• Bit pazarı vardır herhalde her şehrin. Hatıralar satılır orda. Giyilmiş elbiseler. Kimi bir sevgilinin yanına giderken, kimi bir iş görüşmesine. Kullanılmış saatler. Hayata hep geç kalanların ve erken gelmişlerin saatleri. Kitaplar satılır, öğrencilerin ders kitapları, ölmüş birinin bütün ömrünü verip biriktirdiği kitaplar. Arasında sevgilinin bir tutam saçının sakladığı kitaplar. Arasında geç kalındığı için sevgiliye verilememiş, kurusunu veririm saklar diye düşünülerek kurutulmuş çiçeklerin bulunduğu kitaplar. Birbiriyle değiştirmek için alınmış, sevgiliye bir şeyler anlatmak için manidar cümlelerin altı çizili kitaplar. Kendine bir şeyler anlatmak için cümlelerinin altı çizili kitaplar. “Sokak hayvanları gibi düşün demişti biri. Bunlarda sokak kitapları.” Hüzünlü gelmişti..

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde eşyayla, sahibinin tabiatının benzediğini söylüyordu Tanpınar. Demekki bit pazarlarında sinirli bir ayakkabıya, sahibi gibi hep geç kalan bir saate, umutlu bir kitaba rastlamak mümkün. Ve hatırla, eşyanın canlı olduğunu ima ediyordu Dino Buzatti baharda kımıldanan eşyaların sesini dinlerken Tatar Çölünde. Bu atmosferi hissediyordur da bu yüzden seviyordur belki insanlarda bit pazarlarını.

    Tuhaf bir isim esasen “pit pazarı” burda öyle derler sizin oralarda ne denir bilmem. Bir gün Eskişehir’de kendimden uzaklaşmak için yürürken bir dükkana rastladım. Aslında önce bir kokuya.. Eskinin kokusu. Bir yüzü, bir teni, bir sesi unutur ama en son bir kokuyu unuturmuş insan. Çevirdim bende başımı bu kadim kokudan tarafa. Kapısında “Nostalji Dükkanı” yazan bir yer. Biraz tabelayı izledim. Biraz vitrinden içerisini. Vitrinleri izlemek pek adetim değildir oysa. Bu kadim kokunun suretiyle karşılaşma cesareti bulunca girebildim içeri ancak. Bit pazarlarından tek farkı eskinin kokusunun uçup gitmesine izin vermeyen dört duvar, yerde bir gazete ya da bezin üzerine serilmekten kurtulup raflara dizilmiş anılar ve ticari dehasıyla övünür görünen bir satıcı. Oysa bit pazarlarında seni kırk yıldır tanır gibi davranan, ne istediğini sezen, ne kadar paran olduğunu sezen, bu yaptığını çokta bir iş gibi görmeyen insanlara alışmış gözlerim bu satıcıdan rahatsız olmama sebep oldu. Sorduğum bir kaç eşyaya biçtiği uçuk fiyatlarsa sinirlerimi iyice altüst etti.

    Bunların hiç birini alamayacağıma ikna olunca, beni kovacak değil ya diyerek dolaşmaya başladım eskici dükkanının içinde. Samimi bir hoşgörüye sahip olmasada, modern ticari hoşgörüsünü sınamak istedim. Böylelikle raflarda dizili her eşyanın önünde durup bunu daha önce kimin kullandığını düşünmeye başladım. B harfi olmayan bir daktiloyu, hayatı çok dikkate alamamış, hayatında kendisini dikkate almadığı anlaşılan, hayatta kendi için yaptığı tek şey bu daktiloyla bir şeyler yazmak olan, kumral toplu ama şişman olmayan, başkalarının ona biçtiği hayatı layıkıyla yaşamış ama kendi için hiçbir şey yapamamış kadın olduğuna karar verdim.

    Bir kaç adım sonra sarıya çalan camında kendimi izlediğim bir saatin önünde buldum kendimi. Az kullanılmış ve az hırpalamış bu saati dedim kesinlikle zamanla problemleri olan biri kullanmış olmalı. Gece yatarken saatin sesini duymaya tahammül edemiyordu ve mutlaka heryere geç kalıyordu. Evet zamanla problemi olmalıydı bu çok belliydi. Öyle ki bazen kaç yaşında olduğunu unutuyordu. Çokça tutarsız biri olmalıydı ayrıca. Hem saatleri kıymetli buluyor hem zamanın sesine tahammül edemiyordu. Belki geçiyor olması zamanın onu korkutuyordu. Ve belki bu korkular ona yaşını unutturuyor böylece henüz vaktim var diye düşünerek rahatlıyordu. Vakti vardı. Peki bu vakti ne yapacaktı ?

    Sabırsız nefes alış verişlerini duyarken bizim anı tüccarının, bir fotoğraf gördüm. Cesurca kadraja bakmış bir kadın ve tedirgin bakışlarını kaçırmak isterken yarım yamalak yakalanmış bir adam. Arkasına bastıra bastıra kararlı bir yazıyla yazılmış mürekkebi yer yer fotoğrafın ön yüzüne geçmiş bir kaç satır gördüm. “Okuyabilir miyim” dedim anı tüccarına.
    Benden kurtulmak istediğini ima eder bir ses tonuyla “Oku” dedi. Bir kelebeğin pulları hemencecik dökülecek kanatlarını tutar gibi tutarak fotoğrafı arkasını çevirdim. Evet kararlı satırlardı. Anlaşılmak istemiş, cevap bulmak istemişti besbelli..
    “Can” diyordu.
    “Can Süreyya,
    Sade laf değil bunlar, can oldun sen bana. Sahip olduğum ne varsa ardımda bırakarak nasılda düştüm peşine. Kökümden toprağımdan koptum artık. Şimdi bahçeden koparılıp saksıya ekilmiş bir bitkiyim. Çarem yok, yakıştırdığın yere koyacaksın beni. Çarem yok.”
    “Ne güzel yazılmış dedim sokaktan geçen insanlara bakan dükkan sahibine ne kadar içli. Adını da yazsaydı keşke. Sizde Süreyya’yı ve onu bu kadar seven adamı bulmak istediniz mi okuduğunuzda” dedim. “Ne yazmış ki hiç dikkatimi çekmedi” dedi. “Okursunuz yerine bırakıyorum” dedim. Okuduklarımın heyecanı geçmeden ve bu adam benim tüm hevesimi kaçırmadan attım kendimi bir dünya anının içinden gerçek dünyaya. Hızlı adımlarla Porsuk’a doğru yürüdüm. Hep hızlı yürürüm esasen. Orada daha iyi düşünebilirdim Süreyya’nın evcil bitkisini. Kimdi ? Nereyi bırakıp gelmişti ? Nasıl ve ne kadar sevmişti Süreyya’yı ? Bu satırları yazan adamın ismi ne olabilirdi ? Bunları daha sakin düşünebilirdim orda. Hemen telefonuma sarıldım. Bunları düşünürken dinlemek için birde şarkı buldum kendime ve evimin halısına oturur gibi tereddütsüz oturdum çimlere.

    https://youtu.be/d0MHCiOJZGo
  • İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

    Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

    Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

    Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

    Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

    Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

    …Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

    Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

    Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

    Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
    BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

    1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
    2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
    3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
    4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
    5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
    6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
    7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
    8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
    9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
    10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.
  • Bunca zaman neden Özarıkça okumadım ki acaba diye söylenirken denk geldi bu yazı. Postmodern edebiyatın en büyük temsilcilerinden biri olan Atay'a yazılmış bir yazı. Ardıç tarafından 87 yılında yazılmış. Hemen sizlerle paylaşmak istedim.

      “ Yazar Denen Garip Yaratık”

    “Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan adın, kağıdın suyu yönünde hareleniyor Oğuz.

