• 154 syf.
    ·15 günde
    Kitabı bitirince nedense kafamda Müslüm Gürses’in bu sözü canlandı. https://drive.google.com/...r6U/view?usp=sharing

    Anlatabildik mi ‘‘küçük adam’’, hikayeyi?

    Bu arada, unutmadan, Spoilersiz İncelemem Yoktur :))

    Bir roman değildi okuduğum, bir hikaye değildi, edebi bir eser hiç değildi. 1946 yılında Wilhelm Reich tarafından Orgon Enstitüsü için kaleme alınan bir belge, bir söylevdi. Yayımlanması ise hiç düşünülmemişti. 1947 yılında Orgon Enstitüsü’nü yok etme çalışmaları baş gösterince bu söylevin de tarihsel bir belge niteliğinde yayımlanmasına karar verildi.

    Peki kimdi bu Wilhelm Reich?

    Yahudi asıllı bir aileden gelen hekim ve psikanalistti. Üniversite öğrencisi iken katıldığı bir çalışma neticesinde psikanalize ilgi duydu, Freud’un öğrencisi oldu. Üniversiteyi bitirdikten sonra psikanaliz alanında çalışmalarını sürdürdü, cinselliği konu alan eserler meydana getirdi. Freud’un libido kuramını hem bir siyasal-toplumsal çerçeve içine oturtmayı hem de biyoloji ile bağıtlandırmayı amaçladı. Bu amacın siyasi ayağını gerçekleştirmek içinse Avusturya komünist partisine girdi. Hitler iktidara geçtiğinde ise önce Viyana’ya sonra Danimarka’ya kaçmak zorunda kaldı. *

    Hayatının burdan sonraki kısmı pek de kolay geçmedi, bazı siyasi nedenlerden dolayı birçok şehir değiştirdi. Yolu ABD’ye kadar gitti. Belki de burası Wilhelm Reich’in kovulacağı ‘‘dokuzuncu köy’’dü.

    Burda bir düşünce ortaya attı Reich. Canlılardaki yaşam enerjisinin o güne dek bilinmeyen, biyolojik-fiziksel etkileri olan bir elektrik enerjisi olduğunu ileri sürdü ve buna ‘‘orgon’’ ismini verdi. Ardından 1942’de Orgon Enstitüsü kuruldu. *

    1947’de yayımlanan ve Reich’in enstitüsünü bilimsel dolandırıcılıkla suçlayan bir makalenin ardından Reich ve Orgon Enstitüsü için suçlamalarla ve karalamalarla dolu gerilimli bir dönem başladı ve olaylar Reich’in yargılanmak istenmesine kadar gitti.

    Yapılan soruşturmalar neticesinde 1954’te dava açılmasına karar verildiğinde Reich (bence inanılmaz derecede haklı bir gerekçeyle) mahkemeye gitmedi. Ona göre bilimsel sorunlar üzerine bir hukuk kurumu karar veremezdi, hazırlanan iddianame de mahkemenin doğa bilimleri konusunda bilgisizliğini ortaya koyuyordu. *

    Mahkemeden çıkan karar Reich’in hapse girmesi, tüm orgon aygıtlarının yok edilmesi, Reich ve arkadaşlarının tüm kitaplarının yakılmasıydı. 26 Ağustos 1956’da New York’ta ALTI ton kitap yakıldı. Temyiz mahkemesinden de bir sonuç çıkmayınca Reich hapse girmek zorunda kaldı. Ve Lewisburg cezaevinde öldü. *

    Şimdi ben Wilhelm Reich, Orgon Enstitüsü hatta Dinle Küçük Adam hakkında internetteki birçok yerden bulabileceğiniz bu teknik ve kimine göre oldukça sıkıcı bilgileri neden verdim, neden kitabın bana hissettirdikleri ile başlamayı tercih etmedim?

    Çünkü bana kalırsa kitapta anlatılan birçok şey buradaki bilgilerin öğrenilmesiyle anlam kazanıyor. Nasıl mı? Anlatacağım.

