• “…Bu şiddet, kıyım ve yıkım ne zaman bitecekti? Yoksa Tanrı, bu şirin Türkiye diyarını terk edip gitmiş miydi? Bu uyumlu iklimde, bu yüksek ve görkemli dağlar neden kana bulanmıştı? Nehirler ve derelerden neden artık su değil de kan akıyordu?”

    Bu romanı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan bir hocamın tavsiyesi sayesinde okudum. Açıkçası bu kitap, yazarla ilk tanışmam oldu. Yazarla ilgili olarak, bir Türkiye sevdalısı olduğunu, Osmanlıca konusunda akademik düzeyde bilgi ve uzmanlığa sahip olduğunu, Fransa Marsilya’da, Türkiye’den göç etmiş olan Türk Ermenileri arasında doğup büyüdüğünü, Bursa’da yaklaşık 15 yıl kadar yaşadığını, son on küsur yıldırsa ailesiyle Ankara’da ikamet ettiğini öğrendim. İncelediğim 430 sayfalık “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yazarın ilk romanı ve 2013 Eylül ayında GİTA Yayınevinden basılmış. Kitabın arka kapağından sizin için alıntılıyorum:

    “Osmanlıca bilen Fransız yazar Jean-Louis Mattei, Türk Tarihi hakkında pek çok esere imza atmıştır. Belgelerle Büyük Ermenistan Peşinde Ermeni Komiteleri, Latin Şiiri Antolojisi, Hz. Ali Cenknameleri yayımlanan eserleridir. Aynı Toprağın Kardeşleri yazarın daha önce yaptığı araştırmalardan esinlenerek kaleme aldığı ilk romanıdır.”

    Yazar, romanını kurgularken birçok karakter kullanmış. Bu çeşitlilik de romanını zenginleştirmiş. Lakin romanı baştan sona sürükleyen dört önemli şahsiyet var: İlki Ali Münif Bey. Orta zenginlikte, Bursalı ve İpek Kozacılığıyla uğraşan bir ailenin iki evladından büyük olanıdır. Selanik’te yüksek tarım eğitimi almış, anadili Türkçenin yanı sıra epeyce de Fransızca konuşabilen, kibar, yakışıklı, cesur bir vatan evladı. Bu zat, Selanik’teki eğitimi boyunca Jön Türkler yani Genç Osmanlılar ile çok haşir neşir olmuş. Ali Münif tarlasını, ilk olarak Makedonya’da kurulan, Osmanlı İmparatorluğunun istikbalini temsil eden İttihat ve Terakki cemiyetinin “Hürriyet” söylemleriyle ve engin bilgileriyle sular. İkinci önemli şahsiyet ise; ileride Ali Münif’in de sevgilisi, yoldaşı olacak güzeller güzeli, Ermeni şarkıcı ve tiyatrocu Siranuş Avedisyan Hanımefendidir. Bu, güzel olduğu kadar akıllı ve yürekli de olan kadın, Ali Münif’in sevdalısı olmasının yanı sıra Türkler ve Ermeni cemaatler arasında bir katalizör görevi görmektedir. Diğer bir karakter ise; Ali Münif’in kız kardeşi, belki de mütareke yıllarının ilk feministlerinden biri, güzel olduğu kadar da akıllı, kadın hakları ve “Hürriyet” savunucusu, yaşı sadece 17 olmasına rağmen abisi kadar cesur ve yiğit Sanem Hanımefendi. Diğer ve önemli karakter ise; ruhu çamur kadar bulanık, kendini bildi bileli Türk düşmanı, fakir fukara kendi halkı Ermeni köylülerine bile kin ve düşmanlık besleyen, sosyalist enternasyonal peşinde ilerici ve özgürlükçü olduğunu sanan ama aslında gaddar ve budala bir burjuva olan, Siranuş’un da üvey ağabeyi Setrak Avedisyan.