    Sırtı birkaç yerinden kırık, arka kapağı aya izleriyle sapsarı, fiyatı yirmi eski lira olan bir kitap bu. O zamanın parasıyla! Abdülhamid zamanı değil, senin son birkaç yılın… Ön kapakta Sevin’in ahşap kaplamalı, penceresi fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resmi de solmakta. Hayati’nin bastığı bir kitap, artık olmayan Sinan Yayınları’nın, artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının bilmem kaçıncı katında, artık dudaklarımızdan eksik gülümsemelerle ve kimbilir kaçıncı çay bardağıyla ısıttığımız bir odada kitaplarını üst üste yığılı görüyorum… Matbaa kokusu uçmuş, kitaplar kenarlarından başlayıp içe doğru sonbahara kesiyorlar, o sırada Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay’dan sevgilerle, Oğuz Atay…

    Emekli Albay Hüsamettin Tambay. En çok onu seviyorduk. Albay Hüsamettin’in yalnızlığına Hikmet Benol gibi posta neferi yazılmış, küskün yalnızlığımızı meyhane meyhane gezdiriyorduk, değil mi? Akşamları Papirüs’te buluşuyorduk, Pakize de birazdan gelecekti, onu beklerken iki tane yuvarlayabilirdik, zaten hangi kadın bizi doğru düzgün anlamıştı ki, sıcaklardan neler vardı?

    Bu Papirüs, “eski” Papirüs. Ertuğrul daha güler yüzlü o yıllarda, Papirüs’ün masalarında telefon prizi dahi var, en büyük keyfimiz dışarıdan telefon geldiğinde garsonun elinde makineyle masaya seğirtmesi, oturduğun yerden konuşabiliyorsun, o gülünç yıldızlı jetonlar henüz icat edilmemiş.

    Herkes oradaydı. Mustafa Gürsel o sırada TRT’de, Hilmi Yavuz Bedrettin’in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürmektedir. Nurer Uğurlu amansız Adana kahkahaları arasında Demirtaş Ceyhun’la söyleşmektedir. Tanju Cılızoğlu Papirüs’ten adam toplayıp Nişantaşı’ya kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş, Paşa Demirtaş’la Sarı Bülent’i her akşam bir güzel ütecek.

    Biz daha uzak duruyorduk Oğuz, hatırlarsın. Biz o sıra rakı içerdik de, kimseciklerin okumadığı kitaplardan, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlardan ve hüzünlerden söz ederdik. Uzun saç modası vardı, kara kıvırcık saçlarımız enselerimize dökülüyordu yanılmıyorsam, ben daha göbek salmamıştım o sıralar, sen de dağlar gibi bir adamdın… Kısık sesin cüssene yakışmıyordu, sesinde kırık bir şeyler vardı galiba, günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler vardı. “Seni anlamıyorlardı.” Keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmenlerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş bu iki banal kelime sana hiç yakışmıyordu, ama gerçek bal gibi buydu işte ve ben senin ne demek istediğin yılar, yıllar sonra, günün birinde beni de anlamadıkları zaman anlayacaktım.

    Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu nereden bilebilirdim? Bütün kitaplarını ezberime almış, “Eylembilim”‘in bir an önce bitmesini bekliyordum. San de bana baba gibi edebiyat talim ettiriyordun. Conrad, Hesse, Nabokov okutuyordun. Hatırlıyor musun, “Tutunamayanlar”‘daki Süleyman Kargı’nın şarkılarını Nabokov’un “Soğuk Alev”‘inden arakladığını söylediğim vakit nasıl kan beynine sıçramıştı, nereden bilebilirdim Oğuz, seni üzeceğime Allah’ın benim bin belamı vermesi gerektiğini nereden bilebilirdim, günün birinde o en gizli kıvrımlarında kıvılcımlar çakan beyninin sana oyunların en kötüsünü edeceğini, tıpkı bir Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle, Altay’ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini nereden bilebilirdim?

    Öleceğini nereden bilebilirdim? Birlikte bir resim çektirmek bile aklımıza gelmemişti. Londra’dan gönderdiğin mektuplarda umutlu görünüyordun, bizim kafamıza dank ettikten sonra senden kaçar olmuştuk. İşin ucuz çeviri romanlara dönmesini, ölümcül olduğunu bildiğin hastanın karşısında iyimser budala oyunları oynamanın o hiç de şirin olmayan komikliğine sıvanmayı istemiyorduk…(Aşağı Muvar vadisinin iki muvannit serserisi!)

    Tuhaf, çevremizi ölüler kuşatmıştı da biz ölümü pek umursar değildik, Altay’ın oğlu yirmi bir yaşında kanserden gitmişti, benim sevgilim otuz dört yaşında saçma sapan bir ameliyatta ölmüştü, Selim Işık tabancayı seçiyor, Hikmet kuşkulu bir şekilde balkondan atlıyordu. Dağ gibi adamların kırk üç yaşında şiddetli baş ağrılarıyla uç veren beyin urlarından gürleyip gidebilecekleri hangi kitapta yazıyordu Oğuz?

    Aramızda eşşek kadar yaş farkı vardı, ama iki koca bebek, iki oyun arkadaşıydık. “Tutunamayanlar” çıktığı zaman, “Her mühendisin çekmecesinde birkaç roman taslağı vardır.” yumurtlayan çok aziz bir dostumu nasıl döveyazdım sen bilmiyordun; Pakize’yle nikah davetiyenizi eve getirdiğinde çok sevdiğin pederimin “Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek…” lafına nasıl da gülmüştün, Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nin o zamanlar soğuk ve sevimsiz griliklerinde nikah şekerini ben tutmuştum, likörlü çikolata akmış, senin ve Pakize’nin şerefine Beymen’den aldığım yeni pantolonu berbat etmişti, şekeri evde kalmış kızlara tuttururlarmış meğer, kısmeti açılsın diye, nasıl kızmıştım…

    Ali’nin(Poyrazoğlu) o başörtülü nineleri, akraba ve tallukatı dehşete düşüren, ortalığa bir bomba gibi düşen şakasını hatırlıyor musun Oğuz? Ya Bodrum’a “müveccihen” yola çıkışınızda ucuz bir Amerikan filminden öğrendiğimiz üzere senin beyaz Renault’un tamponuna konserve tenekesi bağladığımızı? O Renault ile kaç kez yolda kalmıştık, Kumkapı’ya gümüş balığı yemeye giderken kaç kez açlıktan midemiz guruldamıştı, süper benzin pahalıydı, normal dolduruyorduk, “tıkanma yapıyordu!”

    Ne hınzır heriflerdik…Hayatta başarabildiğimiz en önemli şeylerden biri kendi kendimizi göz hapsine almaktı, düşman kazanmaktan ben gizli zevkler mi alıyordum ne, senin ciddi ciddi kırıldığını görüyordum, kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zapt etmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu, beyaz mantolu adamı, Ubor Metenga’dan mektup yiyen aydını, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi durduk yere uydurmamıştın ya…

    İzninle gene bir “banallik” yapacağım ve sen çok kızacaksın Oğuz, on yıl ne çabuk geçmiş.. Şimdi dışarıda gene soğuk ve sevimsiz yağmurlar yapıyor, o cami avlusunda da yağıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, hep akşam meyhaneye gitmek üzere ön buluşma yeri olarak kullandığımız o cami avlularında herkes işin fecaatini ilk kez o gün anlamıştı, suratlarımızdan düşen bin parçaydı, utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasaydık da ağlasaydık. Senin, şimdi iki metre ıslak toprak altında, yüzündeki buruk gülümsemeyi zamanın silemediği bir iskelete dönüşmüş olmanı düşünmek istemiyorum, öyle değil mi olrick, öyledir efendimiz, beni kısık sesli, torbalı gözlü ve hüzünlü bir adam olarak hatırlayınız.

