• - Yaşam boyunca karşınıza çıkan zorluklar ve yaşadığınız acılar bedeldir. Bedelini ödemediğiniz hiçbir şeyin tadını çıkartamazsınız. Tadını çıkartamadığınız zamanlarda da bilin ki bedel ödüyorsunuzdur veya ödemeyi siz seçtiniz. Her şeyi hak etmişsinizdir ya da hak ettiğinize yakında kavuşacaksınızdır..
    Bazen başınıza bazı şeylerin neden geldiğini hemen bildiğinizi zannedersiniz, bazen de haddiniz olmadan O’nun adaletini sorgularsınız. Bilmeden yaptığınız kötülükler ve işlediğiniz günahların cezasını çekiyorsunuzdur haberiniz yoktur. Anlamakta zorlandığınız şey, her olayın bir sebebi olduğudur. Bunu düşünmek yerine kendinize farklı bir gerçeği yaşatmaya kalkarsanız hayatınızı daha da zora sokarsınız!..
    İşlenen günahların cezasını siz çekmezseniz bile sizden sonra gelecek olan üç nesilden biri çekecektir. Bunun yanında yaptığınız iyilik ve sevapların ödülü dedesinde açığa çıkmazsa torununda açığa çıkacaktır. Kötü sandığınız kişilere iyi, rahat ve bolluk dolu bir hayat bahşedildiğini fark ettiğinizde onların atalarından birinin iyi bir insan olduğunu ve onun hak ettiği ödülü kullandığı ihtimalini unutmayınız. Bu yüzden bazı değerler hak edene gidebilmesi için ucuz olur.
  • Kişinin kendini arayıp bulması, bulunca tanıması, tanıyıp kabullenmesi bir süreçtir. Bu süreç, kimi zaman bir hayat boyu sürüyor. Kimineyse düşünmeye değmez geliyor. Yaşa, sorgulamadan, düşünmeden gününü değerlendir. Fazla kurcalama diye geçiren var. Evet, hayatları bu uğurda yaşayıp soru sormadan, cevapları aramadan ömür tüketenler de mevcut. Ne yazık! Bulunacak bir yanıt bile bir, belki de bin kişiye ışık tutacakken yok saymak ne kadar da boş. Her şey aslında boş, bomboş diyebilmek sınırına gelmek için tüm hayatını bu uğurda harcayan insanlarla, hiç düşünmeden aynı yerde olan, fakat oraya varmamış kişilerin hayat kalitesinde bir fark yok mudur acaba? Bunu düşünmeden edemiyorum.

    Geçenlerde tanımadığım birinin kendine not ettiği satırları, çöp tenekesinde buldum. Alfred D. Souza’dan bir alıntı olduğunu sonradan öğrendim. “Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.” Hayatım boyunca hep bir engel, zorluk vardı bildim bileli. Başlamam için fırsatı zorlayan durumlardı bunlar. Hepsi bittiğinde ben de güzel bir yaşam ve arzu ettiklerimi deneyimleyeceğim demiştim kendime. Sürekli bedel öderken, hesabın ya da faturanın miktarını bilmiyordum. Ödemeler bittikten sonra yaşamaya başlayacağımı, yaşamın başlayacağını düşünüyor, bunu arzuluyordum. Birden bana dank etti. Aniden ışık yandı ve anladım. Bütün bu engeller gerçekten benim hayatımdı. Hayatım çoktan başlamış ve devam etmekteydi. Ben içindeyken bunu görmüyor, sürekli yaşamı erteliyordum. Nereye kadar diye sordum kendime. Buraya kadarmış diye de cevapladım. Bugün bitti ve bugün yeni bir ben başlıyor.