    Dinle Küçük Adam sayfalar boyunca‘‘küçük adam’’ olarak adlandırılan kişiye ve bu kişinin nezdinde tüm insanlığa yöneltilen bir sesleniştir. Bu seslenişteki sesin sahibi ise küçük adamın yanılgısının farkında olan, ömrünü onu bu yanılgıdan döndürmeye adamış ‘‘büyük adam’’dır. Kitapta bir de ‘‘küçük büyük adamlar’’ geçer ki bunlar küçük adamı ezen, sömüren, onun gerçekleri fark etmesini engelleyen ve kendilerinin ‘‘büyük’’ olduğunu iddia eden adamlardır.

    Küçük adam, kendi potansiyelinin farkında olmayan, kendine ait bir düşüncesi olabileceğini düşünemeyen, gazetelerden okuduklarını kitaplarda okuduğu ya da araştırarak elde ettiği bilgilere yeğ tutan, az bilen ancak çok inanan, komşusunun kapısını gözetleyip ahlak bekçiliği yapan, iradesini bütünüyle kendini koyun gibi güdecek politikacılara bırakan, kendisine söylenen sözün veya yapılan bir bilimsel çalışmanın ‘‘yaşa!, varol!’’ diye yücelttiği Führerlerine en ufak bir toz kondurması durumunda polise ya da savcıya koşan, hiçbir zaman gerçek manada sevmeyen tüm insanlardır. Ve büyük adam kitap boyunca tüm bunları küçük adamın yüzüne tek tek söyler.

    Çünkü Büyük adam, küçük adamın içinde bulunduğu bu durumun farkındadır. Onun uyanmasını istemektedir, zaten kitap boyunca küçük adamın tepesine tepesine indirdiği balyoz gibi sözler buradan kaynaklanmaktadır. Büyük adam ömrü boyunca laboratuvarlara kapanıp küçük adamın hastalıklarına iyi gelecek çözümler üretir, yalnız bir kesim için değil tüm evren için alın teri döker, çalışmaları siyasi otoritelerin fikirleri ile ters düşünce de aşağılanır, yargılanır, yaftalanır, tıpkı Wilhelm Reich gibi. Üstelik büyük adamı bu zorluklara sürükleyen de çoğu zaman uğrunda bu kadar uğraştığı küçük adamdır.

    Büyük adamın seslenişinde kitap boyunca yoğun şekilde hissedilen bir öfke vardır. Okuyucuya başta iyi gelen, ona bazı şeyleri fark ettiren, ‘‘adam haklı abi’’ dedirten bu öfke sayfalar ilerledikçe can sıkmaya başlar. Çünkü bir yerden sonra konu bizim ‘‘küçük adam’’ olduğumuz noktalara gelir. Küçük adamın tepesine inen balyozları kendi tepemizde hissederiz.

    Büyük adam, küçük adama çok kızmasına rağmen onun iyileşeceğinden ümitlidir. Ona göre küçük adamı bütün bunlara sürükleyen yine küçük adamın kendisidir, kendindeki gücü fark ettikten sonra her şey düzelecektir. İtiraz da edecektir, sesini de yükseltecektir, hakkını da arayacaktır.

    Önce küçük adamın kim olduğunu anlatmakla başlayıp daha sonra onun yaptığı yanlışları tek tek yüzüne vuran büyük adam kitabın sonunda küçük adama olan inancını dile getirir. Ve ‘‘bir umudum sende, anlıyor musun’’ minvalinde şöyle seslenir küçük adama:

    Sen büyüksün, küçük adam, yalnız kendi işini sevgiyle yaptığın, kendini mimariye, yontuya, resme, tarla ekimine coşkuyla verdiğin zaman; sen büyüksün, ama mavi gökten, geyikten, şebnemden, müzikten ve danstan zevk aldığın zaman; büyümekte olan çocuklarına, karının ya da kocanın vücuduna hayranlıkla baktığında; yıldızları incelemek için gözlemevine gittiğinde, diğer kadın ya da erkeklerin yaşam üzerine yazdıklarını okumak için kitaplığa gittiğinde sen büyüksün. (#41165457)

    Bir kez daha okumamı gerektirecek kitaplardan biriydi. En kısa zamanda...