    Sen de beni, sevgili Oğuz, Yeniköy’deki evin kitaplığında “Topoğrafya” kitabını görünce “Deneysel bir roman mı üstad?” diye soran ve mutfağa kadar kovaladığın genç ve istikbal vaat eden yazar adayı olarak hatırla…

    Muhteşem yalnızlığımızı yan yana yaşarken bıraktın ve gittin sonunda, bayrağı ben taşıyorum. Sen gittin gideli James Joyce ile Kemal Tahir’i birbirine tokuşturmayı öğrendim, içine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçü duygusallık, üç ölçü malumatfuruşluk kattığım yazılar yazmaya çalışıyorum, hanımlar pek beğeniyor, giderayak “yaz” diye elverdin de sanki iyi halt ettin Oğuz…

    Ne olurdu ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım…

    Kırkımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bırakıp gittin Oğuz? Ben şimdi esas olarak ifade etmek istediğim hususları, suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğramasını, dilekçelerimizin resmi dairelerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sokak  köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satışını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kriterleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarına toplanan suların geçen vasıtalardan yayalara sıçratılmasını, falanı filanı kiminle tartışacağım?

    Yoksa benim için de mi günü birinde gazetelerde “elim bir ziya” başlıklı ilanlar çıkacak? Salihat-ı nisvandan olamayacağımıza göre adımızın yanında parantez içinde “Beyefendi” yazan da bulunmaz. Filmin sonunda çocuk ölüyor işte, muharrir, Oğuz abisi gibi en verimli çağında, kendisinde henüz çok şey beklenen bir yaşta aramızdan ayrılmıştır… Babana yazdığın bir mektupta “Ne yani, babacığım,” demiştin, “ben de senin gibi ölecek miyim?”

    Ne yani Oğuz, ben de senin gibi ölecek miyim? ”

                              Engin ARDIÇ  / 1987…
  • Bana doğru geliyordu. O olduğunu anladım, yere sert basıyordu. Attığı adımda siyah kumaş pantolon paçasının bacağını sarıp bırakışını bile kıskandım. Ağlamak istedim bir an. Ben bu adamın değil ayaklarını savrulan paçalarını bile deli divane gibi seviyordum.
  • Seni görevden alıyorum. Bundan sonra operasyonu ben yöneteceğim. Çık, defol buradan.”
    İnanmaz gözlerle bakan Mustafa Bey hiçbir şey demeden, diyemeden odayı terk etti. Ayaktaki adama bakar bakmaz onun kim olduğunu anlamıştım. Sizler de anlamışsınızdır. Demek bu yüzdendi. Kariyerinde çok hızlı ilerlediği, genç yaşında çok iyi yerlere geldiği için ve sarı saçlarından dolayı ona İskender diyor olmalılardı. Belki de gerçek adı da İskender’di, bilemiyorum. Şimdi odada o, ben ve Mustafa Bey’in daimi yardımcısı vardı.

    İskender kendini tanıtmaya lüzum görmeden lafa başladı.
    “Mustafa seni yanlış yönlendirmiş 20 numara. Seninle ve diğer 19’la ilgili daha farklı planlarım var.”
    Mustafa Bey’in yardımcısı Salih bir baş işaretiyle harekete geçti. Mustafa Bey’in masasındaki bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi ve bir video başladı. Videoda her zaman Youtube’da yayınlanan komando eğitimlerine benzer bir eğitimden geçen askerler vardı. Yatıp kalkıyor, sürünüyor, suya atlıyor, kütük kaldırıyorlar, atış yapıyorlar, halatlardan tırmanıyorlardı. Soru sormama fırsat bırakmadan İskender açıkladı.
    “Kim olduklarını merak ediyorsun. Onlar senin takımın olacak. 19’u tek bir kişi alt edemez. O kişi sen olsan bile.”
    İskender’in niyetini anlamıştım.
    “Bunlar ülkemizin koşulsuz en iyi askerleri. Onlara fiziksel anlamda güçlendirici serumlar verildi.”
    Aynı Captain America gibi diye düşünmeden edemedim.
    “Hepsi de sahada çok tecrübeli askerler. Ama 19’la savaşmada yetersiz kalacaklardır. 19 yüzünden duygu değiştirebilir, telekinezi etkisine uğrayabilir ya da telepati yoluyla zihinleri bulanabilir. Onları her ne kadar buna karşı uyarsak ve tedbir almaya çalışsak da bunu engelleyemeyiz. Burada da sen devreye giriyorsun. Kendi gücünü 10-15 metre gibi kısa mesafeli alanlarda yayabiliyorsun. Onları 19’un saldırılarından koruyabilirsin. Daha fazla asker bulmak isterdim ama maalesef çok zamanımız yok. Takımın tam 47 kişiden oluşuyor. Şimdi takımının başına geç ve Anti-19’un lideri ol.”

    Adamın güçlü ve buyurgan sesi o kadar kuvvetliydi ki kendimi 19’dan birinin etkisi altında hissediyordum. Tek bir soru sormadan ve hiç itiraz etmeden eski zamanların krallarına boyun büken köleler gibi önünde diz çöküp eğildim. Emirlerine sonuna kadar itaat edecektim. Hiçbir yemin etmeme gerek kalmamıştı. İskender bunun böyle olacağını zaten biliyordu. Kapı çaldı. İçeriye saçları geriye doğru taranmış, gri gözlü, orta yaşlı bir adam girdi. Pek sevimsiz, pek uğursuz bir görünüşü vardı. Gelir gelmez İskender’in önünde hafifçe eğildi.

    “Hoş geldin 13 numara.” dedi İskender.
    O böyle söyleyince beynimin ucunda ufak bir ampul yandı. Bu adamı tanıyordum elbette. İskender’in yanında olmanın verdiği heyecandan olsa gerek unutmuştum. Bu örgütün içindeki 13 numaraydı, hayvanları kontrol edip onları istediği gibi yönlendirebiliyordu.
    “Hoş bulduk. Güzel haberler getirdim.” dedi 13 numara.
    İskender’in işaretiyle oturdu. İskender de önceden Mustafa Bey’in oturduğu makam koltuğuna oturdu. Benim için de ayağa kalkma vakti gelmişti sanırım. Ben de Salih’in yanına geçtim. Demek içerdeki adamımız 13 numaraydı. Diğerlerine nazaran çok daha sessiz sakin bir tablo çiziyordu. Zaten böylelerinden korkmak gerekirdi. 13 numara devam etti.

    “Üstadına kurumumuz hakkındaki bilgileri verdin mi?” diye sordu İskender gülümseyerek.

    “Evet, elbette. Ne söylediyseniz onu yaptım. Ona sadece kendisi için çalıştığımı ve sizi nasıl kandırdığımı anlattım. Siz beni kendiniz için çalışıyorsunuz ama aslında Yüce Üstad, örgüt ve 19 hakkında sizi yalan yanlış bilgilerle donatıyor, aynı zamanda sizin hakkınızda bilgi topluyorum.”
    Kafamın karıştığını görünce ekledi.
    “Yani o ihtiyar böyle sanıyor.” dedi bana dönerek.
    Tekrar İskender’e döndü.
    “Ama asıl amacım kardeşlerimi ve 19’u o iğrenç Örgüt’ün ellerinden kurtarmak. Beni aydınlattığınız ve bana gerçeği gösterdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem az. Yakında kardeşlerim de beyinlerinin yıkandığını ve ne kadar kötü bir amaç için kullanıldıklarını anlayacaklar.”
    İskender övgülerle şımaracak bir adam değildi. Yüzünde tek bir kas dahi oynamadı. Beni işaret etti.
    “Sana bahsettiğim 20 numarayla tanış. O da senin kardeşlerinden biri olabilirdi ama onu bari olsun elimizde tutabildik. Anti-19 timine liderlik edecek. Harekete geçmek için senden haber bekliyoruz.”

