Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
16 Nis 23:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

REİS BEY —Bir hale geldim ki, bütün mantık ve nisbet hesaplarını kaybettim.Hapishanede, Berduş diye anılan bir Âdem Baba, hocalık etti bana.. Evet, Amerika'da bir cinayet işi ense dünya çapında bir ses bütün insanlığa sorsa: Kaatil kim?.. Benim diye bağırabilirim.. Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında.. İsterseniz çareme Adlî Tıp baksın; fakat bir hastahaneye gir-sem de, kan kanseri çeken sapsarı hastalar görsem, onları bu hale ben mi getirdim, diye düşünüyorum. Ben ne yaptım; uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın karnında, hangi cinayeti işledim, hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi, gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum. Beni görünce havalanan serçe, kaçırılan göz, çekilen perde, buruşan surat, bana beni hatırlatıyor. (Durak) Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben.. Yapmadıklarımın, işlenmediklerimin de suçlusu.. Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye, tımarhanelik bir hayâlin peşine düşmüş, gidiyorum. Bunun için de en verimli tarla diye, kaatillerin, hırsızların, eroincilerin yuvasını seçmiş bulunuyorum. (Durak) Öldürdüğüm, kanun emanetini yağlı ip diye boynuna geçirip
boğduğum masumun hayâli beni oraya sürüklüyor, işe oradan başlatıyor! (Durak, düşünce) Yine o hayâlin çektiği sihirli nokta mıdır, nedir; nefsime tek pay vermemesi gereken tezimin ilk hisse isteyicisi olarak karşınıza ben çıkıyorum! Ve ben bu noktada tezimin yalancısı, sahtekârı, istirmarcısı oluyorum! Ben nasıl acınacak adam olabilirim?... (Durak) Merhamet, harikulade birşey; içinde hayat kaynayan kazan.. Eğer ona uzanan eller arasında benim kan dolu avuçlarım olmasaydı... (Durak) Reis Beyefendi; (Eliyle ceketinin yakasına yapışır.) Ceketim benimdir, cep ceketime aittir, eroin de o cebin malıdır. Ben suçluyum! Bana acımak, merhamete mevzuunu kaybettirmek olur...

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları(Epub))Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları(Epub))
NigRa, Tormesli Lazarillo'yu inceledi.
25 Şub 19:44 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın ismini ilk duyduğumda ne biçim isim bu, böyle antin kuntin isim mi olur dedim. Sonra konusu ilginç geldi ve kendisi bir ücretsiz kargo tamamlama kitabı olarak elime düşmüş oldu.

Kitap PİKARESK ROMAN (Novela pikaresk) denilen bir anlatı türünün ilk örneği. 1554'te isimsiz yazılmış, iyiki de öyle yapılmış çünkü engizisyon mahkemesi hemen kara listeye almış kitabı.

Kitabın içeriğine gelirsek, Lazarillo isimli kahramanın çocukluğundan başlayıp devam eden; kendisinin, ailesinin ve İspanya'nın içinde bulunduğu açlık ve sefalet, bozuk düzen kahramanın bakış açısından anlatılır.

Küçük yaşta annesinden ayrılarak pek çok efendinin hizmetinde bulunur. Her bir efendiden hayat hakkında pek çok tecrübe edinir. Tecrübe dediysem bu efendiler hiç de öyle dürüst, soylu, iyi insanlar değillerdir. Lazarillo günlerinin büyük çoğunluğunu aç geçirir. Efendileri yiyeceklerini onunla paylaşmaktan hep kaçınırlar ve bir yerden sonra açlık kahramanımızın kafasının zehir gibi işlemesine neden olur. Efendi ondan yemek sakındıkça, o türlü türlü kurnazlıklar sonucu efendiden yemek çalıp karnını doyurmayı başarır. Bir seferinde hizmetinde olduğu papaz her gün çok yemek yemenin günah olduğunu vaaz edip onu aç bırakırken (az yemek vermek değil, hiç yemek vermemek) kendisi tıka basa yer örneğin. 1500'lerden günümüze de çok az değişmiş sanki. Hala yönetenler ve erk sahibi din adamları aynı şekilde davranmaya devam ediyorlar diyebiliriz. ( İlla örnek göster diyen olursa uzaklarda aramayıp, Ramazan ayında her akşam her kanalda aza kanaat edin diye vaaz verip, bize bu sözleri söyleyebilmek için kanaldan milyarlar alan ilahiyatçılara baksın.)

