• 120 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şairlerin yaşamöyküsü yoktur, Onların yaşam öyküleri yapıtlarıdır.
    Octavio Paz
    Bu kitapta biraz Fernando Pessoa'u anlatıyor. Bazen toplumcu yazarları okusamda hep kapalı anlatım yapan Surrealist yazarları sevmişimdir. Alegori her eserin bence olmazsa olmazi olmalı Pessoa'da da alegorik anlatımı çokça gördüğüm yazarlardandır.
    Anarşist Banker
    1922’de Pessoa adıyla yayımlanan bu eser, gerçek bir ateş gemisidir; bugün de, basıldığı zamandaki kadar tehlikeli, bir o kadar patlayıcı ve coşkundur.
    Eser, bir roman gibi okunabilir: hatalarıyla, tereddütleriyle ve nihayetinde muzaffer sonucuyla bir hayatın romanı. Sıfırdan başlayan Banker, bir servet kazanır: Neden ve nasıl? Acımasız bir keskinlikte ama bir o kadar da eğlenceli bir kötü niyet taşıyan bir dizi uslamlamayla bize göstermeye çalıştığı budur. Bu Banker, –katıksız ve sağlam bir anarşist olduğunu ilan eden– bize “hakikat”ini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmez. Kitaptan
    "Sadede gelecek olursak, geçenlerde bana, eskiden sizin anarşist olduğunuzu söylediler.”
    “Eskiden mi, hayır! Eskiden de anarşisttim, şimdi de anarşistim. Bu noktada değişmedim. Ben anarşistim.”
    “Bakın hele! Siz bir anarşistsiniz, öyle mi? Hangi açıdan anarşistsiniz? Tabii eğer bu sözcüğe farklı bir anlam vermiyorsanız…”
    “Bildik anlamdan farklı mı kullanıyorum? Kesinlikle değil. Bu sözcüğü en sıradan anlamıyla kullanıyorum.”
    “Yani, şu işçi örgütlerinde görülen tipler gibi mi anarşistsiniz siz de bunu mu demek istiyorsunuz? Bombaları ve sendikalarıyla ortalıkta dolanan o tipler ile sizin aranızda gerçekte hiç fark yok mu?”
    “Fark var elbette… Ama sizin sandığınız noktada değil. Siz belki de benim sosyal kuramlarımın onlarınkine benzemediğini sanıyorsunuz?”
    “Aa, evet, anlıyorum! Siz kuramsal olarak anarşistsiniz; ama uygulamada…”
    “Kuramda ne kadar anarşistsem uygulamada da o kadar anarşistim. Uygulamaya gelince fazlasıyla anarşistim; hem de sizin sözünü ettiğiniz tüm o tiplerden daha fazla. Üstelik tüm yaşamım da bunun kanıtı.”
    “Anlamadım?”
    'Tüm yaşamım bunun kanıtı elbette. Sizin bu sorunu bilinçli bir biçimde incelemediğiniz ortada. İşte bu yüzden, aptalca şeyler söylediğimi ya da sizinle alay ettiğimi düşünüyorsunuz.'"

    "Anarşistin ideali öncelikle özgürlüktür; sonra özgürlük yoluyla eşitlik, nihayetinde ise özgürlük içinde eşitlik yoluyla kardeşliktir. Şunu unutmayın: Anarşist sistemde, eşitlik olarak var olabilecek şey özgürlükle birlikte gelmez, ondan kaynaklanır. Burjuva ve anarşist sistemler arasında ara bir sistem olması için ve birinden diğerine yumuşakça geçebilmek için, bu ara sistemin burjuva sistemden daha fazla özgürlük içermesi gerekir. Tersi durumda, bu, anarşizme doğru atılmış bir adım olmaz. Özgürlükte bir artış görülmezse, üstüne üstlük bir de azalırsa, burjuva sisteminin yerine farklı (ya da denk) bir sistemin geçmesinden başka bir anlama gelmez bu. Burjuva sisteminin yerine, bu noktada ona denk bir başka sistemi koymak, bütün çabaları feda edip, hatta belki de kan döküp, sonuçta toplumun aynı kalmasına yol açmak olur. Merkezden çok uzaktaki bir evi terk edip şehrin öteki ucuna, merkezden ilki kadar uzak yeni bir konuta taşınmak için vakit ve para harcamaya benzer bu.
    Sorun, kapitalizm ile anarşizm arasında ‘geçiş sistemi’ olarak kabul edilebilecek ve özgürlükler bakımından kapitalizmden üstün olması bir yana, en azından dengi olabilecek hiçbir sistemin ortaya çıktığının görülmemesidir. Sosyalizm ile komünizm eşitlik fikri üzerinde temellenir. Ama özgürlük pek dert edilmez. Bireycilik üzerinde temellendiğinden en azından özgürlüğün tohumunu içeren burjuva sisteminden daha kötü zorbalıklardır bunlar. Sosyalizm ile komünizmin temellendirdiği ise mutlak erk sahibi bir Devlet’tir. Bütün insanları bu canavarın, öldürülecek bir bedeni bile olmayan bu Mutlak Kral’ın altında eşit kılarlar. Her ikisinde de burjuvazi her şeyini yitirir, emekçinin ise kazanacağı hiçbir şey yoktur. Burjuva köle değilken köle olur; burjuvanın dengi olmuş işçi, kendini yeni bir efendiyle birlikte bulur ve önceden olduğu gibi yine köledir. Burjuva sisteminde bir emekçi, her şeye rağmen ve emeği sayesinde ya da şans sonucu veya herhangi bir başka gerekçeyle kendisi için biraz para toplayabilir, toplum içinde yükselebilir, belli bir oranda özgürlük –en azından paranın sağlayabileceği oranda– elde eder. Sosyalist ya da komünist rejimde ise hiçbir umudu yoktur. Bu, cehennemin yeryüzünde kusursuzca geçekleşmesidir ve cehennemde, göründüğü kadarıyla, herkes eşittir."

