• Hep içimizi yakan sevgiliye içten içe, içimiz de bir yerlerde kin mi besleriz. Içeriği aşkla dolu bu kitapta Bilal İşgören de sevgiliyi cehenneme layık görmüş. Bende öyleydim ki hâlâ da öyleyim.

    Bu kitabında şöyle demiş yazar;

    Hay, çok yaşa sevgili !
    Cennet hasret kalsın sana.

    Işte yazar bu dizeleri ile her şeyi anlatıyor aslında.
    Cennet ile sevgilinin vuslatı olmasın diyor...
  • Hep içimizi yakan sevgiliye içten içe, içimiz de bir yerlerde kin mi besleriz. Içeriği aşkla dolu bu kitapta Bilal İşgören de sevgiliyi cehenneme layık görmüş. Bende öyleydim ki hâlâ da öyleyim.

    Bu kitabında şöyle demiş yazar;

    Hay, çok yaşa sevgili !
    Cennet hasret kalsın sana.

    Işte yazar bu dizeleri ile her şeyi anlatıyor aslında.
    Cennet ile sevgilinin vuslatı olmasın diyor...
  • İvan sinirli bir tavırla,
    - Bir fıkra anlatsan bari, dedi.
    - O da var. Yalnız tam konumuza uygun bir fıkra değil de efsane... "Görüyorsun, ama inanmıyorsun" gibilerden... Fakat aziz dostum, yalnız ben öyle değilim ki, hepimizin aklı alabora, hep şu bilimlerinizden. Sadece atomlar, beş duyu ve dört element olduğu zaman durum şöyle böyle gidiyordu. Atomlar eski dünyada da vardı. Ama bizimkiler, sizin burada "kimyasal molekülü ", "protoplazma "yı, daha neleri neleri keşfettiğinizi duyunca kuyruklarını kıstılar. Bir kargaşalık başladı, kör inançlar, dedikodu aldı yürüdü. Dedikodudan yana sizden aşağı kalmayız, hatta bir boy geçeriz de. Bütün bunlar jurnalciliği doğurdu; bizim de belirli "bilgiler" toplayan bir dairemiz vardır...*
    Ta ortaçağımızdan; sizin değil, bizim ortaçağımızdan kalma bir ilkel efsane vardır ki, kimse, bizimkiler bile inanmazlar, yalnız yedi pud'luk tüccar karılarının ağzında dolaşır bu. Bu tüccar karıları da sizinkiler değil, bizimkiler... (Zaten sizin burada ne varsa bizde de var.) Yasak olduğu halde sana arkadaşça bir sır veriyorum. Cennete ait bir efsane bu. Yeryüzünde bir filozof varmış. Yasa, vicdan, din gibi her şeyi inkâr eder, en önemlisi öteki hayata da inanmazmış. Ölmüş; doğruca karanlığa, ölüme gideceğini sanmış; bir de bakmış ki, önünde ölmezlik... Şaşırmış ve kızmış: "Bu benim inançlarıma aykırı," demiş. Cezalandırmışlar onu. Yani, kusura bakma, duyduğumu söylüyorum, sadece efsane bu... Verdikleri ceza şuymuş; karanlıkta bir katrilyon kilometre (bizde artık kilometre hesabı kullanılıyor) yürüyecekmiş, ancak o zaman önünde cennet kapısı açılacak, affedilecekmiş...

    İvan garip bir heyecanla sözünü kesti:
    - Katrilyondan başka ne gibi azaplar var öbür dünyada?
    - Ne gibi azaplar mı? Sorma! Eskiden pek o kadar değildi, ama şimdi en çok maneviyatla ilgili: "vicdan azabı" ve türlü saçmalıklar... Bu da sizden, "ahlâk yumuşatma" sisteminizden başladı. Kim kazandı? Sadece vicdansızlar. Vicdan olmayınca vicdan azabı vız gelir onlara! Ama vicdanını, şerefini yitirmemiş temiz insanlar bu işten zararlı çıktı... Bir de hazırlıksız ortama, üstelik yabancı kurumlardan kopya edilen reformlar zarardan başka şey değil. Atalarımızın yaktığı ışık daha iyiydi gibi... Şu bizim katrilyon kilometre yürüme cezası verilen adam birden durmuş, bakmış bakmış, sonra yolun ortasına uzanıvermiş: "Gitmeyeceğim," demiş, "ilkelerime bağlı olduğum için gitmeyeceğim!" Şimdi al bir aydın Rus inkârcısının ruhunu, ona balinanın karnında üç gün, üç gece küs duran Yunus peygamberin ruhunu karıştır: İşte sana yolun üstünde yatan düşünürün kişiliği...

