• 120 syf.
    Murat Menteş; kendine has üslubu ile fevkalade bir eser meydana getirmiş. Kavramsal ve fikirsel anlamda adeta tepetaklak bir ruh bırakmakta kalmayıp yanı sıra yoğun duygu ve keskin düşünceler ile öğretiyor, düşündürtüyor ve gerçekleştiriyor. İmgelerle dolu, zeka yüklü bir eser olup bunun ötesinde sizleri fazlasıyla harmanlayabilecek bir esere sahip. Çünkü anlatım şekli; sorgulayıcı, sorgulatıcı, düşündürücü...
    En çok dikkate şayan yahut elzem olan şu alıntı beni cezbetti; “Toplumsal hayaller gerçekleşmez, çünkü insanların hayallerinde ne olduğunu “bilemeyiz.” Yani sizin hayalinizdeki cennet ile benim hayalimdeki cennet farklı.”

    #KeyifliOkumalar :)
  • Uğruna ölmek değildi istediğim, uğrunda yasamaya öyle hazirdim ki....
    Hoşlandığım bedene,hayalimdeki ruhu yerleştirmekti benim hatam. Ya o ruh o bedene sığmadı ya da o beden o ruhu taşıyamadı.
  • Ben hayatım boyunca kapıyı çarpıp çıkmak istedim bir yerlerden. Biliyor musunuz, insanın bir yerden kapıyı çarpıp çıkabilmesi büyük bir güvencedir. Gidecek bir yeri olmayanlar, bu istekle yanıp tutuşurken, sadece kalmaya devam ederler.

    Kaldığım günlerden biriydi. Odamda oturmuş elimde bir kitap tutuyor, okuyormuş gibi sayfalara bakıyor, kafamın içindeki seslerle tartışıyordum. Bir hışımla girdi eve. Ne olduğunu anlayamadım. Gidiyorum ben dedi. Nereye demedim. Neden dedim. “Neden?” Cevap vermedi. Durdurmaya gücüm yetmezdi, denemedim. Gitti. Arkasından hayatımı izledim.

    Çocuk denebilecek yaşta tanışmıştık onunla. İlişkimizin ilk zamanlarında, şimdi bu söyleyeceğim tanıdık gelecek ama, her şey öyle büyülüydü ki... Bir şirkette yönetici olarak çalışıyordu o, bense üniversiteyi henüz kazanmıştım. Aramızdaki yaş farkı onun gözümdeki yerini derinden etkiliyordu. Her şeye sahip, yetişkin bir adamın beni sevmesi, benimle ilgilenmesi öyle okşuyordu ki gururumu, bunu hak edecek ne yaptığımı bilmiyordum. Herkese esip gürlerken, benim tek kelimemle büyüleniyor, kalbini bana açıyordu.

    Değişmeyen ritüellerimiz vardı. Bir kere hiçbir özel günü atlamaz, bana pahalı hediyeler alırdı. Arkadaşlarım bile hayrandı ona. O, herkesin sahip olmak isteyeceği bir erkekti. Ve mucizevi bir şekilde benimdi. Herkes kıskanırdı ilişkimizi, bana aldığı hediyeleri, gezdiğimiz yerleri, yediğimiz özel yemekleri... Sahip olamadığım ne varsa, gümüş bir tepside hayat bana sunmuştu işte. Aşıktım da hem, kimsenin yakalayamadığı o duyguyu ben, doyasıya yaşıyordum. Onu görmeden duramıyor, bana dokunduğu zaman kendimi kusursuz bir kadın gibi hissediyordum.

    Üniversite bitti, evlendik onunla. Yalnız, büyü bozulmaya başlamıştı sanki. Eskisi gibi sözlerimi dinlemiyor, ben günümü anlatırken sıkılıyor, değersiz hissettiriyordu bana. Ama olsundu, bunlar önemli değildi. Biz birbirini bulma şansını yakalamış aşıklardık. İşleri yüzünden olmalıydı bu sıkıntılar. Bana bağırması, hakaret etmeye başlaması bu yüzdendi. Başka bir sebep olamazdı. Kariyerim de fena gitmiyordu hem. Hayalimdeki gibi akademisyen olamasam da, onun bir arkadaşının şirketinde güzel bir maaşla çalışıyordum. Çevremde saygın ve sözü dinlenilen bir kadındım. Ben konuşurken herkes beni izler, büyülenirdi. Yalnız bir tek evde yoktu bu etkim. Evde sanki daha solgun, daha sönük bir kadın oluyordum. Yahut da dışarda, eşim yanımdayken normalde olduğu gibi o büyük özgüvenim, havam yoktu sanki üzerimde.