    13 numara resmen insanı rahatsız eden bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi sırıtışa döndü. Aynı Terminatör 2’deki Arnold Schwarzenegger gibi gülüyordu. “Bunun için fazla beklemeyeceksiniz. Yönlendirdiğim bir karınca sayesinde Yüce Üstad ile 1 numara arasındaki bir konuşmaya şahit oldum. Bizden şüphelenmedikleri için karıncalara ya da sineklere ya da bitlere karşı herhangi bir önlem almamışlar. Yüce Üstat 19’un eşlerini ve Deniz’i öldürmek için bir plan yaptı. 1 numaraya öldürücü bir kimyasal hazırlatıp bunları takılara enjekte etti. Bu takılar bizim tarafımızdan eşlerimize verildikten sonra acil toplantıya çağrılacağız. Böylece toplantı odasındaki karanfiller sayesinde Yüce Üstad’ın söylediklerini sorgulamadan kabulleneceğiz.” Durum hakkında bilgi verdikten sonra sırıtmayı kesti ve analiz eden bir yüz ifadesine büründü. Düşünceli görünüyordu. “ Eşlerimizin ölümünü daha sonra öğreneceğiz. 19 kişinin hepsinden eşlerine ve çocuklarına bağlanmaması istenmişti. Ama herkes ben ya da 1 numara kadar başarılı olamadı. Bunu öğrenirlerse duygusal bir çöküntü yaşayacaklar ve Örgüt’e karşı nefret dolu olacaklar. Yani zayıf olacaklar.”

    “Bunun için tek bir yol kalıyor.” dedi İskender, 13 numaranın aklındakini anlayarak.
    “19 kişi hediyeyi verir vermez evden çıkıp toplantı salonuna gidecek. Biz onlara eşlerinin öldüğünü yoldayken telefonla arayarak haber vereceğiz. Hepsi evi, eşlerini gerek telepatiyle, gerek arayarak kontrol edecek ve öldüklerini anlayacak. Böylece Yüce Aptal’ın etkisinin altına girmeden onları gerçeklerden haberdar edip Örgüt’e düşman olmalarını sağlayacağız.”
    Sonra bana döndü.
    “Anti-19 ise her halükarda acil müdahale için hazır bekleyecek.“
    Tekrar 13 numaraya döndü.
    “19’u kendi tarafımıza çektikten sonra örgütün işini bitirmek çok kolay olacak.”
    13 numaranın gözünden şüpheli ışıltılar geçti.
    “O 19 kişiye ne olacak?” dedi.

    İskender kendine güven içinde konuştu.
    “Beyinleri temizlenecek. Örgüt’ün onlara verdiği zararı telafi edeceğiz. Tekrar devlet için çalışacaklar. Ve uzun kışın gelişinin yaklaştığı şu dönemde insanlığın son silahı olacaklar. Kadınları da kurtarmak isterdik ama 19’u Örgüt’e düşman etmek için gerekli bir hamle bu. Sen şimdi evine dön 13 numara. Devlet bu yaptıklarını ve fedakarlıklarını unutmayacaktır.”
    13 numara övgüye karşılık hiçbir şey demedi. Bu adamı hiç sevmemiştim. “İyi akşamlar.” diyerek odadan çıktı. O çıkar çıkmaz telepatiye karşı etki alanımı genişlettim. İskender’in ve yanındaki Salih’in bu telepattan etkilenmesini istemiyordum. “Hiç sevmedim bu adamı.” dedim gayriihtiyari bir şekilde. Sonra bunu söylediğime pişman oldum. İskender kızacaktı. Ama beklediğimin aksine İskender beni terslemedi.

    “Onu kimse sevmiyor. Uğursuzun, güvenilmezin biri o. Ekibindekiler hatta Yüce Üstad’ı bile güvenmiyor ona.”

    “Peki ya biz güvenebilir miyiz?”

    “Şimdilik evet. Ama çift taraflı ajanların kime hizmet ettiği sona kadar asla bilinmez.”
    ………………
    Sessiz melankolik odada düşünceler birbiriyle yarışıyordu. Adeta cephede gibiydiler. Örgüt üyelerinin en yoğun günlerinden biriydi. Kritik kararlar alınacağı her halinden belliydi. Şüphe dolu gözler, gizlenmiş bedenin kıvrak zekalı hali soğukkanlı duruşları, ürpertici fikirleri ile enteresan kişilikte örgüt üyeleriydi. Her durumda güçlü durmaya çalışan adam ve kadınlar Sadece 2 kelime mi ? Hayır. Aslında çok da önemi yok ki cinsiyetleri. Yüce Üstadın emrinde olmaları onlar için en büyük şeref değil miydi.
    Toplantının ardından derin sessizliğe gömülen üyeler, nefret dolu bakışlarla 13 ü izledi. 13 olanlara aldırış etmeden görevinin bilincinde vakurla yürüyerek odadan yavaşça dışarı yöneldi. Ardından sarmaşıklarla kaplı duvarlar arasından geçerek ahşap merdivenden tünele girdi. Yüce Üstadın gözüne girmeye çalışan sahte şahsiyetlerden olmamalıydı. Yüce Üstad üyeleri sınavlara tabi tutuyordu. Devletin güvenliği için her türlü mücadeleyi sürdürmeliydi. Her üye istisnasız tarafını belli edip ona göre çalışmalıydı.
    13 numara, penceresiz duvarda kırmızı benekler ve simgeler olan odasında KQ55EW19 kodu hakkında çalışma yapıyordu .
    Daha önce deşifre edilen Kuzey YILMAZ devlete ihanet etmişti. Mars kolonilerini ele geçirip 19 Kadın DNA 'sını kaçırdığı devletimiz tarafından tespit edildi.
    Örgüte bağlılığından taviz vermeyen 13' ün yeni görevi 19 Kadın DNA şifrelerini çözüp devlete teslim etmekti.
    KQ55EW19 kodun farklı bileşenleri ile tasarladığı yeraltı tankı adeta füze gibiydi. Ve
    7 gizli deney odası 1 toplantı odası kopyalanan canlılar odası ve kimsenin bilmediği daha çok detay vardı. Denizde karada havada hareket edebilen 9 dilde şifre çözümlemelerini yapan bir araçtı. Hatta uzay boşluğunda binlerce km yüksekliğe birkaç saniyede ulaşabiliyordu.
    Yüce Üstat vakit kaybetmeden Büyük okyanusa doğru yola çıkmak için start verdi. DNA örneklerine ulaşmak için kodlardan formüller üretiyorlardı. Binbir çeşit deniz canlılarının DNA kodları bir bir elde ediliyordu.
    19 Kadın DNA 'sına ulaşmaya ramak kalmıştı . Yine zekasıyla şaşırtan 13, bağlantıları çözdüğü takdirde devletin en önemli ajanı olacaktı.
    Örgüt her geçen dakika karmaşıklaşıyordu..
    Kimse kimsenin farkında değildi.

