• - Sandy McWilliams adında kel kafalı yaşlı bir melekle bir hayli sohbetim oldu. New Jersey’in bir yerlerindendi kendisi. Onunla birlikte epeyce dolaştık. Sıcak öğle sonlarında ya bir kayanın gölgesinde ya da onun yabanmersini çiftliğinin bataklığımsı çamurunun dışındaki oldukça yüksek çayırlık alanlardan birinde yan gelip yatar ve pipo içerek her türlü konuda sohbet ederdik. Bir gün şöyle dedim:
    Sen kaç yaşındasındır acaba, Sandy?
    Yetmiş iki.
    Ben de öyle sanmıştım. Ne kadar zamandır Cennettesin?
    Gelecek Noel’de yirmi yedi yıl olacak.
    Geldiğinde kaç yaşındaydın?
    Niye ki, yetmiş iki elbette.
    Ciddi olamazsın.
    Niye ciddi olamazmışım?
    Çünkü eğer o zaman yetmiş iki idiysen, şimdi doğal olarak doksan dokuzsun.
    Hayır, değilim işte. Geldiğimdeki yaşımda kaldım.
    Peki, dedim. Aklıma gelmişken, tam o noktada sormak istediğim bir şey var. Aşağıdayken, Cennette herkesin genç, pırıl pırıl ve dinç olacağı düşüncesi vardı hep kafamda.
    İyi de, genç olman mümkün, eğer istersen tabii. Sadece dilemen yeter.
    Peki, öyleyse sen niye dilemedin?
    Diledim. Herkes diler. Öyle görünüyor ki, sen de deneyeceksindir bir gün; fakat değişiklikten sıkılacaksın, hem de oldukça kısa sürede.
    Niye?
    Tamam, anlatacağım. Şimdi, sen kendini bildin bileli hep denizci oldun; hiç başka bir iş yapmayı denedin mi?
    Evet, bir defasında, yukarıdaki madenlerin orada bakkallık yapmıştım; fakat katlanmamıştım; çok sıkıcıydı fırtına yok, heyecan yok, hayat yok; aynı anda hem yarı ölü hem yarı canlı olmak gibiydi. Ya biri ya öteki olayım istiyordum. Oldukça kısa süre sonra dükkanı kapatıp denize döndüm.
    İşte bu. İş bakkallık olanlar o işi severler ama sen sevemedin. Anlayacağın, alışkın değildin. İşte, ben de genç olmaya alışkın değildim ve genç olmanın pek zevkini çıkarabilecekmişim gibi de gelmiyordu bana. Güçlüydüm, yakışıklıydım, kıvırcık saçlarım vardı, evet, üstelik kanatlarımda vardı tıpkı kelebek kanatları gibi capcanlı kanatlar! Arkadaşlarla pikniklere, danslara, partilere gittim, işi sürdürmeye, kızlarla anlamsız lakırdılar etmeye gayret ettim ama işe yaramadı. Götüremedim, işin aslı, fena halde bıkkınlık vericiydi. Benim asıl istediğim, erkenden yatıp, erkenden kalkayım ve yapacak bir işim olsundu ve işim bittiğinde de sessizce oturayım, pipomu tüttürüp, düşüneyim istiyordum. Bir alay delişmen çoluk çocukla ortalıkta koşuşturmak değil. Gençken ne sıkıntılar çektiğimi tahmin edemezsin.
    Ne kadar süre genç kaldın?
    Sadece iki hafta. Bana yetti de arttı bile. Hayatın kanunu, alabildiğine yalnızlık hissediyordum! Anlayacağın, kafam yetmiş iki yılın bilgileri ve tecrübeleriyle doluydu; o genç arkadaşların bilip bileceği en derin mevzu benim için sadece a-be-ce idi. Hele onları birbiriyle tartışırken görmek var ya aman Tanrım! Müthiş acınası bir şey olmasaydı komik de olabilirdi gerçi. Her neyse, işte alışık olduğum tarza ciddi sohbetlere karşı öylesine büyük bir özlem duyuyordum ki yaşlı insanların çevresinde takılmaya başladım ama onlar bunu istemediler. Beni kendini beğenmiş, görgüsüz bir türedi olarak görüp, yüz vermediler. İki hafta bana bolca yetti. Kel kafama, pipoma ve eskiden bir kayanın ya da ağacın gölgesinde yaptığım uyku getiren derin düşüncelere tekrar kavuştuğuma memnun oldum.
    Tamam da, dedim, şimdi sen sonsuza kadar yetmiş ikide kalacağım mı demek istiyorsun?
    Bilmiyorum ve çok da kafama takmıyorum. Ama bir daha yirmi beşe hiç dönmeyeceğim bak bunu iyi biliyorum işte. Yirmi yedi yıl öncekinden çok daha fazla şey biliyorum ve öğrenmek de her zaman hoşuma gidiyor ama görünüşe bakılırsa hiç yaşlanmıyorum. Yani bedensel olarak zihnim ise yaşlanıyor, güçleniyor, daha olgunlaşıyor ve daha hoşnut edici oluyor.
    Buraya doksanında gelen birinin kendini gençleştirdiği olur mu hiç ?
    Elbette olur. Adam kendini on dört yaşına götürür, birkaç saat deneyince kendini aptal gibi hisseder; biraz ileri alıp yirmiye ayarlar, pek fazla bir gelişme olmaz. Otuzu, elliyi, sekseni filan dener ve nihayet doksana gelince bir de bakar ki, kendini daha çok evindeymiş gibi hissetmesi bir yana, başka herhangi bir biçimden daha çok alışık olduğu o eski kalıbının içinde olmak çok daha rahatmış meğer. Ya da dünyadayken adamın zihni sekseninde teklemeye başlamışsa, burada gidip gidebileceği son yer orasıdır. Zihninin en son en iyi durumunda olduğu yerde kalacaktır, zira orası ağzının tadının en iyi seviyesinde olduğu, yaşam biçiminin en yerleşik olduğu yerdir.
