• Ülke yönetirken senden bekleneni yap.
    Savaşı beklenmeyeni yaparak kazan.
    Hiçbir şey yapmadan kontrol et dünyayı.

    Nereden mi biliyorum?

    Buradan;

    Dünyada ne kadar kısıtlama ve yasak olursa
    O kadar yoksullaşır insanlar
    Ülkede ne kadar uzman varsa
    İşler o kadar içinden çıkılmaz olur

    Becerikliler ne kadar cin fikirliyse
    İcatları o kadar korkunçtur.
    Ne kadar yüksek sesle bağırılırsa kanun ve düzen diye
    O kadar çoğalır hırsızlar ve dolandırıcılar

    O yüzden bilge önder der ki;

    Ben bir şey yapmazsam insanlar başlarının çaresine bakarlar.
    Ben sessizliği severim, insanlar adaleti kendileri bulurlar
    Ben iş yapmazsam, insanların işleri rast gider.
    Benim arzularım olmazsa, insanlar yontulmamış ağaç olur

    Lao Tzu’nun Taoizm’in temel eseri olarak kabul edilen eseri Tao Te Ching, metaforlarla dolu anlam dünyasıyla okuyanı kendisini aramaya davet eder. Her okur kendi kendine oluşturduğu sorular ışığında bu metne yaklaşabilir. Her metin okurunun sorularıyla açılır ve kat kat anlam dünyalarını meraklı gözlere sunar. Hayatın anlamı, dünyanın varlığı, insanın ne olduğu, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuz gibi ontolojik dertleri olmamış kişiler için bu tür metinler şiirsel söylemler olmaları yorumundan öteye gidemezler genelde. Tao Te Ching’de beni cezbeden en belirgin kıvrımlardan biri, sadece insan ruhunun yolculuğuna değil, onun sosyolojik ve politik bir varlık olarak dünya sahnesindeki konumuna dair söyledikleri oldu…

    Aristoteles, insanın konuşan bir hayvan olmasından hareketle onun toplumsallığına ve politik varlığına vurgu yapmış ve insanı düşünen, toplumsal ve politik bir varlık olarak tanımlamıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran şey, konuşma ve düşünme yetisidir. Bu yetiler, başkası olmadan yaşayamayan insan doğasının narinliğini, güce ve yeni olanaklara doğru yöneltir. Başkası olmadan yaşayamıyorum ama başkası varken de yaşamam güçleşiyor. Benim arzularım ve özgürlük alanımla başkasının arzuları ve özgürlük alanı kesiştiğinde mutsuzluk, ihlal, şiddet, dünya sahnesinde acımasız boyutlara varıyor. Adaletsizlik, haksızlık, eşitsizlik gibi kişisel ya da kolektif acıların çaresi kendi eliyle yarattığı politik sistemler gibi görülmüştür. Belki bir tek anarşistler (efendisizler) bunun dışında tutulabilir. Devlet ve onun kurumları olmadan da yaşanabileceğini, hatta devletin insan doğasına zarar verdiğini söyleyen Anarşizm’in ahlaki ve politik söylemlerine Taoism, Zen Budizm, Beatnik Zen bağlamında ayrıca bakılabilir.

    Alıntıladığım metin, Ursula K. Le Guin’in de yorumuyla sosyopolitik anlamını buluyor. Kendisini bir Taocu olarak tanımlayan Le Guin, yıllar evvel kaleme aldığı Mülksüzler (The Dispossessed) adlı romanında kurduğu Odocu Anarşist dünya ile Taoist eğilimlerini belirtmişti. Yukarıdaki şiirle ilgili şu yorumları yapmış Le Guin;

    Wu Wei, yapmamak, eylemsizlik kavramının merkezindeki düşüncenin güçlü bir politik ifadesi bu bölüm. Benim korkunç dediğim şey, kelime anlamıyla ‘yeni’. Yeni gariptir, garipse tekinsizdir. Yeni kötüdür. (Lao Tzu, değiştirmeye, özellikle ilerleme adına değiştirmeye derinden, kesinlikle karşıdır. Iowa’lı bir çiftçi bile delişmen kalır yanında) Tam olarak anti-entelektüel olduğunu düşünmüyorum ama zekanın çoğu kullanımının kötücül olduğuna ve geliştirme planlarının hepsinin felaketle sonuçlanacağına inanır. Gene de karamsar değildir. Hiçbir karamsar, insanların başlarının çaresine bakabileceklerini ve kendi başlarına gelişebileceklerini söylemez. Anarşistten karamsar olmaz.

    Modern Postmodern Geriliminde İnanç Sistemleri ve Seküler Toplum

    Seküler düşünce için, John Locke’un Tabula Rasa yani insan zihni boş bir levhadır diyerek muştuladığı empirizm[3], elverişli bir metafizik ve felsefi antropoloji sunuyordu. Eğer insanın zihnini boş bir levhadan ibaret görürsek, Hıristiyanlığın insanlığa yüklemeye çalıştığı ilk günah fikrinden arınmış oluruz. Yani insan günahsız bir hale gelir. Bu da bizi ahlaken arınma ihtiyacı yüzünden inanmaya meyletmekten kurtarır. Bu hayat bir tecrübeyse bu hayatı kendim yorumlayabilir ve kendi tecrübelerimle onu işleyebilirim; Demek ki tanrı bana bu iradeyi vermiştir şeklinde bir yoruma meylederim. Bu fikirler, seküler düşüncenin tomurcuklarıdır, diyebiliriz. J.Bentham’ın faydacılığı da on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinin egemen ideolojisine köşe taşı olmuştu. “Herkes istediği görüşe inanır”, “Hepimiz aynı şeyi düşünseydik dünya tuhaf olurdu”, “Dünyada çeşit çeşit insan var” gibi pub bilgelikleri bu etkinin gayri resmi tanığı olmuştu. Bütün bu olup bitenlerin altı çizilmesi gereken bir kavşağı vardı; Modern çağda filozofların tanrısıyla kitlerin tanrısı, birbirinden tehlikeli düzeyde farklı varlıklardı.