    Şeytanın Saati ise
    Şeytanın Saati, Pessoa’nın bütün metinleri gibi insanın kendini ve ona yön veren birliği arayışındaki aynı güzergâhın etaplarından biridir ve yine diğer metinler gibi, o da bir puzzle parçası değildir: Pessoa eserlerinin belli başlı niteliklerini küçültülmüş olarak içeren bir bütündür. Bu bütünlük, hem içerik hem de biçem olarak söz konusudur. Pessoa’nın tüm eserleri gibi, edebi türleri tartışma konusu yapan ve hiçbir durumda aynı cinsten olmayan tüm türlere –öykülemeci tür, dramatik tür, lirik tür– benzeyen bu metin, aynı zamanda, sırrın ve bilginin bu gezgini tarafından gerçekleştirilen erişilmez hakikati arama yolculuğu olması bakımından da tüm türlerle arasında yakınlık kurar. Pessoa’nın belli başlı tüm konu ve saplantılarının, ezoterizmin bütün türlerinin, “aldatmaca”nın şiirsel mantığına karışan çelişkinin şiirsel mantığının Şeytanın Saati’nde seçki biçiminde bulunduğu söylenebilir ve varlıkla varlık olmayanın varlıkbilimsel takınağına da metnin her yerinde rastlanır. Dinsel, felsefi ve edebi sayısız düşsellikle dolu olan Şeytanın Saati, kökteş şairlerin eserlerine benzer bir tür sonsuz çokkişili söyleşiyle bizi karşı karşıya bırakır.

    Eserden
    Hiçbir zaman ne çocukluğum ne yeniyetmeliğim ne de dolayısıyla, erişeceğim erkeklik çağım oldu. Ben olumsuz mutlağım, hiçliğin cisimleşmiş haliyim. Asla elde edilemeden arzulanan, var olamayacağı için düşlenen şey – bu benim hiçlik krallığım ve bana verilmeyen taht bu. Bir ihtimal olan, var olması gereken şey, Yasa’nın ya da Yazgı’nın bahşetmediği şey – bunu İnsan ruhuna avuç avuç serptim ve bu ruh, var olmayanın yaşayan yaşamını hissedince allak bullak oldu. Ben, bütün görevlerin unutuluşu, tüm niyetlerdeki tereddütüm. Mutsuzlar ve hayat yorgunları, yanılsamalarından kurtulur kurtulmaz, gözlerini bana doğru kaldırırlar, çünkü ben de, kendimce, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Hem de çok, çok uzun zamandır! Başka biri gelip benim yerime geçti.
    İnsanlık pagandır. Asla hiçbir din içine işleyemedi onun. Sıradan insanın ruhunda, ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. İnsan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.
    Tanrılara taptığında, onlara fetiş gibi tapar. Onun dini gözbağcılıktır. Hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. Dinler, gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz, çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.
    Dinler simgedir ve insanlar simgeleri yaşamlar olarak değil (oysa öyledirler), şeyler olarak kabul ederler (oysa öyle olamazlar). Sanki Jüpiter varmış gibi –ama asla yaşıyormuş gibi değil– ona yaranmaya bakarlar. (Jüpiter yaşıyormuş gibi, asla varmış gibi değil.) Tuz dökülünce, bir tutam da sağ elle sol omuz üstünden serpilir. Tanrı’ya karşı günah işlendiğinde, birkaç ‘Göklerdeki Babamız’ duası okunur. Ruh pagan kalmaya ve Tanrı, mezarından çıkarılmayı beklemeye devam eder. Pek az kişi, zaman geldiğinde geri almak üzere, Tanrı’nın mezarının üstüne akasya (ölümsüz bitki) bıraktı. Ama bunlar, iyi aradıklarından, onu bulmak için seçilmiş kişilerdi.
    İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.
    Bunlar çağlarla zamanların sonsuzluğudur ve merkez noktasında hakikatin bulunduğu dairenin çemberi üzerinde yürümekten başka yapılacak şey yoktur.
    Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir. Bulunduğumuz yer olan dünya; olduğumuz şey olan ten; olmak istediğimiz şey olan Şeytan – üçü birden, o Büyük An’da, içimizdeki Efendi’yi, olmamıza ramak kalmış o Efendi’yi öldürdüler. Ve onun sırrı, ona dönüşebilelim diye sahip çıktığı sır kayboldu.
    Ben de, bayan, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Ben, daha Yuhanna konuşmadan önce buydum, çünkü Patmos’tan önce Patmos, bütün sırlardan önce sırlar vardır. Başka bir simge şemasında benim Venüs olduğumu düşündüklerinde (düşündüğümde) tebessüm ederim. Ama ne önemi var? Tanrısı ve Şeytanı’yla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte, bütün bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir. Ben, meslek olarak, Büyü ustasıyım – yine de Büyü nedir bilmem.
    Sırlara vâkıf olmanın en yüksek derecesi, var olan bir şey olup olmadığını bilmekte cisimleşen soruyla noktalanır. En büyük aşk derin bir uykudur, dalmaktan hoşlandığımız bir uyku. Ben bile, ki sırra en fazla vâkıf olması gerekenlerden biriyim, kimi zaman, içimde, Tanrı’nın ötesinde bulunan şeye sorarım, tüm bu tanrılarla yıldızların kendi uykularından, dipsiz derinliğin büyük unutkanlıklarından başka bir şey olup olmadıklarını.

