• 80 syf.
    ·10/10
    Zweig... Bu adam sayfalarca insanın iç sesini anlatsın, hiç yorulmadan okurum. Bir insanın duygularını, düşüncelerini, sıkışmışlıklarını, heyecanlarını en iyi anlatan yazarlardan birisi hatta belki de en iyisi.
    Kitap incelememe gelecek olursak da karekterimizden bahsetmeden önce ufak bir dipnotla başlamak istiyorum.
    Psikiyatri derslerimde insanın mutlu olabilmesi için; biyolojik, psikolojik, sosyal ve manevi açıdan sağlıklı olması gerektiğini öğrenmiştim.
    Biyolojik sağlıktan kasıt herkesin anlayabildiği gibi fiziksel beden sağlığımızdır.
    Hayatta yaşadığımız zorluklara rağmen kendimizi hayattan ve insanlardan izole etmemek, yani kendi kabuğumuza kapanmamak durumu da psikolojik sağlığı oluşturur.
    Bir başkası için karşılık beklemeksizin bir fedakarlıkta bulunmak ise sosyal sağlığı açıklamaktadır.
    Manevi sağlık ise insanın hayat amacının olması, değer verdiği bir uğraşının olmasıdır.
    Kitaptaki karekterimiz biyolojik açıdan sağlıklıdır fakat diğer üç açıdan da sağlıksız diyebiliriz. Kendini yavaş yavaş insanlardan izole etmiş, hayatından çıkan insanlar için, onları bir daha göremeyecek olmasına rağmen en ufak bir üzüntü hissetmemiş. Yeterince parası olduğu için bir hayat amacı belirlememiş, sırf herkes yapıyor diye koleksiyoner olmak istemiş fakat tutkuyla yaptığı bir uğraşı olmamış. Bu nedenle çok derin bir buhran içinde kalmış. Eğer olağanüstü bir gece diye nitelendirdiği o gecede kendi derinliğindeki “ben”i bulamamış olsaydı muhtemelen yaşamı intiharla sonlanırdı. Fakat; kendi içindeki insanı anlayabilmiş, onun hoşuna giden şeyi keşfetmiş. Bir insanı sevindirmek... Zweig’in sözleri ile "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
    Bir insanı sevindirmek neden onu bu kadar mutlu ediyor konusuna gelirsek de Cambridge Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmayı duymuştum bundan bir yıl önce. Sosyokültürel açıdan benzer, birbirinden habersiz iki grubun mutluluk düzeyleri testler ve ölçeklerle belirleniyor. Birinci gruba 100 dolar verilip, kendileri için harcamaları söyleniyor. İkinci gruptan ise bu parayı başka bir insan için harcamaları isteniyor. Gün sonunda mutluluk düzeyleri tekrar ölçülüyor. Ve ikinci grubun mutluluk düzeylerindeki artışın birinci gruba göre çok çok daha fazla olduğu görülüyor. Bunu ben şuna dayandırıyorum. İnsan birinin gözlerine baktığında ve mutluluğu gördüğünde kendini huzurlu hisseder, içi ısınır. Çünkü kendi mutluluğumuzu kendi gözümüzden göremediğimiz için başkalarının gözünde gördüğümüz mutluluk bize kendi mutluluğumuzdan daha değerli geliyor. Bu nedenle birini sevindirmek aslında kendimizi sevindirmektir.
    Herkesin kendi içindeki beni keşfetmesi ve huzurlu bir yaşam sürdürmesi dileğiyle.
  • İnsanın ‘yönetim bilimleri’ üzerinde birliğimizi sürekli olarak arttıran bilimsel ilgisi en azından üç çok ciddi sonuç doğurmuştur.

    Öncelikle, ‘insanın varoluşunun anlam ve maksadı nedir?’ gibi ‘bilimsel olmayan’ soruların kulak ardı edilmesiyle, bir medeniyet zorunlu ve kaçınılmaz olarak daha derin keder, umutsuzluk ve özgürlüksüzlüğe batacaktır. Hayat standartları ne kadar yüksek, ‘sağlık hizmetleri’ ömürlerini uzatmada ne kadar başarılı olursa olsun, bu medeniyetin insanları giderek artan bir hızla sıhhat ve mutluluklarını yitireceklerdir. 'însan sadece ekmekle yaşayamaz’ meselesidir bu.