    Tanrı büyük bir zekâ ve akılsal bir varlıksa, insanda da bir katre akıl olduğuna göre onun bilgisine, doğru düşünmeyle ulaşmak mümkün olabilir. Tanrı bizi yaratırken, ona akılla ulaşabilme yetisiyle donatmıştır. Böyle bir rasyonalist idealizm, her insanı tanrıya ulaşabilme yetisi konusunda eşitler. İdealistlerin de silah doğrulttuğu yer aslında din ya da kutsal değil, ruhban sınıftır, diyebiliriz. Alman idealizmine göre mitoloji felsefileşmek, felsefe de duyulara hitap edebilmek için mitolojileşmek zorundaydı. Habermas’ın ifadesiyle “Sanat yeni bir mitoloji formunda karakterini yeniden kazanacaktır.” Hölderlin ise parçalanmış bir toplumu birleştirmek için ortak bir mitoloji ihtiyacını sürekli vurgular.[4] Felsefeyle mitolojinin evliliği, aklı sıradan insanların dünyasına taşır. Şair ya da filozofa seküler rahip statüsü verilir. Sanat ya da mitoloji kutsal birer ayinler dizgesine dönüşür. Görüldüğü gibi dini itibarsızlaştıran sistem kitleyi birleştirmek için yeni semboller yaratmaktadır. Şamanizm, Budizm, Taoizm, Yoga, Tha Chi, Feng Shui, Astroloji gibi alanlar, seküler modern toplumlar için yeniden keşfedilecek gizemli ve birleştirici ikonlar olmuşlardır.

    Romantizm ve Mistisizim

    “Parlak yıldız, keşke ben de senin gibi sabit ve değişmez
    olabilsem,
    yalnız ihtişam içinde değil, geceleyin havada asılı
    ve izlesem, sonsuz göz kapaklarıyla
    doğanın dayanıklı- uykusuz münzevisi gibi

    hareketli sularda, saf abdest (takdis) ile görevli papaz gibi
    dünyan insan kıyılarının etrafını sarar
    ya da yeni düşmüş-yumuşak maskesine bakar
    dağlar ve kırlar üzerindeki karın
    hayır -hala sadık (sabit) ve hala değişmez
    benim sadık aşkımın olgunlaşan memesinin üzerindeki
    yastık
    sonsuza dek yumuşakça şişmesi ve düşmesini hissetmek
    için
    tatlı bir huzursuzluk içinde uyanık
    yine de hala onun yumuşak nefes alışını duymak
    ve böylece yaşamak ya da ölmeye yatmak.

    John Keats

    Aslında şairler, imgelerin ve aşkın aurasında tanrıyı ararlar, dersem ileri gitmiş olur muyum? “Her yerde mutluluğu ararız ve bulabileceğimiz ancak sonlu şeylerdir” der Novalis. Romantizmin her çehresinde sonsuzu arayan, özünde dinsel bir çaba varlığını korur. Buradaki arzu, koşulsuz olana yani mutlağa duyulan hasrettir. Sanat bu arzunun inceltilmesi ya da yüceltilmesi gibi yorumlanabilir. Ruhu ve tutkuyu teskin eder. Romantikler için varoluş düşünceye indirgenemez, gerçeklikle ilişkimiz düşünceyle değil duyguyla kurulur ve inançlarımız bilgimizin temelidir. Romantiklere göre uygarlık ve bilinç insanlığı doğadan koparmıştır. Kayıp cenneti geri kazanma konusunda idealistler kadar umutlu değillerdir. Tanrısallığa imgelem vasıtasıyla ulaşan şair için imgelem, inayetin seküler bir formudur. Coleridge’e göre imgelem, zıtlıkları uzlaştıran ve çelişkileri çözen şeydir. Novalis, tüm güçlerimizin ve melekelerimizin ondan çıkarılabilir olduğunu düşünür. William Blake için imgelem, insan varoluşunun yegâne sahici halidir. İmgelem, dünyanın şeyleşmesini tersine döndürür ve ölüyü diriltir.[5]

    İmgelemde hem Freud’un ‘Tanatos’undan hem de Lacan’ın ‘Gerçek’ inden bir şeyler vardır. Mesela Wordsworth’ un imgelemi bizi olduğumuz yerden fırlatıp atar, sıkıca tutunduğumuz bağlarımızdan koparır ve terk edilmiş bir halde bırakır. Wordsworth’ün şu dizelerine bakalım;

    “Kendi ruhlarımızla tanrılaşırız;
    biz şairler gençliğimizde
    mutluluk içinde başlarız işimize;
    ama sonunda ümitsizlik ve çıldırma gelir”

    Romantik şair, gerçek yuvamızın dünyada değil ebediyette olduğunu hatırlatırken aynı zamanda ilahiliğin ihsanına olduğu kadar dehşetine de sahiptir. Romantik düşüncede dünyayı hiçe sayma dürtüsüyle onu dönüştürme arzusu arasında bir gerilim baştan beri vardı tıpkı dinde olduğu gibi. Romantiklerin içinde döndükleri fasit daire biraz da bu olmuştur. Romantikleri seküler kılan ama sekülerizmin dışına da atan şey, bu fasit dairede sıkışıp kalmış olmalarıdır. Yazının başında Tao Te Ching’den bir alıntıya yer vermiştim. Zen Meselleri, Mesnevi, İbn-i Arabi ve daha niceleri Batı düşüncesi ve edebiyatının romantik şairleriyle; W.Blake, Coleridge, O. Wilde, Borges, H.Cibran gibi ortak bir auranın içinden seslenirler. Adlar değişse de estetik değerin ateşini harlayan hemen her zaman aynı kayıp duygusudur. Romantikler ve mistikler için insanı bu kaybı aramaya ve telafi etmeye iten sebep sadece tanrı ya da öte alem korkusu değildir… Onlar bütün bu olup bitenlerin ardındaki anlamın peşine düşerler. Bu hiçte öyle analitik, bilimsel bir merak değildir. Çoğunlukla endişe ve yas hissiyle yönelinen bir imge arayışıdır…

    Tanrı Öldü mü?

    Kimi aydınlanma düşünürleri için din bir yanılgıdır. Zaman zaman işe yarayan bir yanılgı olsa da. Romantizm için de dinde mistik kabuğu soyulup atılması gerekenmuazzam hakikatler vardır. Marx, Nietzsche ve Freud için din dikkatle yorumlanması gereken bir sendromdur. Belki de belirleyici kırılma anı Nietzsche’yle gelir. O ilk gerçek ateist olduğunu iddia eder. Kuşkusuz ondan önce de bolca inançsız insan vardır fakat tanrının ölümünün dehşet verici ya da ilham verici sonuçlarıyla herkesten önce yüzleşen Nietzsche’dir. Akıl, kültür, sanat, geist, imgelem, insanlık, devlet, halk, toplum ya da bir başka sahte vekil tanrının boşluğunu doldurduğu müddetçe yüce varlık tam olarak ölmüş sayılamaz. Ölüm döşeğinde olabilir fakat işlerini şu ya da bu elçiye devretmiştir.[6]

    Nietzsche adeta modernizmin ideolojilerini ya da Marks’ın hayaleti diyebileceğimiz ideoloji hayaletini haber verir gibidir. Eagleton, modernizmin perspektifinden, modern ve postmodern hayatın içinde tanrı imgesinin girdiği biçimlerden sıkça söz ediyor; “İnsan ta kendisi olan ürkütücü uçurumu dolduran bir fetiştir. İnkâr ettiği tanrının hakiki bir imgesidir artık”[7]. Ne kadar uygarlaşsak da tatmin olamıyoruz. Uygarlaşma sürecinde tuhaf biçimde kendini fesheden bir şeyler var. Feda edilen bir şeyler… İşte tam da bu şeyler uygarlığın huzursuzluğudur. Tanrının ölümünü bir travma, bir ıstırap olarak deneyimleyen modernizmin ardından postmodernizm bunu hissetmez bile.