    Bir gün biraz geç gittim eve. İş çıkışı arkadaşlarımla yemek yemeye gitmiştik. Eşime haber vermemiştim, birbirine sürekli hesap veren çiftlerden değildik biz. Ama nedense o gece çok sinirlendi. İlk kez o gün tokat attı bana. Aramızda hiçbir diyalog geçmedi birkaç gün boyunca. Ağladım. Gözlerim şişene kadar durmaksızın ağladım. İstemeden yaptığını biliyordum. Bir açıklaması olmalıydı, başına çok kötü bir şey gelmiş ve ruh hali bozuk olduğu için kendini kontrol edememiş olmalıydı. Yoksa yapmazdı, aşıktık çünkü biz. Çevremizde sayılan, eğitimli ve görgülü insanlardık. O tokadı kabul etmek demek utanç demekti, kendime saygımı yitirmem demekti. Olmamış gibi davranmayı seçtim. Çünkü nasılsa, bir daha olmayacaktı.

    Ufak tefek tartışmalarla seneleri tüketmeye devam ediyorduk. Ruhsal bozuklukları olduğu ortaya çıkmış, ilaç tedavisi görmeye başlamıştı. Yalnız ben de biraz değişmiştim sanki. Bu değişimi ancak çok sonraları fark edebildim. Eskisi gibi güzel değildim. Bakımsızlaşmıştım. Neden bilmiyorum, içimden gelmiyordu. İnsanların beğenisi, saygısı artık o kadar ilgilendirmiyordu beni. Belki de bunları yitirdiğim için ilgilendirmediğini düşünmek istiyordum. İşimde eskisi gibi azimli de değildim artık. Tuhaf bir havası vardı evimizin. İçine girdiğim anda, aklımdaki tüm planlar kayboluyordu. İçimdeki tüm arzuları emiyordu bu ev. Ve yine neden bilmiyorum, korkuyordum artık ondan. Bana parmağının ucuyla dahi dokunmasa da, korkuyordum.

    Görünmez duvarlar vardı sanki aramızda. Mesafeliydik. Sebepsiz yere, bir anda asla öpmezdik birbirimizi. İlk zamanlarımızı hatırladıkça kahroluyordum. Bana aşkla bakışını, dokunuşunu hatırladıkça, karşımdaki adamı daha yabancılar olmuştum. Onun dediklerini yapınca iyiydik iyi olmasına. Ama ne zaman çizdiği daireden ufak bir adım atsam dışarıya, korkutuyor, sindiriyordu beni. Kendimi bu ilişkinin içine hapsolmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Ama bırakamazdım ki onu, bana ihtiyacı vardı. Hem ben o olmadan yaşamayı unutmuştum. Bir parçamdı o benim. İnsan çocuğu ne kadar yaramazlık yaparsa yapsın, terk edemezdi ya, işte ben de öylesine bir şefkatle bağlıydım ona. Hem delicesine seviyor, hem de korkuyordum ondan. İnsanın korktuğu birine merhamet hissetmesiyse en tehlikelisidir, sonradan anlayacaktım. Ama bütün bu tutarsız duygular bir aradaysa, bunun adı muhakkak ki aşk olmalıydı. Hayır, bırakamazdım onu. Ne olursa olsundu.

    Bu büyülü aşk hikayesine öyle sıkı sıkıya tutunmuştum ki yediğim dayakların, işittiğim küfürlerin hiçbirini kabullenemiyordum. Bunlar benim başıma geliyor olamazdı. Bir yanlışlık olmalıydı. Biliyordum, hasta olduğu için yapıyordu bunları. İlaçlarını düzenli kullanmasını sağlamaya çalışıyordum. Ama zaman geçtikçe, onunla birlikte ben de çürüyordum sanki. İşimi bıraktım, kendimi onun iyi olmasına adamalıydım. Zaten artık içimden de gelmiyordu çalışmak. Kendimi beceriksiz ve işe yaramaz hissediyordum. Belki de bu şekilde “hissettiriliyordum.” Bunu görecek güce sahip değildim. Eskiden bana hakaret ettiği zaman kalbim kırılırdı, kendime olan saygım zedelenirdi. Ama artık yapış yapış bir lakaytlık vardı üzerimde sanki. Ne söylerse söylesin, hastalığına veriyordum. Onun elinde değildi, terk edemezdim böylece. Hem gitsem nereye gidebilirdim ki? Hayatımda yaptığım tek iş bile onun sayesindeydi. Arkadaşının iş yerinde çalışmıştım. Kendime ait tek bir başarım bile yoktu.

    İşte benim hayatım. Hikayenin sonunu görememek için, en az benim kadar aptal olmak gerek. Birlikte olduğum adamı senelerdir gösterdiğim sonsuz özveri ve sabırla iyileştirdim, yaralarını sardım. Ve o, iyi olduğundan emin olur olmaz, çantasını toplayıp gitti. Şimdi beni dinleyebilen bir arkadaşım olsa, demek isterdim ki ona:

    “Asla hayatını bir erkeği iyi ve sana bağlı tutmaya adama.”
  • ”Hayalimdeki ben olamamış olmaktan duyulan üzüntü ve yas hayatımıza damgasını vurdukça, içimizde biriken hırs ve hınç nereye doğru gider? Kayıp, depresyonun ana psikolojik mekanizmasıdır. Potansiyelini gerçekleştirememek, olmamış, gerçekleşmemişin kaybıdır. Hiçbir zaman olmamışın olmamasından duyulan üzüntünün derinliği, gerçek kayıplardan daha da fazla olabilir.