    İkincisi, bilimsel çabaların insanı kâinatın en dışsal ve en maddî veçhelerine metodik olarak sınırlaması dünyayı o kadar boş ve anlamsız kılmaktadır ki, bir ‘anlam için bilim’in değer ve gerekliliğini gören insanlar bile kendilerine sunulan sözde bilimsel fotoğrafın uyuşturucu gücünden kaçamamakta ve ‘insanlığın hikmet geleneği’ne başvurup ondan faydalanma hususunda cesaret ve isteklerini kaybetmektedirler. Metodik sınırlaması ve yüksek düzeyleri sistematik olarak dikkate almaması yüzünden, bilimin bulguları hiç bir zaman böylesi yüksek düzeylerin varlığına dair kanıtlar içermemekte, süreç kendi kendini güçlendirmektedir: iman, aklı (intellect) daha yüksek düzeylerin kavranmasına götürecek bir rehber olarak alınmak yerine, akla karşı çıkan ve onu reddeden bir şey olarak görülmekte ve dolayısıyla reddedilmektedir. Böylelikle, kendine gelmeye giden tüm yollar kapatılmaktadır.

    Üçüncüsü, hikmetin bilgisini ortaya çıkarmak için artık harekete geçirilmeyen, insanın daha yüksek güçleri durumuna uğramakta ve hatta tamamen görünmez olmaktadırlar. Sonuç olarak, toplumun ve bireylerin ele almaya çağrıldıkları tüm sorunlar çözümsüz olmaktadır. Çözülmemiş ve bu görüşle çözülemez sorunlar birikirken, çabalar gittikçe çılgınlaşmaktadır. Zenginlik halâ artabiliyorken, insanın niteliği düşmektedir.
  • "Bütün 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca, ırkın kültürü etkileyip etkilemediği, etkiliyorsa ne şekilde etkilediği sorusu soruldu. Sorunun bu şekilde ortaya atılışının çözümsüzlüğü anlaşıldıktan sonra, olayların diğer yönde geliştiğini yeni yeni farketmekteyiz: İnsanların biyolojik evriminin ritmini ve yönelimini büyük ölçüde belirleyen, insanların değişik yerlerde benimsedikleri kültürel biçimler ve geçmişte ya da günümüzde hâlâ geçerli oldukları halleriyle hayat tarzlarıdır. Kültür ırkın bir türevi midir, değil midir, diye sormak şöyle dursun, ırkın - ya da bu terimden genel olarak anlaşılan şeyin- kültürün türevlerinden biri olduğunu keşfediyoruz.
    Başka türlü nasıl olabilirdi? Bir grubun kendisi için saptadığı ya da kabullendiği coğrafi sınırları, komşu halklarla sürdürdüğü dostluk ya da düşmanlık ilişkilerini ve bunun sonucu olarak, izin verilen, teşvik edilen ya da yasaklanan gruplar arası evlilikler sayesinde kendi aralarında meydana gelebilecek genetik alışverişlerin göreli önemini belirleyen tam da o grubun kültürüdür. Bizim toplumlarımızda bile evliliklerin tamamen tesadüfi olmadığını biliriz: Müstakbel çiftlerin ikâmetleri arasındaki mesafe, etnik kökenleri, dinleri, eğitim düzeyleri gibi bilinçliya da bilinçsiz etkenler belirleyici bir rol oynayabilirler."
  • 108 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Norveç edebiyatından okuduğum ilk eser ve ilk yazar Solstad. Bir lisede edebiyat öğretmeni olan Elias Rukla’nın tekdüze sürüp giden hayatında başına hiç beklemediği anda gelen bir olay karşısında kendini, yaşamını, ilişkilerini, edebiyatı Ve sosyal hayatı enine boyuna irdelemesini anlatan kitapta Norveç eğitim sistemi, sosyal hayat düzeyleri üzerine eleştiriler var. 106 sayfadan oluşan kitabın yazım tarzı Ve üslubu okumaya elverişli.
  • İnsanların akıl, kültür ve eğitim düzeyleri ne kadar farklı olursa olsun, duygular dünyası şaşırtıcı derecede birbirine benzer. Ve ne tuhaftır ki; en çok duygular, istekler beklentiler hakkında yalan yanlış şeyler söylenir.
  • Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki sakalımdaki akları ayır, yol. Bir yeni gelin aldım,” der. Berber, adamın sakalını dipten tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “Benim bir işim çıktı. Sen ayırıver!” İşte bunun gibi bu sual, şu da cevabı, artık sen ayırıver.