    ………………………………

    Güneş doğmak üzere, önümde havuzumuzda yüzen 1. 5 yaşındaki Kül, çırpınıyor, sanırım boğulmak üzere,
    Fakat müdahale edemiyorum kendi yavrumun "belki" ölmek üzere olması beni biraz heyecanlandırdı haliyle fakat belli etmemeye çalıştım, bunu aklına dahi getirmemeli düşünmemeli, ne de olsa kendisi yaşamadan öğrenemiyor, öğrendiklerini de unutmuyor. Bana diğerleri hakkında bilgi vereceğine ve kafamdaki sır gibi sakladığım düşüncelere katılacağına neredeyse eminim. Bir kere yapımız çok benziyor. Bir gün bunları da deneyimleyip öğrenmesini umuyorum. Hepsini tek tek bana getirecek, kimse kızmasın burada bir ihanet veya bir görevi suistimalden bahsetmiyoruz. sizden bile şüphelenir hale geldim. Böyle olmayabilirdi.
    Sanırım üzerinde durmayı öğrendi... birkaç dakika içinde bu berrak suyun üzerinde yürüyebileceğine bile bahse girerim. Ondan çok ümitliyim. Üzerimizdeki bu aptal tılsımın tutsağı olmayacak ve bu döngüden... ve herkesten... ve özellikle o uğursuzdan bizi kurtaracak. Hepsini işledim kafasına, her uyuduğunda -genellikle günde yarım saat ve öğlen güneş tam tepedeyken uyur- kulağına fısıldadım.
    Vatanım da insanlık da düşmanlar da hepsi birer yanılsama. Bunu hissedebiliyorum, bir gün Kül hepsinin farkına varacak ve bizi gerçeğe yani o "eşyanın tabiatı" mefhumunun olmadığı kendi rengi gibi gri dünyasında bizi ağırlayacak. Ben başaramazsam diye onu yetiştiriyorum.
    İnanın bu aptal rakamın bedelini milyonlarca da olsa sadece bir elin parmağı kadar da olsa tek tek hepinize ödeteceğim!!
    Ben de 11 isem eğer bunu ödeteceğim!!!
    Bazen kendimi , adımı bile unuturcasına bu rakamın esiri olmak, işte ağır olan bu.. hele de Kül üm olduktan sonra.. bu 19 un arasında çocuğu en son olan ben, o KOD yazılımı için eşimin ve benim ne acılar çektiğimizi tahmin bile edemezsiniz... yandık alev alev resmen. Fakat çok şükür Kül ümüz oldu, o bizim küllerimizden doğdu... Benim gibi diğer bazı numaraların da çocuklarına bağları çok arttı, Anlıyorum, telepatik bağlarını dinliyorum... Bu 19 sisteminde öngörülen bir şey değildi. .işte bu yüzden sonumuz hazırlandı diyor 13... sık sık benimle bir şeyler konuşuyor, içimdeki kor alevi deşiyor sürekli, yüce üstadı hafife alırcasına mesaj veriyor her kanaldan. Başka numaralar anlamasın diye benim anlayacağım şekilde kodluyor... En son seni biri ile tanıştıracağım dedi bugün, dediğine göre jilet gibi biriymiş... Bu sözcüğün özel bir anlamı olduğuna eminim. "Jilet" birçok şey çağrıştırıyor. Umarım tahmin ettiğim gibi adı üzerindedir.
    ……………….
    Masanın üzerindeki kutuya baktım uzunca. Koyu kırmızı renkte ve farklı işlemelerle kaplı kutunun tam ortasında sarı bir tavşan işlenmişti. Bu, kutunun bana ait olduğuna işaretti.
    Kutuyu elime alıp camın önüne geldim. Dışarıda, felaketi haber verircesine bir fırtına vardı. İçten içe, neden 2 numaranın oğlu Enes'in havayı düzeltmediğini merak ediyorken aniden zihnime gelen uyuşmanın ardından kısık ve sinsi bir ses; "Paketleri teslim edin." dedi.
    Çalışma odamdan çıkıp eşimin yanına giderken, içimde büyük bir huzur vardı. Felaketin habercisi gibi görünen bu kutu, aslında görevin başlangıcıydı.

    Esra; 1 numaranın özel olarak yaptığı altın sarısı işlemeli, turkuaz saati görür görmez boynuma atladı. Ona sürekli hediyeler aldığım halde, her aldığıma çocukça seviniyordu.
    Uzun teşekkürlerin ardından saati koluna takan ve bana bu saati kolundan asla çıkarmayacağına söz veren Esra, yüzünde güller açarak mutfağa gitti. Onun ardından gülümseyerek baktım.
    Şu anda 19 evdeki tüm kadınların mutlu olduğu ve bu hediyelerin ardından ne olacağını kimsenin bilmemesi, içimdeki huzuru kat be kat arttırıyordu.

    ***
    Arabamla toplantı yerine doğru hızla giderken, aniden telefonum çaldı. "Tam da beklediğim gibi" diye fısıldadım.
    Telefondaki adam, mide bulandırıcı sesiyle; "Örgüt sizi kandırdı. O hediyeler hepinizin karısını öldürdü." dedi ve hemen kapattı.
    Radyoda çalan hareketli şarkıya eşlik ederek eve doğru gitmeye başladım. Dakikalar sonra yeşilin içinde sapsarı parlayan evimi gördüğümde dudaklarıma istemsizce bir gülümseme yayıldı. Bu ev benim, kızım Hayal'in ve eşim Esra'nın yuvasıydı. Bu ev, her zaman bizim yuvamız olarak kalacaktı.

    Hayal'in özel gücü isminde gizliydi. Bazı numaralar kızımın özel gücünü küçümsese de, kimse 20 çocuk içinde en güçlü olanın Hayal olduğunu bilmiyordu.
    Hayal, hayalinde canlandırdığı her şeyi gerçeğe dönüştürebilen biricik kızım. Gücünü sarıdan, hindistan cevizi kokusundan ve tavşanlardan alıyor. Eğer çevresinde bunlardan hiçbiri yoksa, olduğunu hayal ediyor ve gücü hiçbir zaman yok olmuyor.
    Gücünü kullanma konusunda o kadar usta ki, 2 yıldır onunla antreman bile yapmıyoruz. Sabahtan akşama kadar hindistan cevizi ağaçlarıyla dolu bahçemizde, tavşanlarıyla oynuyor. Tavşan deyip geçmeyin. O küçücük hayvanlar konuşmaktan, uçmaya her şeyi yapabiliyor. "Bir tavşan böyle şeyler yapabilir mi?" demeyin, Hayal hayal ettikçe, imkansız kelimesi yok oluyor.

    ***
    Saatler sonra gelen cenaze arabası, 13 numaralı villadan kalbi durmuş bir ceset alıp gidiyor. Esra başta olmak üzere tüm kadınların gözleri yaşlı. 13 numara evde yok ve Ilgın bahçeye oturmuş sessizce ağlıyor. Ardı ardına çakan şimşekler, küçük kızın acısını bağıra bağıra haykırırken, o şimşeklerden birinin bir hayat aldığını kimse bilmiyor.
    Yarım saat sonra, 9 numaranın olaya el atmasıyla Ilgın dahil herkes günlük yaşamına geri dönüyor.

    O akşam haberlerde direksiyonda kalbi durduğu için ölen 13 numarayı, bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında can veren 47 askeri ve başına düşen yıldırımla ölen İskender'i izlerken hiç şaşırmıyorum.
    Bizi fazla hafife alıyorlar.
    Biz 18 adam, biz 20 çocuk, BİZ YENİLMEZLERİZ..

    ***
    Yemekten sonra Kuzey'in oyun davetini reddetmeyip, 13 numaranın gizli bahçesindeki gizli bölgemize gittim. Kuzey satranç taşlarını yerleştirmiş, beni bekliyordu. Onu her zaman yendiğim halde, bu oyunu benimle oynamaktan asla vazgeçmemişti.
    13 numara, her hareketimizi izlemiş ve bize ihanet etmişti. Oysa o hain, evlerimizi izlerken kendi evini gözden kaçırmıştı. Kuzey, ben ve Yüce Üstad onun bahçesinde, onu mat etme planımızı yapmıştık.
    1 numaranın icadı sadece o hainin kendi karısını ve kendisini öldürmüş, bizim eşlerimiz ise yine 1 numaranın icat ettiği ve bir hafta sonra, biz büyük görevimizi yerine getirirken, kendilerini uzun süre baygın tutacak takılardan takmışlardı.
    Kuzey, İskender'in ölümüne çok şaşırdığını dile getirmiş, ben ise bunun sadece Ilgın'ın bize olan büyük bir hediyesi olduğunu söylemiştim.
    13 numaranın ve İskender'in planı ellerinde patlamış, babasını annesinin katili olarak gören Ilgın, kendini tamamen örgüte adamıştı. Daha bu akşama kadar varlığından haberdar olmadığımız İskender'in kimliği, babasını gizlice takip eden Ilgın sayesinde ortaya çıkmış ve adamın cezasını da birebir küçük kız vermişti.
    Yine Ilgın sayesinde varlığından haberdar olduğumuz anti-19, koyu taşlardan yapılmış evde yaşayan ve ateşle oynayan küçük kız sayesinde yok olmuştu.