    - Neyin üstünde yatıyormuş acaba?
    - Yatacak bir yer varmış besbelli. Alay mı ediyorsun yoksa?
    - Aferin adama! diye bağırdı, İvan. Hep o garip heyecan içindeydi. Olağanüstü bir merakla dinliyordu artık.
    - E, hâlâ yatıyor mu?
    - Hayır. Mesele de burada. Aşağı yukarı bin yıl yattıktan sonra kalkmış, yürüyüvermiş.
    Sinirli sinirli gülerek,
    - Hay eşek! diye bağırdı, İvan. Bir şeyler kavramaya çabalıyor gibiydi.
    - Sonsuza kadar yatmakla katrilyon kilometre yürümek arasında ne fark varmış sanki! Yüz milyar yıllık bir yürüyüş bu, değil mi?
    - Daha da çok. Kalem kâğıt yok ki, hesaplayalım. Ama çoktan bitirmiş yolu o; fıkramız burada başlıyor işte.
    - Nasıl bitirmiş, trilyon yılı nasıl tüketmiş?
    - Sen hep bugünkü yeryüzü koşullarına göre hesap tutuyorsun. Ama bizim bugünkü yeryüzü de belki trilyon kere yaşamıştır şimdiye kadar; yaşlanır, donarak çatlar ve parçalanıp asıl elementlerine ayrılır... sonra bir kuyruklu yıldızdan güneş, güneşten de yeni bir küre doğar. Bu, sayısız defa noktası noktasına tekrarlanıp durmuştur. Sıkıntıdan patlamak işten değil!

    - Ee, bilgin yolunu bitirince ne olmuş?
    - Cennetin kapısı açılıp içeri girdikten iki saniye sonra -saatle saptamışlar bu zamanı, saatle (oysa yolda adamın saatinin de elementlerine ayrılması gerekirdi)- bu iki saniye uğrunda yalnız bir katrilyon değil, katrilyon kere katrilyon yürümeye hazır olduğunu söylemiş. Anlayacağın, bir övgü okumuş, ama ölçüyü öyle kaçırmış ki, oradakilerden daha efendice düşünenler onunla selamı sabahı kesmişler: Pek çabuk kabuk değiştirdi diye... Rus tabiatı, ne dersin! Ama tekrar ediyorum, efsane bu. Başkalarının yalancısıyım. Bu konular üzerine bizdekilerin anlayışı böyledir işte.

    * Gizli Polis Üçüncü Şubesini kastediyor.
    Dostoyevski
    Sayfa 856 - Dördüncü Bölüm, Onbirinci Kitap, İvan Fyodoroviç Kardeş, IX, Şeytan. İvan Fyodoroviç'in Kâbusu
  • Birazdan tanıklık edeceğiniz konuşmalar, ta fi tarihinde Kendim ve İç Sesim arasında yaşanmıştır.Ha bir de  unutmadan lütfen çocukları pistten uzak tutalım!



    Kendim: Elif Şafak'ı sever misiniz?

    İç Sesim: İsa'dan önce mi, yoksa İsa'dan sonra mı?

    Kendim : Nasıl yani anlamadım.

    İç Sesim:Şunu demek istedim pek sayın sığır  Kendim, yani Elif Şafak'ın gül gibi mesleğine ihanet edip fahişeliğe başlamasından önce mi, sonra mı?

    Kendim : Ağzını topla dümbük,  sığır sensin!

    İç Sesim: Ulan gerizekâlı ben zaten senim, yani iç sesinim.

    Kendim : Bırakalım lütfen bu kelime oyunlarını, Hem siz ne cüretle Elif Şafak gibi güzide bir yazara fahişe dersiniz.Azizim lütfen sözlerinize dikkat edin yoksa, bilumum hakaretten kodesi boylarsınız maazallah!

    İç Sesim:Ulan,  Dünya üzerindeki hangi yasa, İç Sesi yargılayabilir ki! Hatta kokuşmuş Amerikan yasaları bile buna cüret dahi edemez!

