• Z KUŞAĞI MAHKEMESİ

    İtirazım var, diye bir ses yükseldi geçmiş nesiller mahkemesindeki sanık kürsüsünden. "Yapılan bütün suçlamaları kabul etmekle beraber, sizi ve salondaki herkesi düşünmeye davet ediyorum."
    Salondan boğuk ve karanlık bir uğultu yükseldi. Hakimin gür dedi duyuldu.
    "Sizi dinliyoruz."
    Bu, davacı koltuğunda oturan ebeveynlere ikaz mahiyetinde bir davet idi. Devam etti nesil:
    Bize kızdınız. Yaptığımız her şey için bizi suçladınız. Bizim, suçluluğu ispatlanmış büyük hatalarımız var. Sahi nasıl unuttunuz, elimizden hiç düşmeyen o telefonları siz aldınız. Televizyonu baş köşeye yerleştiren, eve internet bağlatan da sizdiniz. Hafta sonları alışveriş merkezine, bayramlarda tatile götürdünüz.
    Bize, zamanı yutan alışveriş merkezlerinden ise insanı ferahlatan ormanların, beş yıldızlı otellerden ise bin yıldızlı köy evlerinin doğallığını, tabiliğini öğretmediniz. Bayramda koşturduğunuz köylere gitmektense, tatil köylerine gitmeyi, evvela siz tercih ettiniz.
    Bahçeden toplanan sebzenin, güneşte kurutulan meyvenin, yaldızlı kağıtlarda içinde ne olduğu tam belli olmayan yiyeceklerden katbekat lezzetli olduğunu bilmemize izin vermeyen de sizsiniz. Üstün başın kirlenir, deyip parka bırakmadınız ama, gönlün gözün kirlenir demeden sanal alemlere bir başına terk ettiniz.
    Alın teri ile kazanılan beş liranın, haksızca elde edilmiş on liradan daha kıymetli olduğunu, vermek için cepte değil yürekte olması gerektiğini, en değerli şeylerin para ile satın alınamayacağını da öğretmediniz.
    Bu acayip ünlüleri, fenomenleri nereden buluyorlar? Bu posterler ne, dediniz.
    Afedersiniz de, hayatımıza rol model aradığımız o zamanda, bizi kimin ellerine bıraktınız? Ekrana mı? Birtakım filmlere mi, dizilere mi?
    Alışveriş çılgınlığından dem vurdunuz, sahi hangi kıyafetimize yama yaptınız? En küçük söküğü bile bizimle beraber diktiniz mi? Yoksa "Eskidi, yenisini alırız."diye hepsini mi attınız? Temiz giyinmenin ve tebessüm dolu bir simanın, bütün o markalı kıyafetlere bedel olduğunu da biliyor muydunuz?
    Ayakkabıları boyatmayı, söküğü dikmeyi öğrenemedik. Aslolanın kıyafetimiz değil de içimiz olduğunu bilmeden yaşadık. Bu, bir bilme mağdurluğu değil midir? Bütün imkanları ayağımıza serdiğiniz, karnımızı doyurduğunuz, sıcacık odalarda uyuttuğunuz doğrudur. Dünyanın bir yerinde insanların soğuk karlar üzerinde titrediğini, yakacak bir odun, içecek bir bardak su bulamadıklarını, neden anlatmadınız? Şimdi, kıymet bilmiyorsunuz demesi kolay. Zaten en son bunları en iyi siz yaşamıştınız. Öyle değil mi?
    Bizi pamuklara sararak büyüttüğünüz, bezediğiniz, dikenlerle dolu dünyada nasıl başarılı olmamızı istersiniz? Mesela, bize iyiler kadar kötülerin de var olduğunu öğretebilirdiniz.
    Neden, insan olmamıza, düşene el uzatmamıza, bir başkasının acısına ortak olmamıza, aşımızı bölüşmemize, bir çocuğa Kuran-ı Kerim öğretmemize, kendisini unutmuş pek asil bir millet olduğumuzu insanlara hatırlatmamıza imkan vermediniz?
    En meşhur okullara, en pahalı dershanelere göndermenin, en doğru bilgiye ulaştırdığını nereden çıkardınız?
    Hayatı sevdiklerinle paylaşmanın, sosyal mecralarda paylaşmaktan bin kat güzel olduğunundan, neden hiç bahsetmediniz? Mahremiyeti de belki bu şekilde muhafaza ederdik.
    Bizi neden binlerce yıllık tarihimize, sahih itikada yüz çeviren kalbi ve ruhu hiçe sayan bir yöntemle yetiştirdiniz? Seri üretim kariyer planları alan, çökmüş ahlak yargılarına aleladeleştiği için sessiz kalan sizsiniz.
    Madem öyle sevgili ebeveynler!
    Suni gübrelerle donatıp, dört mevsim suladığınız, popüler metotlarla büyüttüğünüz o çocuklarınız olan fidanlar, size serinletici bir manevi gölge olabilecek mi? Yüksek verim almaktan ziyade, ondan bir daha tohum çıkartabilecek misiniz?
    Gözünü gönlünü, bağını bahçesini, çağını çocuğunu sırf yüksek dünyevi şeyleriniz için karartıp kurutmadınız mı? Hayır, diyenlere cevabımız yok. Fakat ekseriniz, her yer karanlık deyip gönül rahatlığıyla oturacak, az biraz ışıktan rahatsız olacaksınız... Kendi karanlığınızı aydınlatıp kendi vicdanınızda sizi sorgulatanlara husumet duymaktan da çekinmeyeceksiniz.
    Velhasıl Hakim bey, suçluyu azmettiren, suça zemin hazırlayan, bedenlerimizi doyurup, ceplerimizi dolduran fakat ruhlarımızı ölesiye aç bırakan herkes, birinci dereceden suçludur.
    Salonda kısa; ama tesiri uzun, upuzun bir sessizlik yaşandı.
    Sonra hakimin o tok ve gür sesi duyuldu.
    "Herkes kendi vicdanında muhakeme etsin. Dava düşürüldü."
  • Ölsen kefen pahalı,
    Bilmem kaça patiska?
    Yaşasan kaça pişer,
    Bir tencere kapuska?
    - Necip Fazıl KISAKÜREK
  • 464 syf.
    ·4 günde·6/10
    Max Tegmark bu kitapta teknolojik ilerleme ve bunun insan hayatına etkisi üzerinde duruyor. Birtakım sorularla teknolojik ilerlemenin avantajlarını - dezavantajlarını, faydalarını - zararlarını sorgulayıp bazı yokoluş senaryolarını dile getiriyor. Bu senaryoları da Ludditelar, Faydalı Yapay Zeka Hareketi, Dijital Ütopyacılar gibi gruplardan esinlenerek yazıyor.