    Oyunun sonlarına doğru, Kuzey fısıltıyla;
    "Örgüt bana ihanet etti. Örgüt, Deniz'i kabul ettiği halde onu öldürdü." dedi.
    Sonra kızını tahta bir kutuya koyup tavan arasına sakladığını anlattı gözyaşları içinde. Birkaç cümle ile örgütün her yaptığının doğru olduğuna inandırdığım Kuzey, masanın kenarındaki gülü farketmemişti. Oyun sonunda tekrar benim kazanmam ile ise neşemiz tamamen yerine gelmiş, gülüşlerimiz geceye karışmıştı.

    1 hafta sonra büyük bir görev yapacak olan ve bu görevden sonra çocuklarını kaybedecek olan bizler yine de mutluyduk. Çünkü artık bu yaşadığımız her ne ise, bizim hayatımız olmuştu.

    ***
    Ben Ömer Avcı. Özel gücüm, süper zekam.
    En usta matematik profesörlerinin bile çözemediği problemleri çözmem bir yana, benden asla bir şey saklayamazsınız. En usta yalancı da olsanız, ufacık bir mimiğiniz sizi ele verir.
    Hain 13 numara, benim süper zekamı kandıramadı.
    Ben 14 numara.Ben, 18 adamın beyniyim..
    Görevini tamamladıktan sonra ölecek olan çocuklarımızı diriltecek ilacın mucidi ve bu ilacı bilen tek kişiyim.

    ---------------------

    Askerlerin yanına giderken uzaktan gördüğüm alevler yüzünden içime düşen korku, gökyüzünü salan yıldırımlar yüzünden iyice büyümüştü.
    Hayır! Ben 20 numaraydım.
    Ben asla korkmamalıydım.
    Aceleyle İskenderi aradım ama telefonunu açmıyordu. İçimden bir his yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu ve 19 adam telepati yoluyla tek kelime konuşmadığı için merakım git gide artıyordu.

    ***
    O gün 19 adama düşman olan herkesin ölmesi 20 numarayı korkutmuş fakat saatler sonra korku nefrete dönüşmüştü.
    Villalara bakan küçük tepenin üzerinde yumruğunu sıktı ve:
    "Bu gece beni de öldürmemenin bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!" diye bağırdı.
    ……………………………………
    Yüce Üstad bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir kan gölünün içinde, beyaz yatak örtüsünü kan kırmızısına dönüşmüş olarak buldu.
    Yanında boylu boyunca uzanan karısının gözünün feri sönmüş göz bebeklerinin ikisi de alabilecekleri en büyük genişliğe ulaşmışlardı. Kadının kırışık boynunda, asla çıkarmadığı gümüş kolyesinin hemen altındaki kesikten akan kan pıhtılaşmış, vücudundaki her bir kan zerreciği adeta bu yaşlı bedeni terketmek için yarışmıştı gece boyu. Bedeninde ölüm morlukları ortaya çıkmış ,kaskatı kesilen vücut tıp ilminin dediğine göre yaklaşık üç dört saat önce ölmüş olmalı. Ağzı açık bir şekilde yüzü tavana dönük karısına milyonlarca saniye süren acı bir pişmanlık ve çaresizlik içinde baktı Üstad. Yutkundu inanmaz bir halde. Yaşlı gövdesini ölü bedenin üzerine yatırıp çelimsiz kollarıyla sıkıca sardı cansız bedeni. Ağlamak bağırmak istiyordu lakin buna sanki gücü yetmiyormuş, ruhundaki bütün duygular yok olmuş gibi hissetti bir an. Üstad tüm bunları bekliyormuş, haberi varmış sanırdı dışardan bakan bir meraklı. Üstad’ın hal ve tavırlarına bakınca gerçekten de bu olayın onun için sürpriz olduğu söylenemezdi. Başını yaşlı bedenin üstünden kaldırıp yüzüne odaklandı 40 yıllık eşinin. Zihni geçmiş günlere, acının, neşenin, kederin beraber yaşandığı zamanlara gitti. Yanında yatan yaşlı kadınla çok zaman geçirmiş, bütün sırlarını onunla paylaşmıştı. Zihni geçmişte seyahate çıkan Üstad o günü de hatırladı.63 yıllık ömrü boyunca onu tek bir an bile rahat bırakmayan, her gece bunaltıcı düşler görmesine neden olan o gün.
    ***
    Kimine göre uzun kimine göre kısa olan , kimine göre nimet kimine göre ceza olan, kimine göre mutlu kimine göre mutsuz geçen bir zamanlar Dünya şimdiki gibi değildi. Bazı insanlar mutlu olduğunu sanıp her sabah bir amaca hizmet için çıkardı yatağından bazı mutsuz insanlar tüm günü yatakta geçirirdi. Habil ile Kabil’den çok önce var olan iyilik ve kötülük dünyanın farklı yerlerinde hüküm sürerdi. Kolay olan kötü olmaktı zira bir binayı yapmak yıkmaktan her zaman daha meşakkatlidir. Dünya böyle bir haldeyken Üstad da evliliğinin ikinci yılındaydı. Meraklı, çalışmayı seven işini iyi yapan gelecek vaat eden genç bir doktor. Evlendiği günden beri eşiyle çocuk istiyor ama tıbbın bütün imkanlarını da kullanmalarına rağmen bir türlü bu mutluluğa erişemiyordu genç çift.
    Üstad, kitap okumayı, kırlarda dolaşmayı, ormanda yürüyüş yapmayı çok severdi. Gene ormanda yürüyüşe çıktığı bir gün karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmış bir ceylana rastladı ulu bir ağacın gövdesinin dibinde. Daha önce de hayvan leşlerine rastlamıştı ama bu farklı bir şeydi. İçine bir huzursuzluk çöktü. Hayvanın leşine iyice eğildiği anda ağacın diğer tarafından gelen sesle irkildi. Yabani bir hayvan olabilir korkusuna merak duygusu hakim geldi ve ömrünün sonuna kadar onu pişman edecek yola sokan ilk adımı attı. Nefesini kontrol etmeye çalışıp onun kontrolünde olmayan kalbinin hızlanan ritmiyle adım adım yaklaştı ağacın öte tarafına. Gördüğü manzara karşısında elleri titremeye başladı o an . İlkin bunun bir kabus olduğunu düşündü. Etrafına çaresiz ürkek bir bakış attı. Uyanmak, bu kabusu anlatmak istiyordu eşine ya da kabus olmasa bile bütün bunların saçma bir kamera şakası olmasını diledi bir an. Lakin Üstad bütün bunların gerçek olduğunun, yarım saat önce eşinin çocuklardan söz açılınca gizlice ağladığının , çaresiz bir şekilde eşinin karşısında oturmaktansa yürüyüşe çıkma fikrinin daha rahatlatıcı olacağını düşündüğü için ormanda yürüyüşe çıktığının ve şu an karşısında elinde kanlı bir et parçasını ısıran bir çocuğun ağacın dibinde oturduğunun farkındaydı. O gün hayatını bir şekilde değiştirecek bir olay yaşadığının farkındaydı.
    Korku ve merak karışımı bir beyinden komut alan sağ el yavaş yavaş çocuğa yöneldi. Çocuğun alnının üstünü kapatan katran karası saçlara dokundu. O ana kadar Üstadı fark etmeyen çocuk birden korku içinde geriye çekilip kanlı dişleriyle ürkütmek istedi karşısındaki bu meraklı adamı. Üstad etrafına bakınıp çocukla konuşmaya çalıştı:
    -ne yapıyorsun tek başına burda?

    -adın ne senin?