    Yirmi beşindeki biri hep yirmi beş kalır ve öyle de görünür mü?
    Eğer aptalın biriyse, evet. Fakat eğer zekiyse, hırslı ve çalışkansa, edindiği bilgiler ve yaşadığı deneyimler onun yaşam biçimini, düşüncelerini ve zevklerini değiştirecek ve onu en büyük zevki kendisinden daha yaşlı kimselerin ortamında olmakta bulan biri haline getirecektir. Bundan dolayı da kendisini o tür ortamlarda rahat ve uyumlu yapmasına ne kadar gerekiyorsa, bedeni o kadar fazla yılın görünüşünü almaya bırakacaktır; kendisini geliştirdikçe bedeni yaşın gerektirdiği görünümü almaya bırakacak ve böyle böyle bir zaman sonra dış görünümü kelleşip buruşacak, içeriden ise bilge ve derin biri olacaktır.
    Bebekler de aynı mı?
    Bebeklerde aynı. Hayatın kanunları, dünyada bu konular hakkında ne dangalakça şeyler düşünürdük yahu! Cennette her zaman genç kalacağız derdik. Ne kadar genç olacağımızı söylemezdik onu düşünmezdik, belki de, öyle olması, hiçbirimizin hiçbir şekilde aynı düşünmüyor olmamızdandı. Ben yedi yaşında bir veletken, galiba Cennette hepimizin on iki yaşında olacağını düşünüyordum; on iki olduğumda ise galiba Cennette on sekiz veya yirmi yaşında filan oluruz diyordum; kırk olduğumda geriye gitmeye başladım; hepimizin Cennette otuzlu yaşlarda olacağımızı umut etmiş olduğumu da hatırlıyorum. Ne bir adam ne de bir oğlan çocuğu sürdürdüğü yaşın en iyi yaş olduğunu aklına getiriyor en iyi yaşı olduğundan birkaç yıl daha sonrası veya birkaç yıl daha öncesi olarak görüyor. Sonra da o ideal yaşı Cennetteki insanların genel yaşı yapıyor. Ve herkesin o yaşa yapışıp kalmasını, yaşının orada donmasını umut edip, bundan memnun olmalarını bekliyor! Şimdi Cennette hep aynı kalınacağı, hiç değişim olmayacağı fikri üzerinde bir düşünsene! Tamamen çember çeviren, misket oynayan yedi yaşındaki bebelerle ya da on dokuz yaşın anlaşılması zor, özgüvensiz, duygusal hamlıklarıyla dolu bir Cennet düşün! Ya da otuzlu yaşların canlılığına sahip, aklı başında, tutkuyla dolup taşan ama o bir yaşa ve onun tıpkı çaresiz kürek mahkumlarınınki gibi kısıtlamalarına karşı eli kolu bağlı olanlarla dolu bir Cenneti düşün! Hepsi aynı yaşta hepsi de aynı görünüme, huylara, zevklere ve duygulara sahip bir topluluğun o sıkıcı tekdüzeliğini bir düşün. Düşünsene dünya çeşit çeşit tipleri, yüzleri ve yaşlarıyla, böylesi rengarenk bir toplumun içinde hoş bir şekilde çarpışan sayısız çıkarların canlandırıcı sürtünmesi ile ne kadar üstün bir yer olurdu.
  • 632 syf.
    Oblomov tipinden hareketle doğan Oblomovluk, Oblomov’un hayatıyla ilgilidir. Romanda da geçen bir şeydir. Oblomovluk Türk Edebiyatı’nda birçok eseri etkiler: Tutunamayanlar, Aylak Adam gibi… Oblomov aslında tutunamayan birisidir.
    Oblomov romanında İlya İlyiç Oblomov’un yaşadığı temel süreç Eski Rusya’nın insanı olması, henüz burjuva sisteminde kalmış olması, Sanayi Devrimi’ni yaşamamış Rusya’nın değerlerine bağlı kalmasıdır.
    Yazarlar çoğu eserlerine kendi hayatlarından da katkılarda bulunur. Gonçarov’un hayatında Oblomov’un hayatıyla kesiştiği bazı noktalar vardır. Özellikle Rusya’daki dönüşümü ya da kendi hayatındaki bir bölümünü iç kapanık geçirmesi gibi durumlar Gonçarov ve Oblomov’un hayatıyla kesişir. Maddi durumları, sosyal statüleri açısından kesişir. Gonçarov romanı bir aylık bir sürede yazdığını ifade eder ve herkes çok şaşırır. Bu kadar güzel, bu kadar hacimli… Çünkü cümlelere bakıldığında düzgün cümlelerdir. Ağır betimlemelerin olduğu, olayların çok olmadığı fakat düşünsel ağırlıklı bir romandır. Düşünsel sürecinin çok daha uzun bir zamanı kapsadığını söyler.
    Oblomov’da temel mekanlar Oblomovka ve Petersburg’tur. Oblomovka, Oblomov ailesinin hüküm sürdüğü yerdir. Birkaç köy kendilerine bağlıdır. Fakat Oblomov üniversitede okumak amacıyla köyden çıkar. Herkesin Sanayi Devrimi ile şehirlere göç ettiği, insanların topraktan koparak şehir hayatına geçiş yaptığı, daha doğrusu Yeni Rusya’nın doğmaya başladığı dönemde Petersburg’a taşınır.