    Bir de Allah rızası için çevirilerinin iyi olması ile meşhur yayınevlerinden biri şu kitabı yayınlasın da, ikinci okuma bari içimize sinsin.

    Bu da okuyarak bu satıra kadar gelmiş sana ufak bir hediyemdir: https://www.youtube.com/watch?v=e0FMoeULh7g

    İncelem içerisinde sonunda (*) bulanan yerlerdeki bilgileri şurdan aldım: http://www.filozof.net/...all=1&limitstart
  •      Kitaplar "TonTon Ali" serisiyle tanıştığımdan bugüne, hayatta bana farklı ve güzel pencereler açan en iyi arkadaş ve öğretmen oldular. Okumanın tadına ilkokul 4.sınıfta okulumuza gelen sınıf öğretmenim sayesinde vardım. İsmini her zaman, daha pek çok konuda da minnetle anacağım Ayşe AKBABA öğretmenim sayesinde. Birleştirilmiş sınıflı köy okulumuzda köşede öylece duran sınıf dolabını kütüphane yapma fikrini ortaya attı. Bir ay dolmadan minicik ama zengin içerikli kütüphanemiz hazırdı bile. Ödüllü okumalarla her an rekabete hazır duygularımız kamçılanınca da sınıfça dur durak bilmeyen okumalara başlamış olduk. Jules Verne'nin kitaplarının benim için hala özel olmasının sebebidir o mini-kütüphanemiz. Lise yıllarında roman-hikaye bitirir gibi şiir kitabı bitirdiğimi hatırlıyorum. Şiiri de böylece sevdim. Okudukça uzaklarda unuttuğum düşüncelerimle duygularımla yeniden tanışıyormuşum gibi bir his...
         Eserin içeriği, yazarının-şairinin özelliği derken kendimi Türk dili ve edebiyatı öğrencisi olarak buldum. Beğeni odaklı eski okumaların yerini çoğunlukla kaygılı okumalar aldı maalesef. Bölüme dair tek hayal kırıklığım da bu sanırım. Mezuniyet sonrasında her ne kadar eski okuma alışkanlığıma dönmeye çalışsam da bunu pek beceremediğimin farkındayım. Hatta öğrencilik yıllarıma göre epey az okuyorum. Hayat telaşesi, akla gelen ilk günah keçisi.
         Okuduğum eserleri şimdiye kadar kayıt altına almadığım için üzgünüm. Hatırladığım kadarıyla bilgileri buraya ekleyeceğim. Hem ileriki okumalarım için de kendime bir teşvik aracı olur umarım bu platform. Hadi hayırlı uğurlu olsun bana 😊
  • Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenenler
    Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır.

    O talihsiz geri sıçramanın, yani SSCB’nin sona ermesinin ardından, Dünyamızı bir virüs esir almış durumda… Sivil örümcekçilik virüsü. En sağından en “sol”una kadar, egemenliği elinde bulunduran siyasi ekipler bu virüsün etkisi altında.

    Söz konusu virüsün etkisi altında düşünce felcine uğramış arkadaş Mustafa Kemal neden Marksist-Leninistlerin bir kısmı tarafından savunulmakta diye feryat ediyor bir yazısında.

