• Okumak, günlük yaşantımızda çok geniş bir yelpazede kullandığımız bir sözcük. Kitap okumak, insan okumak, tarih okumak, işletme okumak, canına okumak, dua etmek/okumak, olayları / oluşumları okumak (değerlendirmek, analiz etmek), büyük resmi görmek/Okumak gibi.

    Anlam açısından bu kadar zengin bir kavramın bulunduğumuz coğrafyada hak ettiği şekilde anlaşılmadığını düşünüyorum.

    Hangi dünya görüşüne sahip olunursa olunsun; okumak, iyi okumak, nitelikli okumak, doğru okumak çok önemli ve gerekli. Bu bağlamda eleştirel düşünce ile okumak arasında da önemli ilişkiler kurmak mümkün (eleştirel düşüncenin sadece yerden yere vurma tarzındaki eleştiriden ibaret olmadığını sanırım açıklamama gerek yok. İlgilenenler çok kısa bir sürede internetten konuya ilişkin kapsamlı bilgi edinebilir).

    Okumanın motivasyonu, yöntemi, getirisi ne olmalı?

    Okumayı sadece bir zaman geçirme enstrümanı olarak görenler için belki bu soru gereksiz görülebilir ama bir yaşam biçimi olarak benimseyip okuma eylemine nitelik ve kalite katmak isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.

    Okumayı bu açıdan dua veya ibadet etmeye benzetiyorum (Maksadım burada mistik bir yaklaşım geliştirmek değil; zaten bunu yapacak yeterli donanımım olduğu düşüncesinde de değilim). Şöyle ki;

    -Dua sadece kişinin beklentilerini sözlü olarak ifade edip beklemeye çekilmesi değildir. İbadet de sadece şekilsel ritüelleri yerine getirip erdemi, pozitif davranmayı, insanı ilişkileri, empati yapmayı dışlamak değildir. Aynı şekilde okumak da sadece belli bir zaman diliminde gözümüzün önünden geçen kelime yığınlarının hafızada rastgele biçimde biriktirilmesi değildir.

    - Dua ve ibadetin anlam ve geçerlilik kazanması için asıl motivasyon takdir/beğeni görmek, çıkar sağlamak yerine; söz konusu eylemin bireyi doğru yaşamaya, doğru davranışlarda bulunmaya sevk edebilmesi, kendisine, topluma ve diğer canlılara (hatta cansızlara, yani evrene) zarar verebilecek durumlardan uzak durmayı sağlayabilmesi olmalıdır. Tıpkı okuma eyleminin doğru düşünmeye, var olan güzellikleri hissetmeye, farkındalığı artırmaya, doğru yaşamaya, düşünsel zenginliğe katkı sağlaması gerektiği gibi.
    (Ya da Joe Vitale'in Mucizeleri Beklemek kitabında önerdiği gibi; kayda değer bir şeyler yapma isteğini, sinerjisini uyandırmalıdır da diyebiliriz).
    -Dua ve ibadet samimi, ikirciksiz ve gösterişten uzak olmalıdır. Birey kendisi ve çevresi için istediği iyilik ve güzellikleri toplumun diğer bireyleri, hatta diğer toplumlar için de istemelidir. Aynı şekilde okumanın asıl amacı sadece okurun kendisini avutması, mutlu etmesi ya da okunan sayfa/kitap sayısını niteliksiz biçimde artırması olursa; kitabı kapatıp günlük yaşantıya girildiğinde yeni hayal kırıklıkları kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir okurun durumunu, sürekli aynaya bakıp kendini pohpohlayan ancak toplum içine karışma ve sağlıklı ilişkiler kurma yetisinden yoksun olan insanlara, hatta Pamuk Prenses masalındaki kraliçeye benzetmek mümkündür.

    İyi ya da kötü şeklinde nitelendirilebilecek insanların var olduğu bir gerçektir. Kitaplar da sonuçta farklı yaşanmışlıkları olan insanların ürünüdür. Ama kitapları iyi kötü kitap şeklinde nitelemek yerine; beklentilere uygun şekilde seçmek veya içeriğine katılınmadığında bile her bir kitabı farkındalığı artırma, düşünsel zenginliği artırma adına bir fırsat olarak görmek daha doğrudur.

    Öte yandan şunu da belirtmeliyim ki; beklentiniz her ne olursa olsun, size göre bir kitap mutlaka vardır. Sadece onu seçmenizi ve okumanızı bekliyordur.

    Her bir kitap okuma etkinliği, belki de hiç bir araya gelemeyeceğimiz insanlarla, fikirlerle, hikayelerle bir araya gelme fırsatıdır. Hatta iyi yanı, bu birlikteliğin zaman, mekan ve süre seçiminin tamamen okurun inisiyatifinde olmasıdır.