    Oblomovka, Oblomov’un hayat hikayesi (Oblomov’u Oblomov yapan nedenler) anlatılırken görülür. Oblomov, Oblomovka’ya gitme imkanı vardır fakat hiç gitmez. Normal şartlarda Oblomovka’da herkesin kendisine hizmet edeceği bir yerde yaşayabilirken Petersburg’da dar, karanlık, kirli bir evde yaşar. Zahar Trofimiç ile yaşar. Zahar, Oblomov’un kölesidir. Oblomov’un kıyafetlerini, çizmelerini giydirir; saçlarını tarar, yemeğini hazırlar. Evi temizlemekle görevlidir ancak temizlemez.
    Romanda tasvir edilen ev, duvarlarından örümcekler sarkan, yerler kirli, okunmak üzere açılmış bir kitap (uzun bir süre açık kalan yaprakları sararmış), aynaya dokunulduğunda tamamen tozludur. Hatta kanepesine uzanmış Oblomov fark edilmese terk edilmiş bir ev olduğu düşünülebilir. O kadar hayatın olmadığı bir evdir. Terk edilmiş bir ev olduğunu düşünülecek kadar kirli, o kadar cansız, o kadar ölü bir evde yaşar.
    Oblomov’un temel özelliği, roman boyunca görülen hareketsizliğidir. Roman boyunca kanepesine uzanmış, kanepeyle bütünleşmiş, kanepe üzerinde bir nesne haline gelmiş biri olarak çıkar (bir yer hariç: Olga’ya aşık olur ve üzerindeki hırkasını çıkarıp hayata karışır.). Oblomov’un temel nesnesi; üzerinden hiç çıkarmadığı bol bir hırka (hırkanın özelliği bol ve yumuşak olması), terlik (yumuşak ve geniş olması)… Nesnelere bakıldığında Oblomov’un rahatına düşkün olduğu söylenebilir. Evin içinden neredeyse hiç çıkmaz. Bu kadar hareketsiz, bu kadar umursamaz, bu kadar hayattan kopuk bir adam olarak görülmesine rağmen Oblomov’u diğer hareketsizlerden ayıran temel nitelik çok düşünmesidir. Kafasında projeler üretir, insanları gerçekten tanır fakat bir türlü eyleme geçemediği için aldatılır (Zahar tarafından sürekli). Annesini babasını kaybettikten sonra tüm mal varlığı ona kalır. Çok fazla gelire sahip olması gereken, çok zengin olması gereken biriyken mutsuz bir hayat yaşar. Bunun temel kaynağı da etrafındaki kişiler tarafından kandırılmasıdır. Tüm hayatı hareketsizlik ancak bu hareketsizliğin karşısında sürekli düşünmekle ve projeler üretmekle geçer.
    Romanda norm karakterler Ştolts ve Olga’dır. Ştolts Oblomov’un üniversiteden arkadaşıdır. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Oblomov’u çok sever. Ona yardımcı olmak ister ve onu birden harekete geçirmek ister. Yeniden hayata karıştırmak ister. Bunu kendisi başaramayınca Oblomov’u yirmili yaşlarında olan Olga adında bir kızla tanıştırır. Olga, ilk bakışta güzelliği fark edilmeyen bir kızdır. Ondaki güzelliği fark edebilecek olan kişinin elit olması gerekir. Fiziksel olarak çok güzel olmasa da Olga, Yeni Rusya’nın, çalışmanın, ilerlemenin simgesidir. Ştolts’un etkisiyle Oblomov ile bir yakınlık kurar. Daha sonra ona aşık olur. Temel nedeni de onun çok iyi bir insan olmasıdır. Fakat Oblomov Olga’dan önce Olga’nın kendisine değil; zihninde idealize ettiği, ayağa kaldırdığı, harekete geçirdiği Oblomov’a aşık olduğunu fark eder ve Olga’ya bir mektup yazar. Mektupta Olga’nın ona layık olmadığı, zihninde kurguladığı Oblomov’a aşık olduğu ancak bunu başaramayacağı, ayrılmalarının daha uygun olduğu yazılıdır. O aralar Ştolts yurt dışındadır. Geldiğinde Olga ile yakınlığı başlar ve ikisi evlenirler. Oblomov ise çocuklu dul bir kadınla evlenir. Bu kadının özelliği, sürekli ev işleriyle uğraşması, çocuklarına bakmasıdır. Oblomov’un o kadında dikkat çeken organ dirsekleridir. Dirseklere bakarken bu dirseklerin ne çok tembel bir insanı büyütüp beslediğini düşünür. Çünkü o dirsekler sürekli işler; bulaşık, çamaşır yıkar, ev süpürür; sürekli hareket halindedir. O dirseklerin hareketliliği Oblomov’a kendisinin ve kendi gibi olan erkeklerin hareketsizliğini hatırlatır.
