• Hayal kurmak, geleceği istemek demektir.
  • Hayal kurmak, geleceği istemek demektir. Ama bu, tek başına yetmez. Hayal etmekten başka hiçbir şey yapmamak, bir arabaya yakıt koyup da gitmesi için gaza basmamaya benzer! Hayal kurmaya zaman ayırmak, yaşamımıza yakıt doldurmak gibidir; ama harekete geçmek ve hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için zamanı kullanmadığımız sürece, bu yakıt ilerlememizi sağlamaz.
  • Hayal kurmak güzel aslında. Yok canımla geziyorum dünyayı.😏
  • Bayram, yılbaşı, doğum günü gibi özel günleri kaç yaşında ve hangi koşullarda olursa olsun çocuksu bir neşeyle karşılayan insanlara daima özenmişimdir. Ben hiçbir zaman öyle biri olamadığım için belki.

    Herkesin aynı anda eğlenmesi ve neşelenmesi öngörülen ‘kutlu günler’ eşitsizliklerin de yitirilenlerin bıraktığı boşluğun da en ağır hissedildiği günlerdir aslında.
    Hayat zaten adil değildir ama onun da ötesinde bizimki gibi bir memlekette bir yılbaşı hediyesi olarak kısmetinize ne düşeceği belirsizdir; soğuk cezaevi duvarları da olabilir, uzak bir memlekette sevdiklerinizden ayrı olmanın hüznü de.

    Örneğin bundan yedi yıl önce ülkenin bir tarafında sokaklar ışıl ışıl yılbaşı coşkusu içindeyken diğer tarafında cenazeler geliyordu katırlarla, yer yarılmadı, hayat olağan seyrinde devam etti, yeni yılın gelişi kutlanabildi. Neyi kaybettiğimizi anlamamız zaman aldı…
    Yılın son günleri kazandıklarımızın, kaybettiklerimizin, bir takvim yılını neyle geçirdiğimizin hesabını kitabını yapma günleridir çoğumuz için… Ve gelen yeni yıla dair hayaller kurup -belki de hiç uygulanmayaca- bazı kararlar almak vakti.

    Lâkin biz bir vakittir bunlardan epey uzağa düştük galiba çünkü bir yıl sonra bugün hangi koşullarda ve nerede olacağımızı pek kestiremediğimiz, hatta sabah neye uyanacağımızı bilemediğimiz bir ülke artık bizimki. Sıklıkla kurduğumuz tek bir hayali saymazsak, hayal kurmak da epey zorlandığımız bir eyleme dönüştü.

    İşte soğuk ve gri bir İstanbul sabahında aklımda bu düşüncelerle yürürken ve bir yıl sonu yazısı nasıl olmalı diye düşünedururken tam karşımda Fındıklı’daki inşaatın cephesinde şu cümle karşıladı beni: “Şehir senin, hayat senin.”

    Şehir bir vakittir bizim değil halbuki, bu hayat da bir rivayete göre bizimdi ama biz mi seçmiştik orası şüpheliydi işte. Ömrümün sonuna kadar sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi düşündüğüm şehir, çeyrek asırdan uzun bir zaman önce eski Köprüaltı’nda bağıra bağıra “Sen bize layıksın biz de sana İstanbul” diye şarkılar söylediğimiz şehir bu şehir değildi sanki. Haramiler hakkında fikir sahibiydik ama saltanatı görebilmek için biraz zamana ihtiyacımız varmış demek….

    Uğruna kimbilir nelerden vazgeçtiğimiz ve nelere katlandığımız, sokaklarında güldüğümüz, ağladığımız, sarhoş olduğumuz, sevdalandığımız, ayrılık acısı çekip kendimizi sokaklarına vurduğumuz, bir sengine değil yekpare Acem mülkünü, bir ömrü fedâ etmekte beis görmediğimiz şehirdi ya burası biz yabancı olmuştuk belki de.

    Bu hayatın ve bu şehrin bizim olduğuna dair hatırlatma üstüne, zaman zaman ülkeden gidenlerin yazdıklarını okuduğumda düşündüğüm şey geldi aklıma; gidenlerin gittiği yerde yabancı olması normal ve belki nispeten aşılabilir bir durumken kalanların kendi şehrine yabancılaşmasına bir çare var mıydı acaba? Şair “Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” dizesini yazarken bizim bugünlerimizi düşünmüş olamazdı sanırım.

    Birkaç gün önce okudum; ülkeden ayrılanların oranı bir önceki yıla göre yüzde 48 artmış 2018’de. İstatistik olarak da çarpıcı elbet ama asıl yanımızdaki yöremizdeki eş dosttan memleketi terk-i diyar eyleyenleri düşündüğümüzde, ete kemiğe büründüğünde, boğazımıza düğümleniyor bu iki haneli sayı.