    Paylaşmak, tek başına sahip olmaktan daha mutluluk vericidir. Kişisel gelişim veya psikolojik destek içerikli kitapların çoğunda, mutsuzluğu gidermenin en önemli yollarından bir tanesinin vermek, başkalarını mutlu etmek, paylaşmak olduğu yazıyor. Kitaplara da bir paylaşım enstrümanı olarak bakmak mümkün. Yazar yaşanmışlıklarını, tecrübesini, bilgisini, yeteneğini paylaşıyor; okur da kitaba verdiği parayı. Sonrasında ise okur kendi iç dünyasındaki düşünce ve duygularında yaşadığı etkileşimi diğer insanlarla paylaşarak bu zinciri sürdürüyor.

    Yok eğer sadece kendi mutluluğumuz, kendi zevkimiz için okuyorsak; -birilerinin (şu an sözün sahibini hatırlamıyorum) ifade ettiği gibi- okuduğumuz kitapların sayısı ne kadar yalnız olduğumuzun bir göstergesi hâline geliyor.

    Yazının giriş kısmında yer verdiğim olayları doğru okumak/analiz etmek, sorgulayarak doğruyu bulmaya odaklanmış bir eleştirel düşünce yaklaşımı geliştirmek konusuna gelince. Kur'anın ilk ayetinin "oku" şeklinde başlaması ile İslam coğrafyasının evrensel değerler, düşünsel zenginlik ve gelişmişlik düzeyi konusundaki mevcut durumunun çok büyük bir çelişki oluşturduğu düşüncesindeyim. Bunun da tarihi seyir içinde olayların, fikirlerlerin ve hayatın kendisinin yeterince doğru biçimde muhatapları tarafından "okunamamasından" kaynaklandığını değerlendiriyorum. Protestanlığın (ister onaylayın, ister karşı çıkın) Hristiyan dünyasına kazandırdığı pragmatist ivme, bulunduğumuz coğrafyada maalesef gerçekleştirilememiş. Bu noktada ışığın doğudan yükseldiğini kabul ettiğimi; ancak an/dönem/çağ itibariyle özdeki mevcut potansiyelin kapasiteye dönüştürülemediğini düşündüğümü üzülerek ifade etmek istiyorum.

    SONUÇ OLARAK; kitap okumanın erdemli bir insan olarak yaşamak, güzele ve doğruya ulaşmak yolunda bir mücadele ve paylaşım biçimi olduğuna inanıyor ve bu süreçte her bir okura başarılar ve esenlikler diliyorum.
  • Yaşamak ; Var ile yok arasında bir muamma
    Dün, bugün ve yarın arasında sıkışmak,
    Dünü ah vah ile anıp yarınlar için hayal kurmak, plan yapmak ama
    Bugünün ve anın geçtiğinin farkına varamamak.
    İşte bunun adı hayatı ıskalamak...
  • https://youtu.be/-dBHUZpe78M

    Kimsin Sen

    Aynadaki yansımama bakıyorum...
    Neden bunu kendime yapıyorum?
    Ufak bir hatada aklımı kaybediyorum,
    Neredeyse gerçek beni rafta terkediyorum...
    "Hayır, hayır, hayır, hayır..."

    Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
    Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
    İyi olmamak da iyidir...
    Bazen kalbini takip etmek zordur.
    Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
    Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
    (Kimsin sen)x11

    Saçlarımı tarıyorum, mükemmel görünüyor muyum?
    Formda olmak için ne yaptığımı unuttum, evet!
    Ne kadar denersem, o kadar az çalışırım evet evet evet
    Çünkü içimde her şey "hayır, hayır, hayır, hayır..." diye çığlık atıyor

    Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
    Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,

    İyi olmamak da iyidir...
    Bazen kalbini takip etmek zordur.
    Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
    Kim olduğunla ilgili hiçbir yanlış yok!

    Evet, hayırlar, egolar, sahte şovlar
    "Woo" gibi, sadece git ve beni yalnız bırak!
    Gerçek konuş, gerçek hayat, iyi aşk, iyi gece,
    Gülümsemeyle...
    Ben kendimim (ben kendimim) "hayır, hayır, hayır, hayır..."

    Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
    Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
    İyi olmamak da iyidir...
    Bazen kalbini takip etmek zordur.
    Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
    Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
    Evet, evet, eve
  • CUMHURİYET İLELEBED PAYİDAR KALACAK!
    ‘Durum’
    NUTUK’ ta Mustafa Kemal Atatürk ülkenin 1919’daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çizer:
    ‘I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.’
    ‘Millet yorgun ve çok fakir.’
    ‘Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenlerkendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa 'nın başkanlığındaki hükûmet âciz haysiyetsiz ve korkak….’
    ‘Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...’
    ‘İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa Maraş Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş.
    Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.
    Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette…
    İtilâf Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir'e çıkartılıyor…’
    ‘Memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar….’
    ‘İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Hey'eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.
    ‘Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Hey'eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul'daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.
    ‘Çare..’
    Mustafa Kemal Paşa devam ediyor…
    ‘Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerdeher bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu…
    Bu örgütler, Edirne ve çevresinde Trakya - Paşaeli derneği, Erzurum'da ve Elâzığ'da genel merkezi İstanbul'da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i hukuk-ı Milliye Cemiyeti ‘Trabzon'da Muhafaza-i Hukuk derneği İstanbul'da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti
    İzmir’de, ‘bazı genç vatanseverler’ bir araya gelmişlerdi.
    Mustafa Kemal Paşa, milli örgütleri gruplara ayırmıştı: Bunların çoğu İngiltere ve Fransa’dan MEDET umuyorlardı…
    Hıyanet çetelerine gelince,
    Diyarbakır Bitlis Elâzığ illerinde İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyetinin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.
    Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul'da üyeleri arasında Osmanlı Padişahı ve Halîfesi Vahdettin Damat Ferit Paşa Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal Sait Molla’nın bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, ve Amerikan mandacılarından oluşan gruplar…
    Mustafa Kemal Paşa özellikle sonuncusunu şöyle açıklıyor::
    ‘..Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak millî şuuru felce uğratmak yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi….’
    ‘Ordunun durumu…’
    Yine Mustafa Kemal Paşa anlatıyor:
    ‘Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş silâh ve cephanesi elinden alınmış savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir…’
    Devam ediyor:
    ‘Düşman devletler Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. Onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. ..Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. Felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlarbulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta...
    Ordu ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar I. Dünya Savaşı'nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
    ‘Milletin durumu…’
    Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu Padişah ve Halife'nin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık.
    Millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... Bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! Derhal dinsiz vatansız hain ve istenmeyen kişi olur..
    Mustafa Kemal Atatürk, burada çok önemli bir başka tespit yapıyor. Yapılan psikolojik operasyon sonucu, batılı Devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biri ile bile başa çıkılamayacağı düşüncesinin egemen hale getirildiğinin altını çiziyor.
    ‘Osmanlı Devleti'nin yanında koskoca AlmanyaAvusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
    Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu…’ diyor. Yani, Millet, Kurtuluş çareleri ararken, ‘Batılı devletlere bağımlı, Padişah ve Halife'ye sadık’ kalarak bu çareleri arıyor…
    ‘Benim kararım..
    ‘Mustafa Kemal Paşa verili durumda kendi kararını şu sözlerle açıklıyor…
    ‘Efendiler ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü temelsizdi….
    Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!...
    Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir….
    Halbuki Türk'ün haysiyeti gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
    Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde ya istiklal ya ölüm!’
    Peki nasıl….’
    Mustafa Kemal Paşa, NUTUK’ta bu ‘nasıl’ı anlatmıştır.
    ..’Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu…’ demiştir.
    Zamanı gelmeden adımlar atmamış, büyük bir dikkatle hareket etmiştir… Halkın psikolojik durumunu değerlendirmiş ve uygun adımlar atmıştır. Şöyle diyor:
    Vaktinden önce atılan adımlar, ‘dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında geleneklerinedüşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebílirdi.
    Başarı için pratik ve güvenilir yol her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm. …’
    Yürüdüğü yol ‘Ya İstiklal ya Ölüm!’ yoluydu. Ve bu yol, tüm unsurların içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak çizilmişti. Böylece tarihe, en kısa sürede başarıya ulaşmış bir ‘Kurtuluş’ dersi olarak geçti!
  • Hayalle var edilenler, keşke hayalle yok edilebilselerdi. Unutmak eylemi ile hayal kurmak arasında ters yüz edilmiş bir yakınlık vardı. Aramanın nihayetinde, mutlak teslimiyetin olması gibi...
  • Ellerimi havaya savurdum ve, “İnsanın hayallerinin olmasında yanlış bir şey yok.Belki aptal bir hayalperest olabilirim ama en azından hayallerim var,” dedim.
    “Bu niye bir erdem olsun ki? Siz hayalperestler evrenin yalnızca siz ve tutkularınız için var olduğunu düşünüyor­sunuz.”
    “Hiç hayallerinin olmamasından daha iyi bence.”
    Gözlerini kısarak bana baktı, tartışmaya hazır görünü­yordu.“Gerçekten mi? Nedenmiş o?”
    Bunu açıklamak zorunda kaldığıma inanamıyordum.
    “Çünkü hayal kurmak için dünyaya geldik.”
    Kafasını sallayarak, “Hayır.Evrilmek ve hayattakalmak için bu dünyaya geldik.Hepsi bu,” dedi.