah Nerede (film) (1975)
    Çapkın Hırsız (film) (1975)
    Mavi boncuk (1974)
    Hababam Sınıfı (film) (1974)
    Memleketim (film) (1974)
    Mahçup Delikanlı (film) (1974)
    Esir Hayat (film) (1974)
    Kanlı Deniz (film) (1974)
    Boşver Arkadaş (film) (1974)
    Yaz Bekarı (film) (1974)
    Oh Olsun (film) (1973)
    Canım Kardeşim (film) (1973)
    Yalancı Yarim (film) (1973)
    Umut Dünyası (film) (1973)
    Bebek Yüzlü (film) (1973)
    Yeryüzünde Bir Melek (film) (1973)
    Üç Sevgili (film) (1972)
    Tatlı Dillim (film) (1972)
    Sev Kardeşim (film) (1972)
    Para (film) (1972)
    Azat Kuşu (film) (1972)
    Suçlu (film) (1972)
    Sisli Hatıralar (film) (1972)
    Aşkların En Güzeli (film) (1972)
    Feryat (film) (1972)
    Kaderimin Oyunu (film) (1972)
    Melek mi, Şeytan mı? (film) (1971)
    Beyoğlu Güzeli (film) (1971)
    Vefasız (film) (1971)
    Emine (film) (1971)
    Solan Bir Yaprak Gibi (film) (1971)

    Ödüllerinden Bazıları

    1973: 10. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Suçlu
    1978: 14. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Maden
    1984: 21. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Pehlivan
    1989: 26. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Üçüncü Göz
    1990: 27. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Karartma Geceleri
    1992: 6. Adana Altın Koza Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Karartma Geceleri
    1996: 33. Antalya Altın Portakal Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2003: 40. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Gülüm
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
    Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
    Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
    Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

     YAHYA KEMAL
  • Süleymaniye`de Bayram Sabahı
    Yahya Kemal Beyatlı

    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
    Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
    Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
    Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
    Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
    Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
    Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
    Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

    Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
    Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
    En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
    Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
    Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
    Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
    Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.

    Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
    Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
    Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
    Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
    Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
    Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

    Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
    Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
    Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
    Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
    Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
    Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
    Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
    Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
    Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
    O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

    Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
    Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
    Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
  • DİKKAT SPOİLER VE ALINTI VARDIR !!!

    UNAMUNO , BİR YAMAN ADAM , BİR YAMAN YAZAR

    Unamonu uzun zamandır aklımda olan fakat okumadığım bir yazardı, en ünlü kitabı SİS. Onu henüz okumadım ama bu okuduğum ilk kitabı, bu öyküler bana göre muhteşemdi. İnsanın özünü, çelişkilerini, saf halini ,sevgiyi,nefreti ve türlü duyguları önümüze seren adamlardan yazar, gönül adamlarından tabiri caizse.

    Çeviren Behçet Necatigil. Bana göre çok iyi ve ruh katarak çevirmiş hakkını teslim edelim.

    İncelemede pek alıntı yapmayı sevmiyorum ama bu sefer bir hikayeden bolca alıntı eklemek istiyorum.

    10 tane kısa öykü var kitapta, en uzunu ise 50 sayfa olan ve kitaba adını veren "Yaman Adam". Kısaca, güçlü bir adamın hikayesi ve sevdiği kadının, ama ne sevgi.. Yaman bir hayat,yaman bir ilişki, yaman bir sevgi. Kadın da onu sever ve öyle bir bağlanır ki anlatılmaz okunur. Toplumun erkeğe biçtiği güçlü olma rolü ve hayat şartlarının da getirdiği katılığı o kadar güzel anlatmış ki yazar mest ediyor ve günümüzde de pek değişen bir şey yok dedirtiyor.

    Diğer en sevdiğim öykülerinden biri "Aşkın Hücumu" oldu. Bu öykü 8 sayfa ama ne dolu ne özel geldi bana, belki fazlaca da romantik ve dramatik olsun buna da ihtiyaç yok mu yani ara sıra ?
    Bu öyküden bolca alıntı paylaşıyorum size, nerdeyse tamamını okumuş kadar olacaksınız, bakın hele şu üsluba.


    “Bu kadar lafı edilen , şairlerin hemen biricik konusu olan aşk nedir acaba, diye düşünüyordu Anastasio. Çünkü o, aşıkların aşk dediğine benzer bir şey hissetmemişti ömründe. Sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa veya can sıkıntısına karşı korunmak için kullandıkları itibari bir yalan mı? Anastasio'nun duygusuna göre hayattan daha boş,daha sıkıntılı, daha manasız,daha saçma bir şey olamazdı çünkü.”

