feyza demirci, bir alıntı ekledi.
07 May 14:47 · Kitabı okudu · 5/10 puan

sınırlamak her zaman güçtür dünya bir bütündür hayat bir bütündür en hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir örneğin sevişme eylemi örneğin müzik

Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)
Lamajor, bir alıntı ekledi.
04 May 14:08 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

"Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür, hayat bir bütündür. En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir... Örneğin, sevişme eylemi; örneğin, müzik. Şansını denemelisin evlat. Şimdiye kadar seçme şansı tamamen sende oldu."

Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)
Levent Kılıç, Sisifos Söyleni'yi inceledi.
02 May 17:25 · Kitabı okudu · 12 günde · Puan vermedi

Sisifos yunan mitolojisinde kurnazlığı ve düzenbazlığı ile ünlü bir kraldır. Yaptıkları sonucunda Sisifos, Zeus ve öbür tanrılar tarafından cezalandırılır. ”Tanrılar Sisifos’u bir kayayı dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkmaya mahkum etmişlerdi. Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti. Sonsuza dek süren yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi. O kadar haksız da sayılmazlardı.Sisifos kayayı tepeye çıkarınca, kaya aşağıya yuvarlamaya başladığında, yukarıdan kayaya bakar ve sonsuza kadar cezalandırılmış olsa da yüzünde hafif bir gülümseme olur. İşte insan bunun için yaşamalıdır. Camus da bunu vurguluyordu. O  ”Sisifos’un mutlu olduğunu düşünmek gerekiyor” kanısına varmıştı. Çünkü Sisifos kayayı her gün tepeye yuvarladığında anladı ki kendisinin varoluş nedeni bu çabasıydı. Boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan da bu absürdün bir parçasıdır. Yaşanılan her şeyin en sonun da bir yerde anlamını kaybedecek olduğunu bilir ve çok anlamlı hayatlar yaşamaya çalışırız, işte absürt!


Hayat bizim kurduğumuz hayaller ve gerçekler ile bir bütündür. Sisifos (aykırı absürt) hayatların sonucu “uyumsuz “insan profili yaratır .kitabın genel kurgusu uyumsuz toplumdan kopuk insanın intihara yönelme kısmından bakıyor
Ve bunun sonuncunda hayatın dinlerin etkisini,dışlanmayı güzel ve bu dünyanın yaşanmaya değermi.aykırı yaşamak en doğrusu su mu gibi gibi sorularla aklınızı kurcalıyor .
Sisifos gibi mi yaşamalı yoksa tüm üzüntüleri,mutsuzlukları hayatımıza alarak uyumsuz mu olmalıyız? Yaşamın absürt tarafındamı yoksa herşeyi gerçekleştirmek gibi bir kayayı sürekli yukarı dağa çıkarıp ile sürekli çıkarıp düşüşünü izlemek mı gerekir ? ..

Olaylar üç kişinin etrafında dönmektedir. Gould bir piyano virtüözü, tam anlamıyla bir dahi, kendine özgü, orijinal, disiplinli, düşünmeden konuşmayan biridir. Enstrümanıyla adeta bir bütündür. Onun için piyano ahşap ve demirden ibaret nesne olmanın ötesinde, bir parçası gibiydi. Herhangi kişi için bir nesneden ibaret olan piyano, Gould’un ellerinde inanılmaz ezgiler üretiyor. Piyano ile bütünleşmesi onu insanlardan da koparıyor. Kırsala yerleşiyor, kimseyle görüşmek istemiyor, hatta konser vermekten bile haz etmiyor. Gould'un yeteneği o kadar üstün ki, aynı öğretmenden, Horowitz’den ders alan Bernhard ve Wertheimer onu dinlerken eziliyorlar.


Bernhard Gould’u yıllar önce dinlediğinde şu düşünce geçiyor: “Ne kadar çalışsam da asla onun gibi olamam.”

Gould’un üstün yeteneğini teslim edecek kadar gerçekçi. Yeteneğinin sınırını biliyor ve bunu kabullenebilecek kadar olgun biri.Piyano hevesi de diğer pek çok heves gibi hedefine ulaşamamıştır: “Bir saniyede yıkıp attığım kendi piyano virtüözlüğü kariyerimle dalga geçtim. Belki de, diye düşündüm lokantaya girerken, bu birdenbire tarafımdan yıkılan piyano virtüözlüğü kariyeri körelme sürecimin gerekli bir yanıydı. Her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız."