    Kendim :Teoride haklısınız azizim, lakin yine de şu meseleyi küstahlaşmadan anlatsanız da, içimiz rahat etse diyorum hani.

    İç Sesim: Hay azizine sokucam şimdi haa! Yüce Aziz, sizi fena halde kutsamış herhalde , bu azizzim lafi oradan mı geliyor?

    Kendim: Yüce Aziz Elif Şafak adına yemin ederim ki, siz lanet bir sapıksınız!

    İç Sesim: Namık Kemal'in bu gibi durumlarda çok güzel bir sözü var bildin mi? Neyse bunu söylemeye şu an terbiyem müsait değil, üzgünüm!
  • İnsan gibi yaşamaktır bugün gerçek din,
    İnsan gibi yaşamak.

    Tarih-i Kadim'e Ek, Tevfik Fikret
  • GRATİANO
    Hay çok yaşa!
    Çünkü sükût, ya kurutulmuş sığır diline,
    Ya da yaşı geçkin kızlara yakışır.
  • ***
    Bir yasa teklifim var sayın başkan: Hudutları kaldıralım! Ne o, şaşırdınız bakıyorum. "Hudutları kaldırırsak hudut karakollarında nöbet tutan, görev yapan yüzlerce asker ne olacak?" diye düşünüyorsunuz değil mi? Onu da düşündüm merak etmeyin. Hayatı boyunca kendisine hiç şiir okunmamış kadınlara şiir okumakla görevlendirelim her birini. Evet evet, şiir.

    Her kadın dinlemeli bir erkekten Annabel Lee'yi, Allahaısmarladık şiirini ya da hadi hiç olmadı Mona Roza'yı. Hiçbir kadın 'kendisine bir kez olsun şiir okunmamış kadın' statüsünde olmamalı. Öyle değil mi? Bir kadın iki şekilde güzelleşir çünkü: Güldüğünde ve sevip sevildiğinde. Kadınlarımız gülsün sayın başkan, sevilsin. Erkeklerden çokça işitmişlerdir bugüne kadar bağırtıları, hakaretleri, küfürleri. Şiir duysunlar, hepsi duysun.

    Hazır el atmışken futbolu da yasaklayalım sayın başkan. İnsanlarımız tüm vakitlerini, hatta ömürlerini bir topu tekmeleyen adamları seyrederek geçirdikleri için tekmelenecek bir topmuş gibi bakıyorlar her şeye ve herkese. Stadyumları okuma salonlarına çevirelim. Onbinlerce insanımız toplanıp şiir okusun birlikte, kitap okusunlar. Dülger Balığının Ölümü konuşulsun bir hafta, bir sonraki hafta Orhan Veli'nin Süleyman Efendi'si. Stadyumdan çıkarken yüzlerinde huzur ve tebessüm olsun. Birbirlerine tebessümle bakıp sarılsınlar.

    Evlerine, sevgililerinin ya da ailelerinin yanlarına vardıklarında onlara stadyumda öğrendiği harika bilgilerden bahsetsinler. "Anne hani çocukken leğende banyo yapıp hemen sobanın yanına koştuğumuzda, saçımızdan sobanın üstüne damlayan su damlaları sağa sola kaçışırdı ya, Leidenfrost Etkisi diyorlarmış ona." ya da "Sevgilim, NASA'nın paylaştığı galaksi resimlerinin aslında gerçek fotoğraf olmadıklarını, uzaydan yakalanan frekansların bilgisayarda görselleştirilerek oluşturulduğunu biliyor muydun?" desinler.

    Fazla konuştum sanırım sayın başkan. Bu gecelik bu kadar yeter. Siz düşünürsünüz bu söylediklerimi, gerekirse danışmanlarınızla toplanır istişare ederiz. Gitmeden size bir beyit okuyup iyi geceler diyeyim:

    "Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta
    Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta."

    - Ertesi sabah -

    Buyrun memur bey, bir sorun mu vardı? Bu kağıdı getirmek için mi geldiniz bu kadar erkenden, hay Allah. Neymiş ki acaba? "Hapishanelerde boş yer olmadığı ve sanık güldürmek konusunda yetenekli olduğundan sarayda soytarılık yapmasına karar verilmiştir."