    Kitapta geçen sorulardan bazıları: YZ (Yapay Zeka) insanlık için tehdit mi avantaj mı yoksa ikisi de mi, YZ hacklenebilir mi, YZ hissedebilir mi, insan - makine karışımı tür mü ortaya çıkacak, makineler gelişip insanların efendiliğine mi soyunacak, makineler öğrenebilir mi, öğrenen makineler kontrol altında tutulmalı mı / ne kadar kontrol edilebilir, YZ insan türünü ortadan kaldırabilir mi, insanlığı / yaşamı ne ve nasıl gelecek bekliyor, Dünya dışı yaşam var mı vs...

    Teknolojinin, makinelerin, yapay zekanın hayatımızı kolaylaştırdığı gerçeğini göz ardı etmeden bir gerçeği de kabul etmeliyiz. Max, Matrix üçlemesinden alıntı yaparak Yapay Zeka olan Ajan Smith'in şu diyaloguna yer veriyor: "Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevreyle doğal bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bçlgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musun? Virüsler. İnsanlık hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Siz vebasınız. Ve bizler de bunların ilacıyız." (s. 245)

    Hayat Aşık Veysel'in dediği gibi "uzun ince bir yol" ve biz de bu yolun yolcularıyız. Dünya, tiyatro sahnesi; biz de bu tiyatronun oyuncularıyız. Sırası gelen rolünü oynuyor, bitiriyor ve sahneden çekiliyor. Bakalım bu sahnede daha ne tür olaylara ne tür gelişmelere şahit olacak, sonraki nesillere nasıl bir gelecek bırakacağız.

