• Yine de karmakarışık bir düğümle ilginç hale gelen bu kitaplarda olayların çeşitliliğine, ülke ve şehirlerin farklılığına rağmen hep aynı şeyden bahsedildiğini çok çabuk anladım: Kötü insanların zulmettiği iyi insanlar mutsuzdur; kötü insanlar ise, iyilerden daha talihli ve daha akıllıdırlar. Ancak ne olduğu pek anlaşılmayan bir güç, er geç kötü insanları yeniyor ve sonunda mutlaka iyi insanlar zafere ulaşıyordu. Bütün erkeklerin ve kadınların hep aynı kelimelerle söz ettikleri “aşk”tan usanmıştım. Bu tekdüzelik yalnız can sıkıntısı olmakla kalmıyor, içimde belirsiz kuşkuların doğmasına da yol açıyordu.
    Bazen, daha ilk sayfalardan itibaren kimin yeneceğini, kimin yenileceğini tahmin etmeye başlıyor, olayların düğümü anlaşılınca, onu kendi hayal gücümle çözmeye gayret ediyordum. Böyle anlarda kitabı elimden bırakır, aritmetik kitabındaki bir problemi çözer gibi olaylar üstüne kafa yorardım. Kahramanlardan hangisinin mutluluk cennetine gireceğini, hangisinin cehennemi boylayacağını gitgide daha doğru çözmeye başlamıştım. Fakat bütün bunların ardında canlı ve benim için önem taşıyan bir gerçeğin parıltılarını, değişik bir yaşamın, değişik insan
    ilişkilerinin çizgilerini görüyordum.
  • İlk kez 1880 yılında yayımlanan bu roman kentleşmeye, burjuva dünya görüşüne, yabancılaşmaya dinsel bir başkaldırı, tanrısal doğaya dönüş çağrısıdır. Eğitimini rahiplerden alan roman yazarı Johanna Spyri romanlarında dinsel çözümü önermiş, mutluluğun onda olduğunu, doğa içinde tanrı ile yakınlaşmayı savunmuştur (krş. Doderer 1969).
    Anne ve babasını bebekken kaybeden beş yaşındaki Heidi önce teyzesi tarafından büyütülür, ancak daha sonra teyzesi onu büyükbabasının yanına bırakıp gider. Büyükbaba Alp dağları üzerindeki bir kulübede yalnız yaşamaktadır. İnsanlarla iletişimini kesmiştir. Bu yalnızlıkta gençlik yıllarında yapılan hatalar saklıdır. Büyükbaba büyük hatalar yapmış ve ailenin parçalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden insanlardan ve Tanrı'dan uzak bir yaşam sürmektedir. Kulübede hiçbir lüks yoktur. Saman yatak, tahta iskemleler ve gaz lambası. Ancak Heidi bu koşullardan mutluluk duyar, çünkü burada özgürdür ve doğanın ona sunduğu özgürlükleri çocukça bir keyifle yaşamaya çalışmaktadır. Oysa önceki yaşamı özgürlükten yoksun geçmiştir.
    Heidi sürekli yaşlı kadının gözünün önünde olmak için daima evde kalmak zorundaydı. Oysa o hep dışarı çıkıp, koşup oynamayı hayal ediyordu.
    Çocuğun doğa ve oyun oynama tutkusunu vurgulayan bu cümleler, onun mutluluğunu sağlayan şeyin oyun oynama özgürlüğü olduğunu anlatıyor. Doğayla baş başa yaşayan çocuk ruhsal ve bedensel sağlığını da daha kolay elde etmiş oluyor.
    Geçmişteki yaşam biçimiyle toplumla ters düşen büyükbaba, onunla iletişimini kesmiş ve yalnız bir yaşamı seçmiştir. Toplumla olan tek iletişimi mal alış verişidir. Var olan sisteme ve eğitim biçimine karşıdır ve sürekli çatışma içindedir.
    “Onu okula yollamaya niyetim yok!”
    “Peki, ne olacak bu kız?”
    “Keçiler ve kuşlarla özgürce büyüyecek ve mutlu olacak.”
    “Ama o bir kuş veya keçi değil. Küçük bir kız. Bu dostlardan kötü bir şey öğrenmez belki ama okumayı- yazmayı da öğrenmesi gerekli.”
    Heidi'nin okuması gerektiğini söyleyen rahiptir. Çocuğun yetişkinler dünyasına geçebilmesi için okuma-yazmayı öğrenmesi gerektiğini söyler. Bu din adamı yetişkinler dünyasından kaçan Büyükbaba'nın da oraya dönmesini sağlamaya çalışır. Uzlaşmayı sağlamaya çalışan kişi din adamıdır ve araç da dindir.
    Heidi'yi büyükbabasının yanında bırakan teyzesi, bir süre sonra onu almaya gelir. Şehre zengin bir ailenin yanına götürecektir. Kentli bir görünümde olan Teyze'ye, kentin bunalımlarını çok yoğun yaşamış ve çok şeyini bu nedenle yitirmiş olan büyükbaba şöyle der:
    Onu al ve şımart. Bir daha benim yanıma getirme! Onu senin gibi tüylü şapkalarla ve yerleri süpüren giysilerle görmek istemiyorum. Ya da benimle senin gibi konuştuğunu duymayı da.
    Ve Heidi kente götürülür. Onu, yaşamını katı kuralların içine yıkmış olan ve kuralları bozulduğunda büyük panik yaşayan, evin kâhyası Bayan Rottenmeier karşılar. Aslında Rottenmeier kitapta bir yan figür olarak kullanılmış ve bu figüre kent yaşamının kuralcılığının iticiliği yüklenmiştir. Romanın süreci içerisinde bu figür kendiliğinden yok olur.
    Rottenmeier'in Heidi'ye ilk tepkisi adını değiştirmektir. Adı kent kültürüne ya da Bayan Rottenmeier'in kafasındaki figüre uymamaktadır. Ardından kent kültürünün oluşturduğu kuralcı yaşam biçimine uygun kuralların öğretilmesi gelir, Heidi'nin hiçbir zaman uyum sağlayamayacağı. Asıl önemlisi Heidi'nin kente geldiğinde yaşadıklarıdır.
