• "Bilirsin, anlaşılması güç dünyada, çözülmesi zor hayatta bazı insanlar vardır, adeta hayatına damgasını vurur, ancak sen onları tanımazsın."
    Dedi Mehmet Uzun.
  • Hayat ve yaşanmışlıklar deneyimler dizgesi. Yaşanmışlıklar geçip gidiyor ama insana çok şey öğretiyor. Yanlışların, eksiklerin giderilmesi, iyi ve güzel olanların geliştirilmesi birer sonuç. Günümüz karmaşasında iyi ve güzelin, kötü ile çirkinin birbirinden ayırt edilmesi o kadar zor ki. Olumsuzlukların olumlandığı bir dönemden geçiyoruz. Sapkınlıklar bile savunulan bir hayat tarzına dönüyor. Bunun gibi birçok durum söz konusu. Hayattan ders çıkaranlar olduğu gibi çıkaramayanlar benzer yaşama tarzını sürdürüyorlar. Bunda da kendilerine göre bir kişilik oluşturduklarını sanıyorlar. İnsan bazen kendini göremiyor. İnsanın yanında güzel, bilge ve anlayışlı insanlar olursa onlar bir denetmen gibidirler. Bir bilgenin bir tek cümlesi, bir davranışı bile insanı yönlendirmeye yetebiliyor. Tarih bilincinde olanlar bunları iyi bilirler. Bilgelerle sultanların karşılıklı davranışları yaşanmış örneklerdir. Şu kaotik ve karmaşık dönemde yeni bir dil gerekiyor. Acımasız insanların dili katıdır, serttir, acımasızdır. Onlarda merhamet aranmaz. Onlar vehimlidirler, hemen her şeyden kuşkulanırlar. Bu, insana olan güveni azaltır. Toplumda genel anlamda kötülükler ağır basıyorsa bu bütünün içinde hemen herkes kötüdür anlamına gelmemeli. En kötü veya olumsuz bilinen bir insanda bile bir cevher bulunur, bulunabilir. Önemli olan bu cevheri yakalamak. Müslüman olmadan önce Hz. Ömer korkulan biriydi. Müslüman olduktan sonra bambaşka bir insana dönüşüveriyor. Sevgili Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde yolda, bir yerde iki eşkıyanın yol kestikleri ve onların acımasız oldukları söylendiğinde, onlarla birebir görüşüyor onların çok iyi insanlar olduğunu hatırlatıyor. Yeniler, iyiler ve güzeller kervanına katılıyorlar. Merhamet ve sevgi dili başkadır. İnsanı bir anda değiştirebiliyor. Bugün merhametli ve sevgi yüklü olmak o kadar mı zor? Nefret ve öfke dili ancak kişinin kendi karakterini ortaya koyuyor. Kendi halkını kucaklamayanlar insanlığı nasıl kucaklayabilirler? Dillerini ve üsluplarını değiştirenler kazanıyor. İnsanlığın bu anlamda yeni bir dil ve yaklaşıma ihtiyacı var. Bizim dilimiz naiftir, yumuşaktır, sevgi ve merhamet yüklüdür. Çünkü bizim milletimiz Müslüman’dır. İslâm sevgi ve kurtuluş diline sahip. Güven vericidir. Güvensizlik insanlığı tedirgin eder ve hiçbir zaman da rahat olmasını sağlamaz. İnsan diken üstünde yaşıyorsa, gerilimli ise ondan sağlıklı ve verimli bir durum beklenemez. İnsan hasmını bile sevgi ile kendine çekebilir. Husumet hiç kimseye hiçbir şey kazandırmaz, düşmanlıkları artırır, sonu gelmez uçurumlara sürükler. Öfke seline ve dalgalarına kapılanlar kendilerini tüketirler, zamanla parçalanır ve erirler. Ne kadar sert olunursa olsun sertliklerin çarpışma ve çatışmasında giderek erirler. Hele insana en yakışmayan da budur. İnsan ömrü sınırlı. Gücü de öyledir. Güçlü ve çalımlı olunan zamanlar gelip geçicidir. Bir süre sonra insan takatten düşer. Adil ve merhametli, sevgi dilli olanlar asla tükenmezler. İnsanı sevimsiz kılan dil ve üslup birilerinin hoşuna gidebilir. Özellikle de çıkarları olanlar, nemalananlar, şiddet ve öfkeden beslenenlerin istediği budur. Karanlıkta avlanırlar, puslu bu bulanık ortamları severler. Bize bir aşk dili gerek. Bize şiir dili gerek. Bize sevgi ve merhamet dili gerek. Bize gönle dokunacak bir dil gerek. Biz bize gerekliyiz, bir insana insan bizim için gereklidir. Ali Haydar Haksal
  • 248 syf.
    Anımsamıyor hiç kimse seni...