    * Kısa sürede DeepMind'ın OpenAI'daki San Fransisco merkezli rakipleri DeepMind'ın Yapay Zekasının ve diğer akıllı üreticilerin bir oyunmuş gibi tüm bir bilgisayarla etkileşime girmeyi pratik edebildiği Universe isimli platform yayınladılar.: Her şeyi tıklayabiliyor, yazabiliyor, gezebildikleri yazılımları açıp çalıştırabiliyorlar, bazen web tarayıcısını açıp internette dolaşabiliyorlardı. (s. 117)

    * Bir tartışma, mahremiyet ve bilginin özgürlüğü arasındaki gerilimi yansıtır. Özgürlük taraftarları ne kadar az mahremiyete sahip olursak, mahkemelerin o kadar çok kanıta sahip olacağıı ve daha adil kararlar vereceğini ileri sürüyor. Mesela, devlet herkesin elektronik cihazlarını dinler, nerede oldukalrını, ne yazdıklarını, neye tıkladıklarını, ne söyleyip yaptıklarını kaydederse, pek çok suç baştan çözülmüş olur ve yenilerinin olması da engellenebilir. Mahremiyet taraftarları ise Orwellci gözetim devleri istemediklerini, isteseler bile bunun inanılmaz ölçüde totaliter diktatörlüğe dönüşme riski olduğunu söylüyorlar. (s. 145)

    * Kitlesel üretime geçildiğinde, küçük YZ destekli katil dronlar bir akıllı telefondan biraz daha pahalı olur. İster bir politikacıya suikast gerçekleştirmek isteyen terörist ister eski kız arkadaşından intikam almak isteyen sevgili olsun, yapması gereken tek şey hedefin fotoğrafını ve adresini katil drona yüklemek olacaktır. Hedefe uçar, tanımlar, o kişiyi ortadan kaldırı ve kimsenin kimin sorumlu olduğunu bilmemesi için kendini yok eder. Alternatif olarak, etnik temizliğe meyilli, olanlar için yalnızca deri rengi ya da etnisiteye göre insanları öldürebilecek şekilde programlanabilirler. Stuart bu silahların akıllandıkça, her bir ölüm için daha az materyal, ateş gücü ve para gerektirwceğini öne sürüyor. Mesela, arı boyutunda dronların insanları gözünden vurarak minimum patlayıcı kuvvetiyle ucuza öldürebileceğinden korkuyor. Ya da metal pençelerle kafaya tutunabilirler ve kafatasını delebilirler. Tek bir kamyonun arkasından bir milyon tane böyle katil dron salınırsa, elimizde yepyeni korkunç kitle imha silahı var demektir: Seçici biçimde yalnızca önceden belirlenmiş insan kategorisini öldürebilen silah, hem de başka kimseye ve hiçbir şeye zarar vermeden. (s. 157)

    * Sonucun insanlık için iyi ya da kötü olması elbette kontrol eden insan(lar)a bağlıdır. Bu kişi ya da kişiler hastalık, fakirlik ve suçtan temizlenmiş küresel ütopya da yaratabilirler; korkunç, baskıcı, tanrı gibi muamele gördükleri, diğer insanları seks köleleri ya da gladyatörler olarak kullandıkları sistem de... Tarih boyunca tüm hikaye anlatıcıları bunun kötü biçimde sonuçlanacağını hayal etmekte zorlanmamışlardır." (s. 236)
  • Şeyhim der ki :"Ayıp gören gaybı göremez"
    Leyla'yı görmeyen Mevla'yı görür mü Yunus efendi?
    Sen ne kadar da etten kemiktensin.
    Leylanın gözlerini son gören gözlerin sahibi bi bakımsız çomarın hizmetkarı olmadı mı Mecnun?
    Bu köpek benim yarimin gözlerini son gören gözlerin sahibi Yunus efendi. Kendi gelir bulur beni.
    Leyla ile Mecnunu tek mi sanırsın sen?
    Aşk biter mi Yunus efendi?
    Aşk bitmez ise leyla biter mi, Mecnun biter mi? Mecnun'un gözlerini son gören köpeğin gözleri biter mi?