    Kısaca özetlemek gerekirse, Mustafa Kemal’in önderlik ettiği ulusal nitelikli kurtuluş hareketi, sosyalizme yuva olan değerleri, gelişimi ifade etmekte. Tıpkı Bolivar’ın, Jose Marti’nin ifade ettiği gibi. Tabii ki sınıf mücadelesinin ışığı altında o yuvanın modern gericilik olan Finans-Kapital tarafından nasıl parçalanmaya çalışıldığını, bu durum sonucunda Kürt ve Türk halkından sömürülen tabaka ve sınıfların acılarının nasıl arttığını ortaya koymalıyız. Bu kavrayışa sahip olamadığımız anda kendimizi sıradan, sorgulamayan, bir oy veren / seçmen olarak buluruz. Ancak Türkiye’de sosyal düzenin değişimini isteyen kişiler olacaksak, Mustafa Kemal’in ve önderlik ettiği hareketin değerini eğip bükmeden kavramak zorundayız. Bugün Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenen, onu hakkı neyse öyle değerlendiren kişiler, işte en “rahatsızlık verici” kişiler onlardır.

    Sanıldığının aksine, bugün o ruhu taşıyanların büyük kısmı Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu partide değildir. Hatta geçmişte Atatürk’ün önderliğini yaptığı partinin bugünkü haliyle de, sınıfla da uzlaşmayan, bu yüzden de toplamda bin yıllarca hapislere çarptırılan geçmişleri vardır. 50 yıl öne, Mustafa Kemal’in, kendisine dost görünenler tarafından öldürülmeye (beden ve devrimci ruh açısından) çalışıldığını, nesnel bir bakış açısı ile ortaya koyanlar da yine onlardır.

    “ATATÜRK’Ü ÖLDÜREN NEDENLER

    Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci”, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.“Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.”

    En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…”. Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini göz önüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi. Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamayacak ortamda kıvranmasıydı.

    Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek :

    Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

    Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor: “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” … Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yok edebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.”

    Sürekli vurguladığımız gibi, Finans-Kapital (bugünkü TÜSİAD, TİSK, TESK), Mustafa Kemal’e dost görünümlü bir düşmandı. Bugün de görüldüğü gibi, uluslararası emperyalizm ile birlikte, sivil örümcekler aracılığı ile mirasını yemekle meşguller. Neler neler duymuyoruz, görmüyoruz ki bu partide… “Yeni” olduğunu, “sağdan oy almak” adına türbana dolandığını, yönetiminde her türlü şeriatçı, ajan örgüt öğrencisi, organize suç örgütü sempatizanına yer verdiğini, Kürt ve Türk ulusunu katillikle itham edenleri milletvekili yaptığı, 15 Temmuz hesaplaşmasının ardından Taksim’de, Yenikapı’da gerçekleşen eylemlerde organize suç örgütüne meşruluk zemini sağladığını, sarı sendikacının, karşı-devrimci “akademisyen”in yuvası olduğunu… Partinin başına çöreklenmiş, ikinci enternasyonalin fon örgütlerinden maddi ve manevi destek alan vakfın marifetleri ile Mustafa Kemal’in mirası (hem maddi hem manevi anlamda) yenmektedir ve bu eylem gösterdiğimiz gibi yakın zamanda başlamamıştır sanılanın aksine.

    Tarihsel süreci kavrayamayan ya da çeşitli çıkarlar dolayısıyla görmezlikten gelen sıradan, sorgulamayan seçmenin Mustafa Kemal sempatizanlığı ya da Mustafa Kemal metalaştırması artık değer etmemektedir. Yani bilinçli bir yurtseverlik yerine, şovenizm kokan bayağılıklar metelik etmemekte, hatta bilinç bulandırmaktadır.

    İşte Proletarya Devrimcileri, tam da bu boşluğun altını doldurabildiği sürece anti-emperyalist cephenin öncüleri haline gelmekte, Mustafa Kemal’in ruhunu verdiği (doktrine ettiği) Türkiye’nin bağımsızlığı davasına gerçekten sahip çıkanlar olmaktadırlar. Tabii ki bunu güncel sorunların değerlendirmesi ışığında gerçekleştirmekteler.

    Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır. Bu yüzden demokrat gördükleri ajan örgütü patentli milletvekillerine üzülmekle meşgul olurlar. Ağustos böceğinin hikayesinde olduğu gibi, meclisteki parababaları muhalefeti de siyasi etkinliklerini bu hareketlere emanet ederler. Ancak kış bastırdı mı sus pus olur, en akla gelmeyecek saçmalıklarla halkı oyalarlar. Emanet olarak koltuk verdikleri örgütleri de azarlayarak azlederler (DİSK ve Türk-İş içinde bu mücadelelerin yansımalarını görebilirsiniz).

    Onların aksine, proletarya devrimcileri için olay dupduru ve nettir.

    Devrimci Gençlik Önderi Deniz Gezmiş yoldaş “Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.” diyerek başlamıştı savunmasına…

    Bugün güya bayrağı en önde taşınacağı iddia edilen Mahir Çayan ise Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu durumu netçe ortaya koyuyordu.

    “Mustafa Kemal, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, cephelerden cephelere vatan müdafaası için geçen hayatından dolayı sosyal sistem ve doktrinleri incelemeye zaman bulamadı.

    Gazi Mustafa Kemal’in emperyalizme ve kapitalizme karşı savaş açmasına rağmen sosyalist olmaması, iç ve dış dinamiklere bağlı idi.

    Bu yüzden hiçbir sosyalist Mustafa Kemal’i kınayamaz, yargılayamaz.

    Mustafa Kemal’in o ortamda anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce ve aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir.” [4]

    Bugün işbirlikçi parababaları iktidarına ve muhalefetine karşı Mustafa Kemal’in bağımsızlık ve laiklik ilkelerini savunmak ve olması gereken sonucu olan sosyal devrim ile tanıştırmak, Proletarya Devrimcilerinin görevidir.

    Görevi omuzlayarak, daha da ileri taşıyanlar, kazanacaklardır...
  • Bir imam hatip mezunu biri olarak kendimle gurur duyuyordum, müdürümüz ‘’herkes imam hatipli olamaz imam hatip okumak herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktır.’’ Derdi.
    İmam hatip okumayı ayrıcalık bildim hal ve tavırlarıma sokaktaki yürüyüşüme özen gösterdim, eğer bir hata yaparsam bir olumsuz davranış sergilersem fatura bana değil imam hatip okuluna kesilirdi. Bak işte imam hatiplerde böyle serseri dediklerinde suçlu ben değil okul oluverirdi. Bir ağaçtan bir milyon kibrit çıkar, bir kibrit bir milyon ağacı yakar misali. Bir kişinin yüzünden tüm imam hatip zarar görür. Bunu şahsa bağlamak yerine topyekûn okulu kötülerler.
    İmam hatipliler eskisi gibi değil artık gözlemlerim o yönde bildiklerim gördüklerim okuyucularımızın bizlere attığı mailler, İmam hatip Liseleri de modernizm ve batının etkisi altında kalmış durumda. Kızlar ve erkekler flörtsüz gezemez haldedir. kıyafetler değişmiş etekler yukarıya çekilmiş pardüse giymek unutulmuş, erkeklerin ellerinde bira şişesi ve sigara, kızlar sahil kenarları ve ormanlıkta flörtüyle, yani dememoki İmam hatiplerden ilahiyatçı çıkıyor ama kıyafetine bakınca modadan fırlamış gibi geçenlerde bir mail geldi maili olduğu gibi yazıyorum.

    ‘’Hocam ikamet ettiğim sokakta İMAM HATİP LİSESİ var, önemsenecek sayıda özellikle kız öğrenciler hiç İMAM HATİP LİSESİ öğrencisi gibi davranmıyorlar İMAM HATİP LİSESİ şuuru ve iradeleri eksik. Giyimleri eksik davranışları eksik erkekler sokaktaki tüm apartman girişlerinde sigara içer kızları bekler oldu bu konulara da değinin’’