    Öncelikle inceleme içinde biraz yakınacağım okuyan kişi şimdiden mazur gör.
    Şu an sitede devam etmekte olan bir şiir etkinliği var. Herkes şiir okusun isteniyor -çok hoş- ama birbirimizin kopyası olmaktan öteye gidemiyoruz. Görmüşüz bir Nazım Hikmet’i, Cemal Süreya’yı, Attila İlhan’ı... izlerinden gidiyoruz sürekli. Sanıyoruz ki aşkı, yalnızlığı, umudu hatta umutsuzluğu, öfkeyi, kini, hüznü daha sayamadığım nice duyguları sanki sadece onlar anlattı, şiiri sadece onlar yazdı.
    Araştırmak ne demek hiç bilmiyoruz ve buna ben de dahilim.

    Mesela çok anlamsız bir şiir okuyoruz ama gerçekten de anlamsız.
    Şair tamamen estetiğe önem vermiş ve bir bütünlük yaratmaya çalışmış, fakat bir anlam yok ya da gerçekten herkesin anlayamayacağı kapalı bir anlatım var. O koskoca şiirin içinden bir cümle işaretliyoruz, “ben öyle yalnızım ki...”
    Sonra giriyoruz 1K alıntılar bölümüne;
    ..... şair ve ...... kitabı
    “Ben öyle yalnızdım ki...” hooop paylaş.
    Aşağıya gelen yorumlardan örnek vereyim hemen;
    “bu şair muhteşemmiş ya gerçekten ben de yalnızım hemen okumalıyım.”

    Sitede bir de şiir kitabına “kitap sayısı” gözüyle bakılıyor. 500 sayfalık bir romanı bir günde bitiremiyor ama 500 sayfalık bir şiir kitabını 2 saatte bitirebiliyor. Sonra bir de “huhu 1 günde kitap bitirdim artık bu şairin şiirlerine hakimim,” düşüncelerine kapılıyorlar herhalde. İnsanlığı sorguladım, genel olarak, kendimi de.


    .................. ERROR ................


    Bu yakınmamın sebebi ise Sabri Altınel’i kimsenin tanımamış olması. Böyle bir değerin arka planda kalması ciddi manada bana hayatı sorgulattırıyor.

    Mehmet Fuat da kendisi hakkında demiş ki;
    “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

    İnsanı, insana verdiği değeri, işçinin değerini, köylüyü, zengini, çocukları, yaşlıları, hayatı, umudu, güzellikleri, özgürlüğü, barışı, iyilikleri, kötülüğü, gerçekleri... hepsini öyle güzel işledi ki ruhuma gerçekten her şiirinde bir duraksama yaşadım.

    O mutsuzluktan, umutsuzluktan beslenmedi!
    İkinci dünya savaşı sonrası toplumun halini anlattı. Ama insanların içinde umut yeşertmeye çalıştı. Herkesi cesaretlendirmeye, güçlendirmeye, hayatın çok güzel bir yer olduğunu anlatmaya çalıştı.
    Bence başardı da!

    “Neden karanlığında kalbimizin,
    Bir acı bir sıkıntı var?
    Öylesine güzel ki dünya;
    Yaşarız şunun şurasında,
    Yaşayabildiğimiz kadar.”


    Kimseyi kendine örnek almadı, hiçbir yere konamadı, anılmadı, özgün oldu, şiirlerini özgünleştirdi. Estetik kaygılarına girmeden şiirlerinin anlamına önem verdi. Toplumcu oldu, insanını düşündü.