    Türkiye’den gidenlerin hissiyatına dair yazılanlar oluyor arada, ‘geride kalan olmak’ üstüne ise söylenebilecek pek bir şey var mı bilmiyorum. Bildiğim, cesaretle veya erdemle bir ilgisi olmadığı ikisinin de. Üstelik gidenin de kalanın da kırk türküsü varsa kırkı da aynı ağrı üstüneyken. Umutsuzluk aynı umutsuzluk, kasvet aynı kasvet…

    Yaşadığımız toprak parçasıyla aramızdaki gönül bağı, üstündeki canlı cansız varlıklarla, mekanlarla, insanlarla, yaşayış biçimimizle teşekkül eder. Hatıralarımıza eşlik etmiş şarkılarla, hafızamıza yerleşmiş tatlar ve kokularla. Bunlar eksildikçe biz de aidiyetimizi sorgulamaya başlarız.

    Bir de tanık olduğumuz veya öznesi olduğumuz adaletsizlik var tabii sorgulatan, bazen bildiklerimizi unutturan. Adaletsizliklere baka baka görme ve gördüğümüzü idrak edebilme yetimizi yitirdiğimiz günlerin hiç eksikliğini çekmedik bu yıl da. İnandığı değerleri inkâr edenleri de gördük, inandığını söylediği için mahkeme önlerinde bedel ödettirilenleri de.

    Yıl sonları geriye dönüp bakmak için iyi bir zamandır, geçmiş güzel günleri hatırlamanın buruk hazzına karşılık, karanlık günlerin bizi getirdiği hâl üstüne de kafa yormaya vesile olur. İnsan çoğu zaman yaşarken anlamaz zamanın ruhu denen şeyin bazen nelere mal olabileceğini, en ağırı bu olsa gerek.

    Yaşlı başlı sanatçıların ömürlerinin son demlerinde sınandıkları hâller buna örnektir sanırım. Yahya Kemal’in şu dizesini ve o dizenin geçtiği şarkıyı hatırlatıyor bazen tüm olan biten , “Bir bitmeyecek şevk verirken beste Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”

    O tel çoktan koptu ama yeni bir yılı sevdiklerimizle ve iyi dileklerle karşılamanın bir anlamı olabilir, ahenk bozulsa bile ebediyyen kesilmesin, umuda dair birbirimize verdiğimiz bir ses olsun diye.

    Bunu iyimserliği elden bırakmamak ile filan açıklamak istemem, nitekim Terry Eagleton ‘İyimser Olmayan Umut’ adlı kitabında “Bir durumun iyiye gideceğine inanmak için birçok makul neden olabilir ama sırf siz iyimsersiniz diye bunun böyle olmasını beklemek bunlardan biri değildir” der. Bir mizaç olarak ‘Hayata hep iyi yanından bak’ düsturundaki gibi bir ‘profesyonel iyimserliği’ de “Çilli veya düztaban olmak ne kadar erdem ise bu da o kadar erdemdir” diye açıklar.

    İyimserlik telkin eden öğretilerin kimseye bir faydası yok, hele de ömrümüz iyimser olamayacağımız bir dünya düzenine isabet etmişkken. Ama umudu elzem kılan, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı çıkma zaruretimiz olduğunu hatırlatan da yine bu aynı dünya düzenidir…

    Bu şehir bizim, bu hayat bizim demekten geri adım atmayacağımız, kötülüğe karşı sözümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğimiz daha mutlu bir yıl olsun bu. İster cezaevi duvarları ardında, ister uzak diyarlarda, ister yanıbaşımızda, aynı dünya tasavvuruna inanmış, aynı şeylere öfkelenip kederlenmiş iyilerin ve haklıların kazanacağı bir yıl olsun…
    (Hürrem Sönmez)
  • “Bütün yaptığım hayal kurmak. Varoluşumun anlamı sadece bu olmuştur. Kendimle ilgili önemsediğim tek şey içsel yaşantımdır. İç dünyama pencereyi açıp seyrederken kendimi kaybettiğimde en büyük üzüntülerim yok oldu. Asla bir hayalperestten başka bir şey olmaya çalışmadım. Gidip hayatımı yaşamamı söyleyen insanları asla önemsemedim. Daima benden uzak olan şeylere ve olamadıklarıma ait oldum. Benim olmayan her şey daima şiirsel göründü. Hep sevdiğim tek şey saf hiçlikti."
    — Fernando Pessoa, Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu
  • Biz büyümüşler, dedi adama kadın,
    Eskisi kadar önemsemiyoruz ayı,
    Bir şey ifade etmiyor gökkuşakları.
    Bir farkı yok artık bir milyon gülle
    Tek bir tanesinin geriye bakınca.
    Benim diyebileceğim tek bir insan,
    Bayım diyebileceğim tek bir sıcak,
    Ya da sadece suçluluk hissetmemek.
    Yolculuk hayali güzel her zaman,
    Ama büyümüşlere yasak hayal kurmak,
    Paylaşılmış tüm gerçekler bizden önce.