    Oblomov’u Oblomov yapan niteliklerden birisi Oblomov’un dış dünyayla iletişim kuramamasıdır. Oblomov kendisine yabancılaşmış birisi değildir. Kendisini çok iyi tanıyan, kendisinin farkında olan birisidir. Hatta Olga’nın kendisine idealize ettiği Oblomov’a aşık olduğunu Olga’nın kendisinden önce fark eder. O topluma yabancıdır. Topluma yabancılaşma iki şekilde gerçekleşir: birincisi bireyin, toplumun davranışlarını gereksiz görmesinden kaynaklanan bir yabancılaşmadır, ikincisi toplumu bireyin yaptıklarını anlamsız bulup dışlamasından kaynaklanır. Oblomov’unki ise bireyin, toplumun tavır ve davranışlarını anlamsız ve saçma bulması dolayısıyladır. Oblomov’un istediği ve yapmaya çalıştığı şey, geleneğe bağlı kalarak bir ilerleme sağlamaktır. Bu, Sanayi Devrimi’nin getirmiş olduğu global Yeni Rusya’nın hareketli hayatın mekanik hayata karşı çıkıyor olmasından kaynaklıdır. İnsanların bir amirin gereksiz emirleri altında ezilmesine karşı çıkar ya da sürekli kağıtlarla ilgilenmeye karşı çıkar. Evrakların arasında boğuşmaya karşı çıkar. Oblomov üniversiteden sonra memuriyetlik de yapar ve sırf memuriyetliğin yitik, silik ve sıkıcı hayatı dolayısıyla memuriyetliği bırakıp evine kapanır. Dış dünyaya açılmaz. Ancak önceden Ştolts ile dünyayı gezmek, yeni yerler keşfetmek, yeni projeleri hayata geçirmek gibi bir hayali vardır. Ancak tümünü bırakıp sokağa bile çıkmayan kişiye dönüşür. Ştolts’un etkisiyle birkaç kez Petersburg’taki bazı davetlere, toplantılara katılır. Ancak orada insanların kıyafetlerinden, yeni aldığı eşyalardan, maddi varlıklardan bahsetmiş olmaları Oblomov’un canını sıkar. Temel olaylardan birisi dedikodudur. Onu topluma yaklaştırmayan, toplumdan uzaklaştıran temel şeylerden birisidir. Oblomov’u rahatsız eden şeylerden birisi, insanların birbirilerinin arkasından çok fazla konuşmuş olması ve konuştukları şeylerin değersiz, maddiyat üzerine kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla toplumla çok fazla iletişim kurmaz. Yanına gelen arkadaşları vardır. Alekseyev, Tarantyev ile iletişim kurar ancak onlar da (özellikle Tarantyev) onun evine gelip yer, içer; sömürürler. Ancak hiçbiri Ştolts kadar Oblomov’u ayağa kaldırmaya yönelik şeylerle bulunmazlar.
    Oblomov romanda tamamen Doğu’yu temsil ederken Ştolts ve Olga Batı’yı temsil eder. Ştolts’un babası Alman, annesi Rus’tur. Dolayısıyla hem Doğu, hem Batı’yı bir arada sentezlemiş kişidir. Türk Edebiyatı’na bakıldığında, Rusya’da yeni bir hayat, yeni bir hareketlilik varken Osmanlı Devleti’nde de benzer hareketlilikler söz konusudur. Bir devirden başka bir devreye geçişin sancıları yaşanır (Tanzimat dönemi düşünüldüğünde.) Ştolts, Felatun Bey ve Rakım Efendi’deki Rakım Efendi ile özdeşleşebilir. Ştolts, kendisini (kendi değerlerini) kaybetmeden Batı’yı onun içerisine sığdırabilen birisidir. Oblomov ise Batı’yı kabul etmeyen ve kendi içerisinde kalan biri olarak bulunur. Doğu’nun tüm değerlerine bağlı, geleneksel, ayakları yere basan içine kapanık bir kimliktir.
    Oblomovka’nın kelime kökeni çemberden gelir. Bu çemberin içerinde yaşayanlar, dışarıdan kimseyi kabul etmez. Köydekiler de o köyün dışına çıkmak için hiçbir çaba harcamazlar. O köyün dışında bir hayatın olduğunun farkında bile değillerdir. Oblomov köyde doğar, köyün sahibinin çocuğudur. Çocukluğundan beri kendisinin bir şeyler yapmasına izin verilmez. Saçlarını bile Zahar tarar. O nedenle Oblomov Zahar’a bağımlı bir kişilik olarak yetişir. Bu da onun hareketliliğini sınırlayan bir duruma yol açar. Dolayısıyla Oblomov’un hayatında efendi-köle diyalektiğini doğurur (Georg Hegel’in efendi-köle diyalektiği). Ancak efendi yaptıklarıyla köleye bağımlı ve kölenin kölesi gibi görünür. Oblomov Zahar’ın fizik gücüne, Zahar Oblomov’un maddi gücüne bağımlıdır. Oblomov’un evinde efendi olarak yaşayan Zahar, Oblomov’dan gelen maddi desteğin çekilmesiyle tamamen gerçek anlamda köleliği yaşamaya başlar.
    Oblomov’da çalışmamak söz konusuyken karşısında olan Ştolts çalışmanın, azmin ve Alman disiplinin etkisiyle yetişir. Hayatın gerçeklerinin farkında, görüşünün farkında olduğu için tüm işleri kendisi yapan birisidir. Ancak bunu yaparken Oblomov’u da ayağa kaldırmaya çalışan bir kişiliktir. Çalışmak onun için en önemli şeylerden birisidir. Sanayiye katkıda bulunmak ve Batı’yı Yeni Rusya’ya getirmek Ştolts’un temel hayalidir. Dikkat edildiğinde Eski ve Yeni Rusya, Oblomov ve Ştolts ile tanımlanabilir. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırıp hareketsizliğinden, miskinliğinden kurtarma çabaları bir yerde Yeni Rusya’yı kurmak isteyen kişileri, aynı zamanda Eski Rusya ile iç içe ve iş birliği içerisinde olmasını da savunan düşüncesi bir aradadır. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırmaya çalışması aslında Yeni Rusya’nın Eski Rusya’yı ayağa kaldırmasıdır. Eser, maddi ile manevinin sentezlenerek yeni bir insan tipini ortaya çıkarmanın simgesel bir anlatısıdır.