    Bu gördüğünüz bir feryattır aslında bilinçli ablaların abilerin bizlere sesimiz olun çığlıklarıdır. Bu maili okuduğumda keşke yerin dibine girseydim de çıkmasaydım dedim. Utandım okurken utandım çünkü bunu imam hatipten birisi değil çevreden birisi yazıyor.
    İmam hatipli kızları sahilde parklarda sevgilisiyle gördüğümde ele ele gördüğümde daha daha ileri bir seviyeye gittiklerini gördüğümde sinirden öfkeden dillerimi ısırıp duvarları yumrukladım. Nasıl dedim o sırlar 19 yaşlarında falandım günümüzde artık alalen yapılıyor mezarlıkların üstleri ormanlık alanlar ve parklar ‘’sevgiliyiz’’ adı atında bozulmalar. İmam hatipli kızlarda erkeklerde kendine çeki düzen vermesi gerekir. Geçen sokakta yürüyorum ağzına sakız almış bir imam hatip öğrencisi yolda çiğniyor, başındaki topuzu da uzaylı atalarından miras kalmış san ki. Makyaj kaş almak imam hatipli kızların artık vaz geçilmezi. Hele o parfüm kokusu iğrenç derecede tiksinti veriyor insana,
    Erkekleri de ağzından küfür eksik olmayan pisliğin önde gideni, içlerinde iyileri bilinçlileri de var onlar olmasa zaten imam hatip lisesinden adam veya kız çıkmaz, Kuran kursu hocası olan biri pantolon giyip makyaj topuz yaparsa ve buna Müftü bir şey demezse Müftüde de diyanette de sorun var demektir.🔼🔼

    İmam hatipli kız ve erkekler televizyondaki bir avuç serseriye benzemeye çalışıyor. Pis yedili hayat bilgisi dizilerini izleye izleye sevgilisi olmayan imam hatipli kızlar ve erkekler yok gibi hatta ve hatta sevgilisi olmayanı yadırgıyorlar artık. Solcu bir komşum imam imam bak işte imam hatipliler böyle dediğinde bir şey diyemediğimde boğazıma tükrük tıkandığında Azrail gelipte canımı alsaydı diyecek dereceye geliyor insan, ölsem de görmesem bunu diyorsun. Bir kişinin pislikliğini tüm okul çekiyor. Hatta bir arkadaşımdan şunu duymuştum İmam Hatip Lisesinde tuvalet tıkanıyor. Açmak için belediyeden ekip çağırıyorlar açtıklarında görüyorlar ki birisi bebeğini düşürüp tuvalet deliğine tıkamış, Böyle iğrençlikler sadece imam hatiplerde değil tüm liselerde hatta üniversitelerde oluyor ama İlim yuvası imam hatip okullarının bu şekilde anılması insanın midesini bulandırıyor.