    Okunması gereken kisa bir eser.
  • 158 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bukowski'nin aşağı yukarı her eserinde, bu eserinde de olduğu üzere otobiyografik bir yan bulunur. İnsanlar eğer kendi hayatları söz konusu ise çoğu zaman kendilerini olduğundan daha az kötü göstermeye çalışırlar. Bu, biraz da biz insanların zayıf bir noktası. Kötüysek eğer kötü diyemeyiz, "şu yüzden böyle oldu", "hep bu 'şu yüzdenlerden' dolayı bu hale geldim" deriz mesela. Bu aslında bir cesaret meselesidir. Kendini olduğu gibi gösterebilme cesareti insanda çok önemli bir noktadır. Özellikle de bu modern çağda insanların kendilerini olduklarından daha az kötü, hatta olduklarından çok daha iyi göstermeye çalışma mücadelesi sürüp giderken. Çünkü çağ, insanları buna itiyor. İnsanlar da doğası gereği olmamış şeyleri olmuşcasına oynamayı çok iyi bilir hale geliyorlar yavaşça. Bukowski, bana kalırsa, büyük çoğunluğu bu durumdaki insanlardan oluşmuş ruhsuz ve yapay modern toplumun içinden herkesin gözlerini kamaştıracak bir şekilde çıkmıştır. Bir güneş gibi parlamıştır diyemeyiz de ona, yaz günündeki sinir bozucu aşırı sıcak bir güneş gibi rahatsız etmiştir herkesi.

    Her eserinde kendi hayatının belirli bir dönemini kahramanı Chinaski'nin ağzından anlatan Bukowski bu eserinde genel olarak kendisinin iş bulmak uğruna çektiği zorlukları anlatıyor. Tabii sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu iş bulma serüvenini sürdürürken şahit olduğu modern çağın mantıksızlıklarından da çekinmeden söz ediyor. Ne görüyorsa onu söylüyor. Bukowski'de biraz bu da vardır; eserleri oldukça akıcıdır günlük hayat gibi. Çünkü modern çağ böyle olmalıdır belki de. Modern çağın etkilediği en önemli şeylerden biri de insanın zamanıdır. Birey, bu çağda zamanını o denli kolay boşa harcar ki, gündelik hayat, tabiri caizse oldukça akışkan hale gelmeye başlar. Bu da monotonluğu beraberinde getirir. Monotonluk durumunun içinde geçen zaman bireye her zaman daha fazla akıcı gelir. Her şey bir anda olur biter ve bir bakmışsın gecenin köründe yatağındasın ve uyuyamıyorsun. Zaman kavramının farkına varmak oldukça güçleşmiştir de diyebiliriz bu çağda. Zaman kavramının farkına vardığımızda genellikle kendimizi zamansal olarak beklenmedik bir yerde buluruz. Bukowski'nin yazım tarzı da böyledir, gündelik hayat gibi boğucu ve akışkan.

    Bu akışkanlık içinde insanlar zamanla mantıksız olan şeyleri fark edememeye, fark etmeyi cesaret edemeyecek hale gelmeye başlar. Çünkü farkındalığa onların içerisinde bulunduğu modern akışkan zamanda yer yoktur. Zaten zaman hızlı geçiyordur, bireyin geçim derdindedir, bir de bu varoluşsal şeylere mi kafa yoracaktır, değil mi? Hayır. Bu büyük bir yanılgıdır. Asıl önemli olan şey farkındalık iken insanların buna bile zaman ayıramayacak halde "zamansız" olmaları gerçekten üzücü. Modern çağda çevremize baktığımız zaman daimi olan bir aceleyi kolaylık fark edebiliriz. Herkes acele ediyor. Otobüse geç kalma korkusu, işe geç kalma endişesi, sınavdan geçer bir not alamama kaygısı. Her bir yanımızı bu takıntılar sarmışken, modern çağın akışına kapılmışken farkındalık sağlayabilmek ve toplumu eleştirebilmek bence büyük bir meziyettir. Toplu bir şekilde uyuyan bireylerin arasından uykudan uyanabilmeye benzer bu. Chinaski de bu uykudan uzun zaman önce uyanmıştır.

    İş dünyası her zaman için acımasız, insani duyguların olamayacağı bir ortamdır. Her zaman komik tutarsızlıklar ile doludur. Büyük restoranlara, orada çalışan garsonlara yönelik iş sağlığı ve güvenliği hakkında gerekli önlemleri alacak olan bir uzman gönderilir mesela. Ama kendi hatası bile olmayan bir aksilikle elindeki yüzlerce dolarlık yemeği yere dökerse onu aşağılayan ve suçlayan insanlar arasında kaybolur o garson. Dışarıdan bakıldığında işçinin iş yerindeki güvenliği için türlü formaliteler uygulanmıştır. Fakat esas meselede garson insan yerine bile konmaz. Bu gibi yüzlerce örneğin olduğu sert bir dünyadır iş dünyası. Bu eser de zaten by acımasız dünyadan; Chinaski'nin üniversiteden sonraki iş arama serüvenlerinden bahsediyor. İş dünyası olarak bahsettiğim şey de kesinlikle memur işleri değil, işçi sınıfı olarak isimlendirdiğimiz kesimin yaptığı her türlü işin olduğu iş dünyası. Reklam panosu değiştiricisi, lastik fabrikasında paketleyici, büyük bir restoranda garsonluk, temizlikçi gibi meslekler.