Bir türlü özgün olmayı başaramamış, her şeye ve herkese gıpta etmekle yetinmiş, taklitçilikten öteye gidememiş, en kötüsü de kendi eksikliğini kabul edecek olgunluğa erişememiş bir karakter. İşte kitaptaki bitik adam bu Wertheimer’dir ve ona bu lakabı Gould takmıştır. Hep başka birisi olmak istemesi, kendisi olmasının önündeki en büyük engel oldu. Aileden zengin olmasına rağmen bu imkanları kullanamadı ve kendi başarısızlığını kız kardeşi üzerinde baskı kurarak gidermeyi denedi. Onu müthiş bir baskı altına almakla kalmadı, başarısız virtüözlük kariyerinden ötürü de kız kardeşini sorumlu tuttu.


Bu üç kişi arasında en sağlıklı olanı Bernhard, kendisinin kusursuz olmadığını, üstün yetenekli olmadığını kabullenmiştir. Gould nispeten tuhaf bir yaşam sürdürse de hayatta kalmasını olağanüstü yeteneğine borçludur. Gould’dan yeteneğini çekip alırsanız ondan geriye hiçbir şey kalmaz. Wertheimer ise olamayacağı şeyi olmaya çalışarak kendini bitirir. Ancak kendi eksikliklerini kabul etse ve daha sıradan bir hayat sürdürseydi onun için daha iyi olabilirdi. Ne demek istediğimi kitabı okuyunca anlayacaksınız...

İlk defa bu kitabıyla tanıdım. kitabı ciddi bir dil, klasik müzik, aileden zengin ve çalışmak zorunda olmayan burjuva karakterler, her şeye karşı duyulan nefret ve insan sevmezlik. Sanki sürekli bir karamsarlık... Gülümsenecek bir detay ve buna yol açacak en ufak bir ifade bulamayabilirsiniz Thomas Bernhard’ın kitabında.

Sinan Sülün
"Belki de hayat tek bir zamandan ziyade küçük parçalardan oluşan bir bütündür. Her bir ölümde, ayrılıkta, yanılgıda bitiyor ve yeniden başlıyor."

Hüseyin Topcu, bir alıntı ekledi.
19 Nis 20:26 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

''Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür,hayat bir bütündür. En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir... Örneğin, sevişme eylemi; örneğin,müzik.''

Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102 - İş Bankası)Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102 - İş Bankası)
Fîlankes, bir alıntı ekledi.
08 Nis 14:54 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

"Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür, hayat bir bütündür. En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir..."

Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)Otomatik Portakal, Anthony Burgess (Sayfa 102)
sinem, bir alıntı ekledi.
06 Nis 02:33 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür, hayat bir bütündür.

Otomatik Portakal, Anthony BurgessOtomatik Portakal, Anthony Burgess
Sezgi, bir alıntı ekledi.
01 Nis 22:42 · Puan vermedi

Sınırlamak her zaman güçtür. Dünya bir bütündür, hayat bir bütündür.

Otomatik Portakal, Anthony BurgessOtomatik Portakal, Anthony Burgess
Mehmet D., Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski'yi inceledi.
 29 Mar 21:55 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

Honore De Balzac />
Napolyon'la birlikte doğdu. Biri kılıcı, diğeri kalemi seçti. Dünyayı fethetmenin yolunun silahtan değil, sanattan geçtiğini biliyordu Balzac. "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." der. Azla yetinmez, mükemmeli arar, bu yolda yorulmaz; yükseldiği yerden alçalır, alçaldığı yerden tekrar yükselir. Günde dört saat uyur, bütün vaktini çalışma koltuğunda geçirir. Yalnız onun hayatında bir plan yoktur. Anı yaşar. Durgun insanlar onu ilgilendirmez, kendini bir konuda; aşkta, sanatta, cimrilikte, fedakarlıkta, cesarette, tembellikte, politikada, dostlukta uzmanlaştıranlar onun betimleme dünyasına çekilirler. Betimlemeler ki bir cümlesi bir sayfa tuttuğu olur bazen. Rahatsız etmez ama akar gider, hatta nefesinizin ritmini bile düzenler. Rastignac ve Vautrin gibi karakterleri birçok eserinde çıkar karşınıza. Çünkü tek bir kitapla anlatmaz meramını, tek bir kitapla tanıyamazsınız onu. Hayatı bir ansiklopedi niteliğindeki "İnsanlık Komedyası"dır. "Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar —eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği söylenebilirdi." der Zweig.