    Oblomov’un sürekli sömürüldüğü görülür. Ondan sürekli faydalanmaya çalışan bir kişi karşıt güçte olan kahya, maddi kazancı Oblomov’a hiçbir zaman göndermeyerek kendi cebine indirir. Köylülere eziyet eder, köylülerden vergi toplar.
    Ölüm, birinci anlamıyla sadece romanın sonunda Oblomov’un ölmesiyle gerçekleşir. Oblomov’un hareketsizliği sonucunda gerçekleşir. Yani Eski Rusya bir yerde hareketsizliğiyle ölmüştür. Oblomov, efendi olarak yaşayacağı evi reddeder, önceki evin nispeten biraz daha büyük olan evde yaşamını sürdürür. Ara ara krizler, felçler geçirir. Krizlerden birisinde de yaşamını yitirir. Fiziksel anlamdaki ölümü budur. Ancak ondan daha önce hiç dışarı çıkmayarak tinsel ölümünü gerçekleştirir. Onun yaşadığının görüldüğü tek yer Olga ile olan aşkıdır. Olga ile de kısa süreli bir aşk yaşarlar. Olga Oblomov’un hayatında bir havai fişek gibidir. Hayatına girer, kısa zaman içerisinde Oblomov’a gerçekten çok iyi bir hayat yaşatır. Oblomov’un Olga’yla olduğu dönemler hırkasını çıkarır, terliklerinden, kanepesinden kurtulur. Kırlara çıkar, yaşamla iç içe olur. Olga ile ilişkisi sürecinde miskinliğinden kurtulduğu bir dönemle karşılaşılır. Ancak Olga’dan ayrıldıktan sonra servetini yer, hırkasını giyer ve kanepeye yapışır. Eski halini ölene kadar devam ettirir. Oblomov’un temel özelliği tutunamamasıdır; hayata, aşka, yeni değerlere…
    Kravat ve gömlek Ştolts ile bağlantı kurulacak kavramlar arasındadır. Çünkü ikisi de Batı’yı ve sanayileşmeyi temsil eder. Daha elit, daha burjuvadan ziyade sanayi alanı, elit alanı temsil eden kavramlardır.
    Örümcek ağı Oblomov’un evinde görülür ve yaşanmamışlığı temsil eder. Örümcekler daha çok kullanılmayan yerde görülür. Ayna önemlidir. Ayna insanın yüzleşme nesnesidir. İnsanın kendisini gördüğü, değerlendirdiği, kendisiyle yüzleştiği bir nesnedir. Ancak romanda ayna kirli ve tozlu bir aynadır. Bu, Oblomov’un kendisiyle tam olarak yüzleşemediğini gösterir. Kendisiyle tam olarak yüzleşemeyen, içindekini dışına yansıtamayan bir nesne olarak çıkar.
    Oblomov’a tembel, işsiz bir adam denilemez. Çünkü işsiz olan birisi kendine iş arar. Oblomov’un öyle bir derdi yoktur. Mevcut bir işi vardır, projeleri vardır fakat hiçbirini gerçekleştirmez. Oblomov hakkında yapılan değerlendirmelerde arasında Oblomov romanının Batılılar tarafından tam olarak anlaşılmaması vardır. Çünkü Oblomov onlara çok ters gelen bir kişiliktir. İşi olduğu halde onu yerine getirmeyen bir insan olması onların zihin yapılarına uymaz. Doğu’da çok iyi anlaşılır. Çünkü Doğu, ‟Çalışma, miskinlik yap!ˮ deseler, onları yapabilecek olan kişiliklere sahiptir.
    Oblomov tipi, Feodal Rusya’yı temsil eder. Çok tembeldir. Kafasında projeler vardır fakat sanki kolunu kaldıracak gücü yoktur. Oblomov’un Ştolts adında bir arkadaşı vardır. Ştolts Alman kökenlidir, romanda çalışkanlığı temsil eder. Feodal Rusya’nın ne kadar tembel olduğu Oblomov üzerinden anlatmaya çalışır. Oblomov, yazarın eleştirmek istediği bir tiptir. Sonuç itibariyle görünür hayatta elde ettiği bir şey yoktur.
  • 88 syf.
    ·9/10
    Kitap için seçtikleri aforizmalar genelde güzel seçilmiş. çoğunun üstündə birkaç dakika düşünmek gerekiyor, düşünerek okununca çok güzel anlamlar çıkıyor çoğundan. Lakin bazıları bana anlamsız geldi muhtemelen bu benim anlayamayışımdan dolayıdır. bunun dışında kitapta bazı aforizmaların çok çok benzerleri birkaç defa geçiyordu, aynı şeyleri anlatan aforizmalar ve bazı anlam çıkaramadığım aforizmalar harici çok güzel bir kitaptı, çevirisi de güzeldi, herkesin okumasını, baş ucu kitabı yapmasını tavsiye edebileceğim yararlı bir kitaptı. okuyacaklara iyi okumalar dilerim :)
  • 616 syf.
    ·10 günde·9/10
    Azra Kohen'le tanıştım bu kitapla beraber. İyi ki de tanışmışım kalemiyle çünkü dünyaya bakış açısını farklı ve etkileyici buldum. Aeden hakkında sitede oldukça güzel ve ayrıntılı incelemeler mevcut olduğundan üzerine çok fazla söz söylemeyi anlamsız buluyorum o yüzden kısa tutacağım.

