• Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…
    Çünkü seni özlemeye artık tahammülüm yok. Üstelik bir gün her şeyin düzeleceğine olan inancımı da yitirdim.
    Ne küçücük bir ihtimal kaldı sana dair, ne de azıcık da olsa hayalim.
    Ben yalnızca seni değil, umudumu da kaybettim…
    Az önce sesini duymak istedim.
    Cesaretimi toplayıp numaranı çevirdim, ama arama tuşuna basmaya gitmedi elim. Yalnızca “alo” demen bile yeterliydi, iyi olduğunu bilmek istedim sadece. Hala oralarda bir yerlerde nefes aldığını bilmek iyi gelecekti. Olmadı… Arayamadım… Sesini bile duymadığım birini sevmek her geçen gün biraz daha yormaya başladı beni. Bu yüzden bir kere duyup bir daha özlemektense, hiç aramayıp böylece unutmayı seçtim.
    Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…
    İsterdim ki şuan seni bu kadar anmışken kulakların çınlasın ve hatırla beni…
    Ara… Seni içimde tam öldürmek üzereyken suçüstü yap bana; yalandan da olsa halimi, hatırımı sor. İstersen sus, hiç konuşma. Ama orada bir yerlerde olduğunu, arada da olsa aklına geldiğimi belli et. En çok şuan ihtiyacım var sana. En çok şuan sarılmanı istiyorum. Sevme beni. İnan bana bunun da hiçbir önemi yok. Ama bir zamanlar hiç sevmemişsin gibi davranman üzüyor beni. Buna tahammül edemiyorum.
    Çünkü bunu hiç hak etmedim.
    Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…
    Sigarayı bırakmazsam ortalama kırk yıl daha ömrüm var; ama seni sevmeyi bırakmazsam korkarım ki öleceğim. Çünkü katlanamıyorum artık yokluğuna, çünkü öyle işlemişsin ki iliklerime, sen yetmezliğinden öleceğim.
    Affet, affet ne olur, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…
  • III
    madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    al bu taşlar senin olsun...o halde ve bundan böyle
    bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    kan kusacağız.
    kan kusacağız.
    madem dünya bunca zalim
    madem yakışmıyor kalbimize.

    bütün davullar gümlesin
    boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    boşluğa böğüreni
    vursunnnn.

    bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    dünya görsün.

    VI
    ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    ellerine sevgi okudum gözlerine şefkat okudum
    annen seni inkar etmişti 
    aldım etime dokudum.

    V
    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buzzzzz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan, 
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin 
    Bunlar ancak dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım 
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz 
    dünyaaaaaaaaaaaa
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    VII
    Dünya ne ki sevgilim,
    Benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak, 
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII
    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım 
    Çıksın diye ortaya 
    Çırrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın
    Yuvanım ben senin.

    IX
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı...

    Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, "birlikte yaşamak" koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan. 
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    böyle. kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    bir inançtı desem.
    bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    ne söylememi bekliyorsunhava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    susmam bundan, konuşmam bundan.
    ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    insan olmuştum ilk o zaman.
    ya da bozmuşlardı ben yenidoğandan.
    kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    ölünmüyoooooorrrrrrrrrrrdu.

    XI
    acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    adil ol. sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük kader' in
    içindedir filllllllllllan.
    o yüzden şimdi adil ol.
    sus. söyleme böyle şeyler! adil ol.

    inanmıyorsun değil mi?
    beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    diyorum ki,
    sözde kalır her şey. sözzzzzzzzde kalıyor.
    bir de bana adil ol, diyorsun.