    İmam hatipli kardeşlerim sizler geleceğin alimlerisiniz. Peygamberlik mesleğini gelecek nesillere aktarmak için Efendimiz’in (sallalallahu aleyhi ve sellem) bıraktığı İslam’ı yayma ve anlatma görevini siz üstleneceksiniz. İmam hatipli olmanın hakkını vereceksiniz, gerek camilerde gerek kurslarda edebinizi ahlakınızı muhafaza ederek topluma örnek şahsiyetler olacaksınız. Toplumlar televizyondakini değil sizleri örnek alacak toplumda önder konumunda olacaksınız. Sizin ilminize saygı gösterenler olacak, sizden büyük amcalar bile ilim öğrenmek için önünüzde diz kuracak ve Kuran fıkıh siyer öğrenecek, şahsınızı değil makamınızı Üstün tutacaksınız makamınız İslamiyet olacak bu makamı en iyi şekilde temsil edeceksiniz. Yalan konuşmayacaksınız, makale yazı internet kitaplarlarla kişileri bilinçlendirmek için var gücünüzle çalışacaksınız. İmam hatip liseleri sevgili için flört için kurulmadı ilim ve edepli nesiller yetiştirmek için kuruldu. Üzerinizdeki üniforma Çanakkale savaşında şehit olan şehitlerin üniformasıdır. O üniforma üzerinde olduğu sürece İslam için savaşacaksın yazıyla konferansla ve tüm yayın organlarını kullanacaksın. Kalemin silah Üniforman Zırh hareketlerin Kuran olacak. Çanakkale’deki kahraman şehitler gibi olacaksın onlar sana İslam’ı anlatasın diye canlarını feda ettiler. Bayrak inmesin ezan sesi dinmesin, Kuran eksik olmasın bu alemden diyerek gözlerini bile kırpmadılar şahadete giderken. Siz o neferlerin torunlarısınız siz İmanı anlatan İslam’ın askerlerisiniz, siz gelecek nesilin umudusunuz. Siz kalbi kuran aşkıyla yanan hafızlar, medreseliler, ilahiyatçılarsınız…
    Gözlerinizi açıp etrafınıza ve imam hatip üniformanıza bakın, çevreniz çok değişmiş kim kime dum duma değil mi? O halde o üniformayı üzerinde taşıyorsan ağırlığını hissetmelisin omuzlarımda büyük bir yük bu üniforma demeli ve İslam için elinden gelen her şeyi yapmalısın…
    Aşk ve sevgi flörtte değildir. Kuran’ı azimüşşandadır. Aşk ve sevgiyi aradığın tüm hakikatleri Kur’an’da bulmanı ümit ederim. Unutmaki sen geleceği kurtaracak iman şuuruna sahipsin. Bu görev peygamberlik mesleğidir bu mesleğe sahip çık… Çünkü ilim hadisi şeriflerde şöyle anlatılır..

    (Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) [Deylemi](İlim öğrenene denizdeki balıklara kadar her şey istiğfar eder.) [İ. Abdilber](İlim öğrenmek için yolculuğa çıkanın, daha adımını atmadan günahları affolur.) [Şirazi](İlim öğrenmeye çalışan, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.) [Ebu Nuaym](Öğrenilen ilim, günahlara kefaret olur.) [Tirmizi](İlim öğrenmeye çalışanın rızkına, Allah kefildir.) [Hatib](En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace](İlmi öğretenle öğrenenler hariç, herkes Allah’ın rahmetinden uzaktır.) [Tirmizi](İlim öğrenenle öğreten, sevabda ortaktır.) [Hatib](Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani]

    Sürçü lisanda bulunduysam affola..