    Bukowski'nin yazımında üstte bahsettiğim üzere olaylar büyük bir hızla ilerler, eserin tamamına yayılmış bir akıcılık vardır. Boğucu modern çağın zamanın bu biçimde anlatılıyor olması eserin bütünsel olarak bazı şeyleri daha sağlam yansıtmasını sağlıyor zannımca. Bir paragraf içinde aşırı derinsel iç sorgulamalar yoktur Bukowski'de. Olan şey hayatın gidişatında, gerektiği yerde gereken tepkileri vermesidir Chinaski'nin (Bukowski'nin). Her şey bir anda gelişir, işe alınır Chinaski ertesi gün işten atılır, tam atıldığı anda modern çağın iğrençliğini yansıtır bize, sonrasında başka bir iş bulma çabalarına başlar. Bu açıdan lafı uzatmayı, dolandırmayı sevmez Bukowski, gördüğü bir şeyi tüm açıklığı ile ve tam zamanında söyler. Lafı dolandırmak onun tarzı değildir. Onun farkı budur. Fazlaca derine inmez, çünkü olayların gidişatına göre tam zamanında yapılan bir tespit, dile getirilen bir düşünce, derin düşüncelerden çok daha önemli ve etkilidir. Bizi acı acı gülümsetir tam da anlarda, işte o acı gülümsetmelerin ustasıdır Bukowski. Acı acı gülümseyip düşünmekten yapabileceğimiz daha iyi bir şey de bırakmaz zaten bize de.

    İnsanları birbirinden ayıran şeyin para olduğunu bir anda soruyor mesela Chinaski. Tam yerinde, tam zamanında. Bir insanı idealist yapan şey neden para kazanma isteğidir? Neden yatırımcılar toplumdaki en ünlü insanlar olur da düşünürler her zaman daha alt kademelerde yer alır? Aslında maalesef ki modern çağda para ve onu elde isteği birçok kavramın da yerine geçmiş durumdadır. Zeka, azim gibi mesela. Binlerce dolarlık bir partide dans eden insanlar zekidir topluma göre, ya da çok ünlü bir şirketin yöneticisi zamanında çocuk işçi çalıştırarak büyük kazançlara ulaşmıştır ama öldükten sonra herkes onu dahi ve azimli bir insan olarak görür. Evet Chinaski haklısın, bazı ölüler çiçekleri bile hak etmiyor, çiçekler ölüler için değildir. Eğer biri ünlü veya zengin ise söylediği sözler her zaman daha dikkate alınası şeyler olacaktır toplum için. Söylediği bir şeyin yanlış bir şey olduğu anlaşılsa dahi, toplumda o büyük kişilerin yandaşçıları da olur mutlaka; "aslında öyle demek istememişti"ciler türemeye başlar aniden.

    Chinaski iş serüvenine devam ederken, biz okurlar da bir yandan hem acı acı gülümseyip bir yandan da bu iğrenç hayata tahammül edebilir hale gelmeye başlıyoruz. Belki de bu en dehşet verici şey, değil mi? Bir çağda dolup taşan bir mantıksızlık herkesi sarıp sarmalamış ama farkındalığa sahip olup artık bunları normal karşılamaya başlar hale gelmişiz. Bu da bizleri daha da acı gülümseten bir gerçek. Bu açıdan, sıradan insanların kaygıyla baktığı her şeye, Chinaski kaalesiz bir rahatlıkla bakıyor. İşte tam da bu sayede doğru yerde doğru eleştiriyi getiriyor ve bizlerde derin etkiler bırakıyor. Esere biraz daha genel olarak bakmaya çalıştığınızda Chinaski'de mevcut olan daimi bir rahatlık halini gözlemleyebilirsiniz. Hayatta toplumun "kaygı verici" şeyler olarak tanımladığı her türlü olguya rahatlıkla bakabilmek, yerinde yorum yapmayı etkili hale getiren etmenlerden biri. Modern kaygılar insanın görüşünü kapatır çünkü. Obsesif kaygılar silsilesi hakimdir dört bir yana ve Chinaski bunların hepsine birasının son yudumunu içerek bakar. Gerçek insanlardan daha gerçektir bu yüzden o. Herkesin gerçek olma kaygısı duyduğu bir ortamda gerçek olarak kalabilmiştir ve kaygı duyanları mahvedici bakışlarla izlemektedir.

    Bir yandan da farkındalık, insanda farkında olmayanı kanatma, mahvetme durumu doğuruyor. Bu durumun da çokça altı çizilmiş eserde. Neredeyse her şeyin aldatmaca olduğunu idrak edemeyenlere bunu idrak etmeleri için anlatırsın her şeyi, tüm olağanlığıyla, idrak kapasitesi olanlar da büyük acılar yaşar. Çünkü ilk farkında olma anı acı dolu bir andır. Acı, bu yüzden insanın kendine gelmesinde gerekli bir etmendir. Acı ve zorluk. Doğru ve gerçek şeyler modern çağda bize empoze edildiği gibi asla basit ve kolay şeyler değildir. İşte bu uykudan uyanmak, aşırı gerçekçi bir kabustan uyanmaya benzer. Chinaski bu acıyı uzun zaman önce yaşamış bu yüzden de insanları kanatmaya çalışıyordur tabiri caizse.

    Ayrıca bir yazarın yaşanmışlığı da yazacağı eser açısından çokça önem taşıyor bana göre. Kimi yazarlar vardır, sefalet kavramını, son kitaplarından kazandıkları tonlarca para ile cefa çekerken yazmıştır. Bu, ne kadar gerçekçi ve etkileyici olabilir ki? Biçimsel olanı bırakın, eğer yazarın yaşamını, eseri hangi koşullar altında yazdığını biliyorsanız, size yapay uydurma şeyler gibi gelecektir olmadığı bir durumu betimlemeye çalışması. Ama Bukowski'de işler bu şekilde değil. Sefalet kavramını çokça yaşamış, her türlü işe girip çalışmış, zorluk çekmiş bir insandır Bukowski. Bir süre önce ona ait bir belgesel izlemiştim. Onunla röportaj için gelen gazetecileri dahi o anda sefalet içinde olan evinde ağırlamaktan çekinmez. İçerken verir röportajlarını, içerken konferans salonunda konuşma yapar. Çünkü neyse odur Bukowski ve bunu gizleme gereği duymaz. Bu yüzden daha gerçektir toplumdaki insanlara nazaran. Yaptığı kötü bir davranışı gizlemeye çalışmaz, hatta bazen kendini olduğundan daha kötü bile gösterdiği olmuştur. Modern çağda gerçek olarak kalabilmek gerçekten cesaret isteyen bir mesele. Bukowski de bunu gayet iyi başarmış. Hem Chinaski olarak eserlerinde, hem de Bukowski olarak yaşamında.