    X
    ey duymayan insanı,
    ey hayat dedikleri büyük kusur.
    ...

    ey kimselere değişmediğim
    ayrılığın neden bunca ağır?

    hani adalet?
    bir kasım' dan öteki kasım' a
    bir yanım kör bir yanım sağır.
    XV
    ben başka bir şey olmak istememmm
    istemedim başka şey.

    sabırla sevgilim sabırla
    acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. tek, sabırla.

    kaç kişi var bu şehirde
    ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV
    büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    etten geçip aşka varanın sevgisi.
    bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII
    şimdi bir masaldan bir peri
    sessizce dinlesin beni,
    alsın yorgun başımı

    alsın cümlemi
    usulca kalbine koysun.

    benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI
    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    yollar ki hep gider, hep yatay.
    ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    gayret' in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI
    in ordan, in ordan
    innnnnnnnn, diyor bana
    zamanın ensesinden.

    ay adalet' ten söz eden zalim
    şimdi bi dur, düşün:
    ev ki, en büyük mahremiyetti
    kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII
    en acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    en acısı buydu.

    XVII
    omurgamı aldın benim.
    omurgamı aldın.
    omurgamı aldın.
    omurgamı.

    niye?

    XIX
    Varla yok arasındayım 
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki 
    niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX
    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    bilemem, belki bu yüzden
    ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI
    ah benim sesimle
    söylesem de, inanmazlar
    benzemiyor çünkü bir dile.

    döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    döndüğüm bu sema sensin. dönnnnnnnnn
    düğüm.

    sen benim kara ömrüme vuran
    suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV
    onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    titreme daha fazla kalbim.

    bağışla kendini artık onu da
    bırak gitsin.
    bırak gitsin.

    o senin en ezel gününden kaderin
    sen onu nasılsa bin kere daha
    seveceksin.

    XXII
    günler öylece kendi kendine geçsin diye
    bir camın arkasında durdum
    bana dokunmasın hiçbir şey
    hiçbir şey yarama merhem olmasın
    iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    bir camın arkasında durup
    akan hayata ve zaman baktım.

    bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    bittiğinde, geçtiğinde,
    azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    o saman tadıyla karıştığında;
    her şey daha acı olacak.

    XXXIII
    ne sanıyorsun?
    ne sanıyorsun?
    benim olan artık
    senin de kaderin:

    dağbaşı,
    oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII
    biz iyileşmeyiz diyor ilhan
    biz iyileşmeyiz bunu bil, diyor.
    biliyordum: ağırdı
    biliyordum: çok ağrıdı
    biliyordum: adım adım
    ...

    ben seninle sevgilim 
    mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV
    bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    olurmuş meğer.

    birlikte bir masala inanmak istedim
    ben seninle, sadece bu.
    sen beni tek
    tek
    tek
    bıraktın.

    benim artık taş taşıyacak,
    taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV
    evet kara bir ömür bu benimki.
    kara bir toprak.
    gerçekle değil, hakikatle değil,
    kalbimin aklıyla kurduğum
    kara bir ömür.

    yalnız değilim, biliyorum
    binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    kara bir ömürle buradan geçen.

    sen bundan böyle
    gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    sevgilim.

    XXVII
    gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    içimdeki çilekeş fuji' yi tırmanıyor sana
    eski bir mektuptan gözlerime yağma
    dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    anlıyor musun?
    içimde uzağa bakan bir zürafa var 
    hayat orda burda her yerde kaynıyor.


    birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX
    kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. gelemem artık yanına.
    ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla

    XXVIII
    ömrümü adadımdı. 
    elimden aldığın ve parçaladığın şey bu! 
    adaletin adını neden anmıyorsun burada da? 
    o yüzden büyük yaram 
    o yüzden büyük öfkem 
    o yüzden dinmiyor 
    içimde hepsi, hınca hınç.

    hıncahıııııııııııınnnnnç.

    XXVI
    o kadar uzun yol geldik ki seninle
    şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    nasıl yürüyeceğiz?

    (biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. bir yolumuz olduğunu,
    yol kazalarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII
    ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    duymadın mı, çok söyledim?
    o uzun gurbette,
    ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    göre göre, duya duya,
    yine de bigâne olarak her şeye.

    bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede
    yaşadım.

    tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX
    sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    sen beni kızını çok seven
    bir anne olarak hatırla.

    ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII
    ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    ve bir ana enstrüman;
    incecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    sen ki, de ki grand teton' a kar yağdı.
    o karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    sarartma beni
    sarartma beniiiiiiiiiiiiiiiiiii..sarartma.