    Ama içinde hep biraz da olsa bir isyan da barındırdı;

    “Siz öyledir diyorsunuz ya yalan
    Sevgiler gözyaşları söyleşiler
    Yaza sıcak güze soğuk deyişiniz
    Taşa sert toprağa yumuşak
    Duruşunuz yürüyüşünüz yalan

    Yoksa iyiyi severdiniz kötüyü sevmezdiniz
    Güzel olurdu çirkin olmazdı
    Gerçek olurdu uydurma olmazdı
    Kırgınlık duymazdınız bezginlik duymazdınız
    Boyun eğmezdiniz

    Siz öyledir diyorsunuz ya yalan”

    Şiirlerinde ölüm gibi bir gerçeği de hiçbir zaman unutmadı;

    “Ölmek de var bu işin içinde,
    Karanlık duvarları üstüne düşerek İstanbul’un,
    Tenha bir akşam vakti, kimsesiz;
    Türkiye’ni, ah o canım Türkiye’ni,
    Her şeyi bırakıp geride,
    Ölmek de var.

    Ama yaşamak istiyorsun şöyle kendince, hür,
    Garip de olsa, kimsesiz de olsa yaşamak;
    Bir gün bakarsın için ezilir, bunalırsın,
    Bir gün sabahleyin, hiç yoktan,
    Sevinirsin.”



    “En güzel çiçekler dünyada açar
    Dünyada verir ağaçlar en güzel meyvelerini
    Dünyada doğar bir sevişmeden çocuk
    Güçlüğün karşısında çaba
    Ölümün karşısında dirilik
    Dün varolduysa bunlar bugün de varolacak

    ....

    Benim sevincime katılın
    Suçun karşısında suçsuzluğum ben
    Umutsuzluğun karşısında umut
    Ölümün karşısında ölmezlik”



    Mesleği de öğretmenliktir;



    .....
    Okul bahçelerinde ağaçlar, soğuyan yağmurlar,
    Zil sesleri boşlukta ve adadım yaşamımı,
    Öğrendiğim her şeyi öğrettim.”




    .....
    Suyunu içmek için öldürdüler seni,
    Ekmeğini yemek için.

    Anaların yasları kapıları çalıyordu,
    Çığlıklar geçiyordu sokakları baştan başa;
    Çekilmiş yürekleri içinden örtülmüş düşüncelerin,
    Gözsüz umutların toprağa düşen yıldızların
    Soğuk taşların içinden.

    Özgürlük için savaştınız, yurtlarınız için,
    Esinlendi yaşam
    Yiğitçe ve hazin ölümünüzden;
    Onurlandırdınız çağınızı.”



    Sabri Altınel der ki;
    “İnsanoğlunun mutluluğunu düşledim hep.”
    “Yüreğim ve kafamla arıyorum yaşamın anlamını”


    En güzel şiiri ise en sona sakladım. Bu şiir beni her okuduğumda çok etkiliyor.

    İNSANIN DEĞERİ;

    Bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi ellerime dökülen
    Şu içinde yaşadığım an
    Kutsal dakika
    Kendimi sana bırakıyorum
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana
    bırakıyorum

    Hani ballı ballı incirleri
    Hani buğulu üzümleri vardır dünyanın
    Hani çatlamış narları
    Başak başak buğdayı
    Suyu ateşi toprağı vardır hani
    Hani gecesi gündüzü vardır
    Yazı vardır güzü vardır
    İpeği bezi vardır
    Bir yanı başka yerdir
    Bir yanı başka yer
    Atan yüreği akan kanı
    İnsan gücü insan emeği vardır

    Alın teri vardır boncuk boncuk
    Yapılardaki alınteri
    Sevişmelerdeki alınteri
    Erdemlerdeki alınteri
    Beyaz siyah sarı
    Hani kederi mutluluğu yaşama sevinci vardır
    Düşüncesi bilimi şiiri vardır hani
    Hani öpülesi tapılası bir hali vardır dünyanın
    Bütün bunlar sensin
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi
    Toprak gibi buğday gibi
    Avuçlarıma dolan
    Kutsal dakika
    Sen gene bunlardan başka bir şey değilsin
    İnsan da bunlardan başka bir şey değil
    Kendimi sana bırakıyorum
    Senin bu kadar kutlu
    Yaşanılası olduğunu biliyorum

    Körpe zeytin dalları havaya uzanır
    Bitkiler ballanır
    Bitkiler döllenir
    Erkekler başlarını dişilere eğer Güneşe çiçeğe aranıza
    Anne sevgileriyle kardeş sevgileriyle
    İnsanlar doğar
    Sen insanlarla varsın kutsal dakika
    Toprak da hava da insanla var
    Ateş de su da