    Heidi bir pencereden diğerine koşuyor, kafesteki bir kuş gibi çırpınıyordu. Dışarıya bir bakabilseydi, emindi ki bir tutam ot görebilecekti. Ya da en azından dışarıya çıkıp, arka kapıyı bulup bahçeye çıkmalıydı. Ön kapıdan girerken taştan başka bir şey görememişti çünkü.
    Doğadan ve özgür yaşamdan kopartılışın anlatımıdır bu. Duygularını özgürce yaşayabildiği doğadan alınıp taş yığınlarından oluşan kente getirilmiş ve kurallar içinde bir bir yaşamı sürdürme zorunluluğunda kalan bir çocuğun tepkisidir.
    Yazar bu tepkiyle kent yaşamına olan tepkisini de ortaya koyar. Yazarın tercihi doğaya ve Tanrı'ya dönük bir yaşamdır. Ve bu yaşamın zenginlik içinde olması da düşünülmemektedir. Yazar zenginliğe tepki duyar. Zenginlik anlatılırken hiç abartılmaz ve hiçbir şekilde albenisi olduğu vurgulanmaz. Böyle bir şeyin söz konusu olduğu durumda doğanın güzelliği ön plana alınır.
    “Yaşamında hiç böyle güzel bir evde oturdun mu? Böyle yumuşak bir yatağın oldu mu? Böyle lezzetli yemekler yedin mi?”
    Artık bu kadarı da Heidi için fazlaydı doğrusu. Başladı ağlamaya ve bir yandan da saymaya, “Ben eve gitmek istiyorum. Çünkü kar tanesi ağlıyordur, nine beni özlüyordur. Ve ben burada güneşin dağlara iyi geceler dileyişini göremiyorum. Şahin buraya gelse bile kentin gürültüsünden onun sesini duyamam. Burada her yer taş duvar. Oysa dağlara tırmanmak ne güzeldir.”
    İşte bu noktada bize yöneltilen soru, çocuğun gereksindiği şey kentin ortasında lüks koşulları olan bir evde, güzel yataklarda yatmak, nefis yemekler yemek mi, yoksa ruhsal doyum ve özgürlüğü yaşadığı doğanın içinde mi olması gerektiğidir.
    Yazar buna doğaya dönük tercihiyle yanıt vermektedir. Burjuva kültürünün getirdiği kurallar yerine, doğa içinde ve doğal bir yaşam yeğlenmektedir.
    Ve kent kültürü içinde kimlik bulamamış ve arayış içinde olan Heidi'ye çözüm bilgelik simgesi olarak sunulan büyükanneden gelir. Büyükanne dine dönük çözümün bir köprüsü gibidir.
    Eğer bir sorunumuz varsa ve bunu kimseye açamıyorsak, Tanrıya anlatıp, ondan yardım istemek en iyi çaredir. O bize daima yardım eder. Beni anlıyor musun? Her gece yatağında Tanrı'ya yakar.
    Ortaya çıkan bunalımlara karşı çözüm dine sığınmaktır. Bu aynı zamanda kent kültürüne bir karşı çıkıştır. Din, topluma uyum sağlamada da bir köprü işlevini de görür. Büyükbabanın toplumla uyumunu sağlayan büyükanne ve rahiptir, yani dindir.
    Kentten ve kent kültüründen kaçışın bir başka örneği de Doktor'dur. Kentteki yalnızlığından kurtulmak ve sıcak dostluklar kurmak isteyen Doktor, köye yerleşmeye karar verir. Doktora en yakın ilgiyi gösteren kişi yine rahiptir.
    Clara'nın doğaya geldiğinde kısa bir süre içinde iyileşmesi de tanrısal doğanın gücünü yansıtır.
    Spyri bu kitabıyla, kent kültürünün getirdiği yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya, bozulan insanlar arası ilişkileri yeniden bir düzenleme çabasındadır. Onun ortaya koyduğu düzende zenginliğin, katı kuralların hiç yeri yoktur. Mutluluk tanrısal doğada ve dindedir. Din insanlar arası ilişkileri uyumlu bir hale getirmek için en iyi yöntemdir. Ve yazar bu yöntemini uygulamak için Heidi figürünü idealize ederek okuyucuya sunmuştur. Heidi figüründeki ilginç nokta onun bir misyoner olarak sunulması yerine doğal güçler yüklenerek okuyucunun karşısına çıkartılması ve böylece itici yönünün ortadan kaldırılmasıdır. Bu şekilde Pollyanna' da karşımıza çıkan çocuğa yüklenen aşırı iyimserlik ve katı misyonerlik figürü Heidi'de kullanılmamış ve Heidi doğal çocuk özellikleriyle çekiciliğini korumuştur.
    (Necdet Neydim)
  • Her insan, akıl ve vicdan sahibi herkes, hatta basit bir hayvan bile, bu dünyada, ihtiyaç hissettiği andan itibaren mutluluğu ara-maya başlar. Bu öyle bir kanundur ki, bütün tabiat kanunları değişse bile bu kanun değişmez.
    Hayvanlar yaratılışının elverdiği ölçüde mutlu olur. Zira hayvanların istekleri, zevkleri, düşünceleri sınırlıdır. Fakat insan kâmil insan hariç aradığı, özlem duyduğu mutluluğu tam olarak bilmediği hâlde, bu konuda bir sınır tanımaz. Nice mutlu kimseler vardır ki, istek ve arzu yüzünden mutlu olamaz. Böylece bu fani dünyayı kendine cehennem yapar. Çünkü en primitif bir insanın, hatta bir çocuğun bile içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs vardır.
    Günümüzde pek çok şey açıklığa kavuşmuşken, insan hâlâ çözülemeyen bir bilmecedir. Nedense insan, yaratılış itibariyle tuhaf bir varlıktır. İstediği bir çok şeyi elde eder, fakat onları el-de ettikçe hırsı artar.
    Acaba mutluluk nedir? İşte bunu bilen yok... Belki de yalnızca bu dünyanın gürültü patırtısından uzak olan deliler mutlu sayılabilir.
    Bilinmelidir ki bir şehri tiyatroya, halkını da sahnedeki aktörlere benzetmek mümkündür.
  • 672 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Zaten her yerde, her şeyde olan Yaradan' a varmak için yola ne gerek var?