    Wall Strett’in bir sonu olabileceğini havsalası almayanlar Kabala’ ya inanmak için biçilmiş kaftanlardır. Scientology’nin, ambalajlı sufizmin, hazır giyim okültizminin ve servise hazır meditasyonun ultra zenginler arasında rağbet gören birer boş zaman eğlencesi olması ya da Hollywood’ un yüzünü Hinduizm’e dönmesi şaşırtıcı gelmez. [8]

    Batı kapitalizmi sekülerizmle birlikte köktendinciliğin de doğumuna yardımcı olmuştur. Önce tanrıyı katletmiştir sonrada yağmacı siyasetinden darbe yemiş hissedenler için bir sığınak olarak tanrıyı diriltmeye yataklık etmektedir. Geç kapitalizm, toplumsal anlam dünyasını zaafa uğratmış, kültür kan kaybından can çekişmektedir. New Age dinlerin hızla akabildiği manevi boşluk işte budur.

    Mistisizm ve Başkaldırı

    Tanrının içkin varlığına dair yorum, kendim dediğim varlığımın başkası dediğim varlıkla ortak bir doğanın ve karşılıklı belirlenimin ürünü olduğumuza dair inançtır. Başkasını kendi varlığımın bir uzantısı, başka bir varyasyonu olarak görmekten kaçındığımda politikada bölünmüşlük, hükümetin ya da devletin halktan kopukluğu biçiminde kendini gösterir. Demokrasilerde de (kendi kendilerini yönettiklerini sanan toplumlarda) durum böyledir. İnsanlar içsel bir dönüşüm geçirmedikleri sürece siyasi teori ve pratikler toplumlara mutluluk ve refah getirebilirler mi? İnsanlar duyarlılıkla bir arada yaşamayı beceremedikleri zaman devletler yaratırlar ve devletler bizim bir arada yaşamamızı sağlamak için değil, ayrıştırmanın sürekliliği için çalışır gibidirler. Zira kendi ontolojik bütünlükleri tam da buradan; halkların bölünmüş, parçalanmış ve manipüle edilmiş arzularından kuvvet alır.

    İktidar arzusunun psikanalitik kökenlerine bakılırsa, insanın yeryüzünde bir türlü huzuru ve tatmini bulamamış olmasıyla ilgili bir sapması olduğunu görebiliriz. Libidinal enerji bizi hayatta tutmak için yok etmeye götürdüğü gibi, yok etme gücünü elinde bulundurmanın hazzına da bağımlı kılabilir. İnsan yavrusu hem Freudyen hem de Lacancı yorumlarla narsistik bir kurbandır. Sevilmeye duyduğumuz açlık bizi başkasını sevmekten uzaklaştırır. Kim ve ne olduğumu bilmeden, nerede ve neden var olduğumu da anlamadan tıpkı Heidegger’in dediği gibi ‘’kendimi bu dünyaya fırlatılmış ve yaşar halde bulduğum’’ için varlığıma bir anlam bulma telaşına düşerim. Anlamı sadece yeryüzü yaşantısında; başarı, mülkiyet gibi ilişkilerim üzerinden tesis etmeye çalışırım. Yüzyıllardır muktedirlerin görevi de bu arzuları beslemek, kamçılamak, yer yer de tatmin etmek olmuştur zaten.

    Tanrının tek olduğu, aşkın ve ulaşılamaz olduğu bir evren tasarımı, eşitsizliğin meşrulaştırılması için her zaman iyi bir fırsat olmuştur. Tanrının seçtiği ruhbanlar, ondan vekalet alan krallar, ahlak ve politika dersleri veren veliler, siyasi erke hizmet etmişlerdir. Tanrının içkin tasarımı ise (En el Hak, Sen O’sun, Tat Twam Asi) ki bütün mistik, ezoterik ontolojiyi buna dahil edebiliriz, siyasi gücü elinde bulunduranların rahatsız olup, görmezden geldikleri ya da kovuşturdukları bir anlayıştır. Tanrı benim içimdeyse ve senin de içindeyse o zaman ikimizi birbirimizden ayırabilecek eşitsizlikler de yok olur…

    Tarih boyunca her coğrafyada kendini farklı hikayelerle gösteren zalimliklere, adalet duygusunun sarsıldığı her olayda kamusal vicdanla harekete geçen başkaldırıların, hayatın mistik yorumlarından uzağa düşmediğini görmeliyiz. Yeryüzü yaşamından elini eteğini çekip bir manastıra kapanan dervişin de yeri geldiğinde bir bidon benzini bedenine döküp kendini ateşe verdiğini hatırlayalım.[9]İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Budist metinler özellikle barışçıl temaları nedeniyle yaygınlaşmış ve Vietnam Savaşı’na karşı olan toplumsal hareketlerde yoga, meditasyon yönüyle büyük ilgi görmüştür

    68 Baharı’nın mimarları Lettrist ve Sitüasyonist hareketlerin merkezileşen ve insan doğasını bozan, onu tutsak eden toplumsal yapıya getirdiği eleştiri bir yanıyla son derece naif, barışçıl, renkli ve sanat dolu bir dışavurumdu. Çiçek çocuklar, parklarda yoga ve meditasyon yapıyor, NO WAR, MAKE A LOVE ! sloganları atıyorlardı.

    Bora Ercan’ın aktardığına göre, Vietnam bağımsızlığının mimarlarından efsanevi önder Ho Chi Minh hakkında şöyle bir anlatı var;[11] Bir militan, örgütlemek için gittiği küçük bir köyden geri döner ve lidere ‘’O köyde geri kafalı Budistler zamanlarını meditasyonla geçirmekteler’’ der. Ho Chi Minh ise ona ‘’Geri dön ve sen de onlarla beraber meditasyona otur’’ yanıtını verir.