Velhasıl kelam Lazarillo böyle bir yudum ekmek için günlerce bekleyerek, sırtından sopa eksik olmayarak o efendi bu efendi gezip dini sömüren, günahlarının affedileceğini garanti eden belge satan üçkağıtçılarla, günümüzde üfürükçü, büyücü diye tabir ettiğimiz tiplerle, ahlaksız papazlarla büyür ve en sonunda şansı yaver giderek devlet kapısında iş bulur ve onca düzenbazdan öğrendiği tüm şeylerin de yardımıyla çarkın dişlilerinden birisi olur.

Kısa ama akıcı, bol bol ahlaki çöküntüyü hicveden bir eser. Benim gibi, antin kuntin ismi var deyip de okumamazlık etmeyin. :)

Hatice Biçer, On Bir Dakika'yı inceledi.
12 Oca 13:01 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kitap harika, kitap nefis, kitap inanılmaz etkileyici! Öncelikle +18 olduğunu belirteyim, çok da cesurca yazılmış. Gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Aşka inancını kaybetmiş olan Maria’nın klasik ama bir o kadar da sürükleyici serüveni. Önyargılarınızdan sıyrılmanızı sağlayacak, motto olabilecek satırlar dolu bir kitap. Paulo Coelho, hangi açıdan bakarsa baksın, ne yazarsa yazsın başarılı olduğunu ispatlamış bu yapıtla. Cinselliğin kutsal anlamını keşfetmemizi amaçlamış, kitabın sonunda düştüğü notta... Çok uzun bir girizgahtan sonra özetle mutlaka okuyun diyorum.

Onur Değer, bir alıntı ekledi.
19 Ara 2017 · 7/10 puan

Herkes, kendi içindeki sıradanlığı keşfetmeye baksın! Herkes sıradandır.

Ben ve Hayat ve Ölüm, Rasim ÖzdenörenBen ve Hayat ve Ölüm, Rasim Özdenören
Şahin'in Biriciği, bir alıntı ekledi.
19 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Böyle hayal etmedim ki büyüyünce olacağım şeyi
Bakıyorum etrafıma benden saçma hiçbir şey yok
Hayat çürük bir gemi ha battı ha batacak
Ben ortasında çaresiz, yerim yok sığınacak
İnsan her şeyi açıklar ölümü de yalanı da
İnsan her şeye alışır varlığa da yokluğa da
İnsan her şeyi susar yeter ki kendine baksın
Susmanın da durmanın da hepsinin dibine vurdum
Sen bilirsin sevdiğim;
Ya tut şimdi elimden usulca sana gidelim
Ya basıp yürü bakmadan bok çukurunda geberelim

-Park soğuk, bira bitti.

Alengirli Şiirler, Ali Lidar (İthaki Yayınları)Alengirli Şiirler, Ali Lidar (İthaki Yayınları)

Wirginia Woolf
Kendine Ait Bir Oda'yı yazan Virginia Woolf'ü çok kıskanıyorum. İş yerimde kendime ait bir oda yok. Başkaları ile paylaşıyorum. Neyse ki oda arkadaşlarım çok sevimli şeyler. Fakat bir manzaramız yok. devlet daireleri genelde birbirine benzerler. Kül rengidir çoğu. İsterdim ki odamızın penceresi yeşil bir alana baksın. Yazın ağaçları ve kuşları seyredelim. Sonbaharda dökülen yapraklara bakalım. Kış geldiğinde kartopu savaşları yapalım. Bazen çocuklar oynasın bahçesinde, pazardan dönen kadınlar geçsin, elinde ekmekle dönen küçük bir kız olsun. Çok hayal kuruyorum Ama insanoğlu hayallerle yaşarmış. Neyse ki evim bir sokağa bakıyor. Sessizliği sevmiyorum. (Araba gürültüsü ve düğünler hariç) Yeni bir gün yeni bir hayat demekmiş.