    Biz büyümüşler, dedi sonra kadına adam,
    Çok fazla önemsiyoruz her şeyi.
    Koskoca bir şey var sırtımızda,
    Hayatın yükü, bize kalan diyoruz,
    Sahte bir acı, bir parça da gururla.
    Aslı yok ama , daha yakından bakınca.
    Rüyam diyebileceğim tek bir sıcak,
    Ya da güneşe doğru aptalca sırıtmak,
    Yeterli oluyor gece gözleri kapatınca.
    Büyümüşler bile gülebilir bazı,
    Yeter ki unutmasınlar asla o geceki ayı.
  • Açıkçası bir öykü etkinliği için ilk defa eski bir hikayemi paylaşıyorum. Sebebi farklı ama; şehir hikayesi denen kavrama bir örnek vernek istedim. Ne kadar karşılıyor bilmiyorum, ama istediğim benzer bir şeyler. Okuyan hissetsin şehri. Fırsat bulursam yeni bir hikaye de yazarım. İyi okumalar.

    Boğazda bir pazar sabahı

    Soğuk, sert bir rüzgar esiyor. Burnumu dolduran deniz kokusu. Klasik Çanakkale kışı. Sabahki sis dağılıyor yavaş yavaş. Saçma bir gemi geçiyor boğazdan. Durup bakıyorum. Normalde gemilere bakıp hayal kurmak yaptığım şey değil. Bakıyorum bu kez ama. Standart sabah sıkkınlığı var; iş, güç, aile, saçma şeyler. O gemide düşünüyorum kendimi, hiç bir farkımın olmayacağına eminim ama. Yine aynı keyifsiz pazar sabahı. Sevmiyorum denizi normalde, işte bir sabahları. O da on buçuğa kadar. Saate bakıyorum sekiz buçuk daha. Ne mutlu eder denizcileri diyorum. Dememle iki yunus geminin sancağında zıplıyorlar bana cevap verir gibi. Koşullandırıldığımdan mı Pavlov tarafından bilmiyorum, ama ağzımın kenarında ve gözlerimde bir gülümseme beliriyor. Böyle bir kaç şey var çoğunluğa dahil olduğum. Atalarımız Afrikadan göçerken Kızıldeniz'de yunus görünce heyecanlanmışlar herhalde. Bu da o zamandan kalma bir refleks olabilir hepimizde olduğuna göre. Gökkuşağı, Yakamoz, Uğur böceği gibi. Bunlar da her şeye olur olmaz tepki vermişler. İnsanoğlunun dengesiz olmasına şaşmamalı. Rüzgarı severim diğer şeylerin aksine, huysuzluğun da bir sınırı olmasına inananlardanım. Aslında sevdiğim başka şeyler ve kişiler de vardır, ama kendimi o kadar açık edemem. Yürüyorum rüzgara karşı. Yazı yazmanın diğer şeylere göre avantajı insana hayal kurma şansı tanıması. Şimdi benim o iskelenin sonunda bekleyen pardösülü adamlardan birisi olduğumu düşünebilir bir çok kişi. O da Kızıldeniz kadar olmasa da eskiden kalma bir imge. İnsanları hayal kırıklığına uğratmayı sevmesem de bu yanlış düşünceyi gereksiz bir şekilde uzatmayı da istemiyorum. Değil, fazla standart bir kabanla klasik türk erkeği modunda yürüyorum rüzgarda. Gemi çoktan geçmiş, bana bir şey ifade etmemiş. Ben ne yapacağımı düşünüyorum o sırada. Fazla insan yok bu saatte. Pazar, sabah ve soğuk çünkü. Yürüyen bir kaç kişi var. Biri başörtülü orta yaşlı bir kadın. Garip geliyor, ama türkçesini henüz adlandıramadığım, politically correct, olma durumu yüzünden kendime kızıyorum,bu gayet normal bir durum diye. Sonra tekrar kızıyorum , neden yeterince rahat olamıyorum kafamın içinde bile. Kafamdaki bu kavga devam ederken kadın kayboluyor, başka insanlar geçiyor yanımdan. Tırsak tarafımın kavgayı kazanmasından bir an sonra bir gemi düdüğü sesi duyuyorum. Bakıyorum tabi, gemi düdüğü sesi duyan herkes gibi. Biraz önceki gemiden geliyor. Zor diyorum boğaz kenarında yaşamak kendi kendime. Sonra utanıyorum birden, sokaktaki adam olarak nitelendirilebilecek birinin söyleyeceği sözün aynısını kullandığım için. Rahat tarafım yine yüzsüz, belki de olması gerekendir bu, diyor, standart türk kişiliğine