• Madem ki ölüm denen olay, bizim ahirete giden yolculuğumuzun ilk basamağıdır. Öyleyse ben de öncelikle ölümden söz ederek giriş yapayım.

    Kardeşim! Bilmelisin ki, ölüm, insanlar için en büyük öğüt veren ve en büyük ders almamız gereken ibret dolu bir olaydır. Yazık ki, katı yürekler hiç de bundan bir öğüt almadıkları gibi kendileri adına bir ders de çıkarmıyorlar. Eğer ölümden bir ders alınsaydı, bu, zaten bir vaiz olarak bize yeterdi. Nitekim Peygamber (as) de buna bu manada dikkat çekmişti.




    Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Vaiz ve uyarıcı olarak ölüm yeter, zenginlik olarak da kesin iman yeter ” [1]

    Kardeşim! İyi bil ki, ölüm hepimiz içindir, kabir de bizi bağrına basacaktır. Kıyamet günü ise hepimizi bir araya toplayacaktır. Aramızda hükmünü ise Allah verecektir. Çünkü Allah, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran, 3/185)

    Başka bir ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 62/8 )

    Şanı yüce olan Allah yine buyuruyor: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 4/78 )




    Aslında ölüm denen olay, gerçekleşmesinde asla bir şüphe bulunmayan bir şeydir. Aksine bu, teslim edilmiş, kesin kabul edilmiş bir olgudur. Çünkü bu olay görülebilen, duyularla anlaşılan şeylerdendir. Bununla beraber yazık ki insanların çoğu bundan gaflet içindedirler, hala aymıyorlar.

    Müslüman'a düşen görev, ölümü çokça hatırlamak olmalıdır. Onun için gerekli olan yol hazırlığını yapmalıdır. Çünkü ölümü hatırlayan insan için, dünya tasaları, üzüntü ve kederleri gerçekten hafif ve basit gelir. Dolayısıyla kişinin dünyaya bağlanmasını önler. Nitekim bu durum onun günahlarının da silinmesine, yok olasına yarar.

    İbn Ebuddünya'nın rivayetine göre Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Ölümü çokça hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak günah işlenmesini önler, yok eder ve dünyaya bağlanmamayı sağlar. Eğer zenginlik halinizde ölümü hatırlarsanız, bu, zenginlikle gururlanmayı ortadan kaldırır. Eğer ölümü fakirlik halinizle hatırlarsanız, bu, sizi yaşantınızdan memnun kalacak hale getirir.” [2]

    Yine Peygamber (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm lezzetlerin tadını kaçıran ölümü hatırlayın.” [3]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Hazırlan, mutlak bir gün gelmesinden şüphe olmayan gün için
    Çünkü ölüm olayı kulların ameliyle baş başa kalmasıdır bil
    İster misin herkesin azığı varken, sen azıksız kalasın yoldaşından
    Onlar hazırlıklı çıkmışken yola, sen azıksız ve hazırlıksız”

    Öyleyse Müslümanın görevi, henüz beklenen an gelmeden önce bu dünyada iken ahireti için hazırlık yapmasıdır.

    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Ahiret için azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime karşı gelmekten) sakının” (Bakara, 2/197)

    Behey kardeşim! Bir kimsenin uzun bir yolculuğa çıkacağında bunun için hazırlık yapmamsı mümkün mü? Yolda açlıktan perişan düşmemesi için azığını almaması düşünülür mü hiç.

    Doğrusu bizim ahirete giden yolculuğumuz oldukça uzundur. Bu yolda azığa ihtiyacımız vardır. Bizim ise bu yoldaki azığımız, her şeyden yüce ve münezzeh olan Allah'ın emirlerine yapışmak, yasaklarından uzak durmak suretiyle takva ile yaşamaktır. Kim bu şekilde azığını hazırlar ve azık edinirse kurtulur ve yolunu sağ salim geçip gider. Kim de bu söyleneler doğrultusunda hazırlamazsa azığını, sunu hüsrandır, zarar ve ziyandır iyi bilsin bunu. Doğrusu saadete ermeyi murat eden insan, bu yolculuğa hazırlık yapandır, bunun için gerekli olan malzemeyi ve azığı hazırlayandır. Katı yürekli şaki insan ise, bu dünyaya aldanıp da ona dalıp durandır. Şehevi duygularının, haz ve lezzetlerin içine dalıp da ansızın kendisini yakalayacak ölümden habersiz yaşayandır. Oysa ölüm gelmiş çalmaktadır kapısını, o hala isyandadır, tanımaz Rabbısını. Unutmuş itaati terk etmiş hak yolunu. İşte bu gibilerine Rabbi şöyle buyurarak gösteriyor dönülmez yolunu:

    “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler ve hareketler yapayım. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah (kabir âlemi) vardır.” (Müminun, 23/99–100)

    Yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

    Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın.

    Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/9–11)

    Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve sahih olduğunu belirterek Hakim İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur:

    “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değerini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin değerini bil,” [4]

    Şairin biri de şöyle sesleniyor:

    “Ey dünyası kendisini meşgul eden insan
    Uzun emellerine aldanmamalı, etmemeli isyan
    Ansızın gelir ölüm behey gafil
    Kabir ise sandığıdır amelin bil”



    Behey kardeşim şunu iyice bilmelisin ki, Allah beni ve seni gaflet uykusundan uyarıyor. Çünkü her insanın vardır Rabbini ezeli ilminde takdir olunmuş, belirlenmiş bir eceli. O anı ne bir an öne alır, ne de erteler, geldi mi saati ansızın yakalar.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf, 7/34)

    Gerçek şu ki, her insanın eceli müphemdir, ne zaman ve nerede öleceği bilinemez ve ölümün ne zaman gelip kendisini yakalayacağını da bilemez.




    Belki de çoğu kez olduğu gibi ölüm, onu, kendisine haber vermeksizin ve herhangi bir uyarıya gerek duymaksızın gelip gaflet içerisinde onu yakalayıverecektir. Oysa o, dünyada pek uzun emeller ve olması pek de olası olmayan hayaller peşindedir. Sakın gençliğine güvenip aldanmayasın. Hep yaşlılar ölür diye de bir zanna kapılmayasın. Nice gençliğin baharında iken bu hayata veda edenler ve nice orta yaşlı delikanlılar ölüp gitmişlerdir. Nice ölen yaşlılar var ki, bu dünya hayatında onlar senden daha çok ve uzun emeller peşinde idiler, dünyaya düşkünlükleri senden daha ileride idiler, hiçbirini gerçekleştiremeden bu dünyaya veda ettiler. Nice evler, saraylar yapıp da bir gün bile içinde oturmak nasip olmadan göçüp gittiler. Nice çiftçiler vardı ki ektiklerini biçip yemeden göç ettiler. Nice nişanlı delikanlılar ve genç kızlar vardı ki hayatlarının muradını göremeden bu dünyadan ayrıldılar. Nice yazarlar var ki yazdıklarını ve yazmak istediklerini bitiremeden geçip gittiler.

    Bak hele bir kez bilge bir kişi ne diyor da dinle ve düşün:

    Ey ne zaman yola çıkacağını unutan insan
    Görüyorum ki, seni ayırıp yalnızlığa iten ölümü umursamayan
    Yokluk yolculuğuna çıkıp kaybolanları unutmuşsun sen



    Oysa hepsi de olduğu gibi dünyayı bırakıp gittiler, bir bilsen
    Hepsi de bir parça bez ve bir hırka ile çıktılar yola
    Dibinde gölgelenmeyi hayal ettikleri bir ev yapamadan gittiler kabre
    Ki onlar toprağın altında sara hastalığına tutulmuş kalmış yapayalnız
    Oysa önceden dost idiler, can ciğer arkadaş, onlardan hiç kalmadı yoldaş
    Sen de yarın ya da bir gün sonra olacaksın komşusu onların
    Kabirlerde tek başına yapayalnız kalacaksın uzak onlardan
    Dostluk ve samimiyet kurduğun sevdiklerin kestiler bağını



    Sözün de duran biri görmedin, kopardılar tüm bağlarını
    Hazır ol, bekle ölümünü, gitme azıksız
    O yakındır dalma gaflete, düşe boş umutlara be akılsız.

    Behey kardeşim! Artık uyan bu aymazlıktan. Daldığın derin uykudan kaldır başını bir gör etrafını. Bilmelisin ki, mutlaka ölüm gelip seni de uyuduğun yatağında karşılayacak, oysa sen hep ruhunla hayat bulacaksın diye hayal kurmaktasın. Çevrende ailen, çocukların ve sevdiklerin seninle isterler konuşmak ama nerede sende cevap vermek. Aksine sen, ölümün şiddet ve dehşetinden, ölüm sarhoşluğundan kendinde değilsin ki duyasın seslerini onların. Gözlerin çevreyi ve onları tarayıp durur, bakar kalırsın, imdat dercesine! Onlar ise sana sesleniyorlar ve: işte etrafında dört dolanıyor şu çocuğun, bu da kardeşin filan, şu ise falan dostundur, bak hele tanıdın mı birini. Sanki kulağında sağırlık var da, duyamaz oldun onları. Sadece yapmadıklarının üzüntüsünden ve Allah'tan yana yapmadıkların amellerinden dolayı bakmaktasın adeta veda bakışlarıyla onlara.