    Bu kitap sanki bedenimi ruhumdan ayırmışım da kendimi uzaktan izliyormuşum hissi verdi bana. Biz insansıların kendi ırkımıza, dünyamıza, farklı hayat görüşlerine, aynı bütünün parçası olmamıza rağmen birbirimize, kendi türümüze açtığımız savaşı anlatıyor masalsı ama yüze tokat gibi çarpan gerçeklerle. Notlar alarak, araştırarak, sorgulayarak, üzerine bol bol düşünerek okudum kitabı. Yazar, kaynaklar belirterek, araştırın diye notlar düşerek, müzik önerisinde bulunarak yazmış kitabı bu ayrıca çok hoşuma gitti. Diğer kitaplarını da fırsatını bulup okumayı düşünüyorum. Oldukça etkilendiğim bu kitabı henüz okumayanlara kesinlikle tavsiye ediyorum. Herkese iyi okumalar.
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Acı, yine acı.
    Anlamsız ve sebepsiz gibi gelen ama sürekli insanı kendi 'ben'ine kaçmaya zorlayan, soyutlayan, sorgulayan bir acı.

    Bir hayal kırıklığının ürünü sanki.
    Beckett 'in bütün kahramanlarını yoran, yalnız bırakan, dünyanın anlamsızlığında kendi anlamını aratan ve her şeyi dışardan izliyormuşcasına hareketsiz kılan, tuhaf, Beckett usulü bir acı.