    Hayatın içindeyken, günü gününe yaşarken, olan bitenlere baktığımda kimi zaman, hatta çoğu zaman arzu ve isteklerime göre olmadığını gördüğüm her şey beni yerimde saymaya mahkûm ediyordu. Ben aynı yerde aynı hayat ve düzen içinde farklı şeylerin olmasını beklerken değişen bir şeyin olmadığını gözlemlemek beni üzüyor, çaresizliğe sürüklüyordu. Hayatım kimin elinde, kontrol kimdeydi? Bu soruya cevap aramak zaten yaşımı sorgulamaktı. Herkesin değil kendi yaşamımın sorgusu ve cevaplarını bulmaktan geçiyordu. Engel denilen tüm zorluklar beni güçlendiriyor mu? Öyle ya da böyle geride bıraktığım tüm sınavlar ertesinde ben öğrenip ilerliyor muydum? Bunu anlamak ve geriye bakmak için hayatımın son günlerine mi gelmem gerekiyor? İş işten geçmeli mi? Ne zamana kadar yaşayacağımı nereden bileceğim? Hayatın uzunluğu ne kadar önemli, ben bugünü yaşamıyorsam? Ertesi gün, hafta, ay ve seneler sonra ne değişecek? Sürekli bekleyen biri olduğumda olan biteni kaçırdığımda zamana nasıl hükmedeceğim? Evet, zamanı değerlendirmek onu yaşamaktır. Zamanı anlamak onun içinde olmaktır ve zamanı durdurmak yaşamı, yaşadıklarımı uzatmaktır.

    Yaş almış veya bilge insanlara hayatları hakkında sorduğunuzda maddiyat dışında önem verdikleri listeleri görüyorum. Her biri vakti daha iyi değerlendirmek sevgi ile sevdikleriyle birlikte yaşanan anların az oluşundan şikâyet ederler. Gidilen farklı şehirler, modası geçen kıyafetler, satın alınmış yüzlerce eşya önemini yitiriyor. her birinin kullanılırken verdiği haz cazibesini tüketiyor. Onları tüketen bizleriz. Sürekli yenilik peşinde koşarken içimizde olan boşluğu doldurmaya gayret ediyoruz ve olmuyor. Dolmuyor. Başaramıyoruz. Kimse yapmamış, yapamamış şimdiye kadar. O zaman bizlere düşen görev nedir? Kendimi tanımakla vardığım noktanın bana veya bir başkasına faydası olmayacaksa bütün bu yaşadığım zorluklar, aştığım engeller neye yarayacak?

    Örümcek ağına baktığımızda içine düşen sinek her taraftan, ona en yakın ile en uzak olan fark etmeden aynı şekilde hissedilir. Hayat da aynı bir örümcek ağına benzer. Bizler, bir birimize bağlıyız. Sana, ona olan her şey beni de etkiler. Ben buna izin verirsem. Olan biten her kime oluyorsa ben de bunun bir parçasıyım. Aksini söylemek duyarsız olmak veya önemsememektir. Kendi başıma gelen tüm zorluklara dayanırken elimi uzatıp yardım bekliyorsam, başkasına olduğunda da aynı yerde olmalı, bu sefer ben yardımı eden olmalıyım. Bir değil birlik hali de budur. Hepimiz herkesten, olan biten her şeyden sorumluyuz. Bu sorumluluğu bir başkasının almasını beklemek, ben değil, bir başkası yapsın diye pas geçmek hayatı anlamamaktır. Tamir edilecek dünya var ve tamirciler bizleriz. Işık içimizde ve dünyayı aydınlatmak elimizdedir. İstemek ve inanmak yolun başıdır. Kurtarıcı olmak yerine kurtuluşa odaklanmak gerekiyor. Ben, sen yerine biz demek birlik ordusuna katılmak, aydınlığın yoludur. Lubavitcher Rebbe’nin sözüyle son vermek istiyorum.