    Ne bir çocuğun senin ruhunu geri getirebilir, ne bir kardeşin, ne annen, ne baban, ne de eşin senin. Artık sana bir yarar sağlayamaz sıkıntılarla biriktirdiğin ve üzerinde titrediğin malın. Oysa hep onları toplamak ve yığmak için o yolda yormuştun kendini, unutmuştun kefeni. Öyleyse dinle bu konudaki Rabbinin kelamını; çünkü O şöyle buyuruyor fermanını:

    “Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, Onu (can) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz! Fakat ölen kişi Allah'a yakın olanlardan ise, Ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır. Eğer o sağdakilerden ise, Ey sağdaki! Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır ve onun sonu cehenneme atılmaktır. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vakıa, 56/83–96)

    Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, tedavi edebilecek kimdir? denir. Can çekişen bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyame, 75/26–30)

    Mana şöyle olmaktadır: Can köprücük kemiğine dayanınca, işte tam bu andan itibaren insan kesin olarak bu dünyadan ayrılacağına inanır. İşte bu andan itibaren ruh yani can artık buradan çıkıp ayrılmıştır. Oysa onun çevresindekiler ise, “acaba onu tedavi edip iyileştirecek birileri yok mu der dururlar. Çünkü onlar hep tedavi ile iyileşeceğine inanıyorlardı.

    Fakat can çekişme anında ise onlar; hemen bir doktor çağırın, ona tıbben yardımcı olabilecek birini çağırın! Oysa doktor'un yapabileceği bir şeyi, ona canının geri çevireceği imkânı yok ki! Eğer doktorun böyle bir mahareti var olsaydı, birinin canını kurtarabilseydi, önce kendi canını ölümden kurtarırdı. Ancak gelen doktor hastayı görünce, elinden yapabileceği bir şey gelmeyeceğini anlar ve hasta yakınlarına:

    —Biraz onu dinlendirin, demek olur ya da Allah ondan sonra sizlere hayırlı ve uzun ömürler versin, olacaktır ya da da buna benzer birtakım ifadeler olacaktır. Nitekim Şair şöyle seslenir:

    Bir kez atmasın pençesin ölüm
    Tüm tedaviler geçersiz kalır bilin

    Artık bundan sonra cenaze hazırlıklarına girişilir, Allah'a doğru yol alması için gereken işlemler yapılır. Artık dünyadan beraberinde hiçbir şeyi yanın almaksızın, tıpkı annesinden doğduğu ilk günkü gibi çıplak olarak ve üzerinde kendisini örten bir kefen parçasıyla döner. Yüce Allah doğru söyler; çünkü O şöyle buyurur:

    “Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde bize geldiniz. Oysa size vaat edilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?” (Kehf, 18/48 )

    Yine yüce Mevla buyuruyor: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve ilah sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” (En'am, 6/94)

    Söyleyen ne de doğru söylemiş:

    Ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın ana kuzusu
    Birgün gelir, tabut ile yola koyulur ölüsü

    O halde artık bundan böyle ailesi bireylerini terk etmiş, uğrunda ter döküp bel büktüğü, zorluklarla toplayıp kasaya doldurduğu şeyleri de bırakıp gitmiştir. Oysa o varlığı, serveti edinmek için ne kadar da hırslıydı. Hatta kimi zaman öylesine cimrilik ederdi ki, kendi nefsi de dâhil ailesi biteyleri için bile harcama yapmazdı. Peki, öyleyse şimdi ne oldu, evet o mal şimdi varislere kaldı.

    Mal, mülk ve çocuklar hep emanettirler
    Gün gelir asıl sahibi onları tekrar alır

    Hz. Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken, başucunda annemiz kızı Hz. Aişe, bakar ki babası ruhunu teslim etmektedir, sinesi adeta dışarı fırlayacakmış gibi ses çıkarmaktadır. İşte bu anda bir şiirin şu mısraına sarılır ve der ki:

    Varlığıma yemin olsun ki hiçbir genç kurtulamaz ölümden
    Eğer o gün gelirse, göğüs dışarı fırlar dehşetten

    Ebu Bekir (ra) kızına bakar ve ona şöyle der, kızım şiir okuma, ancak şu ayeti oku!