    Onun kahramanlarına hayran olamıyorsunuz. Mesela Belacqua ; mıymıntı,pasaklı bir ayyaş.
    Kendini kimsenin anlamayacağına inanan, hatta kimsenin kendini anlamasını istemeyen tipik bir anti kahraman.

    Aşka o kadar uzak ki. Yani bizim bildiğimiz aşka. Huzurlu bir hayat için özel bir reçeteyi uyguluyor gibi. Ya da amaan umrumda değil dercesine.
    Belki de aslolan ilişki şekli bu olmalı. Belirli sınırlarda, mantıklı, duygusuz, ne kadar olması gerekiyorsa o kadar.

    Her zamanki gibi zor bir dili var ve odaklanmak gerekiyor. Anlatıp anlatıp;
    "Neyse bu konuyu kapatalım. " derken de, okuyucu diye bize hitap ettiği kısımlarda da çok içten bir anlatıma sahip. Sohbet eder gibi okutuyor yazdıklarını.

    Ve başka bir yerde ekliyor ;
    "Bir bilebilseydiniz şu iki kere iki dört eder deyişinizle benim canımı nasıl sıktığınızı.."
    Çünkü onda sistem farklı. Tıpkı asıl yerinin akıl hastanesi olduğunu düşünen kahramanı gibi, onu anlatırken yazdığı satırlar gibi , tarzı gibi farklı.

    Beckett yazarken ne kadar ciddiydi bilmiyorum ama resmettiği acı yoğunluklu öyküleri okurken yer yer beni gülümseten satırlara rastladım. Bu kitap bir tür kara mizah örneği diyebiliriz. Okları kendimize, iç dünyamıza çeviriyoruz. Hedefi tutturabilene aşk olsun.

    Kitap kısa öykülerden oluşuyor ama hepsinde bir bütünlük var. Hatta kronolojik anlamda bile belirli bir sırayı takip ediyor. Bütün öykülerde değişmeyen ana kahraman hep aynı kişi, Belacqua.

    Kitabı başladığımız şekilde bitiremiyoruz. Çünkü bir yerlerde gizli aynalar var, kendinizi, yansımanızı görebileceğiniz.


    Ne diyelim, acılara kadeh kaldıran Belacqua 'ya selam olsun.




    Keyifli okumalar..:)
  • 208 syf.
    ·10 günde·Beğendi·7/10
    Juno Dawson ve Dr. Olivia üniversitede tanışmışlardır. Juno Dawson Dr. Olivia’dan aldığı tavsiyeler ile bu kitabı yazmıştır. Kendisi bir psikolog ya da psikiyatrist değildir bunu kitabında belirtmiştir. Bir öğrencimin tavsiyesiyle kitabı okumaya başladım. Fakat kitabın yetişkinlere yönelik olduğunu düşünmüyorum. Çocuklara yönelik yazılmış. Eğer psikoloji hakkında hiçbir bilginiz yoksa ön bilgi olarak okuyabilirsiniz. Kitapta bir çok psikolojik rahatsızlıktan bahsedilmiş. Bu rahatsızlıkları yaşayan insanların anekdotlarına yer verilmiş. Kitabı okuduktan sonra psikolojik rahatsızlıklarla ilgili minimum düzeyde bir bilgi sahibi oluyorsunuz. Günümüzde hala daha bir kesim insanlar psikojik tedavi gören insanlara bir takım yaftalar yakıştırmaktadırlar ve inanıyorum ki bu nedenle birçok kişi tedavi görmeyi reddetmektedir. Ben deli miyim? Derler. Çünkü bize öğretilen ve bilinçaltımıza yerleştirilen budur. Yazar Juno Dawson bu konuda insanları teşvik etmiş. Psikolojik rahatsızlıkların da diğer rahatsızlıklar kadar normal karşılanması gerektiğini ve insanlara yakıştırılan bu yaftaların son derece anlamsız olduğunu çok güzel bir şekilde anlatmış. Ayrıca insanların psikolojik ilaçlara olan ön yargısını da bir nebze kırıyor. Yani kitabı okuduktan sonra sizi öyle bir teşvik ediyor ki kalkıp bir psikoloğa bir danışmana gidesiniz geliyor :)) Şaka bir yana kimlerden psikolojik yardım alınabileceğini güzel bir şekilde yazmış.Bunun dışında bağımlılık türlerine ve zararlarına da değinmiş. Keşke bu konuyu biraz daha açıklığa kavuştursaymış. Mesela bağımlılıkla mücadele eden insanların hayat hikayelerinden de kısa anektodlar ekleyebilirdi bence.
  • 496 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    “Dünün Dünyası”, Stefan Zweig’in doğumundan 1940 yılına kadar olan dönemde hayatını anlattığı otobiyografisi. Zweig bu biyografisini tamamlamasından kısa süre sonra karısı ile birlikte aşırı dozda uyku ilacı içip yaşamına son verir.