    İçki bağımlılığını saklamaz asla, ama bununla övünmez de, neyse odur. Kadınlarla birlikte olmasını, çapkınlığını saklamaz, çünkü insandaki kötü tarafların saklanması, gizlenmeye çalışılması sahtekarlıktır. Modern çağda gerçek kalamayanların içine en çok düştüğü hata budur. "Şu yüzden böyle oldu"culardan değildir, "oldu"cudur Bukowski. Doğaldır ve kendi zararına bile olsa yaptığı şeyleri gizlemez asla.

    Son olarak da eserin isminden de bahsetmek istiyorum. Eserin arka kapağında Factotum kelimesinin anlamı hakkında bir açıklama var. Latince bir kelime olan Factotum, kısaca, bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı olarak çevrilmiş. Bu bağlamda Chinaski, hayatsal anlamda bir ayakçıdır bir bakıma, hayattaki kimsenin uğraşmadığı farkındalık düşüncesi ile uğraşır her zaman. Çünkü ayakçılar genellikle kimsenin uğraşmadığı, uğraşmak istemediği işleri yaparlar. Çağımızda toplumsal olarak kim farkındalık kavramı ile düşünsel olarak uğraşır ki? Farkındalık ağırdır, herkes öyle kolay kolay katlanamaz buna sonuçta. Bu farkındalığın, Bukowski'nin üstte bahsettiğim kendi yazım tarzı ile resmedilmesidir Factotum.
  • Bu Öykü Kitap Kıyımına dikkat çekmek için "Şubat Ayı Hikaye Etkinliği" Kapsamında Yazılmıştır. -> #40159569

    PDF Okumak İçin: https://yadi.sk/i/SgXMmimw_jkfAw

    *

    Yıl: 2059, Yer: Amerika, New York

    Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı. Sonucuna bakarak, nedenini anlayamazdı. Bir şeyin olmuş olduğu gerçeğini bırakıp, geriye gidemez, nasılına ya da nedenine bakamazdın çünkü. Olan olmuştur, zamanı eğip, bükemezsin, yaşanmış olanı değiştiremez, her zaman içinde kaybolursun. En başa dönüp, sonucu unutmalı ve gerçek nedenleri sonuçtan bağımsız düşünmeliydi. İki saat sonra Massachusetts Üniversitesi’nde kitapların kökeni ile ilgili konuşma yapacaktı. Bu kaçıncı konuşmasıydı bilmiyordu, ama yeterli değildi, hiçbir zaman da yeterli gelmeyecekti. Araştırması hep bir yerde tıkanıyordu.

    Hava bir anda kararmaya başladı, gök gürüldüyor, dev şimşek dalgaları havada saniyelerce kalıyor, ağzını açık bırakıyordu. Trafik tamamen sıkıştı, New York’un pis havası şimdi daha da kötü bir hal alıyor, yol kenarında ki ızgaralardan buharlar çıkıyordu. Russell ileriye doğru baktığında neyin yaklaştığını çok iyi anlamıştı. Sonunda burada da gerçekleşiyordu. Kara delik yavaş yavaş açılmaya başladı, sonunda dev bir boyuta ulaştı. Yaklaşık olarak ikiz kuleler yüksekliğinde, Yankee Stadyumu genişliğindeydi. Sağ üst tarafta titreşimli dijital saat görünümün de bir şey vardı, rakamlar sürekli ileri doğru hareket ederek değişiyordu. Onun üzerinde altmış saniyeden geriye sayım yapan başka bir dijital gösterge vardı. Aslında dijital mi, yoksa göz yanılsaması mı belli değildi. Kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor, yavaş yavaş Russell’ın bulunduğu taksiye doğru ilerliyordu.

    Göstergede son on saniye belirdi ve taksi tam kara deliğin önündeydi. Russel nefesini tutmuş, başına neyin geleceğini bilmeden donakalmıştı. Kapı çarpması sesi ile kendine geldi, taksi şoförü arabayı terk etmiş, Russell tek başına kalmıştı.

    Son üç saniye, iki, bir ve Russell’ın bulunduğu taksi kara deliğe girmişti. Zaman durmuş, deliğin içindeki bütün insanlar kendinden geçmiş, hareketsiz bir halde duruyordu.
    https://ibb.co/XXSTgP4

    Russel birden gözünü açtı, ilk önce sessiz sessizlik, sonra aniden “sonic” bir patlama silsilesi yaşandı. İlk sesten sonra ardı ardına üç patlama sesi duyuldu. Son ses kulağı sağır edici seviyedeydi, Russell çığlık atarken, ellerini kulağına götürüp sesi kesmeye çalıştı. https://www.youtube.com/watch?v=dumrIo4lwo8 Ses aniden kesildi ve Russell boşlukta savrulmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı, zaman ve mekandan ayrıldı. Tekrar gözünü açtığında, bir sokak arasında yere uzanmış bir vaziyetteydi. İlk önce ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar denedi, sonunda duvara tutundu ve ayağa kalktı. Birden sokak boyu koşturan çocukları gördü, ellerinde kitaplar, on beş, yirmi çocuk koşturuyor, üzerlerinde kahverengi okul üniformasına benzer üniformalar, kafalarında üçgen biçimli şapkalar, kahverengi şort, ayaklarında yarım bot ve uzun çorap. Kollarında kırmızı siyah bir bant vardı ama onu tam görememişti.