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Çünkü siz bir çiçeğin bir sabah nasıl açıverdiğini bilmiyorsunuz
    Suların nasıl hayat dolu akıp gittiğini bilmiyorsunuz
    Toprağın bereketini bilmiyorsunuz
    Aşklar nasıl kalplerden kalplere geçer bilmiyorsunuz
    Sevinci iyilikleri mutluluğu bilmiyorsunuz
    Nişanlılıkları düğünleri cümbüşleri

    Bu dünya bir hoş dünya
    Bu dünya sarhoş dünya
    İşte en sonuncusu
    Savaş alanlarında ölenler 32 milyon
    Hava bombardımanlarında ölenler 20 milyon
    Kamplarda ölenler 25 milyon
    Yaralananlar sakatlar 25 milyon
    Yoksulluğa düşenler 21 milyon
    İşte en sonuncusu
    Daha kolumda kafamda
    Yüreğimde acısı
    Yerle bir oldu bütün dünya
    Kişinin el emeği göz emeği
    Ev dükkân okul
    60 milyondan fazla
    Yer değiştirenler 80 milyon
    Doğduğu illerden başka illere göçenler 34 milyon
    12 milyon çocuk anasız babasız kaldı
    Çocukları kaybolan ana babalar 46 milyon
    bütün çocukları kaybolanların
    13 bini deli şimdi
    400 bini yarı deli
    Giden dünya varlığı milyarları aşıyor
    İşte en sonuncusu
    İkinci dünya savaşı
    Ölü sayısıyla iki Fransa devleti yeniden kurulabilir
    Yıkılan evle Avrupa kıtası baştanbaşa donanabilir
    Gül gibi geçinirdi bütün insanlar
    Giden dünya varlığıyla tam 60 yıl
    İşte bu en sonuncusu
    Ah yürekler acısı

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Bir sürü yalan dolan
    Milletler devletler
    Bir sürü ağlayan gülen
    Gilbert Du Fay Edison
    Elektriği buldularsa eğer
    Gecelerimiz aydın olsun diyedir
    Franklin yıldırımlığı bulduysa
    Yıldırımlar evimize düşmesin diyedir
    Radyoyu bulduysa Marconi
    Şarkılar söylensin diyedir
    Villon Dante Yunus şiirler yazdılarsa
    Güzellikleri iyilikleri
    Birbirimize söyleyelim diyedir
    Descartes Diderot Kant
    Sonrakiler düşündülerse
    İnsanoğlu tabiatı daha çok eline alsın diyedir
    Bir çiftçi uzakta tenha bir ovada
    Sabanını toprağın bereketine daldırdıysa
    Gecenin içinde bir anne
    Yavrusuna ninni söylediyse
    Bir nişanlı sokulduysa nişanlısının koluna
    Bir işçi işini aldıysa eline
    Bütün bunlar bizim içindir
    Bizim mutluluğumuz içindir

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Karanlıkta gizli konuşuluyor
    Karanlıkta düşer kor
    Otlar yapraklar üstüne
    Halılar tahtalar üstüne
    Buğdaylar ipekler üstüne
    Madenler topraklar üstüne
    Karanlıkta düşer kor
    Hadi yeni baştan ateş
    Hadi yeni baştan dövüş
    Hadi yeni baştan kin
    Hadi yeni baştan kan

    II

    Zeytin dalları havaya uzanıyor
    Bitkiler ballanıyor
    Bitkiler dölleniyor
    Çekip gidiyor karanlık
    Köyler şehirler ışıyor
    Uzakta sütbeyaz bir horoz
    Ayağıyla toprağı eşiyor
    Bir umut bir mutluluk
    Göllerde sazan balıkları kasnalar
    Irmaklarda alabalıklar
    Havada kuşlar
    Evlerde eşler
    Yollarda laleler yabangülleri
    Beyazları pembeleri alları
    Yollarda üzümler
    Üzümlerde şarap
    Buğdaylar pamuklar tütünler
    Erkek çocukları kız çocukları gelinler
    Ekşi elmalar mürdümerikleri
    Dağların karlı dorukları
    Dağların kekikli etekleri
    Kendimi sana bırakıyorum kutsal dakika
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana bırakıyorum
    Yaşamak sensin işte
    Ölmemek sensin işte