    Avrupa’nın yeni bir savaşa girmesi, bu savaşın gerek kişisel olarak kendisini, gerekse savunduğu tüm idealleri boşa çıkarması; başka bir deyişle yenilmesi Zweig için büyük bir depresyonun sebebi olur. Bu mesajı kitabının sonundaki şu cümlelerinde de bulmak mümkün :

    “Bu insanlar bizlerin katılmadığı, ayrıntılarını öğrenemediğimiz, ancak benim ve Avrupa’da yaşayan her insanın hayatını ilgilendiren kararlar alıyordu. Kaderim benim değil, onların elindeydi. İsterlerse biz güçsüzleri yıkıyor, isterlerse koruyorlardı, isterlerse özgür bırakıyor, isterlerse tutsak ediyorlardı, milyonlarca insan adına savaşa ya da barışa karar veriyorlardı. Ölmesine ya da yaşamasına, en özeline ve geleceğine, beyninde oluşmuş düşüncelerine ve hiç oluşmamış planlarına, uyanık kalmasına ya da uykusuna, arzularına, sahip olduklarına ve tüm varlığına karar verilen tüm diğer insanlar gibi ben de, bir sinek gibi savunmasız, bir salyangoz gibi güçsüz bir şekilde odamda oturuyordum.”

    Ticaret ile uğraşan zengin bir Yahudi ailenin iki oğlundan biri Zweig. Habsburg Hanedanı zamanı, diğer tüm üst tabaka gibi son derece rahat şartlarda yaşamış, güzel okullara gitmiş, çok sayıda yabancı dil (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Latince) öğrenmiş, sanat çevrelerine daha ilk gençlik yıllarından itibaren girmiş ve çok seyahat etmiş biri. Felsefe öğrenimini takiben önce şiir denemeleri yapmış, yabancı şairlerden Almanca’ya çeviriler yapmış, sonra daha çok roman ve biyografiler ile kariyerinde ilerlemiş, altın çağını 1920-1930larda yaşamış, çağdaşı birçok sanat ve bilim insanı ile sıklıkla görüşmüş, Strauss’un operalarına metin yazmış, Freud ile yakın dostluk kurmuş ve onun psikanalize getirdiği devrimci yaklaşımdan biyografilerinde çok yararlanmış bir sanat adamı.

    Karşı çıktığı 1. Dünya Savaşı’nı uzaktan, İsviçre’den izliyor; ancak savaş sonrasında ülkesi Avusturya’ya dönüyor. Bu anlamsız savaştan Avrupa’nın çok şey öğreneceğine, özellikle dibe vurmuş Avusturya ve Almanya’nın barışa daha sıkı sarılacağına inanıyor; ancak düzene alışkın Alman halkının bu büyük yıkım ve izleyen dönemlerde diğer Avrupa milletlerinin anlayışsız tutumlarının da etkisi ile nasyonal sosyalistlerin etki alanına girmesini de üzüntüyle, ama anlayışla karşılıyor. Hitler’in Yahudi düşmanı politikaları ile 1934’te ülkesi Avusturya’yı terk ediyor ve İngiltere’ye sığınıyor. 1940’da ise 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle İngiltere de bir “düşman” oluyor ve çareyi Amerika kıtasına göçmekte buluyor. Yoğun umutsuzluğu ve içine girdiği depresyon sonucu savaşın sonucunu beklemeden intiharı seçiyor.

    “Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler, yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu.”

    Zweig kendi ve ailesinin yahudiliğini “My mother and father were Jewish only through accident of birth - annem ile babam sadece doğum kazası nedeniyle Yahudiydiler” diye tanımlamış biri. Bir dönem en yakın dostlarından biri ve yayıncısı siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmasına rağmen, Herzl’in milliyetçiliğine katılmayan, hatta onun yazılarını “kalın kafalı ve yavan” bulduğunu açıkça yazan biri.

    Zweig her yönüyle tüm hayatı boyunca hümanizmi, ulusların kardeşliğini ve büyük Avrupa Birliği’ni savunuyor; ancak içinde bulunduğu çağda “taraf” olanların sesi daha çok çıktığından ve kendisi risk almayı sevmeyen bir tabiata sahip olduğundan olsa gerek, bunu yüksek sesle dile getirmiyor; başka bir deyişle hiçbir zaman aktif bir eylemci olmuyor. Görüşlerini yazmayı, ama olaylar karşısında pasif kalmayı ve ön plana çıkmamayı seçiyor. Hatta zorluk dönemlerinde kabuğuna çekiliyor; 1. Dünya Savaşı Salzburg’da, ya da Hitler sonrası İngiltere’de Bath’de yaşadığı dönemler buna bir örnek sayılabilir.

    “Dünün Dünyası” tüm bu dönem yaşadıklarını anlattığı otobiyografisi. Bu otobiyografide bile Zweig’in politikadan çok sanata değer verdiğini, acıklı yaşam hikayesinde siyasetten çok sanatsal gelişiminden ve sanat çevrelerindeki dostlarından bahsetmeyi seçtiğini, sonuna kadar umut beslediğini hissetmek mümkün.

    Kimsenin böyle korku, telaş ve çaresizlik içinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaması dileğiyle...