    XXXXIII
    fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    dilim bağışlamaktan söz eder benim
    seninki adalet ve intikam.

    söylemeye gerek var mı sevgilim
    söylemeye gerek var mı şimdi
    yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    klimanjaro' nun karları sevgilim
    klimanjaro' nun karları
    innnniiiiiyor aşağı.

    XXXIV
    birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    bozulsun diye im
    her ateş önce yanını yoklar sevgilim.

    bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    isle kararmış bir şair gölgesi görsen
    başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    uzak ve göğsüne klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI
    bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan...
    ona dokunmadıysam,

    dokunmadıysam tek bir sebepledir...

    bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII
    akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    rüzgârla yana savrulan dallara.
    aşk için ihanetle vuran aşk aşkm'ola?
    ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI
    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan 
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan 
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri 
    Onaramazdın kırdığın yerleri 

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu. 
    En acısı buydu. 

    XXXIX
    aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
    ben bir divan şairi değilim ki sevgilim
    sana bercesteler düzeyim
    yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    paramparça edilmiş şairiyim.ne diyeyim!
    yine de içimde, çooook eskiden kalma bir
    ya leyl...ya leyyylllllllllle
    bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII
    bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana,
    dursun bu aşk. aşk, mola!
    ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    dizlerimin bağını bağla.

    XXXX
    sözde kalır sevgilim
    sözde kalır bütün sözler
    aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    bir yol, bir ideoloji ister.

    bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    benim tarihimle başlar.

    ve say, geriye doğru, tek tek
    sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    Birhan keskin
  • Bit pazarı vardır herhalde her şehrin. Hatıralar satılır orda. Giyilmiş elbiseler. Kimi bir sevgilinin yanına giderken, kimi bir iş görüşmesine. Kullanılmış saatler. Hayata hep geç kalanların ve erken gelmişlerin saatleri. Kitaplar satılır, öğrencilerin ders kitapları, ölmüş birinin bütün ömrünü verip biriktirdiği kitaplar. Arasında sevgilinin bir tutam saçının sakladığı kitaplar. Arasında geç kalındığı için sevgiliye verilememiş, kurusunu veririm saklar diye düşünülerek kurutulmuş çiçeklerin bulunduğu kitaplar. Birbiriyle değiştirmek için alınmış, sevgiliye bir şeyler anlatmak için manidar cümlelerin altı çizili kitaplar. Kendine bir şeyler anlatmak için cümlelerinin altı çizili kitaplar. “Sokak hayvanları gibi düşün demişti biri. Bunlarda sokak kitapları.” Hüzünlü gelmişti..

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde eşyayla, sahibinin tabiatının benzediğini söylüyordu Tanpınar. Demekki bit pazarlarında sinirli bir ayakkabıya, sahibi gibi hep geç kalan bir saate, umutlu bir kitaba rastlamak mümkün. Ve hatırla, eşyanın canlı olduğunu ima ediyordu Dino Buzatti baharda kımıldanan eşyaların sesini dinlerken Tatar Çölünde. Bu atmosferi hissediyordur da bu yüzden seviyordur belki insanlarda bit pazarlarını.

    Tuhaf bir isim esasen “pit pazarı” burda öyle derler sizin oralarda ne denir bilmem. Bir gün Eskişehir’de kendimden uzaklaşmak için yürürken bir dükkana rastladım. Aslında önce bir kokuya.. Eskinin kokusu. Bir yüzü, bir teni, bir sesi unutur ama en son bir kokuyu unuturmuş insan. Çevirdim bende başımı bu kadim kokudan tarafa. Kapısında “Nostalji Dükkanı” yazan bir yer. Biraz tabelayı izledim. Biraz vitrinden içerisini. Vitrinleri izlemek pek adetim değildir oysa. Bu kadim kokunun suretiyle karşılaşma cesareti bulunca girebildim içeri ancak. Bit pazarlarından tek farkı eskinin kokusunun uçup gitmesine izin vermeyen dört duvar, yerde bir gazete ya da bezin üzerine serilmekten kurtulup raflara dizilmiş anılar ve ticari dehasıyla övünür görünen bir satıcı. Oysa bit pazarlarında seni kırk yıldır tanır gibi davranan, ne istediğini sezen, ne kadar paran olduğunu sezen, bu yaptığını çokta bir iş gibi görmeyen insanlara alışmış gözlerim bu satıcıdan rahatsız olmama sebep oldu. Sorduğum bir kaç eşyaya biçtiği uçuk fiyatlarsa sinirlerimi iyice altüst etti.