    O halde yogik felsefe bireyin içsel gücünü keşfederken toplumsal bağlarını da görmesini ve vicdani sorumluluğunu almasını söyler. Haksızlıklar ve zulümler bir yogi için ‘’olan iyidir’’ mottosuyla kafasını mabete gömerek yok sayabileceği meseleler değildir. Savunma sporlarının çoğunda temel felsefe, yogik bir temele dayanır. Saldıranın gücünü ona iade eden bir direnç sporu gibi yorumlanır hayat…

    Şehrin merkezinde bir bomba patladığında, radikal dini gruplar sınırları terörize edip, en korkunç suçları işleyerek insanları katlettiğinde politik varlığını inkar etmek, sessiz kalmak, sorumluluk almamak sadece belirli bir süre için mümkün görünür. Yıllar evvel Ulus Baker, ‘’Vicdan tanrının son sığınağıdır’’ demişti. İçinde tanrının varlığına inanan ya da vicdanını kendine tanrı belleyen her insan er geç politik varlığının sorumluluklarıyla yüzleşir. Hint Mitolojisinin efsane metinlerinden biri olan Bhagavad Gita (Tanrının Ezgisi) kişinin toplumsal rolüne dair altı çizilecek verilerle doludur. Savaş alanında düşmanlarını öldürmek için okunu atmayı reddeden Arcuna ile Tanrı Krishna arasında geçen diyalogdan oluşur metin. Büyük Mahabharata destanının bir bölümüdür aslında Bhagavad Gita… Krishna en sonunda Arcuna’yı okunu atarak savaşa başlatmaya ikna eder. Kişi rolüyle özdeşlemeden, düşman görünenin de bir rolü olduğunu bilerek, ondan nefret etmeden ama yine tarihsel bir dönüm olarak savaşması gerekiyorsa savaşacak, ölmesi gerekiyorsa ölecektir. Hepimizin bildiği bir hikayeyi hatırlayalım; Savaş alanında bir gün Hz Ali, kılıcı çektiği düşmanı kendisine tükürünce onu öldürmez çünkü düşmanına sinirlenmiştir. Öfkeden doğan eylem, nefs olacağı için öldürme eyleminin kendisi artık kirlenecektir.

    Bu dünya bir pencere ve sırası gelen bakıp gidecekse, düşmanın da sırası gelmiş bir başkası olduğunu hatırlamak, hayat olaylarını fazlasıyla ciddiye alarak kalplerimizin katılaşmasını engelleyebilir. Halil Cibran ‘’Ermiş’’ adlı muhteşem eserinde; ‘’Yaralayan yaraladığının kurbanıdır’’ demişti. Bu gibi cümleler kapalı ya da şiirsel metaforlar gibi görünebilir. Peki, hayatın bir insan icadı olan ‘’Dil’’ ile anlaşılabileceğini kim söyleyebilir? Şiirsel dil, görünmeyenin sesine kulak kabartır. Filozoflar ve şairler başka çareleri olmadığından metaforlarla konuşurlar. Zen edebiyatının hemen her türünde, hikayelerde şiirlerde ve haikularda dile gelen gerçekliğin anlaşılmasındaki güçlük, zihnin mantık arayan ve kuran doğasından kaynaklanır. Tanrının ya da tanrıların, hakikatin ya da sonsuzluğun, mutlağın ya da substratumun doğasını bizler nasıl bir dil ile anlama yeteneğine sahip olabiliriz? Kendisi sonsuz olmayan bir şey, kendisi mutlak olmayan bir şey, sonlu varlığının bir uzvu olan ‘’dil’’ ile neyi ne kadar anlar ve aktarabilir?

    Wittgenstein, Tractatus’u yazdığında felsefenin dil problemlerinden daha fazla bir şey olmadığını söylemişti. 20. yy’ın Neopozitivistleri, zihnin bir oyun alanı olarak gördükleri felsefenin hakikate dair yeni ve ikna edici hiçbir şey söyleyemeyeceğini savundular. Tractatus’da şöyle yazdı Wittgenstein; Bir tümce, bir şeyin ancak nasıl olduğunu söyleyebilir, ne olduğunu değil.[12]ya da şöyle; Bir olgu bağlamının düşünülür olması şu demektir; Biz onun bir tasarımını kurabiliriz. Bir zamanlar tanrının her şeyi yaratabileceği, yalnızca mantık yasalarına aykırı bir şeyi yaratamayacağı söylenirdi-çünkü ‘’Mantıksız’’ bir dünyanın neye benzediğini söyleyemeyiz.

    Zen şairi Issa şöyle diyor;

    Sabah çiyinin incileri

    Onların her bir tanesinde

    Kendi evimi görüyorum.

    Bu şiir bende, zihnimin ötesinde, konumsuz alana dokunuyor. Bu alanın kapısı herkese açık elbette, yeterince sessiz kalındığında girilebiliyor. Zihnin bir maymun gibi oradan oraya zıplayan hareketlerini görüp ona ayak uydurmaktan vazgeçmek yeni bir alan açıyor. Yersiz yurtsuz, konumsuz, tanımsız, aitsiz bir çiy tanesi…

    Buraya kadar çok şey söyledik birçoğunu da söyleyemedik. Okumak, sorgulamak, yazmak da zihnin faaliyetleri ve anlamak için ona ihtiyacımız var. Kelimeler olmadan düşünmek çok zor. Düşünmeden yaşamak da öyle… Sokrates, ‘’Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez’’ demiş ve halk oylamasıyla idama mahkum edilmişti. Hannah Arendt II. Dünya Savaşında Nazilerin elinden son anda kurtularak Amerika’ya sığınan bir filozoftu; Yaşadıklarımız (eylemlerimiz) üzerine düşünmekten daha önemli bir şey yoktur, demişti. Bize araç olarak verilen yetileri kullanırken bulduğumuz bir gerçekliğin geçici bir yanılsama olabileceğini de düşünmek (irdelemek) gerekiyor. İbn-Arabi’nin Fusus ül Hikem’inde[14] Hüve La Hüve (Hem o Hem o değil) cümlesinden hareketle Zen mesellerinde sıkça vurgulanan ve ikili mantığı aşan varoluşun doğasına göndermelerle doludur. Çünkü bir şey ne o’dur ne de o değildir. Hem o’ dur hem o değildir zira her an her şey ötekine dönüşmektedir.

    Mevlana, ‘’Ham pişmişten anlamaz, söz kısa kesilmeli vesselam’’ derken, dilin çaresizliğine de göndermede bulunmuş gibidir. Wittgenstein da Rumi ile aynı fikirde sanırım; ‘Söylenebilir olan ne varsa, açık söylenebilir; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı’’ diye yazıyor 1918’de.