    Bazen fazla ilgi de organizmanın gelişimini engelleyebiliyor, belki de tembellik yüklüyordu..

    Ben demiyorum ki kimyasal dengesizlik diye bir şey yok ve ilaç tehlikelidir..
    Kullandığımız sudaki,diş macunundaki florür, yediğimiz domatesin kabuğuna ilaçlamayla bulaştırılmış zehirler yüzünden kimyasal dengemız zaten bozuluyor. Maruz kaldığımız tüm bu zehirler, ki bunlara çocuklarınıza yedirdiğiniz krakerlerden çikolatalara her yerde kullanılan glutamat, aspartat, sistein
    gibi beyin hücrelerını öldürdüğü ispatlanmış, onaylanmış aminoasitleri de ekleyın ve hesabı yapın. Depresyonda olmanız için
    özellikle dizayn edilmiş bir çevrenin içinde istatistiksel olarak
    bugüne kadar bir tek kişiyi bile iyileştirmediği kanıtlanmış bu antidepresanları, psikoterapik ilaçları kullanarak daha da hasta
    hale geliyorsunuz. Beyniniz çalışmayınca kontrol edilebilir oluyorsunuz!
    Anlamıyor musunuz?! Size yedirdikleri içirdikleri bu
    zehirlerle insanlığınızı, iradenizi öldürüyorlar!"

    "Ama acı çekiyoruz!" dedi Leyla, ağzından çıkan kelimeleri
    kontrol edemeyerek. Zeki karısına sarıldı. Paylaştıkları acıda
    sanki bir olmuşlardı.

    "Çektiğiniz acının kaynağını sorgulayın, kendinizi uyutmak
    yerine çabaya geçin. Size söz veriyorum, iki yıl içinde her şey
    değişecek. Acıdan kaçmayın, odaklanın. Acı odaklandığınızda küçülürken, ondan saklanmaya,görmezden gelmeye çalıştığınızda her tarafa yayılır, büyür. Sadece size değil, etrafınızdakı herkese bulaşır, Odaklanın ve anlayın, acı anlaşıldığında huzura dönüşür..

    Burası, her gün acıyan milyonlarca insanın şehriydi..

    Öyle öğretilmişdi ona. Herkesin yaptığını yapmanın doğru olduğu öğretilmiş, gelişmek için yaratılan beyni, adım adım, dinlediğini uggulamaya teslim olmuşdu..

    Çoçuğun zekası yaramazlığıyken, o yaramazlığı bastırmak için ilaç veriliyor!

    Mutluluk beyni bir kalkan gibi korurken, sahtesi resmen adım adım öldürüyordu beyni..

    Haksızlıktan doğmuş, yardım almamaktan köklenmiş, yalnızlıkla desenlenmiş bir kin.. Böyle giderse, ileride önüne gelen ne varsa yıkmaya hazır olacak güçte bir kin.
    Böyle doğmuyor muydu toplumun psikopatları, katilleri? Çoçuk yaşta yaşadıkları travmalarla, çaresizliklerle birer canavara dönüştürülmemişler miydi?

    Merakını kontrol altına alamayan insan, kaybetmeye daima adaydı..

    Yardım ederseniz bir şeyin eksikliği diğer bir şeyin fazlalığına dönüşebilir..
    Eksikliklerimize odaklanıp inancımızı kaybedersek yeteneklerimiz asla var olamaz.. Beslemek lazım, eksikliği ne olursa olsun, insanı beslemek lazım. Kolay değil ama başardığınızda hayatınızda keyif aldığınız her şeyden daha keyifli, daha huzurlu olacaksınız..

    İnsan yalnızdı. Ne kadar bir arada olursak o kadar yalnızlaşıyor, kalabalıkta kayboluyorduk..
    Bazen ağladığımızı kafamızın içindeki gürültüden kendimiz bile duymuyorduk..

    İnsanın içindeki karanlık dengezikle birleşince insanlık için daha da tehlikeli oluyor

    Seni yaralamak istemiyorum, ama beni yaralaman da izin vermem..

    Yaşadığımız her sıkıntıda, her hayal kırıklığında, her köşeye sıkışmışlığımızda fark etmemiz gereken, düzeltmemiz gereken bir yönümüz yüzümüze vuruluyordu..

    Çünkü birlikte olmayı seçtiğimiz insan, derinliğimizin, temizliğimizin ölçüsü, kimliğimizin özüydü..

    Fark ettim ki insana en büyük katkı ya yüreğini besleyenlerden ya da yüreğjnu dağlayanlardan geliyor..
  • "Sana ne kadar mutsuz, ne kadar korkak, ne kadar değer-
    siz ve ne kadar yalancı bir adam olduğunu anlatmaya çalışı-
    yorum."
    "Madem sen bensin, bu sıfatların hepsi senin için de söy-
    lenmeli!"
    "Ne sandın? Tabii öyle! Ama ben hiç olmazsa senin ger-
    çekçi yanınım. Durumu olduğu gibi görüyor ve kendimi hayal-
    lerle ve yalanlarla avutmaya son vermeye çalışıyorum."
    "Bu sana ne sağlıyor? Kendi kendine acıma duygusu
    mu?"
    "Yok oluş duygusunun da insana bir zevk sağladığını bil-
    miyor musun? Kendini bilerek mahvetmiş olmanın, hakaret
    görmenin, en altta yer almanın, derin insanlık çukurlarına yu-
    varlanmanın verdiği o benzersiz zevk. Her aklı başında insanın
    ulaşmaya çalıştığı değerleri elinin tersiyle bir kenara itiverme!"
  • Ona göre gerçek mutluluk, Allaha varmak ve Evren ile Yaratıcı arasında bağı kurarak bu ilişkiyi bütünlemektir.
    Filibeli Ahmed Hilmi
    Sayfa 8 - Sis yayınları -Ahmed Hilmi Bey
  • Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.