    Bunların hiç birini alamayacağıma ikna olunca, beni kovacak değil ya diyerek dolaşmaya başladım eskici dükkanının içinde. Samimi bir hoşgörüye sahip olmasada, modern ticari hoşgörüsünü sınamak istedim. Böylelikle raflarda dizili her eşyanın önünde durup bunu daha önce kimin kullandığını düşünmeye başladım. B harfi olmayan bir daktiloyu, hayatı çok dikkate alamamış, hayatında kendisini dikkate almadığı anlaşılan, hayatta kendi için yaptığı tek şey bu daktiloyla bir şeyler yazmak olan, kumral toplu ama şişman olmayan, başkalarının ona biçtiği hayatı layıkıyla yaşamış ama kendi için hiçbir şey yapamamış kadın olduğuna karar verdim.

    Bir kaç adım sonra sarıya çalan camında kendimi izlediğim bir saatin önünde buldum kendimi. Az kullanılmış ve az hırpalamış bu saati dedim kesinlikle zamanla problemleri olan biri kullanmış olmalı. Gece yatarken saatin sesini duymaya tahammül edemiyordu ve mutlaka heryere geç kalıyordu. Evet zamanla problemi olmalıydı bu çok belliydi. Öyle ki bazen kaç yaşında olduğunu unutuyordu. Çokça tutarsız biri olmalıydı ayrıca. Hem saatleri kıymetli buluyor hem zamanın sesine tahammül edemiyordu. Belki geçiyor olması zamanın onu korkutuyordu. Ve belki bu korkular ona yaşını unutturuyor böylece henüz vaktim var diye düşünerek rahatlıyordu. Vakti vardı. Peki bu vakti ne yapacaktı ?

    Sabırsız nefes alış verişlerini duyarken bizim anı tüccarının, bir fotoğraf gördüm. Cesurca kadraja bakmış bir kadın ve tedirgin bakışlarını kaçırmak isterken yarım yamalak yakalanmış bir adam. Arkasına bastıra bastıra kararlı bir yazıyla yazılmış mürekkebi yer yer fotoğrafın ön yüzüne geçmiş bir kaç satır gördüm. “Okuyabilir miyim” dedim anı tüccarına.
    Benden kurtulmak istediğini ima eder bir ses tonuyla “Oku” dedi. Bir kelebeğin pulları hemencecik dökülecek kanatlarını tutar gibi tutarak fotoğrafı arkasını çevirdim. Evet kararlı satırlardı. Anlaşılmak istemiş, cevap bulmak istemişti besbelli..
    “Can” diyordu.
    “Can Süreyya,
    Sade laf değil bunlar, can oldun sen bana. Sahip olduğum ne varsa ardımda bırakarak nasılda düştüm peşine. Kökümden toprağımdan koptum artık. Şimdi bahçeden koparılıp saksıya ekilmiş bir bitkiyim. Çarem yok, yakıştırdığın yere koyacaksın beni. Çarem yok.”
    “Ne güzel yazılmış dedim sokaktan geçen insanlara bakan dükkan sahibine ne kadar içli. Adını da yazsaydı keşke. Sizde Süreyya’yı ve onu bu kadar seven adamı bulmak istediniz mi okuduğunuzda” dedim. “Ne yazmış ki hiç dikkatimi çekmedi” dedi. “Okursunuz yerine bırakıyorum” dedim. Okuduklarımın heyecanı geçmeden ve bu adam benim tüm hevesimi kaçırmadan attım kendimi bir dünya anının içinden gerçek dünyaya. Hızlı adımlarla Porsuk’a doğru yürüdüm. Hep hızlı yürürüm esasen. Orada daha iyi düşünebilirdim Süreyya’nın evcil bitkisini. Kimdi ? Nereyi bırakıp gelmişti ? Nasıl ve ne kadar sevmişti Süreyya’yı ? Bu satırları yazan adamın ismi ne olabilirdi ? Bunları daha sakin düşünebilirdim orda. Hemen telefonuma sarıldım. Bunları düşünürken dinlemek için birde şarkı buldum kendime ve evimin halısına oturur gibi tereddütsüz oturdum çimlere.