    İyi ki edebiyat var! Sayfalar dolusu kanıtlama uğraşısını birkaç cümleyle alt üst etme yetisi edebiyatın! Yoga ve Zen sadece eleştirel düşünmenin değil aynı zamanda onu yaşamanın da en renkli ve cesur pratiklerini barındırıyor. Beat edebiyatın kült eseri, Zen Kaçıkları’ndan bir alıntıyla bitirelim;

    ‘Uzat şu damacanayı da çekelim fırtımızı. Hay! Ho! Hoo!’ Japhy fırlatıyor yerinden; ‘Whitman’ı okuyordum, bakın ne diyo; ‘Sevinin köleler, sevinin de korkutun yaban despotlarını’ Yani tıpkı aşıkların konumu; çöllerde gezinip duran o eski zen kaçığı ozanların; bu dünya sırt çantasıyla gezip tozan insanlarla dolacak bak görürsün; aslında hiç istemedikleri bir sürü buzdolabı, tv, araba, son model şıkırdım arabaları, bilmem ne briyantini, yok efendim bilmem ne deodorantı ve daha bir hafta geçmeden çöp tenekesini boylayan bin türlü ıvır zıvırı tüketme şerefine nail olsunlar diye her yandan gelen, çalışın iş güç sahibi olun çağrılarına, baskılara boş veren Dharma Serserileri’dir bunlar. Tepiyorlar bu sistemi, çalış, üret, tüket, çalış, üret, tüket sistemini. Neler düşlüyorum bakın!

    1] Lao Tzu, Tao Te Ching (Ursula K. Le Guin’in Yorumuyla), İstanbul; Metis Yayınları 2018 s.92

    [2] Lao Tzu, Tao Te Ching (Ursula K. Le Guin’in Yorumuyla), İstanbul; Metis Yayınları 2018 s.93

    [3] Empirizm; Doğru bilginin uzlaşımsal olduğunu ve insan deneyiminin bir ürünü olduğunu savunan felsefi yaklaşım.

    [4] Eagleton Terry, Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.85

    [5] Eagleton Terry , Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.139

    [6] Eagleton Terry, Tanrının Ölümü Ve Kültür, İstanbul: Yordam Kitap 2014 s.197

    [10] Bora Ercan, Buda’dan Hatha’ya Yoga 2.Kitap; Paloma Yayınları, İstanbul 2018 s.76

    [11] Bora Ercan, Buda’dan Hatha’ya Yoga 2.Kitap; Paloma Yayınları, İstanbul 2018 s.33

    [12] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus, İstanbul; YKY 2003 s.31

    [13] A.g.e s.25

    [14] İbn Arabi, Füsüs ül Hikem, İstanbul; İnsan Yayınları, 2012

    [15] Jack Kerouac, Zen Kaçıkları, İstanbul; Ayrıntı Yayınları 2009 s.119
  • 144 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    *
    “Günlük yaşamın sıradanlığında, sessiz kalmış hikayelerin bir otobüs yolculuğu ile dışa vurumu. Her yolcu ayrı bir durak, ayrı bir yaşam. Biletinizi alın ve yolculuğa hazırlanın, geçmişin parçaladığı hayatlardan, günümüzün yitik insanlarına tanık olun.” 9/10

    Ç News

    *

    “Ömer’in şöyle bir tespiti vardı. Biz toplum olarak pek tarih bilmiyoruz ama coğrafya hiç bilmiyoruz.” Sy.106

    Tarih; insanların bilmekle yükümlü olduğu konulardan biridir. Belki de doğal yükümlülük denebilir buna. Toplumun günlük yaşantısında kaybolan günümüz modern insanı her şeyden bihaber yaşamaktadır. Bu kopukluğun nedeni her şey olabilir, hiçbir şey de olmayabilir. Bazı şeyler bireyin elindeyken, bazı şeyler ise değildir. İmkanı olup da bilgilenmeyen insanın durumu daha da vahimdir. Tarih, her yerde karşımıza çıkabilir. Özellikle kitap okuyan insanların, tarihten uzak durması pek mantıklı seçenek değil. Okudukları kitapların geldiği yer tam olarak tarihtir. Kitaplar yaşanmışlıklardan alır ana konularını. Bir yazar; dünün olmuş olanına, gelecekte de olacak olanına vurgu yapabilmektedir.

    Kitap içerisinde geçen tarihsel olaylar, bilen insanla bilmeyen insana farklı anlamlar katar. George Orwell 1984’te ''Bize duymak istediklerimizi söyleyen kitapları severiz...'' demiştir. Kısacası, giriş konusunu uzatmadan diyeceğim şudur; en azından yakın tarihi bilmek, yaşananları hissetmek çok önemlidir. Tarih soykırımlarla doludur, bunları bilmek gibi bir sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Tarihe sırtınızı dönmeyin, ona bir şans verin, kazanan siz olacaksınız.

    *

    "...bir hikâye anlatacağım, siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikâye." #41431790

    Bir yolculuğa çıktım bu kitapla. Karakterler kısa öyküler denebilecek şekilde yazılmış olmasına karşın, otobüsün birleştirici gücü kitabı roman’a çevirmiş. Karakterler üzerinden bir inceleme yapmayacağım. Bu kitabın temel konusu, insanların ayrışması değil, birleşmesi üzerine kurulu olması için fazlasıyla örneklerle dolu. Konuları farklı ama yaşamları bir bütün olan yolcuları ayırmak istemiyorum. Uzun değil, tadında ve anlaşılır bir inceleme yapmak istedim.

    İnsanlık son yüz yılda çok acılar çekti. Öncesinde de çekti, şimdi de çekiyor. Ama son yüz yıl biraz daha dokunulabilir bir yakınlıkta olduğu için, yaşattıkları hissedilebilir bir kıvamda oluyor. 2019 Türkiye’sine genel olarak baktığımızda, aile bağları kopma noktasına gelmiş, her bireyin kendi yaşam biçimini yaratmaya çalıştığı, kendisi olmaktan ziyade, gördüğü “şeylerden” kopyaladığı bir hayat. Bunun sonucunda ortaya çıkan şey, bilgi çağında bilgisiz kalmış bir topluluk. Bunu tüm dünya için de düşünebiliriz.

    Otobüs içerisinde ki karakterlerin, kendi aralarında yaptığı diyaloglar olsun, anlatıcının yorumları olsun, bir din istismarına atıf yapıyor. Dinin insanlar elinde tekelleşmesi, kendi çıkarları uğruna kullanılması, siyasetin tamamen dine alet edilip, iktidarın gücünü buradan alması. Diyaloglar, okuru düşünmeye ve yanlış olanının ne olduğunu aramaya itebilir, bu konuda doğru bir mesaj veriyor.

    *Sevgili okur, bu paragraftan sonra kitap ile ilgili spoiler olabilir, bunu göz önüne alarak okumanda fayda var.

    Bir yaprak hayal edin, rüzgarın gücü ile sağa sola savruluyor, oradan oraya gidiyor, bir durağı yok, takıldığı yerden ufak bir hayali dokunuşla yoluna devam ediyor, boşluğa gidiyor gibi ama değil, gölgelerde savruluyor.