dönüşmen. Düşünmemeye çalışıyorum, yürüyorum. Kapalı hemen her yer, açmıyor artık insanlar dükkanları erkenden diyorum. Çocukluk günlerine dönüyorum, o sabahın köründe ekmek almak için kat ettiğim yolları. Kötü anlamda düşünmüyorum ama, mutluyum o zamanlar, her çocuğun olması gerektiği gibi. Değişik oyunlar oynuyorum kendi kendime, sonunda fırına ulaşınca seçiyorum ekmeği - tava ekmeği alıyorum genelde- fırıncı gülerek karşılıyor beni. O zamanki fırıncı ile şu anki aynı mı ki? Gerçekten hayat bilgisi kitaplarında geçen o güler yüzlü bakkal, kasap , manav bu adamlar mı? Bir tüccar ne kadar dürüst olabilir? Fazla düşünmemeye çalışıyorum, zaten ben ne kadar dürüstüm ki? Bebek gibi saf kavramı geliyor aklıma birden. Üşüyorum biraz, ne yapacaktım ben, boş veriyorum. Bir banka oturuyorum, boş hepsi. Ağlayarak istediğini yaptıran bebekler geliyor aklıma, daha 3-5 aylıkken yaşamayı öğreniyorlar. Belki de insan iyi doğmuyor diyorum.Büyüdükçe iyi olmayı seçebiliyor sadece, ya da sahtekar kalmayı. İnsan değil, tüm canlılar yaşamak için her şeyi yapabiliyor sonuçta. Bukalemun gözde bir hakaret günümüzde, ama bukalemunlar bunu biliyor mu k?. Onlar da hayatta kalmaya çalışıyor, yılbaşı dansözü de, yüzme öğrenmesi için denize atılan küçük çocuk da. Hepsi gerektiğinde hile yapıyor. Belki de, esas iyi insanların yaptıkları sahtekarlık aslında. Yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyler fazlasıyla karşılanmış onların. Tuzları kuru yani. En kolayı başka insanları seyredip eleştirmek ve kendinle övünmek. Benim şu gemide çalışan birini, ya da Ali Ağaoğlu'nu eleştirmeye hakkım var mı gerçekten? Hepsi yaşamaya çalışıyor, eskiden beri kendisine öğretilen şekilde. Gemidekiler de düdükle cevap veriyorlar bana. Kalkıyorum, hatırladım sonunda ne yapacağımı. Su kartını dolduracaktım. Yoksa çıkmam normalde bu saatlerde dışarı. Yürüyorum tekrar. Yavaş yavaş şehir canlanıyor. Açılmıştır herhalde diyorum, dokuz olmuş saat. Bir iki araba, bir de otobüs geçiyor yanımdan. Karşıya geçiyorum sonra. Rüzgar fazla değil buralarda. Yürüyorum biraz daha, Orhan Veli'yi hatırlıyorum. Fakirmiş o da. Sait Faik gibi. O İstanbul sokaklarında, Knut Hamsun Oslo'da, Dostoyevski St. Petersburg'da farklı zamanlarda benim yaptıklarımı yapıyorlardı. Gerçi hiç birinin benim gibi su almak için uğraştığını sanmıyorum. Su bedavadır gibi geliyor onların zamanında. Tahmin edebilirler miydi hiçbiri bugünü. Göreceli her şey. Ederlerdi herhalde. Artık deniz kokusunu, rüzgarı hissetmiyorum. Belediyeyi bulup içeri giriyorum . Kimse yok bekleyen. Kartı veriyorum. Dolduruyor adam. Hayatını yazsak roman olacak bir adam mı bu, bilmiyorum? O benim hakkımda ne düşünüyor. Bu kez önemsemiyorum, o da önemsemiyor zaten. Önemseyecek daha önemli şeyleri vardır herhalde. Teşekkür edip ayrılıyorum. Batının ahlaksızlığı yanında teşekkürü de almışız iyi ki. Konuşacak bir parça bir şey oluyor yabancılarla. Çıkıyorum, balık kokusu bu kez. Hazır gelmişken sardalye alayım diyorum. Daha gazap üzümlerine çok var. Zamanı geçiyor bunların diyor balıkçı sulu sulu, uskumru vereyim. Tamam diyorum ama rahatsız olduğumu da fark ettirerek. Adamın sululuğu kayboluyor, asıyor suratını. Balığı alıp gidiyorum. Uskumru sevmem ki ben. İki üç kedi görüyorum ilerde. Döküyorum önlerine. Kedileri de çok sevmem , ama imzalamışım toplum kontratını bir kere. İyi olacağım böyle zamanlarda. Otobüs görüyorum ilerde. Biraz önce yanımdan geçene benziyor. Biniyorum.