Charles Dickens />
Hayattan fazla bir şey istemeyen bir adam, maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan şeyleri sevmez, alışılmış olanı, ortalama olanı sever tüm kalbiyle. Karakterleri de öyledir. İnsanlarının hepsi sıradan, alçakgönüllüdür. İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. Onun sayesinde toplumun çürük olan yapıları onarılmıştır. Sokak çocuklarının, düşkünler evinin gözardı edilmesinin önüne geçilmiştir, zenginleri merhamete getirmiştir. Ülkesinde çağının dehasıdır ve yıldızıdır. Işığıyla yüksek ahlakçı! Victoria döneminin karanlığını aydınlatmıştır. O hem doğanın parçasıdır, hem de düşüncenin. "Üzerimdeki yıldızlı gök ve içerimdeki ahlak yasası" diyen Königsbergli'ye şehadet eder. Herkesin göremediği küçük ayrıntıların adamıdır, stenograf sanatçısıdır çünkü. Balzac gibi uzun uzun betimlemeye gerek duymadan küçük bir noktayı göstermesiyle büyük resmi görüntüler. Ancak İki Şehrin Hikayesi ve Kasvetli Ev'i kayıp olarak niteler Zweig. Çünkü sınırlarını zorlamıştır Dickens. Halbuki onda vahşet ve trajik olana ulaşma cesareti biraz eksiktir. Onda eksik olan aşağıdaki adamda bir bütündür

https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski

Bir gece yarısı kapısını çalan şair Nekrasov değil, şöhretti. Bir insancıktı, Tanrıcık oldu. Hayat hikayesini ezberletti tüm sevenlerine. O acıyla kavrulur, işkenceyle yoğrulur. Anlamsız bir zulüm, gözü dönmüş bir düşmanlık besler kader ona. "Geriye bakıldığında anlaşılır ancak onun sert bir çekiçle dövüldüğü, ondan ebedi bir eser meydana getirilmek istendiği." Tanrı tarafından hiç gevşek bırakılmaz, sorunlarının biri bittiğinde diğeri başlar. O seçilmiş bir insandır, yazarların peygamberidir çünkü. "Kriz gelmeden önceki 1 sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi." diye söyletirken Prens Mışkin'e, aslında konuşan saralı olan kendisinden başkası değildir. O bir saniyeyi tüm hayatına yayar. Çünkü duyguları uyarılmadan zihni çalışmaz. Eğer içerden yaşamazsa o bir hiçtir. Başarısını hastalığına borçludur, Tolstoy gibi sağlığına değil.

Zıtlıklarıyla yaşamaya devam eder. Hem Tanrı'nın hizmetinde, hem inkarındadır. Hem Alyoşa, hem Ivan'dır. Baba Karamazov şehvetli bir şeytan, oğul Alyoşa saf bir melektir. Hepsi de aynı kandan kendi kanındandır. Gerçekçidir ama kendine özgüdür bu. "İnsanlar, onun gerçekçiliğinde görünür olmak için kor gibi yanmalı, ses çıkarabilmek için sinirleri kopacak kadar gerilmiş olmalıdır." Ancak bu uçurum insanlarının çıkardığı seslerle görebiliriz Dostoyevski'nin gerçeğini. "Onun insanlarının arasında hedefine ulaşıp da huzur bulanı yoktur."

Tolstoy ve Turgenyev gibi malikanesinin çalışma masasında keyfi gıcır olarak değil, tepesinde sallanan kılıçtan keskin bir sözleşme silahının gerginliğiyle yazar. Zaten ilhamını bu gerginlikten alır. Kusurlarının da farkındadır: "Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." diye isyan eder. Sonra da verdiği sıkıntılar için gider yine de Tanrı'sına şükreder. İşte böyledir onun felsefesi. Doruğa çıkmıştır Karamazov'larında. Diyeceği her şeyi söylemiş, insanlığa vasiyetini bırakıp, göç eylemiştir bu diyardan.

"Balzac'ın kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister. Dostoyevski'nin kahramanı ise onu alt etmek. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır." S.Zweig