    İçerim aydınlanıyor
    Umutlanıyorum yeniden
    Umut zaman demektir
    Yaşamak demek
    Umut bir çocuğun öpen ağzı demektir
    İyi niyetli çalışkan yüreği bir adamın
    Bir kadının gülen yüzü demektir
    Çiçekler içinden
    Kutsal dakikayı yaşıyor onlar
    Güzeli yaşıyorlar doğruyu iyiyi
    İpek böceği gibi

    Umut bu türlü yaşamaktır
    Onlar çocukların önemini biliyor
    İçerim aydınlanıyor
  • 302 syf.
    ·8/10
    Korku filmleri de dahil olmak üzere bilim kurgu, fantastik, gerilim üçgeninde dolaşmak özellikle de boş vakitlerimde beni aşırı keyiflendirir. İşte yerli ve genç yazar Hilal Gümüş'ün kitabına da yine bir fantastik roman arayışım esnasında denk geldim.
    Kitabımızın adı Pençe. Gayet ilgi uyandıran ve insanı (en azından bu türe aşık insanlar için) okumaya teşvik eden bir ismi var, bu bir gerçek. Adından ve kitap kapağından da anlayabileceğimiz gibi, konumuz şekil değiştirenler, nam-ı diğer kurtadamlar.
    Kurtadamlık, konusu itibariyle pek çok filme ve diziye tema olmuş bir yarı hayvan-yarı insan olma durumu. Kitapta yer alan dönüşüm sahneleri ve kurt formundaki karakterlerin gözünden yansıtılan dünyadaki ayrıntılarla da çok açık ve net bir şekilde anlatılmış bu. Öyle ki, ana karakter Artemis Indigo'nun gözünden -birinci ağızdan- eserini yazan Gümüş'ün gerçek bir kurtadam olma olasılığını insan düşünmüyor değil hani.
    Her neyse, geyik kısmını geçelim.
    Baş karakterimiz Artemis Indigo, sürüde yasak bir eylem gerçekleştirmesinin sonucu olarak öz babası tarafından sürgüne gönderilmiş bir kurt-kadın. Santa Fe civarlarında kendisine bir hayat kuruyor ve üniversiteye başlayıp bitirmeye kadar varıyor. Ancak bir gün birdenbire, ne hikmetse diyelim, kendi türünden tanımadığı bir kurtadamla karşılaşıyor. İşte işlerin sarpa sarmaya başladığı nokta da burası.
    Geçmişinden kurtulamazsın sözüne bakılacak olursa, Artemis kızımız da geçmişin hayaletleriyle dans etmek zorunda kalacağı bir ortama, sürüsüne geri çağrılıyor. Hem de bizzat Alfa olan babası tarafından. Peki niçin? Elbette vahşi melez saldırıları yüzünden.
    Safkan ve melez kurtadamların savaşı arasında kalmak eminim okunduğu kadar eğlenceli ve keyif verici olmamıştır. Kitabı okuyanlarınız ya da okuyacak olanlarınız varsa, ne dediğimi pekala anlayacaktır.
    Pençe, okuması keyifli olduğu kadar düşündürücü de bir roman oldu benim için. Nitekim kitapta yer alan fantastik ögelerin altında yatan sübliminal mesajlar, hemen her sayfada karşıma çıktı. Dünyada ve ülkemizde kadının yerini sorgulatmasından tutun, güç arayışının insanlara neler yaptırabileceğine kadar pek çok gündem sorunsalı gayet anlaşılır ve akıcı bir dille okuyucuya verilmiş şahsımca. Ayrıca yazar, koltuk sevdası söz konusu olduğunda insanların neleri göze alabileceğini ve bu yolda feda edilen, ezilen, hakkı yenen insanların durumunu güzel bir sembolizmle de bizlere açıkça anlatıyor.
    Uzun lafın kısası, gençlere hitap ettiğini düşündüğüm ve yine ayrıca yetişkinlerin de kendilerinden bir parça bulacağına inandığım, duru anlatımlı fakat derin manalı bir kitaptı.
    Fantastik içeriği sayesinde seveni vardır eminim. Sevmeyeni de sevdireceğine eminim desem, yalan olmaz.