    https://youtu.be/d0MHCiOJZGo
  • İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

    Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

    Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

    Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

    Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

    Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

    …Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

    Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

    Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

    Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
    BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

    1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
    2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
    3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
    4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
    5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
    6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
    7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
    8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
    9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
    10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.
  • Malum,toplum olarak ön yargılarımız bir put gibi elimizde ve en küçük sokak,mahalleden,esnaf ve bürokrasi katmanlarından, politika ve medya-iletişim araçlarına kadar, işbu ön yargı gözlüğünü gözümüzden çıkarmadan ve her habere hemen inanmayı,bir yaşam biçimi haline getirmiş insanlar kalitesinde nefes almaya başladığımız için,belki en azından kendimi bu konuda da sorgulamam adına Üstadın kitabından bir makaleyi burada sizlerle paylaşmak istedim,işte o makale :

    ''Nedir bu kaybolan nesnelerden alıp veremediğin diye soracak olursanız, size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim. İnsanoğlu yeryüzündeki uyanışına yaratılmış olduğunu farkederek varır. Ama iş burada bitmez, burada başlar.Çünkü yaratılmış olmayı kavramak aynı zamanda kişinin noksanını bilmesi demektir. Bu da bir arayışı gerektirir. Nedir noksan? Nasıl, neyle giderilir? Kaybolduğunu hissettiğimiz ister heybe olsun, isterse deve, arayış başlamıştır; büyük arayış.

    Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. Üç müdrik diyelim onlara.

    “Devemi kaybettim” demiş dervişlere; “Onu siz gördünüz mü?” Dervişlerin ilki; “Bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle

    “Evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin “Ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “Evet, evet” demiş. Dervişlerden

    üçüncüsü “Bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz “Evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.

    Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. Anlayış sahibi üç ermişi akşam üzere bir istirahat menzilinde eliyle koymuş gibi bulmuş. Yine sorular karşısında kalmış adam: “Devenin bir yanında bal, öte yanında mısır mı yüklüydü?” demiş birincisi; adam :

    “Evet” demiş. “Hamile bir kadın mı biniyor senin devene?” demiş ikincisi, yine “Evet” demiş adam. “Biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz” demiş üçüncü derviş. Bunun üzerine deveci, bu üç kişinin kaybettiği deveyi çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak üç dervişi hırsızlıkla suçlamış. Kadı devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi deveyi gasbetme suçundan hapse atmış.

    Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç görmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olmalarını açıklamalarını istemiş. Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yemiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler.

    “Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında bir şeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde el ayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu.”

    “Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak üzere neden söylemediniz?”

    “Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çok çabuk bulabileceğini göz önüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek cömertliğin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı. Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmanın kıymetini takdir etmede daha üstün
    bir konum sahibi olacaktı. Kadı, doğru hükme varmanın tevazu ile arayışa neler borçlu olduğunu görecekti. Kendinde yargılamaya yetecek donatım olduğu zehabına kapılmanın gönül kırıklığını tadacak, birini suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.”

    “Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki, insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara.”
  • Bana doğru geliyordu. O olduğunu anladım, yere sert basıyordu. Attığı adımda siyah kumaş pantolon paçasının bacağını sarıp bırakışını bile kıskandım. Ağlamak istedim bir an. Ben bu adamın değil ayaklarını savrulan paçalarını bile deli divane gibi seviyordum.