    Hayat pahalı! Hayat pahalı! Hayat pahalı!
    Dinleyin Ey insanlar, Leyla öldü!
    Dinleyin Ey Ahali, Mecnun öldü!
    Aşk kaldı sağ.
    ALLAH

    Bu sahneyi İzlemek isteyen için linki bırakıyorum
    https://youtu.be/1M_9hBLfz8Q
  • İtirazım var, diye bir ses yükseldi geçmiş nesiller mahkemesindeki sanık kürsüsünden. “Yapılan bütün suçlamaları kabul etmekle beraber, sizi ve salondaki herkesi düşünmeye davet ediyorum." Salondan boğuk ve karanlık bir uğultu yükseldi. Hâkimin gür sesi duyuldu.
    "Sizi dinliyoruz."
    Bu, davacı koltuğunda oturan ebeveynlere ikaz mahiyetinde bir davet idi. Devam etti nesil:

    Bize kızdınız. Yaptığımız her şey için bizi suçladınız. Bizim, suçluluğu ispatlanmış büyük hatalarımız var. Sahi nasıl unuttunuz, elimizden hiç düşmeyen o telefonları siz aldınız. Televizyonu başköşeye yerleștiren, eve internet bağlatan da sizdiniz. Hafta sonları alışveriş merkezine, bayramlarda tatile götürdünüz.

    Bize, zamanı yutan alışveriş merkezlerinden ise insanı ferahlatan ormanların, beş yıldızlı otellerden ise bin yıldızlı köy evlerinin doğallığını, tabiliğini öğretmediniz. Bayramda koşturduğunuz köylere gitmektense, tatil köylerine gitmeyi, evvela siz tercih ettiniz.

    Bahçeden toplanan sebzenin, günește kurutulan meyvenin, yaldızlı kâğıtlarda içinde ne olduğu tam belli olmayan yiyeceklerden katbekat lezzetli olduğunu bilmemize izin vermeyen de sizsiniz. Üstün başın kirlenir, deyip parka bırakmadınız ama, gönlün gözün kirlenir demeden sanal âlemlere bir başına terk ettiniz.

    Alın teri ile kazanılan beş liranın, haksızca elde edilmiş on liradan daha kıymetli olduğunu, vermek için cepte değil yürekte olması gerektiğini, en değerli şeylerin para satın alınamayacağını da öğretmediniz.

    Bu acayip ünlüleri, fenomenleri nereden buluyorlar? Bu posterler ne, dediniz.

    Afedersiniz de hayatımıza rol model aradığımız o zamanda, bizi kimin ellerine bıraktınız? Ekrana mı? Birtakım filmlere mi, dizilere mi?

    Alışveriş çılgınlığından dem vurdunuz, sahi hangi kıyafetimize yama yaptınız. En küçük bir söküğü bile bizimle beraber diktiniz mi? Yoksa "Eskidi, yenisini alırız." diye hepsini mi attınız? Temiz giyinmenin ve tebessüm dolu bir simanın, bütün o markalı kıyafetlere bedel olduğunu da biliyor muydunuz?

    Ayakkabıları boyatmayı, söküğü dikmeyi öğrenemedik. Aslolanın kıyafetimiz değil de içimiz olduğunu bilmeden yaşadık. Bu, bir bilme mağdurluğu değil midir? Bütün imkânları ayağımıza serdiğiniz, karnımızı doyurduğunuz, sıcacık odalarda uyuttuğunuz doğrudur. Dünyanın bir yerinde insanların soğuk karlar üzerinde titrediğini, yakacak bir odun, içecek bir bardak su bulamadıklarını, neden anlatmadınız? Şimdi, kıymet bilmiyorsunuz, demesi kolay. Zaten en son bunları en iyi siz yaşamıştınız. Öyle değil mi?

    Bizi pamuklara sararak büyüttüğünüz, bezediğiniz, dikenlerle dolu dünyada nasıl başarılı olmamızı istersiniz? Mesela, bize iyiler kadar kötülerin de var olduğunu öğretebilirdiniz.

    İnanan bir avuç insanın dünyayı iyilikle yeniden inşa edeceğini, önemli olanın alınan diplomalar, kulak çınlatan alkışlar değil de bir insanın kalbine gönlüne dokunmak olduğunu öğretebilirdiniz? Neden, insan olmamıza, düşene el uzatmamıza, bir başkasının acısına ortak olmamıza, aşımızı bölüşmemize, bir çocuğa Kur'ân-ı Kerîm öğretmemize, kendisini unutmuş pek asil bir millet olduğumuzu insanlara hatırlatmamıza imkân vermediniz?

    En meşhur okullara, en pahalı dershanelere göndermenin, en doğru bilgiye ulaştırdığını, nereden çıkardınız?