    -ceylanı sen mi öldürdün, aç mısın?
    gibi daha nice soru Üstadın zihnini kurcalıyordu.
    İlk şaşkınlık anını atlatan üstad telefonundan polisi aradı. Telefonu haftaya nişanlanacak genç bir polis memuru açtı. Alo dedikten sonra tereddüde düştü Üstad. Gözü çocukta, telefonun öbür ucunda ondan cevap alamayan polis memurunun ettiği birkaç küfrü umursamadan kapattı telefonu. Ne yapmak istiyordu, amacı neydi kendisi de bilmiyordu. Çocuk hala korku karışımı saldırgan bir tavır içindeydi. Çocuğun elinden yere düşen et parçasını alıp çocuğa uzattı usulca. Çocuk biraz sakinleşmeye başladı. Eti hızlıca kaptı. Üstadın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kendi üstündeki montu çıkarıp çocuğun çıplak bedenine yaklaştırdı yavaş yavaş. Çocuğu ürkütmeden omzuna kondurdu montu ve karşısına geçip oturdu. Çocuk küçük adımlarla az önce oturduğu yere yönelip elindeki et parçasını çiğ çiğ ısırmaya devam etti. Üstad meraklı gözlerle, çocuk ürkek bakışlarla birbirlerine baktılar bir süre. Çocuğun göz kapakları ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç dakika sonra uykunun karşı konulmaz cazibesine bıraktı minik sıska bedenini.
    ***
    18 kişinin tümü ve genetiğiyle oynanmış 19 çocuk Üstadın eşinin ölüm haberini duyar duymaz kısa süren bir şaşkınlıktan sonra bir araya gelip Üstadla görüşmek istemişlerdi. Nerdeyse bir haftadır Üstattan ya da örgütün herhangi bir bağlantısından hiçbir haber alamıyorlardı. Birbirinden önceden de şüphelenen ve hoşlanmayan bu 19lu ki 13 öldüğünden beri sayıları 18di daha da soğuk davranmaya başlamıştı birbirine. Sekizinci günün akşamında hepsinin zihninde sinema perdesi gibi net bir mesaj belirdi. Mesaj bizzat üstadın kendisinden geliyordu.
    ‘’Yarın sabah saat beşte zindanda ol’’
    Sabah saat dördü elli dokuz geçe 19’u görünürde çocuk olan 37 kişi 89 katlı binanın önünde hazırdı. Saat tam beşte açılan binanın kapısı 33 saniye sonra tekrar kapandı. Saat beşi beş geçe 37 kişinin tümü etrafı tamamen camla kaplı binanın son katında hazırdı. Dışarıyı izleyen sırtı dönük yaşlı adam Üstattan başkası değildi. Herkes merak içinde kimisi Üstadı gördüğü için şaşkın kimisi de mutlu ama hepsinin de aklında bir sürü soru birbirlerine bakıyorlardı sadece.
    3 dayanamayıp ‘’Üstad neler oluyor ?’’ diye sorunca ortalık sessizleşti. Herkesin zihninden geçenleri 3, kelimelere üç kelimeyle dökmüştü. Üstad dönüp tebessüm ederek ‘hoş geldiniz evlatlarım’’ diyerek böldü sessizliği. Herkes bir anda konuşmaya başlayınca üstad ‘size her şeyi anlatacağım merak etmeyin’ dedi.
    ………………
    Başka çarem yok. Bunun benimle alakası yok, hayır BİZ'imle de alakası yok. Sadece yapmam gereken bir şey bu. Belki de sırf bunu yapmak için yaratıldım. Nasıl 10 Numara Deniz için kendini feda ettiyse, nasıl 8 Numara Yağmur'u bu deli adamdan kaçırdıysa, benim de bunu yapmam gerekiyor.

    O gün yapmalıydım aslında, O bizi zindana çağırdığı sabah. Ama cesaret edemedim. Sonuçta deli gibi bağlı olanlar var hala aramızda O'na. 1 Numara , 3 Numara, 14 Numara – hepsinin beyni yıkanmış. Zaten her zaman gözdeleri oldular O'nun, Kuzey'le beni hiç sevmedi Yüce Üstad. Diğerlerine o güzel sahte adlarıyla hitap ederken bize 10 Numara- 17 Numara diye bağırırdı hep. Kendisi "Yüce Üstat'"tı ama. Nasıl bir insan kendisine Yüce Üstad denmesini ister ki? Ben de demedim zaten, hep Mustafa Amca dedim. O yüzden de dayak yedim bolca.

    Özelliklerimizi (Bazılarımız güçlerimiz demeyi seviyor sanki Adalet Takımındaymışız gibi, benim içinse her zaman gereksiz bir ayrıntı oldu) değiştirebilseydi, eminim benimkini yok etmeyi çok isterdi. İşine en çok yarayandım aslında ben, ama sevemedi bir türlü. Tam manasıyla bir manipülatördüm ben. Daha o yaşımda herkesi kendi isteklerim doğrultusunda kullanmayı çok iyi beceriyordum. Yo, 11 numara gibi duyguları değiştirmiyordum. O bile özgür iradesiyle yaptığını sanıyordu o duygulara hükmetme olayını. Çocukluğumdan beri en çok güldüğüm şey özgür irade saçmalığı olmuştur zaten. Benim gibi insanlar olmadan bile kim özgür iradesiyle karar verebiliyordu ki bu dünyada? Bizi burada toplayan insanları, kim bilerek ve isteyerek temsilcisi olarak seçmiş olabilir gerçekten?

    Evet, insanları isteklerim doğrultusunda manipüle ediyordum, ama sadece istediğim zaman. Zaten Yüce Üstat denilen şahsın da hoşuna gitmeyen buydu. İstediği gibi söz geçiremiyordu tam olarak bana. Benimle uzlaşmaya çalışacağı yerde emirler yağdırıyordu sürekli. Genellikle uygulasam da, hep bir şeyi özellikle yanlış yapıyordum. Belki de sadece dikkat çekmeye çalışıyordum o zamanlar. Çocuk psikolojisinden biraz anlayan biriyle gerçekten büyük işler başarabilirdik belki. Ormandan getirip kendi oğlu gibi büyüttüğü 7 Numara'nın isyanının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. 7 Numara... O'nu ölmeye ikna ettiğim günü hiç bir zaman unutamadım. Kabul etmedim başta, ama zaaflarımı kullanmayı çok iyi biliyordu. Dengesiz adam önce bana öldürttü zavallıyı, yıllar sonra vicdan azabı mı çekti nedir, Deniz'e geri getirtti öbür dünyadan. O beyazlı kız bunu nasıl başardı, hala aklım almıyor. Mimar o olayın detaylarını hiçbir zaman anlatmadı bize.

    O günden sonra hiç uygulamadım bana verdiği emirleri. Belki de bu yüzden Devrim'in DNA'sını da benimle aynı yeteneğe sahip olacak şekilde kodladılar. Uyanmamıştır heralde daha. Begonvil çiçeklerini seviyor, mavi beyaz evimizin bahçesindeki. Rahatlatıyormuş kokuları. Ne yapacağımı bilmiyor, bilse de müdahale etmeye çalışırmıydı emin değilim. Onun aklının da diğerleri gibi yıkanmaması için epeyce uğraştım. Ama çoğunlukla ayrı kaldık mecburiyetten. Yüce Üstat, o ince kır bıyıkları, dökük saçlarıyla hep yanındaydı onun. Herkesten daha fazla ilgilendi onunla, sanki 7 Numaradan sonra kaybettiği oğlunu buldu onda. Bir an için ben de kaybettiğimi sanmıştım; ama geçen hafta, annesinin sahte ölümünde, gözünde gördüğüm o tek damla yaş içimdeki şüphe kırıntılarını sildi. Sadece benim oğlumdu, O'nun değil.

    Aslında geçen haftaya kadar böyle değildi üstat, bir kaç tahtası eksik bir ihtiyardı sadece devleti için yaşayan. Ama eşinin katledildiği o sabah gözlerindeki ateş ona en bağlı olan kimyageri bile korkutmuştu. Tahmin ediyorduk o sabah, içten içe kim olabileceğini katilin. Kimse yüzüne bakmıyordu 7 numaranın. Bir buçuk yaşındaki Kül bile açık seçik korkuyordu ondan, ne olduğunu söyleyemese bile. Daha önce de ufak tefek aşırılıkları olmuştu, ama ölümden döndükten sonra genelde dengeli davranışlar sergiliyordu.