    http://www.kitapyurdu.com/...C%C5%9F%20pen%C3%A7e
  • 368 syf.
    Tarihi Değiştirenler serisi Ali Çimen imzalı bir popüler tarih çalışması. İşte bu serinin bir ürünü olan Dünyayı Değiştiren Liderler’de kadim zamanlardan bu yana dünyanın çehresini, gidişatını değiştirmiş pek çok önemli isimden bahsediyor yazar. Klasik tarih anlatıcılığının üstüne başarılı bir üslup eklendiği kesin. Ayrıca ilgi çekici fotoğrafların ve sonlara iliştirilen notlar da okuma kolaylığı sağlıyor.
    Kitapta yer bulan isimler kronolojik olarak şöyle; Büyük İskender, Sezar, Konstantin, Attila, Şarlman, Cengiz Han, Fatih Sultan Mehmed, VIII. Henry, Kanuni Sultan Süleyman, Şarlken, I. Elizabeth, Tokugawa İeyasu, XIV. Louis, Büyük Petro, Çariçe Katerina, George Washington, Napolyon, Otto Von Bismarck, Lenin, Mustafa Kemal Atatürk, Adolf Hitler, Heinrich Himmler, Winston Churchill, Stalin, Harry Truman, İmparator Hirohito, Charles De Gaulle, Mahatma Gandhi, Muhammed Ali Cinnah, David Ben Gurion, Cemal Abdülnasır, Yaser Arafat, Fidel Castro, Che Guevera, Nikita Kruşçev, John F. Kennedy, Mao Zedong, Ho Chi Minh, Martin Luther King, Pol Pot, Margaret Thatcher, İmam Humeyni, Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Nelson Mandela…
    Bu isimlerin hepsinin de farklı ve özel hikayeleri var. İçlerinde ruh hastası ve katil olanlar da var gerçekten ülkesi ve insanlık için mücadele edenler de. İlk anda aklıma gelenlerden bazılarını paylaşayım.
    Mesela Kamboçya’nın diktatör lider Pol Pot beş yıl içinde 7 milyon nüfuslu ülkesindeki 2 milyon kişinin öldürülmesinden sorumlu. Stalin’in döneminde II. Dünya Savaşı hariç 30 milyon civarında SSCB vatandaşının ölümünden sorumlu olduğu söyleniyor ki düşmanları bile bu kadar Sovyet öldürememişti. Stalin denince başta Kırım Türkleri olmak üzere Sovyet topraklarındaki Türk kökenlilere yaşattığı acılar da unutulmamalı. İngiltere’nin çapkın kralı VIII. Henry ise bütün bir ülkenin itikadına mal olacak bir şey yapıyor. Katolik olan kral, Papa’dan eşiyle kendisini boşamasını istiyor ama mezhep kurallarına göre bu yasak olunca Papa kabul etmiyor. Yıllarca ricası geri çevrilen VIII. Henry, çareyi mezhebini değiştirmekte buluyor ve Protestanlığın Anglikan mezhebine geçiyor. Tabii ki tek başına değil, bütün İngiltere’yi de beraberinde götürmek istiyor. Makedonyalı İskender ise Anadolu’dan Tacikistan’a kadar uzanan alanda 30 kadar şehre kendi adını vermiş. Bizim İskenderun ile Mısır’daki İskenderiye bunların en bilinenleri. İsrail devletinin kurucusu David Ben Gurion –ki gerçek soyadı Green iken İbraniceye çevirmiş. Yaklaşık iki sene Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da hukuk okumuş ve Türkçeyi de çok iyi bilirmiş. Arap milliyetçiliğinin sembol isimlerinden biri olan Cemal Abdülnasır ise ismini Cemal Paşa’dan almış. Ernesto Che Guevera, Bolivya’da girdiği bir çatışmada öldürüldüğünde tanınması için yüzüne hiç ateş edilmemiş ve parmak izi kontrolü için elleri kesilip Arjantin’e gönderilmiş.
    Bunlar gibi pek çok ayrıntı, sıra dışı hayat hikayeleri ve günümüzdeki politikacılara yansıyan yönleri, mesela ‘ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum’ fikirleri için bu kitap çok ideal.
    Nihayetinde ünlü tarihçi İbn-i Haldun’un dediği gibi; ‘suyun suya benzemesi gibi, geçmiş de geleceğe benzer…’
  • 176 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hiç fena sayılmayacak bir araştırma romanı.
    Yazarın yazdığı diğer kitaplardan bazı konular birleştirilerek ortaya güzel bir eser çıkmış.
    Oldukça ilgi çekici olaylar, hayat hikayeleri vs. bulunmakta.
    Tarihi seven insanların zevkle okuyacağı bir kitap.