    Hayatı sevdiklerinle paylaşmanın, sosyal mecralarda paylaşmaktan bin kat güzel olduğundan, neden hiç bahsetmediniz? Mahremiyeti de belki bu şekilde muhafaza ederdik.

    Bizi neden binlerce yıllık tarihimize, sahih itikada yüz çeviren kalbi ve ruhu hiçe sayan bir yöntemle yetiştirdiniz? Seri üretim kariyer planları alan, çökmüş ahlak yargılarına aleladeleștiği için sessiz kalan sizsiniz.

    Madem öyle sevgili ebeveynler!

    Sunî gübrelerle donatıp, dört mevsim suladığınız, popüler metotlarla büyüttüğünüz o çocuklarınız olan fidanlar, size serinletici bir manevî gölge olabilecek mi? Yüksek verim almaktan ziyade, ondan bir daha tohum çıkartabilecek misiniz?

    Gözünü gönlünü, bağını bahçesini, çağını çocuğunu sırf, yüksek dünyevî şeyleriniz için karartıp kurutmadınız mı? Hayır, diyenlere cevabımız yok. Fakat ekseriniz, her yer karanlık deyip gönül rahatlığıyla oturacak, az biraz ışıktan rahatsız olacaksınız... Kendi karanlığınızı aydınlatıp kendi vicdanınızda sizi sorgulatanlara husumet duymaktan da çekinmeyeceksiniz.

    Velhasıl hâkim bey, suçluyu azmettiren, suça zemin hazırlayan, bedenlerimizi doyurup, ceplerimizi dolduran ve fakat ruhlarımızı ölesiye aç bırakan herkes, birinci dereceden suçludur.

    Salonda kısa; ama tesiri uzun, upuzun bir sessizlik yaşandı. Sonra hâkimin o tok ve gür sesi duyuldu.
    "Herkes kendi vicdanında muhakeme etsin. Dava, düşürüldü."
  • Sarf Edilen Emek Sebebiyle Bir İşi Sonlandıramama Durumu: Concorde Yanılımı Teorisi

    Akıllıca bir karar neye göre alınır? Geçmişte verdiğin kararlara göre mi yoksa gelecekte edinmeyi umduğun kazanca göre mi?
    Karar vermek insan hayatındaki önemli dinamiklerden biridir. Aldığımız kararlar bugünümüzü ve geleceğimizi belli oranlarda etkiler. Ancak insan kararlarında her zaman rasyonel davranamaz ve fark etmeden Concorde Yanılımı adı verilen yanılgıya düşebilir. Rasyonel bir karar vermek için geleceğe yönelik kâr- zarar dengesi kurmak şarttır. Rasyonel olan karar, insanın kendisine gelecekte fayda sağlayacak seçenekleri takip etmesidir. Kendimiz ya da sevdiklerimiz için fayda sağlayacağını umduğumuz kaynaklara yatırım yapmaya başlar veya devam ederiz. Bu yatırım parasal, duygusal ya da zamansal olabilir. Concorde Yanılımı kişinin karar verirken gelecekteki kazançlarını değil geçmişteki bedellerini referans almasıdır. Teorinin ismi Concorde isimli supersonic uçaktan gelir.

    Concorde yanılgısı, çok emek harcanan bir işten, araştırmadan sonuç alınamamasına rağmen ya da çok emek sarf edilen bir ilişkinin ısrarla bitirilmemesi gibi ticaretten özel hayata kadar yaşamın her alanında görülebilecek bir durum. Geçmişte yapılan bir işin istenildiği gibi gitmemesi halinde bu fikre daha çok bağlanıldığı bu durum aslında insanı içten içe bitiren korkunç bir gerçek.Concorde yanılımı, daha önce yapılan yatırımın içerdiği kayıpları dikkate almayarak, daha önce yatırım yapılan kaynağın kaybedileceği gerçeğinden kaçmak için daha fazla yatırım yapılması gerektiği mantığıdır.

    Şimdi sizden gerçekleşmesi için çok emek harcadığınız fakat hiçbir zaman istediğiniz gibi sonuçlanmayan bir işi/ ilişkinizi düşünmenizi istiyorum. İçerisinde bulunduğunuz durumun rahatsızlık uyandırdığını ama geriye dönüp bakmaktan kaçındığınız için de aynı sürecin tekrarına hapsolduğunuzu hissettiniz mi? Her şey sona erdiğinde zamanı geri alabilmeyi istediğiniz oldu mu? Peki, neden yanlış yaptığımızı bildiğimiz halde yanlışımızı döngü halinde tekrar ederiz?