    Mesnevî’den söz

    "Ey gafil! Sen nefis ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönle sahip olan kişi, zehir bile yese o zehir bal olur. Çünkü o, sıhhat bulmuş, perhizden kurtulmuştur. Fakat zavallı talip (kemale ermemiş salik), henüz hararet içindedir. Peygamber buyurdu ki: 'Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlup ile mücadele etme!' Sende Nemrutluk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! Mademki sen ne yüzgeçsin, ne de denizci... Aklına uyup kendini denize atma! Yüzgeç ve denizci, denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kâmil, toprağı tutsa altın olur; nâkıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. O gerçek er, Allah’a makbul olmuştur, bütün işlerde onun eli Allah elidir. Nâkıs kimsenin eli ise Şeytan’ının, ifritin elidir. Çünkü Şeytan’ının teklif ve hile tuzağına tutulmuştur. Kâmile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nâkısın bildiği bilgi ise bilgisizlik kesilir. Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu müsabakada kazanmayacak, onu geçmeyeceksin, iyisi mi, dur!"
    Kendini bilen Rabbini bilir!

    İnsanın ne istediğini bilmesi, o kişinin kendisini tanımasıyla yakından alakalıdır. Modern psikolojinin yeni yeni fark etmeye başladığı ve farkındalık olarak üzerinde durduğu konu: “öz bilinç, kendini tanıma”. Bir harita düşünün. Bir yere gitmek istiyorsunuz, işaretleyebilmeniz için önce gideceğiniz yerin nerede olduğunu bilmeniz gerekir. Nerede olduğunu bilirseniz en uygun, en kısa yolu oluşturabilirsiniz, aksi olursa yolunuzu şaşırırsınız. Hayat da, aynı şekildedir. Bir insanın hayatta amacı, ego ideali olacak. Bir kimsenin amacının olabilmesi için o amacına uygun kendi güçlü, zayıf yönlerini tanıması lazım.

    Ego ideali

    Kişinin, kendisinde görmek istediği, amaç edindiği ideal benlik; kişi tarafından bilinçli olarak arzulanan benlik ideali görüntüsü anlamına gelir. Bu tanım, bir insanın kendisini tanımasının altına girer. Hz. Mevlânâ bu hikâye ile insanın bu dünyada ego idealini bulması gerektiğini gösteriyor. Bu sebeple; “Dünyayı iyi bilen aldanmaz, ahireti iyi bilen aldatmaz. Kendini iyi bilen aldatılmaz.”

    İnsan zayıf ve güçlü yönlerini bilirse, karar verirken, herhangi bir adım atarken doğru kararlar, sağlıklı adımlar atmasına sebep olur. Nerede ne kadar hızlanacak? Nerede ne kadar yavaşlayacak? Arabasının kapasitesine, gücüne göre hareket eder. Ve hedefine bu şekilde varır. Kendimizi bir gemi gibi düşünürsek eğer kendi kapasitemizi biliyorsak doğru pozisyona döner, rüzgârı arkamıza alırız. Yelkenli bir gemiyi götüren rüzgâr değildir, rüzgâra karşı yelkenlerin aldığı pozisyondur. Kaptanın rüzgâra karşı pozisyon aldığı hedefe gemiyi yöneltmesi vardır.