    “Zavallı Anastasio acınacak bir hayat sürüyordu; bomboş ve gayesiz bir hayat sürüyordu ve içinde zayıf bir ümit, zayıflığına rağmen bütün hayal kırıklıklarına meydan okuyan bir ümit taşımayıp da sonunda elbet bir gün aşkın kendisine geleceğinden emin olmasaydı şimdiye kadar yüz kere canına kıyardı şüphesiz. Ve Anastasio boyuna seyahate çıkıyor, aşkı aramaya yollara düşüyor, bir yol kavşağında ansızın aşkın hücumuna uğrayacağına inanıyordu adeta.”

    “İsim yapmış erotik yazarların hepsini , seksüel aşk çözümleyicilerini incelemek gelmişti aklına: aşk romanı namına her ne varsa cümlesini okuduktan sonra henüz tam erkek olmamışlarla, bir bakıma artık erkek olmaktan çıkmışlar için yazılmış o pek biçare eserlere kadar indi; baldır bacak edebiyatının en azgın örneklerine kadar alçaldı. Tabi bütün bunlarda aşk adına bulduğu şey , hemen hemen bir hiçten ibaret kaldı.”

    "Ben de mi böyle olacağım " diye düşündü. "Meşum kadın , aşkı hiç düşünmediğim bir anda peşinden mi sürükleyecek beni?" Ve Anastasio , bu kaderi aramaya seyahat üstüne seyahate çıktı.

    "Bir gün gelecek ki " diyordu içinden. "Aşkı bulacağım diye beslediğim o cılız ümit de sönüp gidecek bir gün! Ya gençliğimi yahut hiç değilse olgunluk çağımı anlayıp tadamadan ihtiyarlık gelip çatarsa nice olur benim halim? Ya gün gelip de ne yaşadım ne de bundan sonra yaşayabileceğim demem gerekirse ? Ben korkunç bir şanssızlığın mı kurbanıyım, yoksa bütün insanlar birlik olmuşlar da yalan mı söylüyorlar?" Ve Anastasio , kötümser oldu.

    “Dalgın dalgın oturdu, çorbayı bekledi.Başını kaldırıp da bakışlarını yolcu dizilerinde üstünkörü gezdirince bir kadın gördü; kadın o sırada büyücek , terütaze ağzına bir elma dilimi götürüyordu. İkisi de göz göze geldi ve sarardılar. Karşılıklı sarardıklarını görünce daha da sarardılar. Göğüsleri kalkıp kalkıp iniyordu. Anastasio , vücudunun ağırlaştığını duyuyor, uzuvlarını saran soğuk bir karıncalanmadan rahatsız oluyordu.”
    Anastasio ayağa kalktı, titreyerek ona yaklaştı; kurumuş, susuzluktan kavrulmuş, titrek bir sesle kadının kulağına fısıldadı:
    "Neniz var? Rahatsız mısınız?"
    "Bir şeyim yok, hayır, teşekkür ederim"
    "Müsaade buyurun!" Ve Anastasio, titreyen parmaklarıyla genç kadının bileğini tuttu.
    O anda birinden ötekine bir ateş seli boşandı sanki. Birbirlerinin sıcaklığını hissettiler. Yanakları alev gibi yanıyordu.
    "Ateşiniz var" diye kekeledi Anastasio ancak işitilebilir bir fısıltı halinde.
    Bir başka dünyadan, maveradan geliyora benzeyen bir sesle, cevap verdi kadın:"Ateş bana senden geçti!"

    "Yolculuğa devam edemezsiniz" dedi Anastasio.
    "Evet ben burada kalacağım" cevabını verdi kadın.
    "Biz burada kalacağız " diye düzeltti Anastasio.
    "Evet, biz..Ve ben sana anlatacağım!Her şeyi anlatacağım!" diye ilave etti kadın.
    Valizlerini aldılar, bir arabaya bindiler. Ve arabada karşı karşıya oturmuş, diz dize sıkışmış, bakışları iç içe geçmiş bir halde kadın, Anastasio'nun ellerini avuçlarına aldı ve ona kendi hikayesini anlattı. Bu Anastasio'nun kendi hikayesiydi, tıpatıp aynı hikaye! Kadın da aşka seyahat ediyordu.Kadın da aşkı itibari bir yalan , hayatın sıkıntısını gidermek için bulunmuş bir çare olarak görüyordu.

    Karşılıklı itiraflarda bulundular; birbirlerine içlerini döktükçe kalpleri o nispette sükuna kavuştu. İlk anın acıklı perişanlığını kurtuluşa benzer bir büyük gönül rahatlığı takip etti. Birbirlerini çoktan beri , daha doğmadan önce tanıyorlardı sanki; ama bir taraftan da geçmiş günlere ait bütün hatıralar hafızalarından silinmişti; zamansız,ebedi bir "şimdi" içinde yaşıyor gibiydiler.