    “Harcadığım zamanın boşa gitmesini istemedim”, “olmayacağını bildiğim halde çaba harcadım”, “işin sonunda zarar göreceğimi bildiğim halde devam ettim”… Birçoğumuz insan ilişkilerimiz veya içerisinde bulunduğumuz bir iş için çevremizden buna benzer sözler işittik veya bu cümleleri bizzat biz kurduk. Hissettiğimiz şey hayal kırıklığı mıydı? Umutsuzluk? Korku? Öfke? Yerinin doldurulamayacağına dair inancımız o kadar kuvvetliydi ki daha çok zaman harcadık bu şeyin uğruna. Tanımlamasını yapamadık çoğu zaman. Vazgeçemiyorum dedik. Üstelik aşka, başarıya, hırsa atfettik. Hepsi bir yanılsamaydı.


    Maddi veya manevi bir konuda istenilen şekilde sonuçlanmamasına rağmen harcanan emek; zaman; yatırım gibi sebepler dolayısıyla içerisinde bulunulan gidişattan vazgeçememek olarak tanımlanan Concorde Yanılımı teorisi, sesten hızlı olması planlanan bir yolcu uçağı olan Concorde’dan ismini almaktadır. 1962 yılında başlanılan Concorde uçağı projesinin sadece hazırlık aşaması 7 yıl sürmüş ve deneme uçuşları beklentilerin çok altında kalmıştır. Concorde uçağının yakıt maliyeti çok yüksekti ve yolcu kapasitesi azdı. Ayrıca güvenirliği yeterli bulunmamıştı. Buna rağmen uçağın üretimine devam edildi.Concorde’un üretilmesi için 7 yıl boyunca çaba harcayan proje yetkililerin geçmişteki çabalarını kaybetmemek için başarısız buldukları uçağı kullanıma sunması gibi bizler de günlük hayatta sırf geçmiş yatırımlarımızın ‘yüzü suyu hürmetine’ başladığımız işi yarım bırakmaz, bize zarar verecek olsa dahi devam ettiririz.

    Çeşitli dezavantajları olmasına rağmen çok fazla yatırım yapılması sebebiyle denemelerine devam edilen Concorde uçağı nihayet 1976 yılında kullanılmaya başlanmış ve 2000 yılında 113 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan ilk ve son kazasına kadar uçmaya devam etmiştir. 1996 yılında İngiliz Psikoloji Derneği’nin gerçekleştirdiği ”Düşünme” konulu konferansta Oxford Üniversitesi davranışsal ekoloji profesörü olan Alex Kacelnik’in “yanılım” eklemesi ile Concorde Yanılımı literatürde yerini almıştır.

    İnsanları kazançlarından çok yitirdikleri şeyler harekete geçirir. Ve yitirdiklerimizi kurtarmak için daha riskli davranışlar sergileriz. Bahis oyunlarında parasının çoğunu önceki oyunlarda kaybetmiş olan bahisçinin son oyunda yitirdiklerini geri almak umuduyla tüm parasını ortaya koyması bu teorinin en tipik örneğidir.

    Concorde Yanılımında gerçekçi olmayan bir umut beklentisi söz konusudur. Bu sebeple ‘Umut Teorisi’ olarak da isimlendirilir. Umut etmek kişinin hayat motivasyonunu, olumsuz hayat olaylarına karşı direncini arttıran bir etkendir. Ancak Concorde Yanılımı’nda görüldüğü gibi realist olmayan umma davranışı, zaten olumsuz gidişatta olan kişiyi düze çıkarmayacak; olumsuz gidişata neden olan davranışını olumlu sonuç bekleyerek sürdürdüğü için olumsuz durumun sürmesine ya da daha kötü sonuçlanmasına neden olacaktır. Kısacası Concorde Yanılımı ‘kaybeden olmamak için daha çok kaybetmek’ olarak açıklanabilir. Concorde Yanılımı farklı isimlerde anılsa da ekonomi, iktisat, psikoloji, etoloji gibi birbirinden farklı alanlarda görülebilen oldukça geniş spektruma sahip bir davranış örüntüsüdür.