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kaf, 50/19)

    Ey Ebu Bekir! Allah senden razı olsun. Sen şu anda hayatın son demlerini yaşıyorsun, ölümün en şiddetli sıkıntısını taşımaktasın ve tam da ölüm sarhoşluğunda iken yine de yüce Rabbinin kitabını hatırlamaktasın, konuyla ilgili ayetleri okumaktasın. Nasıl olmasın ki, bu, adeta onun damarlarında dolaşan kan misali içine işlemiz Rabbinin kelamıdır, hatırlamaz mı o hiç? [5]

    Kardeşim! Bilmelisin ki eğer herhangi bir insanın ölümden kurtulabilmesi mümkün olabilseydi bu, peygamberlerin efendisi, yaratılmışların en şereflisi, önce gelenlerin ve sonradan gelecek olanların seyidi, âlemlerin Rabbinin sevgilisi, habibi, efendimiz Hz. Muhammed (as) olurdu.

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” (Enbiya, 21/34)

    Yine yüce Allah buyuruyor: “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (Zümer, 39/30) [6]
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Okurken kendinizi sürekli duygu değişimlerinde bulmanız muhtemeldir. Çünkü ana karakter gündelik yaşamını birebir aktararak her ruh halinden bir nebze koklatıyor. Aşk, bakirlik ve dinsel saplantılar üzerine yaşanan zelzeleler silsilesi ve de okumanın akıcılığı, keyfi kitabı birden fazla kez elinize almanıza neden olabilir.
    Ayrıca küçük entrikalar, yan senaryolar, olağandışı durumlar hem ana senaryodan kopmaması hem de tek bir gözden anlatılması nedeniyle içtendiğinden ödün vermiyor. Bana Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'unu hatırlattığını anımsıyorum. Hayaller alemi ve realist yaşamın iç-içe geçmiş olması kendinizi karakterlerin yerine koymanızı kolaylaştırıyor.
    Kısaca okumak, tekrar okumak daha sonra hatırlayıp gülümsemek için ideal bir kitap.
  • 207 syf.
    ·40 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Âmâk-ı Hayal kitabına geçmeden önce biraz Filibeli Ahmet Hilmi'nin kendisinden bahsetmek istiyorum. Filibeli Ahmet Hilmi nâmıdiğer şehbenderzâde olarak da bilinen yazara babasının konsolos olmasından -şehbender konsolos - bu ön ada sahip Hilmi Bey ailesini de eğitimli olması ile çok iyi bir eğitim almış. Galatatasaray Lisesini o zamanki adıyla Sultanisini bitirmiş. Sonrasında Duyun-i Umumiye (Genel Borçlar idaresin') de çalışmış. Daha sonra gittiği Beyruta Jöntürklerle tanışmış , oradan Mısır'a geçtip Terakki Osmani Cemiyetine girmiş. Mısırda 'Çaylak' adında mizah dergisi çıkarmış.Filibeli Ahmet Hilmi Bey 1901 yılında İstanbul'a döndüğünde ihbar üzerine Fizan'a sürgüne gönderilir. Orada Arûsi tarikatına yönelerek tasavvufla ilgilenmeye başlar. II. Meşrutiyet zamanında İstanbula dönerek birçok gazete ve dergis çıkarır.Aynı zamanda İslam Birliği görüşünü savunan ittihatdı İslam gazetesini çıkarır fakat İttihat ve Terakki yönetmini eleştirmesi sebebi ile gazete ve dergileri kapatılır ve kendisi Bursa'ya sürgüne gönderilir. II. Meşrutiyet döneminden sonra Darülfünûn (İstanbul Üni.) felsefe dersleri vermeye başlar. Filibeli Ammet Hilmi maddecilik yani materyalizme karşı bir görüş olarak ruhçuluk, maneviyatçılık düşüncesini benimsemiştir. Bununla birlikte birlikte Vahdet-i vücud düşüncesini benimsemiştir. Vahdet-i vücud tasavvuf inancında Allah ile yaratılanın bir kaynaktan geldiğini ve bir olduğunu savunan mistik felsefi görüştür.Vahdet-i vücud varlıkların özde bir ve tek olduğu ,herşeyin tek olan Allah'ın değişik tecellileri , yansımaları görüşüdür.