    Kitapta Atatürk, İkinci Dünya Savaşı, kişisel yaşanmış acılar ve özellikle Bosna katliamı ön plana çıkıyor. Atatürk vurgusu, kitabın genel hatlarında kendisini hissettiriyor. Cumhuriyetini anlamayan insanlara, güzel mesajlar veriyor. Kısa ama öz olan bu mesajlar, vurucu nitelikte oluyor.

    Bosna Katliamına ben de ilgi çekmek için birkaç bilgi eklemek istiyorum;

    Dünya, Hitler’e nasıl sustuysa, Mussolini’ye, Stalin’e, Franco’ya nasıl sustuysa, Bosna Kasabı Ratko Mladić’in yaptıklarına da sustu. Bilirsiniz, iş işten geçince de davanın yargıcı kesilmeyi pek severler…

    Binlerce insana tecavüz edildi,
    Binlercesi toplu mezarlara gömüldü,
    Sakat bırakıldı,
    İşkence edildi,
    Ruhları bedenlerinden alındı,
    Bedenler birer et parçasına dönüştürüldü,
    Soykırım, Avrupa’nın ortasında göstere göstere yapıldı,
    Amaçları halkı korumak olan, fakat bir emirle bölgeden çekilen Hollanda ordusundan bir asker şunları diyecekti;
    “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum”
    Evet, tüm bu katliamlar yaşanırken, bombalar patlarken, batı sessizdi…

    Vahşetin izleri, savaş son bulduğunda bitmedi,
    Yıllarca devam etti,
    İnsanlar insanlıktan çıkmıştı,
    Kayıplarını arayan aileler toplu mezarlarla karşılaşmıştı,
    Tecavüz edilen binlerce kadın,
    Kadınlığını o yıllarda bırakmıştı,
    Yaşayan ölüler olup çıkmışlardı.

    Aynı zamanda siyah bayraklılar da kitapta yerini almış. Sevgili Mehmet Yılmaz, susmak yerine, içinde tutmak yerine, rahatsız olduğu birçok konuyu kitabın karakterlerine aktarmış. Yaşanmış olaylardan kesitler okurken, aynı zamanda kendimizi o kesitleri hayal ederken bulduk. Olayların zihnimizde canlanması, bizim de aynı zamanda yaşamamıza neden oldu.

    "Cennete gitmek için başka insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlardı." #41536395

    Hayat tek bir bakış açısı ile yaşanamayacak derecede karışık ve anlamlandırılamayacak derecede değişkendir. Kesinlik ile bakılamaz, ne olacağı kestirilemez. Başımıza neyin ne zaman geleceği belli değildir, mutluluk dediğimiz şey, hem vardır hem de yoktur. Olduğunda ise, yokluğu kadar uzun süre kalmaz, bir anda yok olur gider. Acı… Acının bir tarifi yoktur, hem bedenen hem de ruhen çekilen acı, kolay kolay kapanmaz. İnsan birçok şeyi içine atıp, bazen kendi kendisine bazen de yardım alarak savaşma yolunu seçer, bazen de bu yola çıkmayı bir kenara bırakalım düşüncesi bile kahreder ve olduğu yerde kalır. Direnç kimi insanda fazlasıyla varken, kimisinde yoktur. İnsanların başına gelen şeyleri hayal etmek bile imkansızken, bir başka insanın hayali edilemeyecek şeyleri yapması, insanın var oluşuna terstir. Ya da insan tam bunun için mi var olmuştur? Yani yok etmek için!

    *

    Birkaç kelam daha edip, incelemeyi sonlandıracağım. Kitap eleştirisinden ziyade, bana verdiğini aktarmayı seven ve incelemelerimi birkaç istisna hariç öyle yazan biriyim. Bir kitap yazmamış olan ben, bir yazarı yerin dibine sokacak ya da ona gerçek anlamda akıl verecek veyahut hikayesinin nasıl işlenmesi gerektiğini söyleyecek bir konuma ve ukalalığa sahip değilim.

    Özellikle kadınlara yapılan istismar net olarak ifade edilmiş. Kadının cinselliği ve temsil ettiği şeyin yok edilmesi, onun sindirilmesi, dışlanması, erkekler tarafından hor görülmesi, toplum tarafından geri planda bırakılmak istenmesi çok güzel işlenmiş. Asansör sahnesi, gerilimi yüksek bir seviyeye çıkarıyor, ama okuyucu rahatsız etmemesi bakımından çok uzatılmadan ve sonuca ulaştırılmadan bilerek kesiliyor. Bunun sonucu bile ağır etkilere yol açmışken, yaşanmış olacak olması nelere sebep olurdu bilinmez.

    Jelena ve Aida’nın son bölümde ki diyalogları ve yaşananlara bir iki sayfa daha ayrılarak, gerilim dozu artırılabilirdi diye düşündüm içimden. Bunca eziyet ve yaşanmışlıklardan sonra, daha sancılı bir son ile okur daha fazla merak içinde bırakılabilir ve konuya ilgi daha fazla çekilebilirdi. Bazı yerlerde hızlı sonuca gidilmiş gibi bir his vardı. Kitabın kalın olmayışı buna bir etken tabi. Avm konusu çok iyiydi, kesinlikle olan şeylerden bir kesitti. Herkes alışveriş yapıp gidiyor ama o mağazalarda neler yaşanıyor insanlar bilmiyor haliyle. Tribün konusu GFB’den Sefa’nın bir kesiti gibiydi. Ve son olarak, özellikle Samsun konusu bahis olduğunda, Milli Mücadele ve Atatürk ile ilgili biraz detay beklemiş olabilirim.

    Senin için büyük bir önem arz eden Cengiz Han'a Küsen Bulut a da selamı çakmışsın. Ayrıca Çepni boyuna değinmen, hoş bir sürpriz oldu benim için.

    Daha fazla uzatmadan incelemeyi bitireyim. Malum elimin ayarı pek yok, yazdıkça yazıyorum.

    Günlük hayatta yaşanmayan hiçbir şey kitapta yoktu. Her şey yaşanmış ve yaşanmaktaydı. Musa gibi gençlerin her yerde olduğunu bildiğimiz gibi kime musallat olacağını da maalesef bilemiyoruz. Toplum cahil bırakılıyor mu, cahilliği mi seçiyor bazen buna cevap vermek gerçekten güç, çünkü insanlar hallerinden memnun, bunu göz ardı etmemek lazım. Bildiğimiz kadar kafamıza takarız, bilmediğimiz kadar umursamayız. Her şeyi kontrol etmek gibi bir hastalığa kapılmamamız çok önemli. Haddimizi aştığımız vakit, bunun da ayarını kaçırıyor ve herkesin kafamızda ki düşüncelere uymasını bekliyoruz. Müthiş bir yanılsama!