    #Mustafa KUŞ
  • Ama en korkuncu, iyi ve güzel olan her şeyi yapabilecek yetenekte, canlı, hayat dolu çocukların küçücük yaşlarından başlayarak ve günde sekiz, dokuz saat çalışarak, üstelik de on, on beş yıl boyunca yapmak zorunda oldukları işlerdir; bu çocukların kimi gam yapmak, kimi kol ve bacaklarını döndürmek, parmak uçlarında yürümek ya da bacağını başından yukarı kaldırmak, kimi solfej okumak, kimi zorlana zorlana şiir okumak, kimi büstlere ya da çıplak doğaya bakarak resim yapmak, kimi belli bir dönemin kurallarına göre kompozisyon yazmak zorundadır ve insan onuruna yakışmayan –çoğu kez yetişkin olduktan sonra da sürdürdükleri– bu işler uğruna çocuklar fiziksel ve zihinsel bütün güçlerini harcar, yaşamın anlamını yitirirler. Bacaklarını kaldırıp ayaklarını boyunlarının üstüne koyan küçük akrobatları izlemenin insanın yüreğini paramparça ettiği söylenir; iyi de, on yaşında konser veren bir çocuğu izlemek daha mı az yürek paralayıcıdır? Ya dokuz, on yaşlarında Latince dilbilgisindeki kuraldışılıkları ezberden sayan bir ortaokul öğrencisi? Bu çocuklar fiziksel ve zihinsel olarak bozulurlar, hatta ahlak olarak da bozulurlar ve sonuçta insanlar için gerçekten gerekli herhangi bir şeyi yapamaz hale gelirler. Toplumda varlıklıların eğlencesi olma rolünü üstlenen bu gençler, insanlık onurlarını da yitirirler ve kendilerinde övülme, alkışlanma tutkusu o denli gelişir ki, şöhretperestlik hastalığına yakalanırlar ve bütün ruhsal güçlerini bu tutkularını tatmine harcarlar. İşin en elem verici, kahredici yanı ise şudur: Sanat uğruna yaşamlarını mahveden bu insanlar, sanata herhangi bir katkıda bulunmadıkları gibi, tam tersine büyük zarar verirler. Akademilerde, liselerde, konservatuvarlarda taklit sanatın nasıl yapılacağını öğrenen bu insanlar giderek öyle yozlaşırlar ki, gerçek sanatı üretme yetilerini tümüyle yitirirler ve dünyamızı sayısız örneğiyle dolduran taklit, değimsiz ya da ahlaksız sanatın üstencileri haline gelirler. Sanatta bozulmanın, yozlaşmanın ilk sonuçlarından biri budur.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    İş Bankası Kültür Yayınları / E-pub
  • Anılar on farklı güzel sanatlar öğrencisi tarafından yapılmış durgun bir hayat gibidir: Bazıları mavi ağırlıklı olur, bazıları kırmızı, kimileri Picasso kadar sade ve kimileri de Rembrandt kadar zengin olur, bazıları olduğundan küçük, bazıları da uzak gösterilir. Anılar onlara bakan kişinin gördüğü gibidir, iki tanesi yan yana getirildiğinde birbiriyle aynı olmazlar.
  • Mustafa Kemal bu yıllarda düzenli bir evlilik ilişkisine girmeyi
    düşünecek durumda değildir. Ortak ve yakın arkadaşları Fuad Bey’in (Bulca) düğününü haber veren dostu Salih’e (Bozok) 31 Ekim 1914’te Sofya’dan yazdığı bir mektupta kendini şöyle anlatır:
    "Güzel gözlü, burma bıyıklı Salih’im,
    Yeni evlenen bir zatın gönlü hayat, aşk ve saadet hisleriyle meşbudur. Bu en kıymetli bir zamandır. İnsanlar hayatında bu nurlu ve sürurlu dakikaları ölünceye kadar hep aynı suretle
    mütehassis olarak pek mühim ve hayatı için tarihî bir hadise olarak yâd ve tahattur eder. Sen bunu kendinden bilirsin. Ben bunu tecrübe etmedim. Fakat az çok hayatı ve insanları tahlil
    ettiğim için bu neticeyi buldum: Hayatın vücuhundan [çeşitli yönlerinden] birkaçını görenler evlendikten sonra gayrı mekşuf olan vücuhunu da [keşfedilmemiş yönlerini de] biz-zarur
    müşahede ederler. Bu müşahede pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir. Biz Fuat için lâtif ve saadetli manzaralarla, hayat-ı izdivaciyesinin [evlilik hayatının] tetevvücünü [taçlanmasını] dua
    edelim.
    Sözlerini Salih’e, gayriihtiyarî bir Türk kafiye düzenine uydurduğu ve pek de doğru olmayarak Fransız bir yazara atfettiği küçük bir şiiri ezberlemesini tembihleyerek bitirir:
    “Salih, bunları ezberle. Ve sen hayatı nasıl anladınsa ona göre bunlardan birini benimse.”

    O günlerde dilden dile dolaşan dizeler bugün unutulmuş Belçikalı bir şaire, Léon de
    Montenaeken’e aittir (d. 1859).

    Hayat kısadır [boştur],
    Biraz hayal [aşk],
    Biraz aşk [kin],
    Ve sonra Allahaısmarladık.
    Hayat boştur [kısadır].
    Biraz kin [ümit],
    Biraz ümit [hayal],
    Ve sonra Allahaısmarladık.
    Kolay bir Fransızca lügatle yazılmış basit bir şiir bile olsa bu dizeler onu zamanının sayısız Fransızca öğrencisi gibi, Verlainevarî bir hüzne sevk etmiş olmalıdır.