Leyla Mila

MaGeLLaN, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
06 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin ile başlayan Fantastik,Felsefi ve Tarihi bir yolculuk.


Binbir Gece Masalları'nı okuyan arkadaşlar varsa kurguda benzerlik bulacaktır.Bölümler ustaca birbirine bağlanmış,okurken yormayan,sizi eğlendiren bu yolculukta o kadar değişik karakterde insanlarla tanışıyorsunuz ki şaşarsınız.


İhsan Oktay ANAR gerçekten usta bir yazar.Tarihi fantazyaya bulayıp aralara da felsefe serpiştirip böyle lezzetli bir serüven yazarak okuru hayran bırakmak herkesin harcı değildir bana göre.


Kitap çok iyi,eee şimdi ne olacak?Eee şimdi ne yapacak diye diye kahramanlarla birlikte bölüm bölüm hiç sıkılmadan kitabın sonuna geliyorsunuz.


Çok eğlendim,hoşlandım.Konu itibarı ile çok daha uzun olabilirdi.


Kitaptaki karakterler evlere şenlik.Altı kez üzerine yıldırım düşen Dertli kitapta çok daha fazla yer tutabilirdi. :)
Hayat Bünyamin'e bu kadar acımasız davrandığı halde,beni de bu kadar eğlendirmeyebilirdi. :)


İhsan Oktay ANAR'ın okuduğum ilk kitabıydı,ikinci kitabını rastgele alacağım,ondanda aynı lezzeti alabilirsem ne kadar kitabı var hepsini okurum artık.Felsefe,tarih,fantazi,birbirine giren düşler ve gerçek hayat kitapta her şey var,anlatım örgüsü müthiş!Alıntı yapılacak çok yer vardı ancak zaten bir lokma kitap(237 sayfa) olduğu için fazlası spoi olur.


Cidden çok lezzetliydi.OKUNMALI!Oku Kardeşim Kitap güzel TAVSİYEDİR!


Tanıtım yazısı;
-------------------------

Bir “ilk kitap”, Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar... “Yeniçeriler kapıyı zorlarken” düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine bir roman. Hulki Aktunç’un önsözüyle...






KİTAPTAN ;
-------------------------

"Ömrünüz âh edip vâh işitmekle geçsin,burnunuzun sümüğüne bereket olsun,mekânınızda baykuşlar banlasın,gömleğiniz alev olsun,her parçanız bir kurdun ağzında kalsın,Allah size uyuz versin de kaşınacak tırnak vermesin,kefeniniz kara bezden olsun,iki gözünüz bir delikten baksın,Sûr üflendiğinde hiçbiriniz duymasın"


-----------------------------------


"Ayağına Kabe sevabı yazılsın,Allah yavuz dilden kem nazardan saklasın,Hakk Teala yavuz,yüzsüz,utanmaz avrat kazasından saklasın,yolun Hicaz olsun,el kazana sen yiyesin,mutluluk yağmuru altında kaftansız kalasın,Allah seni karı şerrinden azat eylesin,üç otuz on yaşın dolsun"
-----------------------------------


'' O zamanlar ikide bir çıkan yangınlara karşı korunmaları için taştan yapılan mahalle mekteplerine halk arasında taş mektep denirdi. Bunlar, en cehennemi yangınlarda bile salimen ayakta kalır, diğer evler gibi yanıp kül olamadıklarından çocuklara zorunlu bir tatil bir türlü kısmet olmazdı.''

-----------------------------------

Çünkü her baba oğluna bir şeyler öğretmek, ona doğru ve gerçek olanı göstermek ister.


Hepinize Bol Kitaplı,Keyifli Okumalı Günler Dilerim.Teşekkürler.