    Kişinin hayattaki rüzgârları arkasına alabilmesi için kendisini tanıması önemlidir. Burada kendini tanımayan birisi berbere gidiyor. Tek tek saçındaki, sakalındaki beyazlarının ayırt edilmesini istiyor, yeni gelin almış. Beyaz sakalım yok deyip, sahte gençlik rolü oynayacak. Şimdi olsa boyatırdı herhalde. Berber, adamın kendisi ile yüzleşmesini sağlıyor. Yaptığın iş akıl karı değil, gerçekçi değil. Hoşuna gidenleri görmek isteyerek değil gerçekleri görerek ve yüzleşerek bu dünyada başarılı olursun, uyarısını veriyor.

    80 yaşındaki biri torunu yaşındaki bir kızla evlenmek istiyor. Herkes ona itiraz ediyor. Kimseyi dinlemiyor. Aradan biri, sen evlenirsin Ahmet müsaade etmez, diyor. "Kimmiş o Ahmet," diyor. Adam da, "Karaca Ahmet!" diyor. Adama yaşına göre davran dersini veriyor. Saçma sapan talepler kişiyi komik duruma da düşürüyor. Burada berber de, sakalını, saçını sen ayırıver, diyerek adama ciddi bir hayat dersi vermiş oluyor. Önce aynaya bak, sonra istediklerini ölç, tart demeye getiriyor. Burada saç ve sakaldan kasıt, hayattaki doğru davranışlarını ayırt etmektir. Saç ve sakal semboldür. Bir insanın berberle olan ilişkisi gibi diğer insanlarla olan ilişkilerine de atıfta bulunuyor. Karı koca ilişkilerinde sahteciliğin, abartmanın, bilgi saklamanın yanlış olduğu dersini veriyor. Bunları göz ardı etmezsen, hayat seni geri teper.

    Kimin ne istediğini bilmediği bir çağ

    Yine bu zamanın genel olarak sıkıntılı olan meselesi, kimin ne istediğini bilmemesi mevzuudur. Eşler birbirlerinden yapılamayacak bir istekte bulunurlarsa bu istek iki tarafı da zora sokar. Özellikle bu çağ, lüks medeniyet fantezilerinin hızlı yaşantının yaşandığı bir zaman. Bakıyorsunuz insanlar her sene gardırop yeniliyorlar, 6 ayda bir arabasını değiştiriyorlar. İsrafa kaçmış ilişkiler yoğun yaşanıyor. Böyle bir ilişki esnasında bakıyorsunuz en muhafazakâr diye bilinen bir insan kapitalist ahlakın gereğini yapıyor. Birçok aile geçim sıkıntısı çekiyor, diyen ailelere baktığınız zaman, evdeki gardıroplarında kaç aileyi giydirebilecek eşyaya sahip. Ama yine de modası geçti, başkası ne der, diye eşyaları değiştirmeye devam ediyor. Böyle bir durumda evi onlar yönetmiyor, kapitalist rejim yönetiyor demektir.

    Kadınlar için böyle lüks harcamalarla ilgili risklerin fazla olması, erkekler için de iş hayatında gerçekçi olmayan beklentilerin olması söz konusudur. Gerçekçi olmayan beklentileri olan, yanlış kararlar veriyor, yanlış yere yatırım yapıyor ve risk hesaplaması yapmadan yatırım yapıyor. Ödeme gücünün olmadığı bir borca giriyor. Ödeyemeyince de iflas ediyor. Yahut da kadın eşini zorlayarak, borca sokarak evdeki eşyaları değiştirtiyor. Borcunu ödeyemediği zaman da, bütün aile krize giriyor ve ekonomik sıkıntı, geçim sıkıntısı var bizde deniyor. Aslında geçim sıkıntısı yapay bir sıkıntıdır. Günümüzde israfa, tüketime dayalı bir aile yaşamı ön planda. Üretim odaklı değil tüketime dayalı bir yaşantı biçimi.