    “Çocuklar” dedi, kendi kendine, nasılda kitaplarla sımsıkı bağlanmış. Bu tabloyu görmeyeli çok uzun bir zaman olmuştu. Peşlerinden gitmek için hareketlendi ama üç adım sonra durakladı. Nerede olduğunu anlamadığını anladı. Derin bir nefes aldı, “sonunda gerçekleşti, üstelik ben oradayken” dedi. Ne şans ama!

    Uzmanlar bu olaya “Zaman Dönencesi” adını vermişti. Ortak görüşe bakılırsa “Tarih Karmaşası” yaşanıyordu. Her yıl, bilinmeyen bir ay ve tarihte ortaya çıkıyordu kara delik. Dönencenin içine girmiş insanlar, deliğe girdiği anda, sağ köşede dönen numaraların belirlediği tarihe gidiyor, yirmi dört saat orada kalıyordu. Tam bu esnada, dünya kehribarla kaplanıyor ve yaşam duruyordu. Yirmi dört saat tam olarak yirmi dört saat mi onu tam bilmiyorlardı. Çünkü her şey duruyordu. Sadece kara delikte yolculuk yapanlar zaman ve mekandan muaf kalıyordu. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı bilim adamları.

    Russell kendine gelip yürümeye başladı. Yerde bir kağıt parçası buldu, gazeteden kopmuştu besbelli. Dikkatlice tarih kısmına baktı, 9 Mayıs 1933 yazıyordu. Hangi yıla ve döneme geldiğini anlamıştı. Bu tarih bir yerlerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramamıştı. Çocukların gittiği yöne doğru gitmeye karar verdi, bir meydana çıktı sokak. Herkesin elinde bir kitap vardı, şaşılacak şeydi. İnsanlar bir çember oluşturmuş, marş söylüyorlardı. Kalabalığın çoğunu çocuklar oluşturuyordu. Kalabalığın arasından bir alev gördü Russell. Tam aleve doğru giderken teker teker insanların bir şey söylediğini, daha sonra ellerindeki kitapları attığını gördü. İnanamadı, ne oluyordu hala kavrayamamıştı.

    Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    Sarışın bir çocuk çılgınca bağırdı;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!
    https://ibb.co/qBthL3P

    Topluluk galeyana geldi. Her bir ağızdan sesler çıkmaya başladı: “Kafirler, ahlaksızlar, devlet düşmanları, haninler…” Russell gördüklerine inanamıyor, kulakları söylenenleri işitmek istemiyordu.

    Küçük bir çocuk gazete satıyordu, elinden hızlıca gazeteyi aldı ve “bu bugünün gazetesi mi?” dedi. Sarışın çocuk “evet” dedi. 10 Mayıs 1933 yazıyordu. Tarihi şimdi hatırladı. Nazilerin tüm ülkede başlattıkları kitap yakma eylemlerinin tarihiydi. Şu an bütün ülkede benzer görüntüler olmalıydı. Bedeni sarsıldı Russell’ın ama kendini hızlıca topladı. Hemen ayrıldı oradan, hızlı adımlarla meydanı geçti, sonra yavaşladı ve soluklanmak için durdu. Yoldan ardı ardına askeri kamyonlar geçmeye başladı, arkalarından askerler uygun adım yürüyordu. Yüreği yerinden oynadı Russell’ın. Sürekli fotoğraflardan gördüğü siyah üniformalı Nazi askerleri, uygun adım ayaklarını yere sertçe vurarak yürüyordu. “SS” yazısını ve “Kuru Kafa” armasını gördüğünde, daha da gerildi. Ürkütücü bir görüntüydü, neyse ki Russell Amerikalı olmasına karşın, anne tarafından Almandı. Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, tam da Himmler’in hayalini kurduğu üstün Alman Irkını yansıtıyordu. Almanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Annesi öğretmişti ama çok pratik yapmamışlardı. Dili kaba buluyordu ve geçmişle yüzleşmek istemiyordu.

    Kalabalığın olduğu yere doğru yöneldi ve kalbi sıkıştı. Nazi Almanyasının askerleri ile burun burunaydı. Adolf Hitler ve Heinrich Himmler, meydanda ki askerleri selamlıyorlardı. Yere çarpan her ayağın çıkardığı ses, Russell’ın kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.
    https://www.youtube.com/watch?v=mfFQf_7U3Ow

    Gözlerini kapadı, inançlı biri olmamasına rağmen “Tanrım” dedi, -çünkü insanlar başları sıkışınca Tanrı’ya sığınırdı- “Tanrım” dedi, bu korkunun doğmasına nasıl izin verdin, bu kötülüğün yaşanmasına nasıl göz yumdun, bu karanlığa nasıl ışık yaktın, nasıl oldu da yerle bir etmek yerine, topla tüfekle savaşmalarını sağladın. Varlığını hiç hissetmedim, insanlığı bu zamanlarda mı terk ettin? Yoksa çok uzun yıllar önce mi terk etmiştin?

    Kafasını öne eğdi ve yürümeye devam etti. Çocuklar ellerinde ki kitaplarla koşturuyordu, nereye gittiklerini bu sefer biliyordu. Yakmaya gidiyorlardı, tarih kıyıma başlamıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, devam ediyordu. Nasıl sorusunu soramıyordu, zamanda yaptığı yolculuk, düşüncesinin çok ötesine geçmişti. Kötülükle birleşmiş insanlığa karşı, iyilik kazanamazdı. Başka bir kötülüğün galip gelmesi gerekiyor diye düşündü.