    Yüce Üstad konuşmaya başladığında, sesinde öfke, intikam duygusu, üzüntü ya da en azından çaresizlik- beklediğim hiç bir şey yoktu. Ama o eski adam da değildi artık, robot gibi konuşuyordu, direk kendisini sorgulayan 3 numaranın gözlerinin içerisine bakarak.

    ‘’ Şu ana kadar bazı kayıplar verdiğimizin farkındayım. Ama bu görev, uğruna kaybettiklerimizden de, bizden de, bu dünyadan da daha büyük.
    Hepiniz eşlerinizin ve annelerinizin durumlarına vakıfsınız. Görev bittikten sonra uyandırılacaklar. Özür dilerim Ilgın, senin için geçerli değil bu. Zaten fazla üzgün de değilsin sanırım. Görevimizin önemi açısından bu gerekliydi. Şu ana kadar görevden tam olarak bahsetmememin bazılarınızın içine şüphe tohumu ektiğinin de farkındayım. İstemeden de olsa aranızdaki görüşmelerde , "Farklı bir gezegene gönderilme", "Devlet içerisindeki mücbir unsurların temizlenmesi" ya da " Marsta farklı DNA kodlu süper insanlardan oluşan bir koloni kurma " gibi gerçek dışı varsayımların da ortaya atıldığını hissettim.

    Arkadaşlar, benim ve şu anda aramızda olmayan eşimin tek ideali, bu görevimizin tek amacı; bulunduğumuz şehirden başlayarak, öncelikle ülkemizde, sonra tüm dünyada, çürüdüğünü en anlayışsız, en kifayetsiz insanın bile görebildiği medeniyeti, insanlığı yıkarak, sizin ve esas olark ikinci nesil siz çocuklarımızın üzerinde yeni bir dünya inşa etmek. Bu yeni dünyada şimdiki gibi savaşlara, yıkımlara, hastalıklara, kıtlıklara kısaca kötü olan hiç bir şeye yer olmayacak. Sadece güzel olanı ileri götürerek dünyaya yeni bir şans vereceğiz ve bunu BİZ yapacağız, hepimiz

    Şu ana kadar kolay olmadı ve bundan sonra da hiç kolay olmayacak bu dünyanın inşası. Nasıl ben bazı fedakarlıklarda bulunduysam siz de kendiniz için çok değerli olanları terk etmek zorunda kalacaksınız. Çocuklarımızı, geleceğimizi, 19 üstün varlığı burada bırakacağız en başta. Onlar yeni dünyanın temellerini oluşturacağı için kaçınılmaz yıkıma dahil olamaz hiçbiri. Hepsi görev başlamadan önce 1 numara tarafından uyutulacak. Görev bittikten sonra hepsinin tek tek hayata dönmesiyle bizzat ilgileneceğime söz veriyorum size. Biliyorsunuz, sizin olduğu kadar benim de çocuklarım onlar.

    Fark ettiniz heralde, sizin rolünüz yıkımdan sonra bitiyor. Hepiniz, dünyanın ve çocuklarınızın geleceği için kendini feda etmek zorunda. Şu anda içinizdeki şüphelerin farkındayım, ama bu olması gereken bir şey. Nasıl ben eşimi bu yolda hiç tereddüt etmeden feda ettiysem, siz de onlardan ayrılmak zorundasınız" Çocuklarınız emin ellerde olacak hiç bir şüpheniz olmasın. Annelerinin ve benim emin ellerimde. Değil mi 17 ? ‘’ Bana bakıyordu, ben de etrafıma baktım, 72 endişeli göz bir şeyler söylememi bekliyordu. Kafamda bin bir farklı düşünce olmasına rağmen, pişman olacağım o laflar ağzımdan çıkıverdi.
    " Evet, çocuklarımızın, en başta dünyamızın iyiliği için bunu yapmalıyız" O'na baktım., rahatlamıştı.
    Çok yakında başlayacağız, şimdi herkes evine gidebilir. 7 Numara ve Deniz lütfen burada kalın"

    Birden Kuzeyle göz göze geldik. 20 değil 19 çocuk demişti. Deniz'i düşünmüyorlardı. Yaptığım hatanın farkına vardım. Deniz Kuzey için her şeydi, nasıl Devrim benim canımsa. Çıkarken Kuzeyin kulağına gerçek düşüncelerimi fısıldadım. Diğerlerine de anlatmak istedim ama o saatten sonra fark edilmeden sadece Erdem'e ulaşabildim. Çok şükür o iki çocuğu bu adamın pençelerinden kurtardılar. Ben de, ne olursa olsun, seni kurtaracağım. Hatta dünyayı kurtaracağım. İşte zindan binasına geldim bile. Kapı ilginç bir şekilde açık ve ortalık aşırı sessiz. Sanki geleceğimden haberi varmış da telepatik bir jammer (artık nasıl yaptıysa) kullanmış gibi. Canım sıkıldı. 2 numara ve 6 Numara dolaşıyorlar etrafta. Neyse ki yakamdaki karanfili görüp bir şey demiyorlar da asansöre binebiliyorum rahatça. Tabi ki değiştirmiştim 1 numaranın verdiği çiçeği, aptal adam kimsenin haberi yok sanıyor onlardan. Kuzey burada olsa rahatça çıkardım yukarı ama 81. kata kadar çıkıyor asansör sadece. Biraz merdiven çıkacağım, yapacak bir şey yok. Etraftaki herkes- daha doğrusu 19'dan kalanlar- göreve o kadar çok odaklanmış ki, kimse önemsemiyor beni. 89. kat, koridorun sonundaki oda derken bir ses, "Sen ne arıyorsun burada". Ömer, en zekimiz, kesin bir şeyler sezdi . Neyse ki özgür irade diye bir şey var da bilgisayarının başına döndü tekrar. Senin ve diğer çocuklar için yapmalıyım bunu, yok etmeliyim o adamı Devrim. Beni iyi hatırla sadece.
    Kapıyı açıyorum. Beklediğim gibi Yüce Üstat orada, ama tanımadığım bir adam daha var yanında, bir de Devrim. Devrim mi?

    Ama ..

    Galiba yapmam gereken tek şey...

    Güzel bir gün, özellikle bu kadar yüksekteyken...

    Bir adım daha atmam lazım dışarı doğru, ama Devrim, sen? Neden?...

    Peki, nasıl diyorsan öyle olsun. Hep böyle bir günde ölmek istemiştim zaten. Bensiz çok daha iyi olacaksın oğlum, özellikle Yüce Üstadın yanında. Kendine iyi bak.
    -------------------------------------------------------------------------------
    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyrun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyrun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…
  • Çok yazmak istedim yaşadıklarımı, çok yarım kaldım,çok dibe vurdum,çok hayal kurdum,çok koştum,kimi zaman bir şarkının ritminde buldum kendimi ,kimi zamansa cami yarıya kadar açık ılık bir rüzgar esintisinde gözümü açtığım bir arabada,bende olabilirdim aslında sonu mutlu biten bir filmin başrol oyuncusu ama sahilde balık ekmek yerken harcadım hakkımı,ya fazla geldik yada geç kaldık hep ,bi gecede saçımda çıkan beyazlar kadar kuralsız hoyrattir cümlelerim,,yinede severim be yağmurdan sonra toprak kokusunu....melankolik
  • Muhteşem bir eser. Anlatım dili, yazar engin birikimi, bazı bölümleri birkaç kez yeniden okudum. Kitap hiç bitmesin istedim. Dünya bakışına bu kadar özendiğim ve kıskandığım bur yazar olmadı. En yakın zamanda tekrar okumayı düşünüyorum. Tabi içeriğinde bahsettiği yazarları okuduktan sonra.