    Adam Phillips’in 'Kaçırdıklarımız’ adıyla yayımlanan denemeler kitabında tanımladığı gibi, çok özelsin diyerek büyütülen her birimiz, yeryüzündeki ehemmiyetsizliğimizle karşılaştığımızda bu özel olma ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımızı bilemez oluyoruz. Özel olamıyorsam o zaman bu hayattan ne koparabilsem 0 kadar alayım ruh haline girmek işten bile değil. Bu durumda yaşam hep kazanmak ve hiç kaybetmemek eksenine girer. Imkânsız bir varoluş döngüsü içinde ne oldum, ne olacağım derken hayatımız biter.”
  • Özdemir Asaf, (Halit Özdemir Arun) Yalnızlık ve Aşk şiirleriyle tanınan r'leri telaffuz edemeyen naif, değerli şairimizi ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun. https://melisababy.blogspot.com.tr

    ‘' Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.'’

    Özdemir Asaf'ın en sevdiğim şiirini ve hikayesini de paylaşmak isterim. ~LAVİNİA~

    Özdemir Asaf'ın sırılsıklam aşık olduğu platonik aşkı Mevhibe Beyat'a yazdığı muhteşem şiirdir aslında Lavinia.

    Her biri birbirinden değerli sayısız hikayeyi de okuyalım.

    Lavinia ! Ölüm Çiçeği! Titus'un bahtsız kızı ! Özdemir ASAF'ın biricik platonik aşkı!
    Ölüm Çiçeğidir aslında Lavinia.Bir kadın ismi değildir ne şarkıdaki gibi ne şiirdeki gibi. Muhteşem zarif bir çiçektir nam-ı diğer ölüm çiçeğidir.

    Bir diğer anlamı da "Hayalimdeki muhteşem sevgili"dir.
    Özdemir Asaf, üniversitede öğrenciyken platonik aşkına yazar bu şiiri. Ardından açılan bir yarışmaya gönderir ve kazanır. Bir rivayete göre kazandığı yarışmada şiiri okurken kız da salondadır ama Asaf şiiri okurken salonu terk eder. Kırılan şairimiz kıza duygularını asla açmaz.

    Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe’nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden bir keresinde ona “Öldürmekten daha beter anlıyorsun
    insanı” demişti. Çok keskin gözleri vardı.” Güzelliğini hiç önemsemezdi. Zaten insan sıcaklığı, insanlara anlayarak yaklaşması ve sezgisi, güzelliğinin üstündeydi.”diyor Mevhibe Beyat'ın en yakın dostu Melda Kaptan.

    ~Lavinia~
    Sana gitme demeyeceğim.
    Üşüyorsun ceketimi al.
    Günün en güzel saatleri bunlar.
    Yanımda kal.
    Sana gitme demeyeceğim.
    Gene de sen bilirsin.
    Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
    İncinirsin.
    Sana gitme demeyeceğim.
    Ama gitme Lavinia.
    Adını gizleyeceğim,
    Sen de bilme Lavinia.

    https://www.youtube.com/watch?v=dPXRrVrF2TY
    kendi sesinden...

    https://www.youtube.com/watch?v=h4__InbzMK4
    ~Feridun Düzağaç~ bestesi ve yorumu ile...

    Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Haldun Taner, Özdemir Asaf'ı şöyle tanımlıyor; "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. nezaket Özdemir'in takısı değil özüydü.

    Şairin oğlu Gün Arun anlatıyor: “Bana öyle geliyor ki babam şair olduğu için farklı değildi. Farklı olduğu için öylesine şiirler, epigramlar, yazılar yazmış ve alışılmadık bir baba olmuştu herhalde. Duygusal yerine duygu dolu, düşünceli, anlamlı demek daha doğru olacak. Şimdi geriye baktığımda karmaşık değil; dolu ve zengin bir ruh, düşünceyle beslenen, açık görüşlü, bilge bir adam görüyorum. Tabii ki başarısızlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri de vardı mutlaka.

    Kızı Seda Arun anlatıyor devamında;1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama hastalığının tedavisi mümkün değildi. Bunu herkes biliyor ama babam bilmiyordu. Yaşayacağı zaman çok kısaydı ve yapılması gereken her şey yapılmıştı, o nedenle eve götürmemizi söyledi doktor. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bizim duraktan tanıdık bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi. Bu şakasını yıllar önce şiir olarak yazmıştı zaten; “Ölüm Allah’ın emri / trafik olmasaydı”. O gün Bebek’teki evine sağ salim vardı ama zamanı çok kısaydı.

    Röntgenlerin korunduğu sarı kağıda hastanede yazdığı son şiir isimsizdir.

    Hastanede veya hapishanede

    Hayatını yazma!

    Sonunu bir merak eden çıkabilir

    Hastanede her gece insan

    Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir

    Hapishanede ise her sabah.

    28 Ocak 1981’de 58 yaşındayken İstanbul’da hayata veda etti. Mezarı Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır.