• Bazı hayatlar yaşandıkça bulur anlamını
    Bazı hayatların yaşandıkça çıkar boşluğu
    Hayat ne uzundur aslında ne de kısa
    Ne yaşadığındır aslında
    Bazı pişmanlıklar hayatı kısa kılar
    Bazıları için çok uzundur tekrarlar
    Murathan Mungan
    Sayfa 51 - Metis Yayınları
  • "Mutlu insanların hikâyesi olmaz", diyor Umberto Eco. Ünlü yazarların yaşam öyküleri bu sözü doğrular nitelikte...

    1. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski: Edebiyatın dev ismi Dostoyevski epilepsi (sara) hastasıydı. Homofobik ve iflah olmaz bir kumarbazdı.

    Çocukluğunu Moskova’daki Marya Hastanesi’nin bir lojmanında, zorba ve alkolik bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Henüz çok genç yaşlarda annesini, babasını, eşini ve ağabeyini kaybetti. Daha sonra ise 3 aylık kızını...

    2. Oğuz Atay: "Tutunamayanlar" yazarı Oğuz Atay, sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşandı. Üstelik evlerine daha sık gidebilmek için ve onu görebilmek adına sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu.

    3. J. D. Salinger: Salinger, yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare dahi fotoğraf çektirmedi.

    4. Yusuf Atılgan: Yusuf Atılgan "Anayurt Oteli" ve "Aylak Adam" gibi Türk edebiyatı açısından kıymetli iki kitap yazdıktan sonra kendini insanlardan izole etti.

    Bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı.

    5. Louis Althusser: Felsefeci ve yazar Louis Althusser, 16 Kasım 1980’de eşini boğarak öldürdü. Bu olay, yoğun ruhsal dengesizliklerle dolu bir periyodun içinde meydana geldi.

    Althusser olay anıyla ilgili bir şey hatırlamadığını iddia etmiştir. Olayın ardından Althusser Psikiyatri Hastanesi’ne yatırılmıştır. Bu ölümün kaza sonucu mu yoksa kasıt sonucu mu olduğu hâlâ tartışılmaktadır.

    6. Stefan Zweig: Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti.

    Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

    7. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    8. Franz Kafka: 6 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuydu. İki erkek kardeşi henüz bebekken, üç kız kardeşi ise Nazilerin zulmü esnasında öldü.

    9. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    10. Walter Benjamin: Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa İspanya sınırındaki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti.

    11. Ludwig Wittgenstein: 20. yüzyılın en büyük filozoflarından biri olan Wittgenstein 8 kardeşti. Kendisinden büyük üç erkek kardeşi intihar etti.

    Babası o dönemde Avrupa'nın en zengin iş adamlarından biriydi. Babasından bugünün parasıyla milyarlarca dolar mertebesinde miras kalmasına karşın bu parayı dağıtarak münzevî bir hayat yaşadı.

    Ancak filozofun bu münzevî hayatta istemediği bir durum vardı: Kendisi eşcinseldi ve eşcinsellerin takıldığı parklarda hiç tanımadığı erkeklerle tek seferlik ilişkiler yaşıyor ve sonra da büyük pişmanlıklar duyuyordu.

    12. Jean Genet: Jean Genet âdeta bir suç makinesiydi. Gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi.

    13. Soren Kierkegaard: Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen’i "çok sevdiği için" terk etti. Ömrü boyunca bu kararından dolayı acı çekti. Fakat soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu.

    Regine’i öyle çok seviyor, kendisinden ise o kadar nefret ediyordu ki, evlenip onun kendisine "maruz kalmasına" izin veremezdi.

    14. Maksim Gorki: 11 yaşında babasını kaybetti. Sert bir insan olan dedesi tarafından evden gönderildi. O küçük yaşta geçimini sağlayabilemek adına tersanelerde çıraklığa başladı.

    15. Charles Bukowski: Çocukluğunda babasından sürekli kemerle dayak yedi. Sokaklarda yattı. Cilt ve karaciğer hastalıkları ile boğuştu.

    16. Paulo Coelho: Paulo Coelho gençken anne ve babası tarafından üç kez akıl hastanesine gönderildi. Aylarca hastanede kaldı. Sakinleştiriciler ve elektroşok verilerek tedavi uygulanmaya çalışıldı.

    17. Sylvia Plath: Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.

    1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

    18. Jack London: Tarihin ilk "milyoner" yazarı olan Jack London bipolar bozukluğunun pençesindeydi ve bunun da etkisiyle intihar girişiminde bulundu.

    Pasifik'te bir yelkenli ile yaptığı bir seyahat sırasında tropikal bir hastalığa yakalandı. Bu hastalığı kendince tedavi etmek için kendi hazırladığı, içinde afyon, eroin, cıva vs. gibi kimyasal maddelerin bulunduğu bir karışımı bir süre kendine enjekte etmeye devam etti. Bu onun böbreklerinin iflas etmesine yol açtı.

    19. Lev Nikolayeviç Tolstoy: Tolstoy intihar etmek için cesareti olmaması sebebiyle kendini eleştirdi. Ölümüne kısa süre evden kaçtı ve karısını terk etti. 10 gün sonra da bir tren istasyonunun görevli kulübesinde öldü.

    20. Virginia Woolf: 13 yaşında annesi öldü. Okula gidemedi. Hayatı boyunca bipolar atakları ile uğraştı. İkinci Dünya Savaşı'nın da etkisiyle, 1941 yılında, ceplerini taşlarla doldurdu ve evinin yakınındaki Ouse nehrine doğru yürüdü. Kendisini suya attı ve boğularak hayatını kaybetti.

    Alıntı
  • 104 syf.
    (Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

    İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

    Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
    "Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

    Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
    "Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

    Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

    Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

    Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

    Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

    Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

    Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

    Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

    Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

    Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
    "Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

    Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
    "Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

    Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
    "Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

    Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

    Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

    Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

    Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
    "Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

    "Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İnsanlığın Şiir Hali Ya Da “Dalgınlığıma Geldi Hayat” | M. Sait Aktaş Yazdı…

    M. Sait Aktaş

    İNSANLIĞIN ŞİİR HALİ YA DA “DALGINLIĞIMA GELDİ HAYAT”

    “Dalgınlığıma Geldi Hayat”, Ahmet Şefik Vefa’nın ilk şiir kitabı. Aydos Kitaplığı’ndan yayımlanan kitap 78 sayfadan oluşuyor.

    Kitabın ilk sayfalarında yer verilen kısa biyografiye göz attığımızda Ahmet Şefik’in şiir ve yazılarının Aydos Edebiyat, Bir Nokta, Dil ve Edebiyat, İzdiham ve Mühür dergilerinde yayımlandığını öğreniyoruz.

    Bir bütün olarak ele alırsak kitaptaki şiirlerin; dil, tema, ses ve imge düzeni açısından değerlendirmenin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Ama dikkate değer gördüğümüz bir nokta da kitaptaki şiirlerin bir bütünün ufak parçaları gibi durması. Sanki bu şiirler birbirinin devamı veya tamamlayıcısı olarak kaleme alınmış.

    Öncelikle Ahmet Şefik insanı merkeze alan bir şiirin şairi. Yalnız insana ulaşan yolun başlangıç noktası şairin bizatihi kendisi. Yani özelde şairin kendi hayat temayülleri şiirine yansımış gibi dururken aslında bütün insanların kendi hayatları içinde yaşayabileceği haller yansıyor bu şiire. Aşk, pişmanlıklar, çelişkiler, dünya ve ahiret arasında medcezir, bir yandan hayatın lezzetlerini tatmak arzusu diğer yandan bu büyük tuzağa düşmemek için ölüme yönelme, çaresizlik vb. bu temayüllerden bazıları…

    Örneğin: kitaptaki şu dizeler aşkın insanı ne hallere düşürebileceğini çarpıcı bir biçimde yansıtıyor:

    “diyorum ki

    akıl fikir vermesin Allah

    Belki Böyle Sevemem Seni” (S:26)

    Şairin kendi hakikatini arayışının şu dizelere can verdiğine tanık oluyoruz:

    “sen, rüyalarıma süslü eşyalar gönderen

    ibretle yoğuruyorsun dünyamın hamurunu

    işte hakikatin eriştiği yüce an” (S:40)

    Şairin mistik temayülleri yansıtması açısından şu dizeler de dikkat çekici:

    “Tanrım

    aklımdaki erişim engellerini kaldır

    daha çok tanımak istiyorum seni” (S:45)

    İnsanın hayat içinde yaşayabileceği çelişkiler ise şu şekilde aktarılmış:

    “kendimi nasıl kurtarabilirim

    hangi ben kazanacak bilmiyorum

    gittikçe eksiliyorum

    kendimle savaşmaktan



    kaybetmemeliyim

    biliyorum

    kaybolmalıyım (S:48)


    Şair Ahmet Şefik Vefa
    Ahmet Şefik’in yalın bir şiir dili var. Kitabın başından sonuna kadar bu durum açık biçimde görülüyor. Ses ve imge bu şiirlerde birbirini dengeliyor. Ama imge oluşturmak için dilin zorlandığını da pek söyleyemeyiz bu açıdan sese daha yakın bir şiir söz konusu.

    Her ne kadar imge düşkünlüğü çok olmasa da söz sanatlarına eğilim açık bir biçimde görülüyor: yaşam provası yapan ağustos böcekleri, doktor suretli ölüm, göğsünden mavi kuşlar doğuran gökyüzü, çığlık atan gemiler, dedikodu yapmaktan sıkılmayan tencereler vb. bu durumu kanıtlayan örnekler…

    Bu arada bu şiirin (bize göre) “eksik bir yönü” de var: Toplumsal meselelere mesafeli duruş…

    Kitapta ilk dönem şiirler yer aldığı için Ahmet Şefik’i Türk şiiri içinde bir konuma yerleştirmek şu anda doğru olmayabilir. Ama en azından bu şiirleri baz alıp değerlendirme yapmak gerekirse: saf (yalın) şiir anlayışına yakın olduğunu pekâla söyleyebiliriz.

    Son olarak: “Dalgınlığıma Geldi Hayat” ı ilk kitap bağlamında başarılı sayabiliriz. Bununla beraber ileride yayımlayacağı kitapların Ahmet Şefik’in poetikasını net olarak belirginleştireceğini düşünüyoruz.

    [Eleştiri Haber, 26.06.2018]

    http://elestirihaber.com/...-m-sait-aktas-yazdi/
  • Bazı hayatlar yaşandıkça bulur anlamını
    Bazı hayatların yaşandıkça çıkar boşluğu
    Hayat ne uzundur aslında ne de kısa
    Ne yaşadığındır yalnızca
    Bazı pişmanlıklar hayatı kısa kılar
    Bazıları için çok uzundur tekrarlar
  • Hayat hem çok uzun hem de çok kısa. Huzursuz bir evde geçen her gün bir asır gibi geliyor insana. Saatin tik-takları bile ağır ve yavaş... Öte yandan, güzel günler için de çok kısa. Dahası pişmanlıklar için çok çok kısa. Dur şunu da bekleyeyim, dur belki düzelir, dur aklı başına gelir derken, bir de bakıyorsun, ömrün geçip gitmiş. İşte o noktada hayat çok kısa...”
  • Hayatıma manşet istiyorum.
    birkaç manşete ihtiyacım var, günler tekdüze
    karton filmlerden yapılma bütün serüvenlerin
    içinden geçtiğimiz karanlık tünel bizim olmayan gündelik
    büyük bir köy artık bana tanınan, dünya!
    ölüm tek ticaretin
    biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
    sanal gerçeklikler için vurguna inmiş manşet
    gözlerimize attıkları bandın sakladığı karanlık
    kimsenin ofsetinde kazınmıyor yalan sarmal grafik
    kendine çevriniyor
    biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
    rekabetten başka yapacak bir şey bırakmıyorlar bize
    şerefin, haysiyetin, adaletin ve ümidin
    eski moda öyküsüne bir biletim var, alıp cezalı bir biletle
    değiştiriyorlar. sesim hiçbir metinde tanınmayacak böyle
    giderse.
    aşık olmak istiyorum.
    kendileri koyuyorlar kuralları. naklen yayınlamak
    istiyorlar bütün duygularımı. güzel pişmanlıklar yaşamak
    istiyorum, bırakmıyorlar, sterilize ediyorlar hemen yaşadığım
    her anı. hilesiz kuşlar bile kartpostallarda tuzağa düşürülüyor,
    tebrik ediliyor; poz verdiriliyor kanatlarına.
    pozdan putlar yaratılıyor her yanda, afişlerde, ekranlarda,
    vitrinlerde, sokak pozlara tapmaya zorlanıyor insanlar.
    zorlandıklarını hiç anlamıyorlar.
    her yerde bela var. olmayacak yerlerde üşüyorum.
    çarşaflarımı denetliyorlar ben yokken. pencereme konan kuşları
    takibe alıyorlar. tek kişilik bir içbükey zaman bile
    bırakmıyorlar bana.
    çıkmasam odam gömleğim oluyor. çıkmasam sokaklar tundra.
    aynaya bile şebekemi gösteriyorum.
    bakın kimseyi dövmek istemiyorum. aktör de olmak
    istemiyorum. vücuduma ve ruhuma muhtacım. rahat
    bırakmıyorlar. yerimi bilmeliyim gitmeden önce. izmarit olmak
    istemiyorum. gençken ve yeniyken bir şeyler denemeliyim. önce
    bir manşet bulmalıyım kendime, her şeye bir manşetten
    başlamalıyım.
    o zamanları anlatmak istiyorum.
    zamanı öğrenmeye çalışırken yitirdiğimiz zamanları.
    ölümden anlayan bir yanımız vardı gene de
    sesimiz açılırdı. uyurken korkardık. sıçrardık uyku
    arasında ya da birinin elini tutardık
    gecenin koyu kibrinde gölgelense de erden masumiyetimiz
    gelip geçerdik her şeyin yanı başından
    derinleşmekti en büyük tehlike
    bağışlanırdık. gençtik.gençlik kaba cephane.
    hiçbir şeyin içimize fazla işlemesine izin vermezdik
    kahkahayla baş etmeye çalışırdık gözümüzle göremediğimiz
    her şeyle, ölesiye korkardık
    kendi içimizden tanımadığımız biri çıkacak diye günün
    birinde

    anonim bakış için rehin verdiğiniz gözler
    önünde
    geçip giden yazıp duran söyleyip eyleyen
    ben değilim
    duru suyun arı mantığın dingin optiğin
    önünde
    görülmek görünmek gözükmek isterim
    çok mu zor çok mu olanaksız bilmek isterim
    karşı durduğum şeyler vardır hayatta
    manifestoya varmadan daha kısa mesafelerde
    çözgüsü atkıya daha kolay dolanabilecek bir dolu yol
    derin çözümsüzlükte
    adı konmamış gizli bir sözleşme saklı madde
    imha ve imla
    ne çöllerde yiten geç dönemin mecnunları
    ne teneke kutularda biriktirdiğim madeni paralar
    en büyük günahımı işlemedim daha
    elementlerin minimal kullanımı
    daha yolun başındayım, yakında


    şimdiki zaman yalnızca çarşı
    pop ve popcorn zulmün bütün ayları
    iki bin yıllık kadim şehirlerde işkenceciler emniyet
    müdürü, katiller vali, bağdat naklen bombalanıyor tarih ekrana
    çıkıyor, şifreli çantalarda taşınıyor parçalanmış haritalar, zulme
    çalışıyor devletin ve sermayenin bütün kanalları, polisler
    gazeteci, sarı kartlı muhbirler, satılık şeref koltukları,
    eski bir alınlık: geçmişi anlamayan onu bir daha yaşamak
    zorundadır
    hem ortadoğudayız hem viyana kapılarında
    kuşe bir gravürde dağılıyor kimlikler değerler özsu; katil
    hep başkası çıkıyor kara piyasada kapalı iktisat
    her yıl geriye çalışıyor infilaka kadar körlük
    infilaka kadar kötülük
    herkes birbirine düşman olursa sistem mümkün oluyor ve
    buna, hayat işte, deniyor
    şairler biliyor sonuna geliyoruz büyük duvara
    herkes bir manşet bulmalı parçalandığı fragmanlara
    bugünlerden bir gün çıkacaksak eğer, çıkılacaksa,
    gömdüğümüz şeyler olmalı bugünlere, bir gün başka gözler
    bugünleri yeniden okuduğunda bizi görsünler diye, birkaç
    manşetlik kaba cephane
    ne yalnızca siper ne barikatta verdiğimiz ölüler
    şiir gizimizi herkesin gözleri önünde kaçırır geleceğe
    kolay kirlenmeyecek mecralar deltalara vurur akıntısı
    çıkarız çıkmalıyız acemi şiirler büyür başkalarının okuduğu
    olduğu yerde
    bizi de oldurur derin teorisiyle
    tekin olmayan şiirlerin kotuma altına aldığı yarınlar
    saklar kendi çocuklarını da
    eski ve kara bir şarkı yineler kendini başkalarının
    kaderlerinde:
    "kendini ele verdiğin yerde
    başkasına ihanet etmiş olursun
    yapma n'olursun!
    bizi almazken bizim kurduğumuz şehirler
    biz söyleriz başkalarına kalır kelimeler
    varsın olsun sen gene de
    yapma n'olursun!"

    yarım bırakılmış bir fragman gibi,
    parçalanmışlığın sunduğu acemilikler gibi
    mükemmel olmaktan özellikle kaçınmış şiirler gibi
    söylenebilecek binlerce sözden yalnızca birkaçı gibi
    kirletilmiş kayıtsızlığın her vahşeti mümkün kıldığı bir
    dünyada
    hayatımızın başına çekin kendi manşetinizi