    Kafasını sola çevirdiğinde, bir kalabalık gördü. Yine kitap yakıyorlar sanırım dedi, yakınlaştı. İnsanlar bir salona giriyordu, Russell onları takip etti. Salonun ortasında yaklaşık iki yüz sandalye vardı. Herkes sıra ile oturmaya başladı. Salonun dolduğunu gören görevli takdime hazırlandı, baylar ve bayanlar, Sigmund Freud! Russell şaşkındı, bunu beklemiyordu, aslında beklediği hiçbir şey yoktu, geçmiş zaten yaşanmıştı, müdahale edebilmesinin bir yolu yoktu. Şu an sadece seyirci olarak orada bulunuyordu. Sigmund Freud konuşmaya başladı.

    Kant: "Deli, uyanıkken rüya gören kişidir."
    Krauss: "Delilik, duyularımız uyanıkken gördüğümüz rüyadır."
    Schopenhauer: "Rüya kısa bir delilik, delilik ise uzun bir rüyadır." dedi. Russell içinden ben nasıl bir deliliğin içindeyim peki dedi içinden, burası geçmiş tarihin yaşanmış bir sahnesi. Bunca acının içinde insan nasıl mutlu olabildi, nasıl yaşayabildi, bu katliamların içinde nasıl var oldu?

    “Son derece ilginç bir dönemde yaşıyoruz, ilerlemeyle barbarlığın el ele verdiğini görmek bizi şaşırtıyor. Sovyet Rusya’da, boyunduruk altında tutulan yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını düzeltmek için yola koyuldular, insanları din “afyonundan” uzaklaştırma konusunda ellerini çabuk tutup, onlara makul bir cinsel özgürlük tanıma konusunda bilgece davrandılar; ama aynı zamanda da halkı en acımasız zorlamaya tabi tutup her türlü düşünce özgürlüğünü ellerinden aldılar. Benzeri bir kaba kuvvetle İtalyan halkı düzen ve görev duygusu için eğitiliyor. Alman halkı bağlamında, ilerici fikirler olmaksızın da neredeyse tarih öncesi bir barbarlığa yönelişin mümkün olduğunu görmek, bizi can sıkıcı tedirginlikten kurtarmıştır. Şöyle veya böyle, günümüzde durum öyle bir hal aldı ki muhafazakar demokrasiler, kültürel gelişmenin bekçileri oldu; ve tuhaftır, bugüne kadar düşünce özgürlüğüne ve gerçeğin keşfedilmesine karşı acımasızca savaşan Kilise, bugünkü Katolik Kilise kurumu, uygarlığı tehdit eden bu tehlikenin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturdu!”

    Russell dikkatlice dinliyordu, izninizle dedi kısık bir sesle, sonra boğazını temizledi, ayağa kalktı, “Bay Freud “ dedi, yarım saattir sizi dinliyorum ve saygım sonsuz. Bağışlayın ama bir sorum olacak, söylediğiniz şeyleri, anlayabildiğimiz kadarı ile anlıyoruz, anladığımız şeyleri de anlayabildiğimizi sandığımız şekilde anladığımızı düşünüyoruz, “Freud dikkat kesildi” , dışarıda yaşanan kitap yakma barbarlığı hakkında bir şey söylemeyecek misiniz? Nasıl olurda buna göz yumuyorsunuz, aklım buna bir yanıt bulamıyor, söyleyin Bay Freud, analiziniz ve düşünceniz nedir? Geleceğe söyleyeceğiniz bir şeyler yok mu bu konuda?

    Freud, başını eğdi, Bay….? Russel, Bay Freud, adım Russell. Teşekkürler Bay Russell, sorunuza yanıt vermek isterim. “Dinliyorum” dedi, Russell, -dikkat kesilmişti.-

    “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” dedi Freud. Benim kardeşlerim toplama kamplarında öldü, Bay Russell. Şimdi bana daha da dikkatle kulak verin;

    5 ARALIK 1930
    Adolf Hitler’in başyardımcılarından biri olan Joseph Goebbels ve Fırtına Birlikleri (SA), Berlin’deki Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok" adlı filmin galasını dağıttı. Nazi protestocular filmin gösterimini durdurmak için sis bombaları ve aksırık tozu attı. Filmin kesilmesine karşı çıkan seyirciler dövüldü. Roman, Naziler arasında hiçbir zaman sevilmemişti, çünkü savaşın zalim ve saçma yanını tasvir etmesini "Almanların özüne ait bulmuyorlardı". Sonuç olarak film yasaklandı. Remarque 1931’de İsviçre’ye göç etti ve Naziler iktidara geldikten sonra 1938’de Remarque’ın Alman vatandaşlığını feshetti.

    13 MART 1933
    Adolf Hitler'in en güvendiği yandaşlarından biri olan Joseph Goebbels, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Reich Bakanlığı’nın başına getirildi. Bu kurum, tüm medyadaki yazıların ve yayınların (gazete, radyo programları ve filmler) yanı sıra, genel eğlence ve kültür programlarını (tiyatro, sanat ve müzik) da kontrol ediyordu. Goebbels, Nazi ırkçılığını ve fikirlerini medyaya sokuyordu.

    10 MAYIS 1933
    Kırk bin kişi Berlin’in Opera Meydanı’nda Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Goebbels, Yahudiler, liberaller, solcular, pasifistler, yabancılar ve diğerleri tarafından yazılan her şeyi "Almanların özüne ait olmadıkları" için kınadı. Nazi öğrenciler kitapları yakmaya başladı. Tüm Almanya’daki kütüphaneler "sansürlenen" kitaplardan arındırıldı. Goebbels "Alman ruhunun temizlenmesi" hareketini ilan etti.

    “ALMAN RUHUNUN TEMİZLENMESİ” Bay Russell, Ruhun temizlenmesi! Bu Palavranın tutmuş olduğuna şaşırmıyorum.