    “Bu dünyada tamir edilmesi gerekenin ne olduğunu ve nasıl tamir edileceğini bulduysanız, siz hayata geliş amacınızı da buldunuz demektir. Fakat sadece yanlış ve çirkinliği görüyor ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini bilmiyorsanız kendinizi degistirmenizde fayda var.”
  • »Mardin’de başlayıp Büyükada’da biten bir başarı öyküsü...
    Bütün zorluklara rağmen yılmayıp mücadele eden ve kendini gösterip açmayı başaran bir kardelen. Ömür…
    Ona ışık tutan, destek olan eşsiz bir rehber, bir savaşçı, Türkan Anne... Ve elbette sevgisiyle yaşam sevinci, yaşam gücü veren, Büyükada’daki atlardan biri, belki de en şanslısı Rüzgâr...
    Ülkemizin önemli sorunlarından ikisine parmak basan bu roman, pek çok çocuk ve genç için de umut ışığı olacak.. «
    Nasıl ki, bedenen ve ruhsal olarak çok ağır olan cüzzam hastalığını ülkemizden kazımayı başarmış olan Türkan Saylan, Ömür gibi zorluklar içinde büyümüş bir kızın elinden tutup onu hayatının en güzel noktalarına getirmeyi başarmış, ben de aynı şekilde @simge_aydogmus güzel kardeşim, Simge'min elinden tutacağım. Benim kardelenim de sen olacaksın inşallah
    Kitapta bahsedildiği gibi: Türkan Saylan ve Ömür'ün Mardin'de el birliği, gönül birliğiyle son verdikleri kan davası beni çok etkiledi.
    Basit bir şey değil kocaman bir geleceğin korkarak hayat yaşamasına engel oldular. Artık boş yere canlara kıyılmayacak, güven ve barış ortamında devam edilecek güzel bir hayat bağışladılar ve bunu tatlı dille, gönüllerdeki gerçek sevgiyle başardılar.
    Her şeyin başlangıcı sevgi, bunu ben de kanıtlayacağım..
  • Mü'min olduğumuz için de hayata ve hayatın içinde önümüze çıkan her şeye Rabbimizin bizim için murat ettiği şekilde bakarız. O, bizi imtihan etmeyi, ‘hangimizin daha iyi ameller yapacağını' görmeyi murat etmiştir.

    Temel kanun budur: ‘Kimin daha iyi iş yapacağının görülmesi.'

    Bir anlamda hayat bunun için vardır, dünya bunun için kurulmuştur. Hepimiz farklı kabiliyetler ve farklı imkânlar/zorluklar içinde yaratıldığımıza göre, karşımıza çıkacak imtihan seçenekleri de kabiliyetlerimiz, imkânlarımız ve zorluklarımıza göre değişken olabilecektir.

    Temel imtihan aynıdır; ‘kulluk' ve o kulluğun gereklerini yerine getirmek temeldir.
  • Sabahattin Ali'nin ölmeden önce çantasında taşıdığı iki kitaptan biri. Ne kadarını okuyabildi bilmiyoruz. Bana tamamını okumak nasip oldu.
    Balzac'ın okuduğum ilk kitabı.
    Yıl 1800 lerin sonları. O tarihlere baktığımızda savaşlar, ekonomik zorluklar yani hayat belki şimdikinden daha zor bilmiyoruz
    Ama Balzac karakterleri ve olayları öyle naif bir dil kullanarak anlatmış ki eger yazıp çizen biriyseniz yazarın anlatımından etkilenmemeniz mümkün değil. Lakin sadece okuyucuysanız size bu naiflik biraz abartı gelebilir. Gerçek dünyada maalesef insanlar böyle değil. Büyük ihtimalle hiçbir zaman diliminde de olmadılar.
  • Hayat bazen planın dışında işler.. Polisiye- gerilim okurken verdiğim kısa molada başladım Mustafa Kutlu'nun uzun ama kısa hikayesine..sayfa sayısı çok tahrik ediciydi o yüzden başladıktan sonra bırakamadim :) Dili sade ve akıcı,hikaye ise kısa, icten ve samimi..Sevgi ,sadakat ve göğus gerilen zorluklar arasinda yaşanmiş göçebe bir hayat..kısa zamanda bir cok duygu geçişleri yaşatti.hüzün,mutluluk heyecan ve samimiyet..Mutlu bir sonla bitmesini isterdim,ama bunun cevabini yazar ,hikayenin icinde vermiş.."kitaplarinda Bir kaderi varmış" ve bu kitabın kaderi böyleymiş..Ağır Kitaplarla boğuşurken kaçıp nefes alabileceğiniz bir eser, tavsiye ederim..Keyifli okumalara :)
  • Ateş denizi bizi yolumuzdan alıkoymaya çalışan dünyayı ve yolumuzdaki engelleri temsil ediyor. Hayat da bir ateş denizi değil mi zaten? Zorluklar, tuzaklar ve tehlikeler, hayatın önünde bir ateş denizi gibi duruyor. Bu kadar tehlikenin arasında elimizde yol alabilmek için sadece mumdan gemiler var sanki. Her an yanma tehlikesi ve her an yok olma korkusu...