Serdar Tuncer
Haydi itiraf edelim: Oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, mertçe, delikanlı gibi... Ne derler diye düşünmeden, ‘ne desinler’in hesabına hiç girmeden… Olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakarak... Olduğumuz kişiyi seyrederek kalbimizin aynasında... Neysek, kimsek, kimin nesiysek işte o olalım bir beş dakikalığına ve haydi itiraf edelim:

İtiraf
İtiraf
Haber Merkezi
Kul olmak gibi bir derdi yok hiç birimizin. Almayı istediğimiz ev, gördükçe iç geçirdiğimiz araba, kazanmayı hayal ettiğimiz para kadar meşgul etmiyor kalbimizi kul olmak. Hayat dediğimiz şeyin, altında biraz eğleştiğimiz bir ağaç gölgesi olduğunu unuttuk. Bu dünyada garip bir yolcu olduğumuzu hatırlamıyoruz bile. Giderken geride bırakacağımız her şeyin daha fazlasını avuçlarımıza almak istiyoruz. Yanımıza alacağımız yegâne sermayenin azını bile tutamıyoruz ellerimizde.

Uykuya kurban ettiğimiz en son sabah namazımızdan bahsediyorum sermaye derken... Asgarisini bile vermemek için tanıdık hocaya kırk takla attığımız zekâtımızdan... Daha vakit öğleyi bulmadan bir gıybete, bir haram nazara feda ettiğimiz oruçlarımızdan... Dönüş uçağına binmeden hiç eylediğimiz haccımızdan, telaffuzu yarım yamalak, mânâsı kırık dökük kelime-i şehadetimizden... Tevazu peçeli kibrimizden, ihlas libaslı riyamızdan, zekâ kılıklı üçkağıtçılığımızdan, uyanıklık suretli dalaveremizden söz etmiyorum hiç. Kulluğu ibadetten ibaret zannedişimizden ve onun bile hakkını veremeyişimizden bahsediyorum.

Haydi itiraf edelim aslanlar gibi...

Allah rızası için sevip sevilmenin sadece lafı var dilimizde. Sevdiklerimiz bir nimete erişince dillerimiz yalandan tebrik ederken kalplerimiz hasedin hakikisini susuyor kendi içine. Tökezlemesin diye koltuğuna gireceklerimizin ayakları kayınca, başımızı öte yana çevirip tebessüm ediyoruz gizliden. Kolumuza sımsıkı girene değil, ayağımıza çelme takmayacak olana dostum diyoruz artık. Eskiden düşmanına bile mert olmayana adam demezdik, şimdi dostuna namertlik etmeyenin adı namuslu diye geçiyor lügatlerimizde. Ne dedikodu etmeden bitirebildiğimiz bir sohbetimiz kaldı ne kardeşlerimizin etini yemeden yapabildiğimiz bir muhabbetimiz… Kendi gözlerimizdeki ormandan habersiz, başkasının gözündeki çöpü meze ediyoruz yemeklerimize. Dişlerimizdeki kardeş artığını hangi kürdan nasıl temizleyecek, düşünmüyoruz hiç. Hiç kimse tarafından eleştirilemeyecek kadar mükemmeliz hepimiz, herkesi eleştirebilecek kadar bilgili. Her bir şeyi biliyoruz, haddimizden başka!

Haydi itiraf edelim ama Müslümanca...

Bir ilmihali bile baştan sona okumadık pek çoğumuz. Ne necasetten haberdarız doğru dürüst ne taharetten. Otuz iki farzı yarısına kadar sayamayız, elli dört farz gereksiz malumat zaten. Dindarlığı kimselere bırakmayız, namaz dinin direği, deriz ama namazın şartlarını, farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini kaçımız sayabilir, teklemeden? Babamız ölse nasıl gasledeceğimizi, nasıl kefenleyeceğimizi, kabre nasıl koyacağımızı bilmeyiz. Ama hangi ayet-i celilede neyin kast edildiğini, hangi hadis-i şerifin niçin gerçek olamayacağını, hangi mezhep imamının nerede yanıldığını, mezheplere niçin artık gerek kalmadığını biliriz. Öyle ya Google var yahu, İmam-ı Âzam da kim oluyor?

Şirinlikten uzaksa üslubum beni ayıplamayın. Sizi üzüyorsam beni bağışlayın. Kendi kavgama sizi de ortak ederek haddimi aşıyorsam lütfen idare edin. Fakat itiraf edin, itiraf edelim ne olur... Şehrin orta yerine çıkıp avazımız çıktığı kadar koro halinde başkalarına haykıralım demiyorum. İçimizin tenhasına çekilip kendimize sessizce itiraf edelim.