    “Vicdansızlık bu” dedi Russell

    "Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır." dedi Freud. Devam etti;

    “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” “Bir insanın moral yönünü, yani ruhsal yönden etkilemeye çalışmak, pratikte daha çok başvurulması gereken ve işin özüne daha uygun düşen bir tutum olmaz mı!” Bay Russell? Hayat kolay değil!" “Bir tabuyu çiğneyen insan da tabu olur, çünkü başkalarını ayartıp, kendisi gibi davranmaya yöneltebilecek duruma gelmiştir.”

    Bay Russell, bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın...”

    Tüm insanlık bundan çok uzak olmayan bir gelecekte Nazileri unutabilir, neler yaptıklarını da unutabilirler, ama insanlığa neler hissettirdiklerini asla unutturamazlar! Yakılan kitaplar, yakılan insanlar, toplama kamplarında duş alacağını sanıp gaz odalarında öldürülen insanlar, toplu mezarlar, canı sıkıldığı için alınlarından vurulan insanlar… Bütün bu yaşanan gerçeklerin tüm insanlığa neler hissettirdiğini asla unutturamayacaklar. Bugünler geçecek, hissettirdikleri kalacak. Yaksınlar yakabildikleri kadar, kendi cehennemlerinde yanıp kül olacaklar!

    Belki de Bay Russell, “Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur; uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz.”

    İlkellik yaşadığımız şu dünyadan çok ta uzak değil. Dışarıda yaşanan şeyler, modern bir şey mi çağrıştırıyor size? Size tavsiyem Bay Freud, akıl verirken, karşınızdakinin sizden daha az akıllı olmadığını düşünün. Vereceğiniz tavsiyeler, olmuş olan ya da olacak olanlarla bağlantılı olsa da, bir salonda saatlerce konuşmanın faydasızlığı eylemsiz bir uğraştır. Size göre belki de düşünmek bile bir eylemdir, doğru olabilir ama nasıl bir eylemdir? Konuşmanın yararları meydanlarda görülür, yoksa burjuva zaten burjuvadır. Pahalı elbiselerle sizleri dinler ve katıldıklarını belirtirler. Anlamadıkları onca şeye rağmen, katılırlar. Anlamadıkları şeylerin bir önemi yoktur, önemli olan bulundukları ortamın verdiği haz ve farklı bir şey yapıyor olmanın tutkusudur. Gerçi size sorarsak, konu cinselliğe bağlanır. O yüzden sormak istemiyorum. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim, “gelecekten bakıldığında daha farklı göründüğünüzü söyleyebilirim” dedi Russell. Freud, bir anda anlamadı, daha sonra da anlamadı, anlam veremedi söylenen şeye.

    Russell salondan ayrılırken, arkasını döndü ve Bay Freud dedi, “Hızla değişen koşullara uyum sağlamaya gönülsüz tembel zihinler için tutuculuk hep benimsenmiş bir bahane olmuştur.” bunu hatırladınız mı? Düşündü Freud, hayır ama çok anlamlı dedi. Evet, “bunu siz söylediniz,” dedi Russell ve hızlıca oradan ayrıldı. Freud’la olan bu diyaloğuna hem inanamıyor hem de yaşanan şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamıyordu. Ve sokaklarda kitaplar yakılmaya, tarih talan edilmeye, yazarlar hapse atılmaya devam ediyordu…

    Ve bunun adı TEMİZLİKTİ!

    (Anlatıcının Notu: Kara delik (Zaman Döngüsü), geçmiş ve geleceğin anlık değişen birleşimi olduğundan, olmuş ya da olacak olanın da soruya cevap verilmesinin olanağını doğuruyordu. 1933’te yaşanmamış olan bir olayın, daha sonra yaşanmış olduğu zaten bilindiğinden, Freud’un verdiği cevaplarda yer, mekan ve zaman aramamak gerekir.)

    Russell gördüğü kıyım karşısında titremeye başlamıştı, insanlar kamyonlarla meydanlara kitap taşıyorlardı. Bulunduğu yıldan geriye bakıp, geçmişi anlamaya çalışıyordu ama geçmişin göbeğine geldiğinde bunun anlaşılabilir bir şey olmadığını anlamıştı. Bu zihinlerde meydana gelen bir şey olmalı, bir parmak işareti tüm bu kıyıma olanak sağlıyorsa, tarihin bilinmeyen yüzünde gerçekleşen kıyımları ortaya çıkarmanın bir yolunun olmadığı da aşikardı.

    Zaman daralıyordu, kendi geleceğinde ki dünyada kehribar yavaş yavaş eriyor, kara delik zaman yolculuğunu tersine çevirmek için tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Geldiği sokağa geri döndü, nerede olduğu pek fark etmezdi, geçmişe ait değildi, öyle olması gerektiği için olan bu yolculuk, öyle olması gerektiği için olmuştu. Mantıksal bir karara varmak düşüncesi, aklının ucundan bile geçmedi. Tek bir kelimeyle tanımladı tüm bu olanları.

    VAHŞET!!!

    Kara delik açıldı ve her şey tersine döndü, kehribar eridi, zaman bir yıl boyunca kendi akışında ilerleyecekti.

    “Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı…”

    Nereden aklına geldiğini anlayamadığı sözcükler, birden çıkıverdi ağzından;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!

    -Bitti-
  • Uzun zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı.

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı.
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu.

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu.

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi.

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi:

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi.
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını.
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü,
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da.

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...
  • Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • "Neden hayat sevdiklerime karşı bu kadar acımasız olmak zorundaydı?

    Ve neden sevdiklerim bana ihanet etmek zorundaydı?"
    Paul Cleave
    Sayfa 312 - Pegasus yayınevi