    Concorde Yanılımı, psikolojik açıdan insan hayatının birçok alanında ortaya çıkmasına rağmen psikologlar tarafından yeterince incelenmemiştir. Concorde Teorisi hakkında bildiklerimiz davranış ekonomisi alanında ‘Parayı Batırma Yanılımı (Sunk Cost Fallacy) üzerine yapılan araştırmalardan ibarettir. Parayı Batırma Yanılımı ekonomik bir terimdir ve Concorde Teorisinin sadece maddi yatırımlarla gerçekleştiği durumları kapsar. Yani Parayı Batırma Yanılımı’nda yatırımlar sadece parasaldır, duygusal ya da zamansal yatırımları içermez.  Bu nedenle psikoloji biliminden çok ekonomi ile ilişkilidir.
    Bu iki terimin farkını şu örnekle daha iyi anlayabiliriz. Spor salonuna bir yıllık üyelik yaptırmış olan birini ele alalım. 4 ay boyunca düzenli olarak spora gitmiş ama son zamanlarda motivasyonunu kaybetmiş olsun. Spora gitmek için isteksiz olduğu bir gün ‘Bir yıllık paramı peşin ödedim. Paramın karşılığı kadar gitmek zorundayım.’ şeklinde düşünürse bunu Parayı Batırma Yanılımı’na örnek olarak verebiliriz. Eğer parayı değil yaptığı diğer yatırımları hesaba katarak ‘4 aydır düzenli şekilde devam ediyorum. Bugün gitmezsem verdiğim çaba boşa gitmiş olacak. Fiziksel yorgunluğum ve spora ayırdığım zamanımın karşılığı kadar spora gitmeyi sürdürmeliyim’ şeklinde düşünürse bunu Concorde Yanılımına örnek olarak gösterebiliriz. Kısacası Concorde parasal, zamansal, fiziksel tüm yatırımları kapsayan durumlarda kullanılırken ekonomik bir terim olan Parayı Batırma Yanılımı sadece kişinin maddi yatırımlarını kurtarmak için harekete geçme motivasyonudur.

    Bir ton para verdiğin her şey dahil bir otele gittin. Tatilin ortalarında bir lokma bir şey yiyemeyecek kadar doymuş hissediyorsun. Hangi davranışın seni mutlu edeceğini düşünüyorsun? bir ton para verdiğin için yemeye devam edersen mi mutlu olacaksın, yoksa daha fazla yemek senin için iyi olmayacağından yemeyi bırakacak mısın? Peki dört gün tatile gidip beş kilo alan insanların hepsi görgüsüzlüğünden mi bu kadar yiyor?

    Hal Arkes ve Catehrine Blumer, 1985’te Parayı Batırma Yanılımı’nı göstermek amacıyla bir deney hazırladılar. Deneklerden Michigan’da bir kayak gezisi için 100 dolar harcamış olduklarını varsaymalarını istediler. Ancak Wisconsin’de 50 dolara daha iyi bir kayak gezisi düzenlediler. Ve denekler bu yolculuk için de bir bilet aldı. Daha sonra araştırmacılar deneklere iki gezinin aynı tarihe denk geldiğini söylediler. Denekler iki tatilden birini seçmek durumunda kaldılar. Ayrıca biletlerin geri ödenmesinin veya satılmasının mümkün olmadığını belirttiler. Deneklerin 50 dolar verdikleri ama daha kapsamlı görünen kayak gezisini mi yoksa ilk önce aldıkları Michigan’daki kayak gezisini mi seçeceklerini sordular.

    Çalışmadaki insanların yarısından fazlası daha pahalı olan geziyi tercih etti. Kayıplarının daha çok olduğu durum için risk aldılar. Geçmişte zaten ödemiş oldukları parayı kaybetmekten korktular. Bu yanlış, geçmişteki yatırım için hissedilecek kaybetme duygusunu ortadan kaldırmaktansa, gelecekte daha iyi bir deneyim vaat eden seçeneğin daha mantıklı olduğunu fark etmelerini engellemiş oldu. (Arkes & Blumer, 1985)

    Davranışsal ekonomi, Parayı Batırma Yanılımı’nda kayıptan kaçınma davranışının genellikle ekonomik kararları etkilediğini kabul eder. Geçmişte ödenen ve çoktan kaybedilmiş olan fiyatın alakasız olması gerekirken ödenen fiyat kişinin kararlarında bir kıyas noktası haline gelmiştir. Bu davranış hem ekonomistler hem de psikologlar tarafından irrasyonel kabul edilmektedir ve buna rağmen oldukça yaygındır.