    Bunlar aileye de yansıyor. Kadınlar, çocuklar, ekonomi içerisinde fazla harcamaya odaklı bir sekülerizme giriyorlar. Gelirlerin çok üzerinde bir harcama, gelir gider dengesini korumuyor. Böyle durumlarda gerçekçi olmayan beklentiler oluşuyor, beklenti düzeyleri yükseliyor. İhtiyaçlarla, istekler arasındaki mesafe açılıyor. İhtiyaç 1 şiddetindeyse istek 10 şiddetinde. Aradaki mesafeyi çok çalışarak, borçlanarak kapatmaya çalışıyorlar. İstek ve ihtiyaç arasındaki dengeyi kişinin kurabilmesi gerekiyor.

    İhtiyaç-istek dengesi

    Burada berbere giden yaşlı kişinin isteğiyle, ihtiyacı aynı değil. Bu kişi, genç birisiyle evlenmek istiyor. Sakalını, saçını düzelttirmek yerine kendini olduğu gibi kabul edip önce kendisiyle sonra evleneceği kişiyle, çevresiyle daha gerçekçi bir ilişki kurması gerekiyor. Evliliği daha gerçekçi hale getirmesi gerekiyor. Sakal kısa zamanda yeniden çıkacak, yeniden yaşlı olduğun anlaşılacak. Kendi kendini kandırma yöntemidir bu. Kendi kendini kandırma ustasıdır insanoğlu. İnsan ilişkilerinde de, bu durum böyledir.

    Aile ilişkilerinde bu hususu ele alacak olursak; eşiyle olan ilişkilerde kendini eşine olduğu gibi değil de farklı göstermeye çalışma olabiliyor. Eşiyle yüzleşmekten korktuğu, çekindiği için farklı kişiliklere girmeye çalışarak gerçeği kapatmaya çalışıyor. Ya da diğer bir hususta kadın, ihtiyacı olmadığı zaman başkasından destek alarak alışveriş konusunda ölçüsüz davranmalar yapabiliyor. Aile içindeki ilişkilerde kişilerin, ne istiyorum, ne için istiyorum ve bunun haklı sebebi var mı, sorularını kendisine sorması gerekir.

    Adam sakalını kestirmek, beyazlardan kurtulmak isteğini, bu benim gerçekten ihtiyacım mıdır, diye kendisine sorsa, geçici değil kalıcı çözümlere girer. Kendini kandırmaktan vazgeçer. Aile içinde eşinden bir şey isterken buna gerçekten ihtiyacım var mı sorusunu kendimize sorarsak lüzumsuz isteklerimiz olmaz. Kadın için de erkek için de geçerlidir bu. İhtiyaç, istek dengesini ailede kurmak mühimdir. İsteklerimizi hemen sorgulamak ve isteğim gerçekten benim ihtiyacım mı, bu isteğim makul bir istek mi, bu isteğim olursa bana ne kazandıracak ne kaybettirecek? Daha önemli bir fırsatı kaçıracağım mı? Gibi soruları kendimize sormamız gerekiyor. Mesela, erkek arabayı değiştirmek istedi. Böyle durumlarda kadınlar tutumludur, aldırmak istemezler. Sen arabayı değiştirmek istiyorsun ya, aslında o parayı bir kenara koyup daha sonra bir ev alabiliriz, daha iyi yatırım yapabiliriz. Kısa vadeli değil de orta, uzun vadeli hedefler vererek eşinize yaklaşmak onu etkiler. Bunlar konuşarak halledilebilecek mevzulardır. Adamın isteğine hemen kadın da katılırsa ne olur? Bugünü yaşarlar ama geleceklerini kaybederler. Burada akıllıca hareket edebilmek, kâr-zarar analizi yapabilmek mühimdir. İsteklerimizde kar zarar analizi yapabilmek, haddimizi bilmek gerektiği vurgulanıyor.
  • "Daha önce bir araya getirilmemiş iki kişiyi bir araya getirirsiniz. Bu bazen, ateşle çalışan bir balonu bağlamanın ilk deneyinde olduğu gibi bir şeydir: Yere çakılıp yanmayı mı yeğlersiniz yoksa yanıp yere çakılmayı mı..? Ama bazen de başarılı olur ve yeni bir şey yaratılır, dünya değişir..."