Arakan umurunda değil hiç birimizin, Suriye’yi çoktan unuttuk, Filistin bir slogandan fazlası değil dudaklarımızda, Doğu Türkistan nereye düşer bilmeyiz bile… Bir dost sohbetinin orta yerinde iki çift lafı geçti mi mazlumların, sanıyoruz ki vazifemiz tamam olmuştur. İki tivit attık mı, hele bir de toplu mesaj gönderdik mi dertlenmiş sayıyoruz kendimizi kardeşlerimizin derdiyle. Öyle ya Müslümanlık bu değilse nedir? Bir binanın tuğlaları gibi, bir vücudun azaları gibi olmak bundan başka nasıl olur ki? Kaç kardeşsiniz sorusuna Sezai Bey’den mülhem “iki milyar” deyiverdik mi sanırsın ki halloluyor Ümmet-i Muhammed’in cümle dertleri.

Haksızlık etme demeyin bana, siz insaf edin biraz.

Hangimizin rüyası hıçkırıklarla bölündü Allah aşkına? Kaç geceyi uykusuz geçirdik zalimler elinden can veren kardeşlerimizin sızısıyla? Kaçımızın kahkahası Arakan’da can veren bir mazlumun yüzü gözlerimizin önüne gelip de donup kaldı yüzümüzde öylece yarım? Ne zaman anasının gözleri önünde yakılarak öldürülen bir çocuğun feryadı çınladı kulaklarımızda da, ağlayarak terk ettik bir yemek sofrasını?

Elimizden ne gelir diye düşündük mü hiç? Elimizden geldiği kadarıyla azına çoğuna bakmadan kıyabildik mi sevgili servetlerimizin hiç olmazsa bir kısmına? Paramıza kıyamamanın kendimize kıymak olduğu geldi mi hiç aklımıza? Olsaydı gönderirdim demesin hiç kimse. Olandan ne gönderdim diye baksın kendine. Azken veremeyen çokken hiç veremezmiş diye tevekkeli dememiş kudemâ. Vermek sadece mal mülkle olmaz üstelik. Uykumuzu bölüp başımızı mıhladığımız bir teheccüd secdesinde gözyaşı dökmeyi beceremeyecek kadar da mı fukarayız?

İstanbul’da patlayan bombaya kayıtsız kalan Batı’ya sövmekte haklı gördük hep kendimizi. Kendi doğumuzdaki yahut güneyimizdeki bir ülkede hemen her gün kendini patlatan canlı bombaların öldürdüğü insanlara bir Batılı lakaytlığıyla baktığımızı fark etmedik hiç. Heyhat ki heyhat! Herkes kendi doğusunun bigânesi!

Haydi itiraf edelim. Harbi ama yani utandırmadan dansözleri...

Tuttuğumuz takımın mağlubiyetine üzüldüğümüz kadar üzülmüyoruz zalimler elinde can veren kardeşlerimize. “Vah, vah”larla seyrettiğimiz haberler bir an evvel bitse de meftunu olduğumuz dizimiz başlasa, şöyle biraz keyfimiz gelse diye bekliyoruz televizyon başında. Victoria Secret’ın yeni melekleri, Arakan’ın şeytanlarından daha fazla dikkat çekiyor ümmetin son umudu olan güzel ve büyük Türkiye’mde.

Bu işte bir yanlışlık var. Bizde bir yamukluk var. Ve biz doğrulmadan o yanlış düzelmeyecek, düzelmez!

“Emrolunduğumuz gibi dosdoğru ol”madan biz, bize dosdoğru olmayı emreden kitaba hakkıyla râm olmadan, bu emre muhatap oluşuyla sakalları ağaran güzelin ardına tam bir teslimiyet ve sadakatle, gayret ve muhabbetle düşmeden bu iş asla olmayacak.

VE itiraf etmeye utansak da bilelim ki, bu iş olmadan, biz ne olursak olalım bizden bir şey olmayacak!