    Concorde Yanılımını Türkçe atasözleri ve deyişlerde de görmek mümkündür. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış, battı balık yan gider, gemiyi en son kaptan terk eder bunlardan bazılarıdır.
  • 520 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Buralara nereden geldiğimi biliyorum,gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim."

    Sevgili Martin Eden seni anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum,kendine bile itiraf etmekte zorlandığın gerçeklerden,hayallerini süsleyen anların nasıl da hayatın gerçekliğinde bir bir kabusa dönerken,gözlerinin önünde değişimini izlerken aslında yeniden ama farklı bir gözle başlangıç noktana dönüşlerinden mi,ne eski sene ne yeni sene uyum sağlayamayıp arafta kalışlarından mı...sevgili Martin Eden sen okuduğum en gerçek karakterlerden birisin çünkü sahiden hissettiğin her bir duyguyu yakinen yaşamış,yürüdüğün yollar da yürümüş,dolunaylı gecelerde daktilonun başında sabahlamış,haftalarca gelmeyen postalardan çıkacak birkaç doları beklerken minik ve güzel bir evde kuracağın mutlu ailenin hülyalarına dalıyorum seninle.

    Bazı insanlar seni anlayamadı,anlatmak için yıllarını harcadın ama seni istediğin gibi göremediler,bazıları da seni öyle yanlış anladı ki ne yapsan aklındaki karaktere bürünemedin,hep bir boşlukta kaldın,bir yokuşun başında soluklandın.Bazıları seni durup dinlemezken pahalı bir cekete hayranlıkla baktılar.Sense cümlelerini dünyaya haykırmak istiyordun.Seni senin gibi anlasınlar,hikayelerde fısıldadığın cümleleri duysunlar istiyordun.Anlaşılmak istediğin kişiler seni kalbinin bir köşesine koysunlar ve yürekleriyle dinlesinler istiyordun.Senin gibi.Ama biliyorsun ki herkesin kendi planları vardı ve sen hayat hassas kalpler için bir cehennemdir cümlesinin bir yansımasıydın.Düşünüyordun,vardın ama gerçek anlamda görülmüyordun.

    Süregelen gerçeklere,kabullenmişliklere,toplumsal sınıflandırmanın acı kelepçelerine meydan okudun ve inanmanın başarmanın yarısından çok daha fazlası olduğunu gösterdin,fedakarlık ve adanmışlık ruhuna işlerken inandığın hedef uğruna asla vazgeçmedin ama biliyorsun ki insanlar bizim geçirdiğimiz sürece ve emeklerimize değil,sonucunda elde ettiğimiz başarının niceliğine bakıyorlar,ne yazık ki niteliğine bile değil sevgili Eden.

    Kalbimde sana karşı öylesine bir yakınlık duyuyorum ki kitabın yorumunu yazmak için oturduğum klavyenin başında birden sayfalarda ilerlerken seninle ettiğim içten sohbetler geliyor aklıma ve seni o caddelerin birinde yakalayıp her şey çok geç olmadan söylemeyi planladığım bu cümleleri işte şu anda hiç gönderilmeyecek bir mektup gibi yazıyorum sana.Çok üzgünüm,kimse emeğine değer vermiyorken,düşüncelerini işitecek bir kulak bulamıyorken,pahalı bir şapka alabilir hale geldiğinde yayınlamayan hikayelerin lüks malikanelerin ana konusu olduğu için ve sana minnettarım bana azim ve cesaretin tüm bu yapmacık sohbetlerin arasında seni kanlı canlı birer insan yaptığını ve düşünmenin,bazen hiç cevap bulamadığın bazen de cevaplarınına soru bulamadığın tüm o sonu gelmez düşünmelerin anlamını kavrattığına ve insanın isterse pek çok şeyin üstesinden gelebileceğine inandırdığın için.Teşekkür ederim.

    Belki yıllar sonra bir vitrinin köşesinde,rafların bir katında diğer kitapların arasında göreceğim seni ama o zaman bile parlayan gözlerinle şevkle kurduğun cesurca cümlelerin gelecek aklıma.