    “Derme çatma bir otelin küflü bir odasına kapandılar. Günün tamamını,daha ertesi günün bir kısmını bu odada geçirdiler. Sağ mıdırlar, öldüler mi,dışarıya ses seda sızmıyordu. Sonunda otelci huylandı, vuruşlarına bir cevap alamayınca kapılarını kırıp odalarına girdi. Otelci onları yan yana, soğuk ve kar gibi beyaz,yatakta çıplak yatar buldu. Çağırdığı doktor intihar etmediklerini, kalp sektesinden öldüklerini söyledi.
    "Nasıl, ikisi de mi?" diye haykırdı otelci.
    "İkisi de!" diye cevap verdi doktor.

    Her iki ölünün hüviyetleri tespit edilemedi. İkisini de mezarlığa götürdüler, nasıl buldularsa öyle,çıplak ve beraber ,bir mezara gömdüler; üzerlerini toprakla örttüler. Bu topraktan otlar bitti, bu otlara yağmur düştü. Onları ölüme sürükleyen gökyüzü, mezarları başında ağlayan tek kişi oldu.”

    Diğer 8 öykü de farklı farklı konularda ve okutuyor kendini. Unomuno henüz yeterince okunmayan özel bir yazar, keşfedilmeli. Keyifli okumalar dilerim.
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede 
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de 
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, 
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi 
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, 
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. 
    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, 
    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. 
    Bir geliş var!.. Ne mubarek, ne garib alem bu!.. 
    Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu... 
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; 
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. 
    Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık 
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık; 
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, 
    Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. 
    Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, 
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. 

    Ordu-milletlerin en cok döğüşen, en sarpı 
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı. 
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarının. 
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, 
    Seçmis Istanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi; 
    Taşımış harçını gaazileri, serdarıyle, 
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle. 
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne, 
    Uhrevi bir kapı açmıs buradan gökyüzüne, 
    Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları.. 

    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. 
    Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; 
    Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; 
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; 
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, 
    Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim 
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. 
    Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını 
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını; 
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes 
    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; 
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi, 
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi! 

    Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri 
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i 
    Ne kadar saf idi simasi bu mu'min neferin! 
    Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin? 
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu 
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu, 
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli; 
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz 
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz; 
    Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o, 
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde, 
    Hem de çoktan beri kaybettigimiz yerlerde. 

    Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahceleri, 
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri. 
    Gökte top sesleri var, belli, derınden derıne; 
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? 
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı? 
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa, 
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa; 
    Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan, 
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan. 
    Ne kadar duygulu, engin ve mubarek bu seher! 
    Kadın erkek ve cocuk, gönlü dolanlar, yer yer, 
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını, 
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. 

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? 
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor: 
    Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan.. 
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an; 
    Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı? 
    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı? 

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
    Adalar'dan mi? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi? 
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
    Cok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine 
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahi. 

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı
  • Orhan Pamuk'un belki de bende en cok gel-gitler yaratan kitabı oldu diyebilirim. Kitabi okumadan bu yoruma denk gelenler icin nacizane onerim Yazarin kitabin sonunda yer alan ''Romanin yazilis hikayesi'' bolumunu okuyarak baslamalari. Basta belirttigim gel gitlerin nedeni bazi bolumlerde oldukca sıkılarak yer yer kendimi zorlayarak ilerleme çabası öte yandan özellikle belli bir bolumden sonra kitabin oldukca akici bir sekilde devam etmesiydi. Bir noktayı da belirtmeden gecmek istemiyorum bu kitabi Istanbul-Hatiralar ve Sehir kitabindan sonra okudugumdan olsa gerek kitaptaki yerlerin o yerlerle ayni oldugunu yazarin yine son bolumde bahsettigi uzere "Kara kitap çocuklugumdab baslayarak hayatimin cogunu yasadigim yerlerde gectigi ..." kesfetmek ayri bir keyifti. Yazarin ayrica bu kitapta sergiledigi edebiyat bilgisi ve etkilendigin kitaplardaki bilgileri hayal gucu ile cok guzel bir sekilde bu kitapta sergilemesi takdir edilesi bir durum. İyi okumalar
  • Bak hatıralar hayal oldu
    Dur desem dönmez ki gitti kayboldu
    Dönemez artık mutlu günler
    Açılmadan solacak tomurcuklar
    Her yanını saracak karanlıklar
    Son bir gemi kalkacak bu limandan
    Mendil sallanmayacak ardından
    Bitecek hayat elveda elveda..

    Daris moremo ( İzmir - tarihî asansör )