    Filibeli Ahmed Hilmi de Âmâk-ı Hayal (Derin Hayaller) kitabında aslında 9 güne uzanan hayaller sürecinde gördüğü rüyalarda bundan bahseder. Eser boyunca ruh ve kâinatın sırrı, yaratılışın gayesi araştırılarak maddeci görüşün sığlığı ve insanı saadete ulaştırmakta yetersiz kaldığı ortaya konur. Eserin iki kahramanından biri Râci, diğeri hakikati bulmakta ona yol gösteren Aynalı Dede isimli meczuptur. Râci ruh ve madde âlemi hakkındaki şüphelerinden her gördüğü rüyada - hayalde - kurtulur. Aynı zamanda 9 gün boyunca 9 mertebeye de ulaşır. Eserin sürükleyici kurgusu bir yana İslam felsefesi sorularını sorması açısından insanı düşünmeye yönlendirmesi ayrıca en beğenilen yönlerinden biri. Bu anlayışın 19. yüzyılda en büyük savunucularından olan Filibeli’nin kainatta olan biteni anlamak ve hadiseleri doğru değerlendirmek için vahdet-i vücut geleneğinin iyi bilinmesi adına kaleme aldığı bu eserde, ruh ve kainatın sırrı, yaradılışın gayesi her bölümde farklı sorular ve cevaplarla 9 bölümle anlatılıyor.
    Birinci gün-Zirve-i Hiçi (hiçlik zirvesi)
    -Gördüklerine aldanma , arzularını yok et.
    İkinci Gün-Ya Nur (Ey yaratanın ışığı zalimleri yok et)
    -İyilik ve kötülüğün sonsuz olması birbiriyle bütün
    Üçüncü Gün-Bilgelik Yolu
    -Hiçliğie vararak herşeyin başladığı yere dönmesi düşncesi
    Dördüncü gün-Meydan-ı imtihan(Sınav Meydanı)
    -”insanların gözünün, gerçekleri görmekte arpacık soğanı oranında değerli” Gerçeği gönül gözüyle görmek
    Beşinci Gün-Saha-ı Azamet (Büyüklük Meydanı)
    - varlığının bir noktadan ibaret olduğunu, sonsuz alemin de O’nsuz bir nokta olduğunu anlamıştır.
    Altıncı Gün-Kafü Anka (Masal kuşu-Masal Dağı)
    -bu kervan nereye gidiyor” sorusuna ”parçanın bütüne kavuşması” cevabını verir.
    Yedinci Gün-Umman-ı Azamet ve Girdab-ı Kibriya(Büyüklük Denizi ve Heybetli Girdap)
    -İlahi ilmin karşısında bilinenin gaipte bir nokta olduğunu
    Sekizinci gün-Muammayı Ebedi(sonsuz bilinmezlik)
    -”Ölmek” için önce ”olmak” gerektiğini görür. Hakikat-i ruhun, varlık ile yokluğun bir olduğunu görmeden bulunamayacağını
    Dokuzuncu gün-Mahfel-i Azam(yüce insanların cevapları)
    -”Ölmek” için önce ”olmak” gerektiği, hakikat-i ruhun, varlık ile yokluğun bir olduğunu görmeden bulunamayacağını anlatır.
    Son olarak bu eser insana manevi anlamda birçok farklı bakış açısı kazandırıyor.Verdiği bilgilerle öğretici olduğu kadar huzur verici bir yanı var. Allah'ın yüce varlığını ve kudretini bizlere anlatması açısından ben çok beğendim . Bu yorumu kapsamlı bir şekilde yazmak için bir çok kaynak araştırdım . Bu açıdan bile eser insana araştırma , bilme ve anlama hissiyatı veriyor. İnceleme için '' İslam Ansiklopedisi'nden faydalandığımı belirtmek isterim.
  • 334 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    Çok anlamlı ve yararlı bir eser. Dili her ne kadar günümüz Türkçesine göre ağır olsa da editörlerin bu konuda ellerinden geleni yaptığını inkar edemem. Râcî adlı karakterimizin hayaller aleminde bir pirin yardımı ile serüvenler yaşaması ve bu hayal dünyası ile gerçek hayatın sorgulanan hakikat ve/veya hayallerine naçizane manalandırmaya çalışmasını görüyoruz. Bu mana alemi içerisinde sorgulamalarla hakikate ulaşmaya çalışan kitap severlerin mutlaka okuması gereken bir eser. Kıymeti yazıldığı dönem pek anlaşılmayan bu talihsiz eserin bu zamanda değer görmesini dilerim.
  • Kainatı düşündüğümde birbirine bağlı ebedi bir kötülük zinciri görüyordum, her mahluk bir diğerinin acısıyla var oluyor gibiydi; hayat dolu dünyanın düsturu ölüm ve kargaşadır ve bu muhteşem varlıkların diyarında insanoğlunun birbirini avlayan yaban hayvanlarının bile çok aşağısında, başkalarının düşüşünden mutluluk duyar olduğunu gördüm.