    Kitabı okurken aklıma Gustave Flaubert’in “Duygusal Eğitim” adlı romanı geldi. Zira Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı “Duygusal Eğitim” de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. “Aynı Toprağın Kardeşleri” romanında da; 1907 ile 1922 yılları arasında genelde Bursa, biraz İznik ve elbette İstanbul’da geçen sürükleyici bir hikaye anlatılıyor. Mütareke yıllarındayız. 1908 İkinci Meşrutiyet yani “Hürriyet” in, elbette Kanun-i Esasi’nin (anayasa) ilan edilmesinden, Gazi Mustafa Kemal’in Bursa’yı düşmandan temizlemesi ve Bursa Nutku’na kadar olan süreç tarihi roman diliyle okuyucuya aktarılıyor. Gencecik insanlar, süreç içerisinde, savaşlar, kavgalar, hayatın haşin dalgaları ve gelgitleri içinde demir bir çubuk gibi bükülüyorlar adeta.

    Bursa İpekçilik Mektebi’nin 1894’den beri müdürü olan ve Ermeni cemaatine mensup Torkomyan Efendi, tehdit mektupları almaktadır. Doğu Ermenicesiyle yazılan bu mektupların imza bölümünde Osmanlı topraklarında yuvalanmış, ayrılıkçı Sosyal Demokrat Devrimci Hınçak Fırkasının imzası bulunmaktadır (Hınçak: Çan). Torkomyan Efendi’ye şantaj yaparak para sızdırmak isteyen bu komiteci güçler, parayı vermedikleri takdirde kendisini ölümle tehdit etmektedirler. Torkomyan Efendi, eski öğrencisi Garo ve onun yakın arkadaşı Ali Münif’ten yardım ister. Ali Münif, Tap Tap Amca dediği, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde jimnastik hocası olan amcası Ali Faik Bey ve onun çok yakın dostu bir gazeteci –aynı zamanda “Le Stamboul” gazetesini çıkaran- Régis Delbeuf’tan yardım ister. Ali Faik ve Delbeuf, Bursa’ya bir hayaleti, Piyer Loti’yi aramaya gelmişken Bursa Mahfel kahvehanesinde Setrak Avedisyan tarafından organize edilen bir suikast girişiminin tam ortasında kalırlar…

    Ermeni komitecilerin düsturu “Surp Gordz” yani “Kutsal Eylem” dir. Tek amaçları vardır Türkiye sınırları içinde: Bir Ermeni Devleti kurmak. Hınçak Fırkasının yanı sıra, bölücü faaliyetler gösteren bir diğer grup ise; Taşnaktsutyun’dur (Ermeni İhtilalci Federasyonu). Yunanistan ve Bulgaristan’dan sonra Ermeniler de bağımsız bir devlet istiyorlardı. Ermeniler belki Türkiye’de her yerdeydiler ama çok azdılar. Gerici eğilimleri ve ülkenin ihtiyacı olan reformlar arasında ikirciklik yaşayan Padişah, Osmanlı Devletinin ilerlemesini engelliyordu. Ermeni komiteleri ise; Büyük Ermenistan hayali peşinde Batılı Devletlerin maşası olmaktan öteye gidemiyorlardı. 1908’de Kanun-i Esasi yani anayasanın ilanı ile “Hürriyet” peşinde koşan Ermeni komitecilerle Türkler arasında geçici bir barış ortamı sağlanır. Lakin bu barış, Yunanlıların –Osmanlı tebaası Rumların ve Ermeni çetecilerin de desteğiyle- önce İzmir’i sonra da Bursa’yı işgal etmesiyle sekteye vurulur ve Ermeni komiteciler -son 20 yıldır yaptıkları gibi- eşkıyalıklarına, tehdit ve tedhişe geri dönerler…

    Romanda birbirine paralel giden üç hikâye var: İlki Ali Münif ve Siranuş’un birbirlerine olan sevdası ve toplumun onlara bakışı, tenkiti. Biri Hristiyan diğeri Müslüman! Diğer bir mevzuysa; Sanem’in feminist düşünceleri, erkek ve kadının anayasa önünde eşit olduklarının tescilinin gerekliliği, “Ta’til-i Eşgal” yani koza işçisi Ermeni kadınlarca yapılan ilk grevin haklılığı konusu. Bir diğeri; Ali Münif ve Sanem’in subay eşi Sinan’ın tüm Osmanlı topraklarında açılan cephelerde çarpışmaları. Aslında tüm bu paralel yaşamlar ve hikâyeler, mütarekenin temel olarak alındığı bir zaman diliminde, insanların sosyal yaşantılarıyla savaşı nasıl beraber omuzladıklarını gösteriyor bize. Şu ana kadar duymadığım bir Çanakkale Savaşı anekdotunu kitaptan alıntılıyorum:

    “…Buranın alayının komutanı her gün saat on ikide orkestra eşliğinde askerlerine yemek yedirir, komutanım! Dar bir şeritte sıkışmış kalan İngilizler ateş ederek ona cevap verir ve aynı zamanda aynı müziği kruvazörlerinden duyan arkadaşları tepeyi bombardımana tutmaya başlar. Yemekleri bitince, orkestra susar, İngilizler de sadece öfkelerinden açtıkları ateşe son verirler… Bu komutanın adı ne peki? Mustafa Kemal, komutanım.”

    Aynen Ali Münif’in romanda anlatmaya çalıştığı gibi; dünyayı yutacaklarını sanan sözde büyük devletler, mütareke yıllarında biz Türkleri bu topraklardan kovmak istediler ama başaramadılar. Türkler, hiçbir zaman Batılılara kin beslemediler. 600 hatta 700 yıl boyunca bile. Hürriyetten, demokrasiden, insan haklarından bahseden Batılıların ikiyüzlülükleri; Çanakkale Savaşında ölümüne neden oldukları 250 bin Anzak askeriyle, Avustralya’da öldürülen milyonlarca Aborjinle, Fransızlarca öldürülen yüzbinlerce Cezayirliyle, İngiliz ve Amerikalılarca sadece Vietnam, Irak ve Afgan savaşlarında katledilen milyonlarca insanla çok net anlaşılıyor zaten…

    Son Söz

    “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yüzlerce yıldır bir arada dostça yaşayan Ermeni ve Türk vatandaşların, nasıl birbirlerine kıydırıldıklarının, kandırıldıklarının hikâyesi. Bin savaş daha olsa arasını açamayacağınız iki büyük uygarlığın kardeşçe bir arada yaşama sevdasının romanı. Okumanız dileğiyle…

    Unutmadan, bu harikulade romanı neden KÖTÜ KİTAP bölümüne koydun diyenleriniz olacağından, sebebin GİTA yayınevi olduğunu gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. Kitapta, hiç üşenmeden saydım, tam altmış iki farklı dilbilgisi ve yazım hatası var. Bu kitaba hiç mi redaksiyon yapılmamış diye düşünüyor insan. Ayrıca benim okuduğum bu baskının beş sayfası da eksikti (308, 309, 312, 313, 320) ve başka sekiz sayfası da çifter çifter basılmıştı. Bu güzel romanı gölgelemesin bu hatalar. Düzeltilmesi umuduyla…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • Yol kenarında yoksul bir serseri,
    açta açıkta kaldığı için öldü
  • Elveda Arnavutluk, şimdi sen kötülük, zulüm ve sahtekarlık krallığı!
    Ben şimdi öldürdüğün askerin
    Yine de yasını tutuyorum kötü kaderinin
  • Tarihte çok az şey Sulu Takımadaları'ndan Fas'a kadar uzanan İslam Ümmetinin, Paraguaydan Japonyaya Hristiyanlığın, Sri Lanka'dan Kore Yarımadasına kadar Budist dünyanın kapsadığı topraklar kadar göz kamaştırıcıdır.
  • Ulus hayal edilmiş siyasal topluluktur, kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.
  • Milliyetçiliklerin, siyasal güçleriyle karşılaştırdıklarında ortaya çıkan felsefi sefaletleri, hatta tutarsızlıkları. Başka bir deyişle diğer - çilik'lerle kıyaslandığında milliyetçilik, kendine Hobbes'lar, Tocqueville'ler, Marks'lar, ya da Weber'ler ölçeğinde büyük düşünürler yaratamadı.