    *

    Sevgili abim Mehmet Y. ;

    Kitabını okumak ve onu yorumlamak benim için keyifti. Kitabın içeriği bir keyiften ziyade; yaşanmasını istemediğimiz acıların hayatımıza dahil olması olsa da, akıcı bir kitabın zihinlerde kalıcı yer bıraktığı acı bir şölendi.

    Teşekkürlerimle… 9/10
  • 170 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Özellikle kitap yazma hayali olanlara yol gösterici bir kitap #VEFA...
    Yazar ile Okur arasında yaşanan güzellikleri anlatan KEYİFLİ bir kitap...
    Kitabın son bölümünde iseYazarın ilk kitabı olan #hayat ile ilgili ÖZEL okur yorumları var...
  • 110 syf.
    Anahtar Kelimeler: Yılmaz Özbek, Post-modernzim ve Alımlama Estetiği, Post-modernizm, Alımlama Estetiği, Yorumbilim, Modernizm, Teori, Uygulama, Öykü.

    Alman edebiyatı profesörü Yılmaz Özbek’in Çizgi Kitabevi tarafından basılan kitabı, Alımlama Estetiği kuramının Post-modernizm ile koşut olduğunu ve Post-modern eserlerin en iyi yorumlanma biçiminin alımlama estetiğine dayanması gerektiğini savunuyor.

    Post-modernizm ortaya çıktığı günden beri edebiyat dünyasında çok tartışılsa da üzerinde hemfikir olunan bir tanımı yapılamamış, çoğu okurun yıldızı bu akımla barışmamıştır. Edebiyatın bu üvey akımı, Modernizm’in dayattığı tekdüze, kalıpsal, derinliği olmayan ve giderek bireyselleşip kolektiflikten uzaklaşan hayat ve sanat düzenine karşı anarşist bir hareket olarak tanımlanmalıdır. Buradan yola çıkılarak Post-modernizm’i anlamanın ve yorumlamanın ön koşulunun Modernizm’i anlamak ve yorumlamak olduğu sonucuna ulaşılabilir. Kısaca, Modernizm ne değilse Post-modernizm odur.

    Metnin yapısından çok tematik anlamı ve metindeki sembollerin çözümlenmesi üzerine odaklanan Alımlama Estetiği’nin atardamarı okur ve okurun yorumudur. Bu yorum kuramına göre yazar eseri ortaya koyduktan sonra artık söz okuyucudadır. Okur, eseri kendi birikimleriyle paralel, ancak metne dayandırarak yorumlama özgürlüğüne sahiptir. Görüldüğü üzere okurun özgürlüğü sınırsız bir özgürlük değildir. Okur metinle ve kendiyle tutarlı olmak zorundadır. Her okurun birikimi ve yorumu farklı olduğuna göre bir eserin alımlanması, yani yorumlanması da çoğuldur. Alımla Estetiği bu çoğulculuğu olumlar. Kuram, okuyucuyu ve onun tüketimini merkeze almasını nedeniyle edebi bir kapitalizm olarak nitelenebilir. Ancak bu kapitalizm, sanata değer katan pozitif bir kapitalizmdir.

    Yılmaz Özbek, eserini bir deneme olarak tanımlıyor. Çalışma sunuş, giriş ve sonuç bölümleri dışarıda tutulduğunda iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde teori, ikinci bölümde uygulama var. Birinci bölümde Alımlama Estetiği’ni, Post-modernizm’in ortaya çıkışını ve özelliklerini Modernizm’e göndermeler yaparak açıklayan yazar, bir anlamda alımla estetiğinin Post-modern eserlerin iri bedenlerine göre biçilmiş bir kaftan olduğunu söylüyor. Gerçekten de, Post-modern eserlerdeki simgesel anlatım ve metin boşlukları göz önüne alındığında Alımlama Estetiği’nin bu eserleri yorumlama konusunda yetkin olduğu ortaya çıkıyor.

    İkinci bölümde ise yazar, iki tanesi kendine, diğerleri Kafka, Brecht, Patrick Süskind, Wolf Biermann ve Peter Weis gibi ünlü yazarlara ait, toplamda 8 adet öyküyü alımlama estetiğine göre yorumluyor. Yani birinci bölümde teorik olarak açımladığı iki kavramı birleştirerek elde ettiği formülle laboratuarda deney yapıyor. Bu deneyi yaparken kendi 8 yorum yazısına ek olarak kendi öykülerine dair başkaları tarafından yazılmış yorumları da ekliyor. Burada belirtilmelidir ki, yazarın kendine ait öyküleri kendinin de yorumlaması Alımlama Estetiğinin özüne aykırıdır. Çünkü Alımlama Estetiği, metin kaleminden çıktıktan sonra yazarın rolünün sona erdiğini savunuyor. Diğer yandan yazarın kendi öykülerini yorumlaması okuyucunun yorumlarına da ket vurur.

    Kitabın dili, açık ve anlaşılır olduğu kadar yazarın sözcük seçimleri ve dili kullanışı da ustaca. Dil, bazı bölümlerde devrik cümlelerin çokluğuna bağlı olarak zorlayıcı olabiliyor. Ek olarak, yazarın bazı bölümlerde kavramlara dair yaptığı açıklamalar da birbirine yakın. Ancak unutulmamalıdır ki yazar, tekrara düşmek gibi algılansa da kavramları daha derin açıklamak ve somutlaştırmak adına bunu yapıyor.

    Özet olarak Post-modernizm ve Alımlama Estetiği, Post-modern eserlerin Alımlama Estetiğine göre nasıl yorumlanacağını, metnin nasıl silkeleneceğini ve sembollerin nasıl çözümleneceğini hem teorik açıdan hem de uygulamalı olarak gösteren bir kullanma kılavuzudur. Ayrıca okur, örnek metinlere dair yaptığı çıkarımları, örnek metinlere eklenen yorum yazılarıyla karşılaştırma imkânı bulurken, yazarın ele aldığı yazarlara dair verdiği bilgilere de ulaşma fırsatı da yakalıyor.
  • Mutlu olup sevindiğimiz zaman hayatı severiz Üzüntülü olduğumuz zaman hayata kızarız ama bu # Hayat öyle hayat değil…
    Azmin, başarının ve yaşanmışlığın öyküsü.
    Okurken zaman zaman güldüm, üzüldüm, sevindim. Halil’in yaşadıklarının çoğunu yaşadım, hele kremalı bisküviyi ortadan ayırıp önce kremasını yalayıp sonra küçük küçük ısırıklarla yemek, ne çok güldüm.
    Uzun yolculuklarda otobüslerdeki içilen sigaralar 12 saatlik yolculukta içim dışıma çıkardı. Okurken kitap hiç bitsin istemedim. Halil’in azmine başarısına hayran kaldım. Ayrıca dayaktan sıyrılma yöntemlerine de.
    Gaz lambasının ışığında ders çalışmayı iyi bilirim tabii sıra gelirse. Öğretmenimiz kız erkek ayırt etmeden döverdi ödev yapmayanları. Halil gibi pratik zekâmız da yoktu. (şimdi ki çocuklar çok rahat bu bollukta anne ve babanın zoruyla okuyorlar)

    Genel olarak kitabı çok beğendim. Kitap, otobiyografik romandan ziyade kişisel gelişim tadında.
    Hele “Giriş” bölümü harika, okurken ders alınabilecek çok bilgiler var bence...
    İmzalı kitabım için çoook teşekkür ediyorum okuru bol olsun.
    Mürekkebin hiç bitmesin, siz yazın bizler okuyalım.
    Yazmasaydık ANI kalacaktı, Yazdık ROMAN oldu!

    İstanbul’dan Leyla
  • 552 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Matilda'nın Son Valsi yeni sayılabilecek bir Arkadya kitabı. Aynı zamanda Tamara McKinley'nin dilimize çevrilmiş ilk kitabı.  Özellikle Arkadya'nın sosyal medya hesapları ve yine sosyal medyada takip ettiğim bazı sayfalarda kitap hakkında yapılan paylaşımlar zaten okumak istediğim bu kitabı daha fazla merak etmeme neden olmuştu. Yeni okuyacağım bir yazar olacağı için başlarda tereddütlü olsam da 60,70 sayfa okumanın ardından konuya ve yazarın diline alıştım. Matilda'nın Son Valsi türü aşk olan bir roman değil. Gizem, aşk kitapta bolca var ancak bu kitabın türünü dram olarak görüyorum ben. Gerçekten de kitap son derece trajik bir konuya sahip.

    Henüz 13 yaşında annesini kaybeden Matilda'nın hayat hikayesi, küçücük yüreğinden kopan dizelerin yer aldığı günlükler aracılığıyla anlatılıyor. Babası Birinci Dünya Savaşı için cepheye gittiğinde annesi ile Churinga Çiftliği'ni idare eden Matilda'nın hayatı, babası savaştan yaralı bir şekilde döndükten ve annesi öldükten sonra alt üst oluyor. İki kadının hayatının iç içe geçtiği Matilda'nın Son Valsi  birbirine dönüşen birçok duyguyu yaşamanıza neden oluyor:  hüzün mutluluğa, kızgınlık gülümsemeye, umutsuzluk umuda...

    Tamara McKinley oluşturduğu kadın karakterlerle gönlümü fethetti diyebilirim. Kitabın ana karakterleri olan Matilda Thomas ve Jenny Sanders oldukça güçlü karakterler ve ben kitaplarda yer alan bu tür kadın karakterleri her zaman sevmişimdir. Yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle zaman zaman umutsuzluğa kapılsalar da daima kendilerine karanlıktan aydınlık yaratabilen kadınlar olan bu karakterler aracılığıyla, her zaman dert yandığımız, en zoru bizdeymiş gibi davrandığımız sorunlar üzerine düşünme fırsatı buldum.

    Matilda'nın Son Valsi Avustralya kırsalında Churinga adındaki bir çiftlikte geçiyor. Kitap 550 sayfa civarında olduğu için bazı bölümlerde detaylı çevre betimlemelerine yer verilmiş. Bu kısımlar bana oldukça rahatlatıcı geldi. Esen rüzgârın tasvir edildiği, suyun berraklığının anlatıldığı kısımlarda, ben de adeta karakterin yanında yer alıp bu sakinliğin tadına vardım. Çiftlikte yer alan evin balkonunda içilen kahveyi, ressam olan Jenny Sanders'ın tuvalin üstünde fırça darbelerini konuşturduğu anları gözümde canlandırırken son derece keyif aldım. Matilda ve Jenny ile güldüm, Matilda ve Jenny ile hüzünlendim. Kitabın başından sonuna içinde barındırdığı gizemin ne olduğuyla ilgili kafa yordum, son 70 sayfada şaşırdım, üzüldüm, gizem açığa çıktığı için rahatladım. Her şeyi kontrol edemeyeceğimizin, değiştirme şansımız olmadığı konularda kendimizi bunaltmamamız gerektiğinin bir kez daha farkına vardım.

    İncelememi bitirirken bir konudan daha bahsetmek istiyorum. Hepimiz okuyacağımız, okuyor olduğumuz, okuduğumuz kitaplarla ilgili yorumları merak ederiz. Ben de sitede Matilda'nın Son Valsi ile ilgili incelemelere baktım. İncelemeyi ve neden öyle düşündüğünü temellendirmeden sadece "konusunu beğenmedim" diyerek kitaba verilen 1 puanla ilk sırada yer alan bir inceleme gördüm.  Tabii ki benim 8 puan verdiğim kitaba bir okur 10 puan verebilir, başka bir okur 3 puan verebilir. Ancak 1 puan bu kitap için saçmalıktan öteye gidememiş bir değerlendirme olmuş. Ortada bir emek var, bir puan veriyorsunuz, bunun nedenini doğru düzgün açıklayamıyorsunuz, kaldı ki bu kitap 1 puan verilebilecek bir kitap değil. Demem o ki 1 puan verirken de 10 puan verirken de bunun nedenini doğru düzgün açıklayabilmelisiniz.

    Sonuç olarak bu türden hoşlananlara Matilda'nın Son Valsi'ni tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar...
  • 360 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı okumadan önce bir bilgim yoktu halbuki ben bir kitaba başlamadan önce o kitap hakkında yorumları falan okur ona göre başlardım bu kitap ise bambaşka oldu resmen şok oldum okurken çünkü esas oğlanı serinin 1.kitabında zampara ve vurdumduymaz en yakın arkadaşına hep borç takan biri olarak rastlıyoruz ve kitaba başlarken ilk kitaptaki vukuatından dolayı neden olduğu dedikodular yüzünden öptüğü Leydi ile evli bulmayı bekliyordum ama ikisi de bambaşka yerlerde bambaşka hayatlar sürmüş 9 yıl boyunca ve bizim zampara karşımıza devlet için çalışan bir ajan Leydi ise leydiler için açılan okulda çalışan nezaket dersleri veren bir öğretmen olarak çıkıyor :)

    Leydimize ailesinin ölümünden sonra miras kalması sonucu okuldan ayrılıp yeni bir hayat kurmak için okuldan ayrılıp Londra'ya dönerken yanında 3 öğrencisi de eşlik eder bunların ikisi ikiz ve 3.sü de kuzenleridir. Londra'ya dönüşte çizilen rotadaki bir konaklama yerinin sahibi bizim zampara Jack'tir ve Leydimizin öğrencilerinin planı ise ikisini evlendirmektir gerisini okumak da size kalsın hadi bakalım keyifli okumalar